Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Eğitim’

TOPLUMSAL PLANLAMA VE EĞİTİM ÜZERİNE…

TOPLUMSAL PLANLAMA VE EĞİTİM ÜZERİNE…

Dün yazdığım kuşakların bir siyasi otorite tarafından kazanılacağına dair yazıma çeşitli tepkiler aldım. Kimileri Ak Parti’nin hali hazırda kuşakları kazandığını, kimileri Ak Parti’ye akıl vermenin haddi olmadığını kimileri çok fazla Ak Parti ağzıyla yazdığımı belirtti. Hepsinin fikrine saygım var ama sanırım bazı noktalarda açık olamadım. Bana göre Milli Görüş hareketinin lideri Sayın Necmettin Erbakan her ne kadar yeri geldiğinde çok ağır eleştirse de 2007 sonrası Ak Parti’nin aldığı oy oranlarının %50’lere dayandığını görünce daha 90’larda söylediği; “Bir gün her iki kişiden birisi Milli Görüşçü olacak” sözünü hatırlayıp mutlu olmuştur. Ben de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şu anda lider olduğu için, Allah (c.c.)nasip eder uzun bir ömür yaşarsa aynı mutluluğu nasıl yaşayabilmesi için yapılması gereken bir değişimi dilim döndüğünce aktardım. Lakin yazımda belirttiğim hususlar memleketin idaresiyle şereflenmiş her lider ve hareket için geçerlidir.

Bugün de dün az ucundan değindiğim eğitim üzerine yoğunlaşmaya devam etmek istedim. Malum son dönemde eğitim üzerine ciddi tartışmalar yaşandı. Kamuoyunda 4+4+4 yasası olarak bilinen geniş kapsamlı reform paketi yeni Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer ve ekibinin oluşturmak istediği eğitim sisteminin ilk aşamasını oluşturuyordu. Bana göre kapsamlı düşünüldüğünde çok önemli dönüşümlerin başlangıcını ifade eden ve desteklediğimi belirttiğim bu paketin halka yeteri kadar anlatılamamasıyla oluşan tartışmalar ne yazık ki eğitim sistemimize bir fayda vermedi. Yine her üniversite sınavı sonrası ortaya çıkan “0” çeken öğrenciler tartışmasının da bizi ileriye götürmediği artık hepimizin malumudur. İşte ben de bu yüzden bugün eğitim sistemimizi başka bir açıdan ele alacağım. Dün Eğitim sistemleri kuşak yetiştirir demiştim, peki, bizdeki kuşaklar nerede ve hepimizin içinden geldiği eğitim sistemimiz ne yetiştiriyor?

Eğitim sistemimizin ne yetiştirdiği üzerinde durmak istediğimden yazımda yüksek öğrenime yoğunlaşacağım. Ancak bir ülkenin genel eğitim sisteminin yargılanmasının ana okul düzeyinden yapılması gerektiğini de sizlere hatırlatmak isterim. Bu yüzden ben tarlanın nasıl sürüldüğüne değil hasadın nasıl toplandığı ve işe yarayıp yaramadığına değineceğim.

Bir eğitim sisteminin ne yetiştirdiğine bakmak için o sistemin en üst kısmına bakılır ve buradaki istatistikî bilgilerle analiz yapılır. Ülkemizde 1970’lere kadar bu değerlendirmenin yapılacağı alan liselerken, 1970 sonrası üniversiteler, öğrencilerin mezun oldukları bölümler dikkate alınırsa daha doğru analiz yapılır. Bu bağlamda bizim sistemimiz ne yetiştiriyor? Öncelikle 1970’lerden itibaren her üniversitenin kendi sınavı yerine genel bir sınav yapılmasıyla ülkenin en demokratik alanlarından birisi yüksek öğrenime geçiş olmuştur. Her ne kadar son yıllarda dershane, genelde maddi imkân ya da imkansızlıklar bu eşitliği gölgelese de Van’ın bir köyünden bir öğrenciyle İstanbul’un Etiler’inden bir öğrencinin aynı koşullar altında olmasa da aynı celladın elinde olması bana göre bir eşitliktir. Yani bana göre üniversiteye yerleştirme sisteminde sorun o kadar da büyük değildir. Peki, sorun nerde? Bundan 10 yıl öncesine kadar iki ciddi sorunumuz vardı. Unların ilki çok sayıda öğrenci sınava girmesine rağmen yeterli sayıda üniversite olmaması, ikincisi ise lise eğitimi ve özellikle mesleki eğitimin iflas etmiş olmasıydı. Hükümet u sorunlardan ilkinin çözümü için üniversite sayısını arttırdı. Bu özünde iyi bir adım olmasına rağmen bana göre yeterli planlama olmadan atılmış bir adımdı. 1930’lardaki her ile bir şeker fabrikası furyasının her ile bir üniversite versiyonuna dönüşmesi de uzun sürmedi. Halbuki daha planlı yapılabilirdi. Dikkat çeken en önemli eksiklikler öğretim elemanı eksikliği ve illerin sosyo-ekonomik durumlarına göre özelleşebilecek üniversitelerin yapılmamasıydı. Bu özelleşme örneğin bir tarım ve turizm şehri olan Şanlı Urfa’da bu alanlara yoğunlaşılırken, sanayi şehirleri olan Gazi Antep, Kayseri gibi şehirlerde kurulan yeni üniversitelerin tamamıyla teknik üniversite olması şeklinde olabilirdi. Ancak öyle olmadı. Her üniversitede şartmışçasına iktisat, fen edebiyat, işletme, eğitim fakülteleri kuruldu. Dahası YÖK tarafından daha önce konulan bariyerlerin kalkmasıyla Hukuk ve Tıp fakülteleri ve kontenjanları geometrik bir büyüme gösterdi. Peki, böyle mi olmalıydı? Bence “HAYIR”. Çünkü bu kadar üniversite açılacaksa bazıları sadece Hukuk ya da Tıp üniversitesi olarak planlanabilirdi. Örneğin Ardahan Hukuk Üniversitesi kurulur, burada hangi hukuksal alanlarda eksiklik olduğu belirlenir ve 20 – 30 bin kişilik bir hukuk şehri oluşturulurdu. Ya da Afyon Tıp Üniversitesiyle Tıp fakülteleri ve bağlı bölümlerden oluşan kompleks ve uzmanlaşmış üniversiteler kurulabilirdi. Bu yapılmalıydı ve bence sırf bu sebepten bile reform yarım kaldı. Mesleki eğitime yönelik de 4+4+4 reformu yapıldı. Bu reformunda amacına uygun uygulanıp uygulanmayacağını zaman içerisinde göreceğiz.

Bu iki konu dışında son günlerde Başbakan’ın “Dindar bir nesil” sözüyle başlayan toplumsal planlama üzerine bir öneriyle yazımı tamamlayacağım. Malum toplumsal planlamayı eski Sovyetler Birliği benzeri ülkeler yapardı. Ama modern dünyada liberal sistemin merkezi ABD’de bile bir planlama en azından eğitimsel yönlendirme olduğu görülmektedir. ABD tarihi incelendiğinde orduda belli, adli sistemde belli, siyasi arenada belli ailelerin isimleri sıklıkla görülür. Toplumda sanki cetvelle sınırlanmış bir düzen görülür. Bu tamamen eğitim sistemiyle yapılır. Her grubun yöneleceği alan da eğitimi de bellidir. Bunun istisnaları Başkan Obama gibi çıkabilir ama istisnalar kaideyi bozmaz. Son 50 yılda sırf Anadolu’dan çıkan çocuklar ailelerin ve kendi hayatlarının erken kurtulması için istesin ya da istemsin Mühendisliklere ya da Tıp fakültelerine pek de düzenli olmayan bir şekilde yığılmıştır. Halbuki bu çocuklar arasında farklı alanlarda çok daha başarılı olacak çocuklar mevcuttur ve bunun farkına pek çok kişi varmıştır. Ama maddi sınırlandırmalar çocukların ilgilerini köreltmiştir. Bu bağlamda henüz ilk okullarda başlayarak yetenek ve zekaları ayrışan, belli alanlara yatkınlıkları kolayca fark edilen çocuklar ayrıştırılmalı, gerekirse özel koşullar sağlanarak bu çocuklar neyi iyi yapacaklarsa o alana yönlendirilmelidirler. 4+4+4 yasasıyla bu kısmi olarak yapılabilecek olsa da daha kapsamlı bir eğitimsel planlamayla uzun vadede ülkenin çok daha hayrına olacak kuşaklar yetiştirilebilir.

Sözün özü 10 yıl önceyle bugünkü eğitim sistemlerimiz ve bu sistemlerin ürünleri düşünüldüğünde artan adet ve düşen kaliteden başka bir şeyle karşılaşmıyoruz. Bunu değiştirmek için üniversitelerde dediğim uzmanlaşmaya ya da alanlaşmaya gidilmeli ve 4+4+4 yasasının temel nedeni olan erken yaşta yeteneğe göre ayrıştırma tavizsiz ve ilerletilmiş bir şekilde yapılmalıdır. Aksi takdirde 10 yıl sonra 10 yıl önceyle tek farkları lise diplomalarını üniversite diplomasıyla değiştirmiş vasıfsız, çoğunlukla işsiz ama kesinlikle verimsiz kuşaklarla karşılaşırız. Yerimizde saymayı bırakın geriye gideriz.

Bilal ERTUĞRUL

28 Nisan 2012

21:59

Reklamlar

Read Full Post »

SEÇİMLER KAZANILDI PEKİ YA KUŞAKLAR…

SEÇİMLER KAZANILDI PEKİ YA KUŞAKLAR…

Son dönemde Türk siyasetinde ortaya çok net çıkan bir tablo var. Ak Parti hele de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olduğu müddetçe büyük bir terör eylemi (11 Eylül benzeri), ciddi bir ekonomik kriz (2001 krizi gibi) ya da büyük bir doğal afet (99 depremi ya da 2007 Endonezya tsunamisi gibi) olmadığı müddetçe yakın seçimlerden hep birinci parti olarak çıkacak. Peki, Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN Cumhurbaşkanı ya da Başkan olursa veyahut siyasi ya da dünyevi ömrünü tamamlarsa ne olacak? Yine seçimleri Ak Parti mi kazanacak? Bugün sanırım Ak Parti’nin yönetici kadrolarının dahi pek çoğu bu soruya yanıt veremiyor. Yanıt verenlerde de büyük bir çoğunluk “HAYIR” yanıtını tercih ediyor. Peki, neden bu soruya “EVET” denemiyor ve evet denmesi için ne yapılması gerekiyor? Bana göre cevap çok net: “Seçimler kazanılırken, kuşakların da kazanılması gerekiyor!” Ancak kuşaklar kazanıldığında bu soruya evet yanıtı kolaylıkla verilebilir. Peki, kuşakların kazanılmadığını neden iddia ediyorum ve kazanılması için ne yapılır? Bugün bu konudaki fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti toplum yapısı bana göre 1923’de neyse bugün de aynı şeklini koruyor. Peki, nasıl oluyor da bu kadar çok iktidar değişti? Bana göre iktidar hiç değişmedi. Devlet 1923 yılında kurulduğunda yönetici kesimle halk arasında ciddi bir düşünsel farklılık mevcuttu. Atatürk ve yakın çalışma arkadaşlarının önderliğinde düşünülen batı değerleriyle oluşturulmuş modern toplum Anadolu insanının rüyalarında gördüğü İslam Birliği ve dirilişinden çok farklıydı. Halk muhafazakar, yönetim devrimciydi. Halkın giyim kuşamının ya da yazdığı yazının değişmesi halkın fikri değişimini ifade etmiyordu. Nitekim ilk çok parti denemesinde Demokrat Parti’nin muhafazakar ve liberal söylemiyle CHP’nin devrimci, devletçi söylemine karşı aldığı başarı bunun en açık örneğiydi. Ama ne Demokrat Parti, ne Adalet Partisi ne de Turgut Özal’ın Anavatan Partisi uzun süreler iktidarı ellerinde tutamadı. Onlardan sonra değer olarak benzer değerlere sahip ama yeni olarak ifade edilebilecek parti ve isimler iktidarı bir şekilde ele geçirdi.

Son dönemde Ak Parti’de illerde yapılan kongrelerle başlayan teşkilat yenileşme döneminde öne çıkan özellikle genç isimlere baktığımda Ak Parti’nin de öncüllerinden çok da farklı bir yönde gitmediğini görüyorum. Farklı sosyolojik çevrelerden, farklı ideolojik düşüncelerden gelen insanlar başarı garantili gördükleri parti çatısı altında kendilerine yer bulmak için yarışıyor. Tüm bunlar Ak Parti şu ana kadar seçimleri kazandığı için oluyor ama bence bunlar kuşakları kazanmaya yetmiyor.

Son örnek Anavatan Partisi’nde gördüğümüz üzere bu kadar geniş yelpazeden başarı odaklı ya da kaba tabiriyle çıkarcı bir kitlenin buluşması partiye güç katmıyor sadece Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sonrası olası dağılma sürecinin hızını arttırıyor. Bu çok güçlü tespite sadece ülke siyaset tarihimize bakarak ulaşıyorum. Demokrat Parti de, Adalet Partisi de, Anavatan Partisi de benzer süreçlerden geçtiler ve dağıldılar. Evet, hiç birisi Ak Parti’nin ulaştığı güce ulaşmamıştı ama hiçbirisi de bu kadar çıkar amaçlı kişinin partiye uzun süre dolmasına dayanamamıştı. Tıpkı onlar gibi Ak Parti de liderinin kişiliğinde benlik bulan bir parti ve bu süreç bana ne zaman olacağını bilmesem de lider sonrası dağılma sürecinin de hepsinden daha acılı olacağını gösteriyor.

Peki, Ak Parti bu durumdan nasıl kurtulabilir ve nasıl seçim değil de kuşak kazanabilir? Bu bugün Ak Parti’nin bulunduğu konumda yanıtlanmasını bırakın sorulması bile ciddi bir cesaret isteyen sorudur. Çözüm için farklı yollar olmakla beraber uygulamada bence her hangi bir adım yoktur. Çözüm yollarından birisi parti içi kimlik geleneğini oluşturmak için soy vesayetine dayanan yöntemdir. Bu yolla partiye geçmişte parti hareketinde bulunmuş ailelerden gençler dahil edilir ve parti bu yolla ayakta tutulmaya çalışılır. Ancak Ak Parti’nin doğuşunun kendi kimliği olan Milli Görüş Gömleğini Çıkarmak üzerine kurulu olduğu, partinin tıpkı Özal’ın Dört Eğilimi buluşturması gibi farklı eğilimlerden oluşturulması bu yolu uygulanması en zor yöntem haline getiriyor. Bunun yanında özellikle Muhafazakar geleneğin muhaliflik ve mağdur kimliğini taşıdığı 80 yıl sonrası o zorlu yılları sadece lafızatta bilen, iktidarın mağrur kimliğine inancı muhalefetin devrimci, mücadeleci kimliğinden çok uzak olan kuşaklardan gelen parti vesayeti uzun süreli başarı için mantıklı bir çözüm değildir. Belli aşamalarda bu yöntemin uygulandığını görmekle beraber bu yöntemin kuşak kazanmada başarıdan çok başarısızlığı getireceğine inancım katidir.

Bunun dışında evrensel anlamda kullanılan yöntem genel ve lokal eğitimdir. İçsel eğitim olarak da adlandırılan eğitimde parti içi eğitim ve mücadeleyle gelinen noktanın değerinin bilinmesi ve geçmişin unutulmaması sağlanır. Bu yöntemde uygulanan bir araç da aynı amaçla yola çıkılan ama iktidar döneminde harekete mesafeli durup muhalefet direncini halen bünyesinde tutan kardeş hareketlerden faydalanmaktır. Bu bağlamda Saadet Partisi ve Has Parti kadrolarıyla siyasi arenanın dışında kalmayı yeğleyen muhafazakar gençlerin parti kadrolarında yer bulmasının teşvik edilmesi elzemdir. Genel eğitim ise partinin adı, teşkilatı, başkanı değişse de ideolojisinin iktidarda kalmasını sağlaması açısından önemlidir. Gelin görün ki bana göre Ak Parti döneminde toplumun en çok ilgilendiren alanlardaki politikalar arasında eğitim politikası açık ara en başarısız olan ya da toplumdan karşılık alamayan alandır. Dahası eğitimde ilk iki bakanın yaptığı karşılıklı yap bozlarla harcanan zaman bugün 15-25 yaş arasını oluşturan kuşağın kazanılmasını imkansız hale getirmiştir. Bundan sonra yapılması gereken daha tutarlı, halka ve en önemlisi onun denekleri olacak öğrencilere daha iyi anlatılmış ve benimsenmiş politikalarla yeni kuşakların kazanılması çalışmasıdır.

Yukarıda belirttiğim gibi eğer lokal ve genel eğitimde kuşak kazandıracak devrim gerçekleştirilir ve partinin atardamarı muhafazakar ideolojiden olup partide yer almayan hareketlerin muhalefet sinerjisi partiye dahil edilebilirse Ak Parti sadece Başkan’ı varken seçim kazanan, sonra da dağılan partiler listesinden kuşak kazanan ve uzun yıllar kendi ideolojisiyle ülkenin de kaderini değiştiren ülke tarihinin yegane partisi olur. Olmazsa ne mi olur 1950’den bu yana olduğu gibi yeni bir yüz, yeni bir yol ve yeni bir parti doğar ama ülke asla 1920’lerden bu yana Anadolu halkının yüreğinde yatan değerlerin birleşimindeki evrensel liderliğe ulaşamaz. Yani şarkı değişir, ezgi aynı kalır ama bu şarkı bir türlü tamamlanamaz.

Bilal ERTUĞRUL

27 Nisan 2012

22:22

Read Full Post »

TÜRKİYE’DE MUHAFAZAKÂR KİMDİR?…

TÜRKİYE’DE MUHAFAZAKÂR KİMDİR?

Dün yazdığım yazıdan sonra azı arkadaşlardan muhafazakâr kesim olarak kimi kast ettiğimi daha açık şekilde ortaya koymam gerektiğini belirten yorumlar aldım. Ben de bunun üzerine bana göre kendimi de dâhil ettiğim Türkiye’de ki Muhafazakârlığı tanımlamak istedim.

Bizdeki muhafazakâr kesim hayatta temel referansını İslam dini ve ona bağlı geleneksel yaşam stilinin muhafazası üzerine kurmuş olan ancak bu muhafazada Avrupa ya da Amerikan muhafazakârlarının aksine özellikle ekonomik anlamda gelenekselden moderne geçiş değişimine karşı durmanın ötesinde öncülerinden olan kuşaklar boyu inancın içselliğine dem vuran ama özellikle son dönemde içsellikten şekilciliğe kayan, ümmet anlayışını millet anlayışının önünde tutarak uzun süre memleketin kardeşliğine gerçekten inanan ve bu kardeşliğin korunmasında en önemli rolü oynayan ama yine son dönemde ulus devlet iktidarının ele geçirilmesinin de etkisiyle Türk – İslam Birliği yolunda muhafazasına ulusal kimliği de katan, ekonomik kalıplarını kırıp son 30 yıldır Türkiye’nin ekonomik yükselişinin merkezinde yer alan, İstanbul’a uzun süre erişilmeyecek bir sevgili gibi bakan ama sonunda onu kendisine eş yapmayı başaran, Anadolu’yu her baş sıkışıklığında koynunda güzel bir uykuya dalınacak olan, her darda kalındığında kendisine kucak açacak bir Ana olarak gören, ilahide kendini kaybeden ama son bir isteği olsa uzak diyarlardan bir türkü isteyen, çayı, bayram sahları topluca kılınan bir namazı kimliğinin ayrılmaz bir parçası sayan, ne kadar zengin olursa olsun, çocukları akranları gibi ne kadar tatil hayaliyle yanarsa yansın o bayram sabahları mezarlık ziyaretleri olmadan rahat bir nefes alamayan, bir Kurban sabahı yapılan ilk kebaptan aldığı tadı başka hiçbir yemekten almayan, el öpmenin manasını derinliklerinde yaşayan kesimdir.

Bu kesimin siyasi çizgisine ve devletle ilişkisine bakıldığında ise Osmanlı döneminde devletle pek bir ilişkisi olmayan, devletin de sözün özü yıkılma dönemine ya da 2. Abdülhamit’e kadar adam yerine koymadığı ama bir şekilde yaşayıp giden, 2. Abdülhamit sonrası dönemde azınlık isyanları, savaşlar, ülkenin işgali derken memleket meselelerinin bir şekilde dönüp dolaşıp artık kendilerini etkileyeceğini idrak eden, bu dönemde Sütçü İmam, Kazım Karabekir gibi kendi kahramanlarını yavaş yavaş çıkaran, cumhuriyetin kurulmasıyla kurucu ideoloji tarafından ülke yönetiminde yer bulunması uygun görülmeyen, 1930 yılındaki Menemen Olayı sonrası devlet tarafından baş ideolojik düşman ilan edilen, kendisi de bu düşmanlığa karşılık yeni devletle gelen neredeyse hiçbir değişimi kabullenmeyen, dahası bu kabullenmeyiş üzerinden bir isyan ruhu oluşturan, önce Demokrat Parti sonra Adalet Partisi ve son olarak da Anavatan Partisi gibi temelde Liberal – Muhafazakâr olduğunu iddia eden ama özde Kapitalist – Statükocu partilerden öteye gidemeyen partiler içerisinde kendisine yer bulmaya çalışan, bu hareketlerin bir şekilde darbelerle gönderilmesi sonucu Refah Partisi’yle iktidara kendi partisiyle ve kimliğiyle gelen ama bu sefer çok daha kısa sürede devletin asıl sahibi olduğunu iddia eden Beyaz Türkler ve Ordu tarafından hak edilmişinden vazgeçtirilen ama bu sefer yılmayan, son olarak da Ak Parti çatısı altında Refah çatısı altında yaşadığı Meşruiyet sorununu da göz önünde tutarak bu sefer liberallerin misafiri değil ev sahibi olarak kurdukları ittifakla iktidarı ele geçiren, yolun yarısına ya da Cumhuriyet mitinglerine kadar liberallerle ülke tarihinin her anlamda en başarılı dönemine imza atacak olan ittifakı sürdüren ama o tarihten sonra bu ittifaktan da vazgeçip yalnız başına iktidarını sürdüren kesimdir.

Evet, bana göre Türkiye’de muhafazakar ideoloji bu kesim tarafından benimsenmiştir. Yazının başında kendimi de bu gruba dahil ettiğimi belirtmiştim. Ben de bahsi geçen tecrübelerle damıtılmış bir düşünce ikliminin meyvesiyim. Liberalizm ve demokrasinin evrensel değerlerinin muhafaza ettiğim lokal değerlerimizle birleştirdiğim düşünce yapımdan sizlere sesleniyorum. Yazdığım yazılarda bu süzgecin etkilerini de dikkate alırsanız sevinirim…

Bilal ERTUĞRUL

21 Nisan 2012

16:19

Read Full Post »

KİM KİME BENZİYOR…

KİM KİME BENZİYOR…

Sanırım geçtiğimiz yıl yaz aylarıydı muhalif köşe yazarlarından Bekir Coşkun’un bir köşe yazısında gözüme ilişen bir yorum vardı. Bekir Coşkun bazen kendisiyle aynı ideolojik çizgiden gelen gençlerin kendi hayat tarzlarının değişeceği, onun yerini kendi deyimleriyle dinci, gerici bir yapının almasından korktuklarını ilettiklerini kendisinin de buna karşı “Üzülmeyin, biz onlara benzemeyeceğiz, asıl onlar bize benzeyecek…” dediğini aktarıyordu. Dün sizlerle paylaştığım anketten sonra aklıma gelen bir düşünce üzerine bugün de sizlerle bu yorumu ve bu yoruma dayanarak Türkiye’de kimin kime benzediğine dair bir yazı yazmak istedim.

Öncelikle Türkiye’de yaşam tarzları üzerinden, ideolojik çizgilerine de dikkat ederek iki ana gruplandırma yapacağım. Halkı gruplara ayırma esas itibariyle her zaman karşı çıktığım bir yöntem olsa da Ak Parti iktidara geldiğinden bu yana uzun süredir dillerde olan bu yaşam tarzına müdahale ve yaşam tarzı dönüşümünü açıklamak için bu gruplandırmaya mecburum. Öncelikle bence bugünün Türkiye’sinin 2 ana grubu var. Birinci grup bazı kesimler tarafından Beyaz Türkler, bazı kesimler tarafından Cumhuriyet’in kurucu ve asıl sahipleri olarak adlandırılan gruptur. Bu grubun temel özellikleri batılı değerler üzerinden kurulmuş Cumhuriyete, Atatürk ilke ve inkılâplarına bazen aşırıya kaçan bağlılık, ulusal kimlik ve ulus devlet anlayışıdır. Bugün partisel anlamda CHP ve MHP çizgisi içerisinde bulunan bu grup kimilerine göre 80 yıl iktidarda kalmıştır, iktidardan ayrıldığı dönemlerde ise askeri darbelerle geri dönmüştür. Diğer grup ise kendisini “MUHAFAZAKÂR” olarak adlandıran, Cumhuriyetin tamamen batıcı çizgisini hiçbir zaman kabullenmemiş, muhafazakârlığı genelde dini değerlere bağlılık olarak algılayan, son 10 yıldır Ak Parti’yle beraber iktidara gelmiş Milli Görüş ve Cemaat olarak iki ana gruptan oluşan gruptur.

Son zamanlarda toplumsal baskı yaptığı iddia eden ikinci grup yaşam tarzının tehdit altında olduğunu iddia eden ise birinci gruptur. Peki, o kadar ki memleketin büyük düşünürlerinden ya da muhalefet boşluğu sebebiyle muhalif olanlarından Fazıl Say’ın ülkesini terk etmesine yol açacak bir baskı var mıdır? Ya da daha açık bir ifadeyle Türkiye dönüşmekte midir? Dönüşmekte ise nasıl bir dönüşüm yaşanmaktadır? İşte bu sorulara cevap ararken genelde sosyal medya, halkın özellikle üniversite yıllarımda gördüğüm dönüşümünü dikkate aldım ve bazı fikirler oluşturdum. Bunlar neler mi, paylaşalım…

Öncelikle gerçekçi olalım Türkiye ciddi bir dönüşümden geçmektedir. Bundan 15 yıl önce şiir yazdığı için hapse giren Recep Tayyip Erdoğan Başbakan, Kürtçe şarkı söyleyeceğini iddia etmesi üzerine memleket tarihinin en bilinçli linç kampanyasına tutulan Ahmet Kaya kimilerine göre bir kahraman, en azından herkese göre mağdur, 15 yıl önce tası tarağı toplayıp giderken arkasından sövülen Erbakan bir siyaset kahramanı olarak adlandırılıyor şu günlerde. Bu değişimler kolay değil. Bunların dışında pek çok kişinin “Benim annemin de başı örtülüydü, ben de küçükken Kuran kursuna gittim, Başbakan hapse giderken onun yanında ben durdum, 28 Şubat ve 12 Eylül olduğunda hep karşı durmuştum…” tarzı açıklamaları da bu değişimin dile gelmiş hali. Bu açıdan baktığımızda sanki değişimin birinci gruptan ikinci gruba doğru olduğunu yani beyaz Türklerden Kara Türklere, birinci Cumhuriyetçilerden ikinci Cumhuriyetçilere doğru olduğu görülüyor. Zaten baskı olduğunu, dönüşümün gönülsüz olduğunu belirtenlerde asıl dönüşümün böyle olduğunu iddia ediyor.

Ama ben bu noktada farklı düşünüyorum. Çünkü bence söz ve şovda dönüşüm bu yöndeyken, özellikle genç nesillerde dönüşüm tam tersi yönde. Yani tıpkı Bekir Coşkun’un iddia ettiği gibi karalar Beyaz olmaya çalışıyor. Peki, nasıl böyle bir iddia da bulunabiliyorum. Bunu da açıklayayım.

Öncelikle dönüşüm yaşanıyor çünkü toplumda para, mevki ve makamlar el değiştiriyor. İkinci grubun 40 yaş üstü kesimi bunların hepsini ele geçiriyor. Buraya kadar çok normal, çünkü 10 yıldır iktidarda olan bir kesimin bu güçleri ele geçirmesi her yerde olan türden bir gerçeklik. Ancak, asıl dönüşüm alt kesimde yani gençlerde yaşanıyor. Kendisini muhafazakâr, cemaat mensubu, milli görüşçü ne olarak ifade ederse etsin ikinci grubun genç kuşağı hızla birincisine benziyor. Örnek verecek olursak lüks cumhuriyet balolarının yerini milyarlık iftar yemeklerinin alması nasıl bir dönüşüm sizce? Ya da dün bikiniyle birinci grubun dergilerine çıkan mankenlerin bugün eşarpla ikinci grubun dergilerinde boy göstermesi sizce ne tür bir dönüşüm.

Muhafazakâr kesim olarak adlandıracağım ikinci grubun genç kuşağı acıyla dolu bir ömür süren ama sonunda iktidarla lütuflandırılan orta ve yukarı yaşlı kuşakla Cuma ve Bayram namazlarını beraber kılabilir, tutmadığı orucun iftarını açabilir ya da kurbanda onun yanında durabilir, evde içmediği sigarayı, alkolü ya da her hangi bir şeyi dışarıda içip akşam kendisine ait son model arabasıyla eve bir şekilde 12’den önce dönebilir ve namaz ve okumayla meşgul baba onun da birgün kendi yoluna döneceğine inanabilir ama açık söyleyeyim böyle giderse bu babalar bu çocukları tanımayabilir.

Peki, neden bu dönüşüm ters yönde olduğunu iddia ediyorum diye halen soracak olursanız biraz da siyasi konulardaki yaklaşımlara değinelim. Bu dönüşüm o kadar hızlandı ki artık herkes darbecilere düşman, artık herkes demokrat ama kimse seçim barajına karşı değil, muhafazakâr gelenekte yer alan ümmetçilik anlayışıyla herkes kardeş ama herhangi bir azınlık ismi rahatsız edici olmaktan öte değil. Aynı şekilde adalete yaklaşımda da dönüşüm çok net. İkinci grup özgürlükçü olmayı çektiği acılarla öğrenmişti. Ancak bugün gençler acı çektirmenin peşinde. Öyleyse ne fark var arada? Ya da kim kime benziyor. Açık söyleyeyim kimse kimseye benzemiyor. İktidar ve onun verdiği güçlerle gelen antidemokratik, insan hakları ve özgürlük düşmanlığı yerli yerinde duruyor. Gücün sahipleri değişiyor ama güç sahibini kontrol ediyor. Tabi bu kontrolde dünün de bugünün de dalkavukları köşe başlarını tutmuş leş kargalarını aratmıyor. Bu dalkavuklar gitmeden de büyükler ne acı çekerse çeksin gençler hep uzun zaman önce konmuş olana benzeyecek ve aslında hiç bir şey değişmeyecektir. O yüzden 1. grubun korkmasına gerek yoktur dönüşüm sadece sayılarını arttıracaktır.

Bilal ERTUĞRUL

20 Nisan 2012

22:25

Read Full Post »

BİR ANKETİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ…

BİR ANKETİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ…

Geçtiğimiz günlerde yaşadığımız yoğun siyasi gündemden sonra halkın belli konulardaki düşüncelerinde değişiklik olup olmadığı, önemli konularda neler düşündüğünü eminim benim gibi sizde merak etmişsinizdir. İşte bu merakımızı giderecek bir çalışma GENAR araştırma şirketi tarafından yapıldı. Son dönemde gündemde olunan pek çok konuda halkın görüşlerine başvurulan çalışmada belli kalemlerin önemli olduğunu düşünüyorum ve bugün sizlerle bu sonuçlar üzerindeki düşüncelerimi paylaşacağım.

Anketin başlangıç sorusu olası bir genel seçimde oyların nasıl dağılacağına yönelik. Bu soru Genar’ın geçen yıl Ağustos ayından bu yana 3 aylık arayla yaptığı 4 ankette de neredeyse aynı şekilde cevaplanmış. Görülen o ki bugün seçim olsa Ak Parti %50, CHP %26, MHP %13, Bağımsızlar ya da BTP’ de %6 oy oranında olacaklar. Yani geçen yıl 12 Haziran’da durum neyse bugün de aynen öyle. Bu noktada Türk siyasetinde bir istikrar mı yoksa alternatifsizlik durumu mu olduğunu daha sonraki sorulara verilen cevaplarla ele alacağız. Şimdilik bu noktadaki çıkarımımız siyasi tercihlerin 1 yıldır değişim göstermemiş olduğudur.

Anketin cevap aradığı bir başka konu ise halkın hükümetin performansına nasıl baktığı olmuş. Belirlenen belli başlı alanlarda performansın 100 üzerinden değerlendirilmesi istenmiş. Burada Sağlık Hizmetleri 67, Sosyal Yardımlar 61, Eğitim 59 puan ile en başarılı alanlar bulunurken, demokratikleşme ve terörle mücadele puansal anlamda partinin aldığı desteğin gerisinde kalmış ve 50’yi aşamamış. Dış politika ve ekonomi ise 55 civarında destek bulmuş. Bu sonuçların geçen 4 anketteki sonuçlarla kıyaslamasını yaptığımızda Ağustos 2011’den bu yana hükümetin başarılı bulunmasının her alanda oransal anlamda azaldığını, özellikle demokratikleşme ve eğitimde 8 ayda yaşanan 5 puanlık kayıplar diğer sorularda gelen cevaplarla birleştiğinde ortaya anlamlı ve hükümetin dikkat etmesini gerektirecek bir tablo çıkartıyor.

Liderlerin başarılı bulunup bulunmadığı sorusuna verilen cevaplar partilere verilen destekle paralel giderken Cumhurbaşkanı olarak kimi görmek istedikleri sorusunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan %30 ile ilk sırada ve en yakın adaydan 20 puan yukarda gözüküyor. Ancak listede mevcut Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün olmadığını da belirtmem gerekiyor. Buna rağmen Başbakan’a verilen destekle Cumhurbaşkanı olarak görmek isteyenler arasındaki fark Ak Parti seçmeninin önemli bir kısmının onu Başbakan olarak görmeye devam etme isteğini açıkça ortaya koyuyor.

Ülkenin en önemli sorunu nedir sorusunda terör, işsizlik ve ekonomik sorunlar ilk 3 sırada yer alıyor. Ancak geçen Ağustos ayında terör eylemleri zirvedeyken %41 olan Terör sorununun puanı %26’ya kadar gerilemiş duruyor. Bu sorudan sonra anketin en can alıcı sorularından birisi soruluyor; “Türkiye’de her hangi bir suçtan tutuklanıp yargılansanız adil yargılanacağınıza inanıyor musunuz?” sorusuna %68 “HAYIR” yanıtını vermiş. İşte bu noktada benim de blogda yazdığım yazılarda sıkça dile getirdiğim ülkemizde artık Adalete güvenin olmadığı tezim bir kez daha kanıtlanıyor. Bu sonucun da analizini son kısımda sizlerle paylaşacağım.

Kamuoyunda 4+4+4 olarak bilinen eğitim reformunu olumlu bulanların oranı %56 olarak çıkıyor. Bu sorudan da anlaşıldığı üzere bu reform ya iyi anlatılmadı ya da toplumda ciddi bir karşıtlık var. Hali hazırda halkın yarısının karşı çıktığı bir uygulamanın eğitim gibi hayati önem taşıyan bir alanda olması da onun üzerine çalışılması gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor.

Ak Parti tüzüğünde yer alan 3 dönem üst üste milletvekili olanların bir daha aday olmaması koşuluna halkın %67’si olumlu yaklaşıyor. Bu koşul ve bunun gelecekte Türk siyasi hayatında meydana getireceği etkiye de sonuçlarda değineceğim.

Başbağlar Katliamında adaletin yerine getirilip getirilmediği ve Sivas Olaylarında uygulanan zaman aşımına yönelik halkın %75’inde karşıtlık olduğunu yani bu konuların milletin vicdanında yara olarak kaldığına da anketteki sorudan ulaşılıyor. Futbolda şike yapıldığına inananların oranı da %76 olarak ortaya çıkmış. Ankette bunların dışında birkaç soru daha var ama bana göre en önemlileri alıp sizlerle paylaşmak istedim.

Şimdi gelelim anketten elde ettiğim sonuçlara bakmaya. Ankette çok net olarak görülen halkın artık normalleştiği, istikrarın benimsendiği ve genel siyasi tercihlerin neredeyse son 5 yılda olduğu gibi değişmediğidir. Ancak özellikle ekonomik sorunlar ve işsizliğe olan tepkinin artması bu alanlarda iktidarın daha dikkatli olması gerektiğini gösteriyor. Aynı şekilde iktidarın başarılı bulunduğu alanlarda kan kaybetmesi de en azından son 8 ayda performans olarak bir düşüklük olduğunu gösteriyor. Halkının dörtte üçünün adil yargılamaya inanmadığı, Madımak Davası gibi yakın tarihinin en önemli sosyal gerilimlerinden birisinde yine aynı oranda vicdanı olarak gerekenin yapılmadığının düşünülmesi bence siyasi iktidarın yakın zamanda en çok dikkat etmesi gereken konular. Bunun yanında Ak Parti’de geçerli 3 dönem üst üste seçilebilme koşuluna verilen destekte iktidarın bu maddeyi gelecek seçimde mutlaka uygulaması zorunluluğunu doğuruyor. Aksi takdirde zaten iyice yıpranmış olan adalet inancı ve bu maddenin uygulanmamasıyla oluşacak bir güven kaybı gelecek seçimde Ak Parti’ye ciddi bir zarar verebilir. Bunların yanında anketten ortaya çıkan bir diğer önemli sonuçta halkın yarısının memnun olduğu bir iktidara karşı muhalefette ciddi bir güven oluşmamasıdır. Bu bakımdan Türkiye’nin mevcut partilerinden muhalefet çıkmayacağı ve siyasi arenanın yeni aktörlere ihtiyaç duyduğu da tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır. Yani Türkiye istikrara alışmış, adalete güvenini yitirmiş ve bu bağlamda iktidar alternatifsiz bir ülke olarak resmediliyor. Böyle bir ortamda Futboldaki Şike davasına verilen destek %76 iken ve görünen haliyle kimsenin ceza almayacağının gelecek ay açıklanacak olmasıyla 3 ay sonraki araştırmaların sonuçlarını özellikle adalete güven konusunda merakla bekliyorum.

Not: Araştırmaya aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.genar.com.tr/files/SEPA_GENAR_NISAN_2012.pdf

Bilal ERTUĞRUL

19 Nisan 2012

21:49

Read Full Post »

EĞİTİM – ÖĞRETİM ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ…

Eğitim ve öğretim sistemi bir ülkenin atardamarı özelliği görür. Ordularınız, petrol yataklarınız ya da erişilmez sermayeleriniz olabilir ama eğitilmiş bir kitleniz yoksa başarısızlığa mahkumsunuzdur. İşte bu sebepten bir ülkede eğitim – öğretim sisteminin tartışılması, konuşulması hep o ülkenin lehinedir. Ancak ülkemizde genellikle bu konu ÖSS sınavında “0” çeken öğrenciler ya da üniversiteye yerleşemeyen lise birincileri üzerinden ancak Haziran ve Temmuz aylarında konuşulur sonra yoğun ve yapay gündem içerisinde zamanla silikleşir. Ama birkaç haftadır bu durumun dışında bir gelişme oldu ve bir yarışmada yarışmacıların performansı üzerinden tekrar eğitim – öğretim sistemimiz tartışılmaya başlandı. Önce tartışmanın ne olduğuna sonra da bu konudaki fikirlerimi sizlerle paylaşmayı amaçlıyorum.

Ben henüz 10’lu yaşların başında olan bir çocukken ülkeyi kasıp kavuran saçma yarışma programlarının arasında Kim 500 Milyar İster isminde bir yarışma programı dikkat çekiyordu. İnsanların bilgileriyle ödüle ulaşmaya çalışıyor ve yarışma önemli başarılar kazanıyordu. Benzeri yarışmalar gibi dans ve müzik şovlarından ya da ünlü katılımcılardan yoksun bu yarışma aslında ülkeye eğitim durumumuzu gösteriyor ama o furya içerisinde bu özelliği pek dikkat çekmiyordu. Sonra yarışma ekranlardan ayrıldı ve yine saçma ama eğlendirici ya da bana göre uyutucu yarışmalarla gündem doldu taştı. Geçen yıl bu yarışma bu sefer Kim 1 Milyon İster adıyla ekranlara döndü. İşte son günlerde bu yarışma programı üzerinden ülkede bir gündem geliştiğini gerek sosyal medya gerekse de gazeteler üzerinden görüyorum. Önce bir yarışmacının Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ne dendiğini bilmemesi daha sonra onaylatmamış olsam da ÖSS Türkiye 4.sü bir öğrencinin bir Genel Kültür sorusu üzerinden tüm haklarını kullanıp erken elenmesi ve bu yarışmacılara yarışmanın sunucusu Kenan Işık’ın gösterdiği tepki böyle bir gündemin oluşmasına neden oldu. Ben de genel olarak eğitim – öğretim sistemi üzerinden bu tartışmalara ilişkin fikirlerimi belirten bir yazı yazmak istedim.

Öncelikle yazının başlığında ve gelişiminde kullandığım tanımlamaya dikkat ederseniz ben tartışmalarda kullanılan eğitim sistemi yerine eğitim – öğretim sistemi tanımlamasını kullanıyorum. Çünkü kanımca daha tartışmaya başlarken yanlış noktadan başlıyoruz. Okuduğum köşe yazarları, dinlediğim yorumcular ya da sosyal medyada fikirlerini belirtenler hep eğitim sistemi diyor. Halbuki aslında okullarda uygulanan sistemin tam adı eğitim – öğretim sistemidir. Eğitim henüz fikri gelişiminin başlangıcında olan çocuğun toplumsal yaşama yönelik hazırlanmasının adıdır. Doğal olarak da içine toplumsal duyarlılıktan tutunda, ahlaki değerlerin kazandırılması, adab-ı muaşeret kurallarının öğrenilmesine kadar gündelik yaşamın tamamında uygulanacak düşünce ve davranış felsefesini alır. Öğretim ise çocuğun uzun vadede kariyer oluşturması için gerekli temel bilgilerin öğretilmesi aşamasıdır. Yani şu günlerde cehalet üzerinden tartışması yapılan aslında sistemin öğretim kısmıdır. Öncelikle bu yanlış tanımlamayı açığa kavuşturmanın tartışmanın gelişimi için önemli olduğu kanaatindeyim.

Sistemin eğitim kısmının başarısı toplumsal değerler, bu değerlerin uygulanışı, toplumun huzur ve güveni, suç oranı gibi kıstaslar üzerinden incelenir. Yani göreceli ve kişiye, onun inanışlarına göre değişir. Örneğin dini değerleri olmazsa olmaz olarak düşünen bir kişi için kişilerin günah kabul edilen eylemleri yapması eğitimin başarısızlığıdır. Ya da modern toplumların giyim, kuşam, davranışlarını kendisine değer atfeden birisi için de bu değerlere uymayan görüntülerin toplumda yaygınlaşması eğitimin başarısızlığıdır. Ancak cehalet dediğimiz bilgi eksikliği öğretimin başarısızlığıdır. Her ne kadar eğitimin bugüne kadar başarılı olup olmadığına karar verecek konumda görmesem de bana göre toplumsal değerlerimizdeki yozlaşma, kültürel kimliklerin kabullenilmesi ve korunmasına yönelik hoşgörüsüzlük, kadının hak ettiği konumu alamaması, yüz kızartıcı suçların çoğalmaya başlaması ve sistemsel yanlışlarımız düşünüldüğünde ne yazık ki eğitim sistemimiz bugün hiç de iyi bir konumda değil. Ama tekrar belirtiyorum ki bu benim dünyaya bakış açım ve değerlerim üzerinden yaptığım bir değerlendirme yani tamamen kişisel. Bu konuda sizlerin de fikirleri mevcuttur, saygı duyarım ve paylaşmanıza katkım olursa bundan ötürü sadece mutlu olabilirim.

Öğretim ise nesneldir. Sınavlarda alınan başarılar, meslek ve kariyer seçimleri gibi kişisel süreçlerle, ilgili ülkenin gelişmişliği gibi daha tarafsız değerlendirme araçlarına sahiptir. İşte bu yüzden onun üzerinde yapacağım değerlendirmeler daha reel veriler üzerinden olmalıdır. Bu noktada da ülke çapında veriler en önemli referans kaynaklarım olacaktır. Benim için öğretimin başarısı ülkenin başarısıdır. Zengin tarihi ve coğrafi mirasımızı düşündüğümde bugün dünya üzerindeki yerimize bakarak öğretimde de ne yazık ki başarısız olduğumuzu düşünüyorum. Bunun yanı sıra sadece sınav endeksli sistemimiz olduğundan bu sınavlardaki tablonun da iç açıcı olmadığını düşünenlerdenim. Burada ortalama puanlar, ilk on bin ve geri kalan sıralamalar arası puan farklarını dikkate alarak bu değerlendirmeyi yapıyorum. İlköğretim başarısını ölçen Pisa Test sonuçlarında ülkemizin OECD ülkeleri arasında son sırada yer alması da başarısızlık olarak görüş bildirmemin nedenlerindendir. Ayrıca günlük gazete okunma sayıları, ortalama yıllık kişi başı kitap okunma sayılarında da dünya ortalamasının altında olmamız başarısız olduğumuzu göstermektedir.

Son tartışmalar üzerine düşünceme gelince burada bir körebe oyunu görmekteyim. Orta ve üstü kuşakta yer alan kesimin yeni kuşağa yönelik yaptığı eleştiriler ve yetersiz görmeye sonuna kadar hak vermekteyim. Ancak kendi kuşaklarının da hiç farklı olmadığı özellikle bilgiye merak ve erişim için en önemli kıstas olan kitap ve gazete okuma sayılarında ortaya çıkmaktadır. Yani işin özeti ülke olarak eğitim de genel kültür de geri bir ülkeyiz. Peki, bunu nasıl çözebiliriz. Öncelikle işin sırrı sanırım kapsamlı bir eğitim – öğretim reformundan geçmekte. Ama öyle 4+4+4 gibi siyasi tartışmalara yol açmadan, akil adamların katkıları, evrensel değerlerin kabulüyle yapılacak bir eğitim reformundan bahsetmekteyim. Aksi takdirde ülke için hayırlı olacağını düşündüğüm 4+4+4 sistemi gibi reformlar toplum tarafından kabullenilmez ve ne yazık ki 90 yıldır eğitim – öğretim sistemimizin makus talihini açıklamak için kullanılabilecek tek söz olan “YAP – BOZ, OLMADI BİR DAHA…” tanımlaması daha çok kuşak için kullanılır.

Böyle bir reformun yapılması her şeyi çözmeyecek, asırlık alışkanlıkları bitirmeyecek olsa da ötesini düşünmek için, tünelin sonundaki ışık olarak kullanılabilir. Ancak bu kapsamlı reform yapılmadan daha çok “0” çeken öğrenciler, üniversiteyi bitirmiş adını zor yazan gençler hikayeleri dinleriz. Ve emin olun böyle hiçbir yere gidemeyiz.

Bilal ERTUĞRUL

26 Mart 2012

21:14

Read Full Post »