Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Ekonomik Analiz’

SEÇİMLER KAZANILDI PEKİ YA KUŞAKLAR…

SEÇİMLER KAZANILDI PEKİ YA KUŞAKLAR…

Son dönemde Türk siyasetinde ortaya çok net çıkan bir tablo var. Ak Parti hele de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olduğu müddetçe büyük bir terör eylemi (11 Eylül benzeri), ciddi bir ekonomik kriz (2001 krizi gibi) ya da büyük bir doğal afet (99 depremi ya da 2007 Endonezya tsunamisi gibi) olmadığı müddetçe yakın seçimlerden hep birinci parti olarak çıkacak. Peki, Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN Cumhurbaşkanı ya da Başkan olursa veyahut siyasi ya da dünyevi ömrünü tamamlarsa ne olacak? Yine seçimleri Ak Parti mi kazanacak? Bugün sanırım Ak Parti’nin yönetici kadrolarının dahi pek çoğu bu soruya yanıt veremiyor. Yanıt verenlerde de büyük bir çoğunluk “HAYIR” yanıtını tercih ediyor. Peki, neden bu soruya “EVET” denemiyor ve evet denmesi için ne yapılması gerekiyor? Bana göre cevap çok net: “Seçimler kazanılırken, kuşakların da kazanılması gerekiyor!” Ancak kuşaklar kazanıldığında bu soruya evet yanıtı kolaylıkla verilebilir. Peki, kuşakların kazanılmadığını neden iddia ediyorum ve kazanılması için ne yapılır? Bugün bu konudaki fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti toplum yapısı bana göre 1923’de neyse bugün de aynı şeklini koruyor. Peki, nasıl oluyor da bu kadar çok iktidar değişti? Bana göre iktidar hiç değişmedi. Devlet 1923 yılında kurulduğunda yönetici kesimle halk arasında ciddi bir düşünsel farklılık mevcuttu. Atatürk ve yakın çalışma arkadaşlarının önderliğinde düşünülen batı değerleriyle oluşturulmuş modern toplum Anadolu insanının rüyalarında gördüğü İslam Birliği ve dirilişinden çok farklıydı. Halk muhafazakar, yönetim devrimciydi. Halkın giyim kuşamının ya da yazdığı yazının değişmesi halkın fikri değişimini ifade etmiyordu. Nitekim ilk çok parti denemesinde Demokrat Parti’nin muhafazakar ve liberal söylemiyle CHP’nin devrimci, devletçi söylemine karşı aldığı başarı bunun en açık örneğiydi. Ama ne Demokrat Parti, ne Adalet Partisi ne de Turgut Özal’ın Anavatan Partisi uzun süreler iktidarı ellerinde tutamadı. Onlardan sonra değer olarak benzer değerlere sahip ama yeni olarak ifade edilebilecek parti ve isimler iktidarı bir şekilde ele geçirdi.

Son dönemde Ak Parti’de illerde yapılan kongrelerle başlayan teşkilat yenileşme döneminde öne çıkan özellikle genç isimlere baktığımda Ak Parti’nin de öncüllerinden çok da farklı bir yönde gitmediğini görüyorum. Farklı sosyolojik çevrelerden, farklı ideolojik düşüncelerden gelen insanlar başarı garantili gördükleri parti çatısı altında kendilerine yer bulmak için yarışıyor. Tüm bunlar Ak Parti şu ana kadar seçimleri kazandığı için oluyor ama bence bunlar kuşakları kazanmaya yetmiyor.

Son örnek Anavatan Partisi’nde gördüğümüz üzere bu kadar geniş yelpazeden başarı odaklı ya da kaba tabiriyle çıkarcı bir kitlenin buluşması partiye güç katmıyor sadece Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sonrası olası dağılma sürecinin hızını arttırıyor. Bu çok güçlü tespite sadece ülke siyaset tarihimize bakarak ulaşıyorum. Demokrat Parti de, Adalet Partisi de, Anavatan Partisi de benzer süreçlerden geçtiler ve dağıldılar. Evet, hiç birisi Ak Parti’nin ulaştığı güce ulaşmamıştı ama hiçbirisi de bu kadar çıkar amaçlı kişinin partiye uzun süre dolmasına dayanamamıştı. Tıpkı onlar gibi Ak Parti de liderinin kişiliğinde benlik bulan bir parti ve bu süreç bana ne zaman olacağını bilmesem de lider sonrası dağılma sürecinin de hepsinden daha acılı olacağını gösteriyor.

Peki, Ak Parti bu durumdan nasıl kurtulabilir ve nasıl seçim değil de kuşak kazanabilir? Bu bugün Ak Parti’nin bulunduğu konumda yanıtlanmasını bırakın sorulması bile ciddi bir cesaret isteyen sorudur. Çözüm için farklı yollar olmakla beraber uygulamada bence her hangi bir adım yoktur. Çözüm yollarından birisi parti içi kimlik geleneğini oluşturmak için soy vesayetine dayanan yöntemdir. Bu yolla partiye geçmişte parti hareketinde bulunmuş ailelerden gençler dahil edilir ve parti bu yolla ayakta tutulmaya çalışılır. Ancak Ak Parti’nin doğuşunun kendi kimliği olan Milli Görüş Gömleğini Çıkarmak üzerine kurulu olduğu, partinin tıpkı Özal’ın Dört Eğilimi buluşturması gibi farklı eğilimlerden oluşturulması bu yolu uygulanması en zor yöntem haline getiriyor. Bunun yanında özellikle Muhafazakar geleneğin muhaliflik ve mağdur kimliğini taşıdığı 80 yıl sonrası o zorlu yılları sadece lafızatta bilen, iktidarın mağrur kimliğine inancı muhalefetin devrimci, mücadeleci kimliğinden çok uzak olan kuşaklardan gelen parti vesayeti uzun süreli başarı için mantıklı bir çözüm değildir. Belli aşamalarda bu yöntemin uygulandığını görmekle beraber bu yöntemin kuşak kazanmada başarıdan çok başarısızlığı getireceğine inancım katidir.

Bunun dışında evrensel anlamda kullanılan yöntem genel ve lokal eğitimdir. İçsel eğitim olarak da adlandırılan eğitimde parti içi eğitim ve mücadeleyle gelinen noktanın değerinin bilinmesi ve geçmişin unutulmaması sağlanır. Bu yöntemde uygulanan bir araç da aynı amaçla yola çıkılan ama iktidar döneminde harekete mesafeli durup muhalefet direncini halen bünyesinde tutan kardeş hareketlerden faydalanmaktır. Bu bağlamda Saadet Partisi ve Has Parti kadrolarıyla siyasi arenanın dışında kalmayı yeğleyen muhafazakar gençlerin parti kadrolarında yer bulmasının teşvik edilmesi elzemdir. Genel eğitim ise partinin adı, teşkilatı, başkanı değişse de ideolojisinin iktidarda kalmasını sağlaması açısından önemlidir. Gelin görün ki bana göre Ak Parti döneminde toplumun en çok ilgilendiren alanlardaki politikalar arasında eğitim politikası açık ara en başarısız olan ya da toplumdan karşılık alamayan alandır. Dahası eğitimde ilk iki bakanın yaptığı karşılıklı yap bozlarla harcanan zaman bugün 15-25 yaş arasını oluşturan kuşağın kazanılmasını imkansız hale getirmiştir. Bundan sonra yapılması gereken daha tutarlı, halka ve en önemlisi onun denekleri olacak öğrencilere daha iyi anlatılmış ve benimsenmiş politikalarla yeni kuşakların kazanılması çalışmasıdır.

Yukarıda belirttiğim gibi eğer lokal ve genel eğitimde kuşak kazandıracak devrim gerçekleştirilir ve partinin atardamarı muhafazakar ideolojiden olup partide yer almayan hareketlerin muhalefet sinerjisi partiye dahil edilebilirse Ak Parti sadece Başkan’ı varken seçim kazanan, sonra da dağılan partiler listesinden kuşak kazanan ve uzun yıllar kendi ideolojisiyle ülkenin de kaderini değiştiren ülke tarihinin yegane partisi olur. Olmazsa ne mi olur 1950’den bu yana olduğu gibi yeni bir yüz, yeni bir yol ve yeni bir parti doğar ama ülke asla 1920’lerden bu yana Anadolu halkının yüreğinde yatan değerlerin birleşimindeki evrensel liderliğe ulaşamaz. Yani şarkı değişir, ezgi aynı kalır ama bu şarkı bir türlü tamamlanamaz.

Bilal ERTUĞRUL

27 Nisan 2012

22:22

Reklamlar

Read Full Post »

TÜRKİYE’DE MUHAFAZAKÂR KİMDİR?…

TÜRKİYE’DE MUHAFAZAKÂR KİMDİR?

Dün yazdığım yazıdan sonra azı arkadaşlardan muhafazakâr kesim olarak kimi kast ettiğimi daha açık şekilde ortaya koymam gerektiğini belirten yorumlar aldım. Ben de bunun üzerine bana göre kendimi de dâhil ettiğim Türkiye’de ki Muhafazakârlığı tanımlamak istedim.

Bizdeki muhafazakâr kesim hayatta temel referansını İslam dini ve ona bağlı geleneksel yaşam stilinin muhafazası üzerine kurmuş olan ancak bu muhafazada Avrupa ya da Amerikan muhafazakârlarının aksine özellikle ekonomik anlamda gelenekselden moderne geçiş değişimine karşı durmanın ötesinde öncülerinden olan kuşaklar boyu inancın içselliğine dem vuran ama özellikle son dönemde içsellikten şekilciliğe kayan, ümmet anlayışını millet anlayışının önünde tutarak uzun süre memleketin kardeşliğine gerçekten inanan ve bu kardeşliğin korunmasında en önemli rolü oynayan ama yine son dönemde ulus devlet iktidarının ele geçirilmesinin de etkisiyle Türk – İslam Birliği yolunda muhafazasına ulusal kimliği de katan, ekonomik kalıplarını kırıp son 30 yıldır Türkiye’nin ekonomik yükselişinin merkezinde yer alan, İstanbul’a uzun süre erişilmeyecek bir sevgili gibi bakan ama sonunda onu kendisine eş yapmayı başaran, Anadolu’yu her baş sıkışıklığında koynunda güzel bir uykuya dalınacak olan, her darda kalındığında kendisine kucak açacak bir Ana olarak gören, ilahide kendini kaybeden ama son bir isteği olsa uzak diyarlardan bir türkü isteyen, çayı, bayram sahları topluca kılınan bir namazı kimliğinin ayrılmaz bir parçası sayan, ne kadar zengin olursa olsun, çocukları akranları gibi ne kadar tatil hayaliyle yanarsa yansın o bayram sabahları mezarlık ziyaretleri olmadan rahat bir nefes alamayan, bir Kurban sabahı yapılan ilk kebaptan aldığı tadı başka hiçbir yemekten almayan, el öpmenin manasını derinliklerinde yaşayan kesimdir.

Bu kesimin siyasi çizgisine ve devletle ilişkisine bakıldığında ise Osmanlı döneminde devletle pek bir ilişkisi olmayan, devletin de sözün özü yıkılma dönemine ya da 2. Abdülhamit’e kadar adam yerine koymadığı ama bir şekilde yaşayıp giden, 2. Abdülhamit sonrası dönemde azınlık isyanları, savaşlar, ülkenin işgali derken memleket meselelerinin bir şekilde dönüp dolaşıp artık kendilerini etkileyeceğini idrak eden, bu dönemde Sütçü İmam, Kazım Karabekir gibi kendi kahramanlarını yavaş yavaş çıkaran, cumhuriyetin kurulmasıyla kurucu ideoloji tarafından ülke yönetiminde yer bulunması uygun görülmeyen, 1930 yılındaki Menemen Olayı sonrası devlet tarafından baş ideolojik düşman ilan edilen, kendisi de bu düşmanlığa karşılık yeni devletle gelen neredeyse hiçbir değişimi kabullenmeyen, dahası bu kabullenmeyiş üzerinden bir isyan ruhu oluşturan, önce Demokrat Parti sonra Adalet Partisi ve son olarak da Anavatan Partisi gibi temelde Liberal – Muhafazakâr olduğunu iddia eden ama özde Kapitalist – Statükocu partilerden öteye gidemeyen partiler içerisinde kendisine yer bulmaya çalışan, bu hareketlerin bir şekilde darbelerle gönderilmesi sonucu Refah Partisi’yle iktidara kendi partisiyle ve kimliğiyle gelen ama bu sefer çok daha kısa sürede devletin asıl sahibi olduğunu iddia eden Beyaz Türkler ve Ordu tarafından hak edilmişinden vazgeçtirilen ama bu sefer yılmayan, son olarak da Ak Parti çatısı altında Refah çatısı altında yaşadığı Meşruiyet sorununu da göz önünde tutarak bu sefer liberallerin misafiri değil ev sahibi olarak kurdukları ittifakla iktidarı ele geçiren, yolun yarısına ya da Cumhuriyet mitinglerine kadar liberallerle ülke tarihinin her anlamda en başarılı dönemine imza atacak olan ittifakı sürdüren ama o tarihten sonra bu ittifaktan da vazgeçip yalnız başına iktidarını sürdüren kesimdir.

Evet, bana göre Türkiye’de muhafazakar ideoloji bu kesim tarafından benimsenmiştir. Yazının başında kendimi de bu gruba dahil ettiğimi belirtmiştim. Ben de bahsi geçen tecrübelerle damıtılmış bir düşünce ikliminin meyvesiyim. Liberalizm ve demokrasinin evrensel değerlerinin muhafaza ettiğim lokal değerlerimizle birleştirdiğim düşünce yapımdan sizlere sesleniyorum. Yazdığım yazılarda bu süzgecin etkilerini de dikkate alırsanız sevinirim…

Bilal ERTUĞRUL

21 Nisan 2012

16:19

Read Full Post »

KİM KİME BENZİYOR…

KİM KİME BENZİYOR…

Sanırım geçtiğimiz yıl yaz aylarıydı muhalif köşe yazarlarından Bekir Coşkun’un bir köşe yazısında gözüme ilişen bir yorum vardı. Bekir Coşkun bazen kendisiyle aynı ideolojik çizgiden gelen gençlerin kendi hayat tarzlarının değişeceği, onun yerini kendi deyimleriyle dinci, gerici bir yapının almasından korktuklarını ilettiklerini kendisinin de buna karşı “Üzülmeyin, biz onlara benzemeyeceğiz, asıl onlar bize benzeyecek…” dediğini aktarıyordu. Dün sizlerle paylaştığım anketten sonra aklıma gelen bir düşünce üzerine bugün de sizlerle bu yorumu ve bu yoruma dayanarak Türkiye’de kimin kime benzediğine dair bir yazı yazmak istedim.

Öncelikle Türkiye’de yaşam tarzları üzerinden, ideolojik çizgilerine de dikkat ederek iki ana gruplandırma yapacağım. Halkı gruplara ayırma esas itibariyle her zaman karşı çıktığım bir yöntem olsa da Ak Parti iktidara geldiğinden bu yana uzun süredir dillerde olan bu yaşam tarzına müdahale ve yaşam tarzı dönüşümünü açıklamak için bu gruplandırmaya mecburum. Öncelikle bence bugünün Türkiye’sinin 2 ana grubu var. Birinci grup bazı kesimler tarafından Beyaz Türkler, bazı kesimler tarafından Cumhuriyet’in kurucu ve asıl sahipleri olarak adlandırılan gruptur. Bu grubun temel özellikleri batılı değerler üzerinden kurulmuş Cumhuriyete, Atatürk ilke ve inkılâplarına bazen aşırıya kaçan bağlılık, ulusal kimlik ve ulus devlet anlayışıdır. Bugün partisel anlamda CHP ve MHP çizgisi içerisinde bulunan bu grup kimilerine göre 80 yıl iktidarda kalmıştır, iktidardan ayrıldığı dönemlerde ise askeri darbelerle geri dönmüştür. Diğer grup ise kendisini “MUHAFAZAKÂR” olarak adlandıran, Cumhuriyetin tamamen batıcı çizgisini hiçbir zaman kabullenmemiş, muhafazakârlığı genelde dini değerlere bağlılık olarak algılayan, son 10 yıldır Ak Parti’yle beraber iktidara gelmiş Milli Görüş ve Cemaat olarak iki ana gruptan oluşan gruptur.

Son zamanlarda toplumsal baskı yaptığı iddia eden ikinci grup yaşam tarzının tehdit altında olduğunu iddia eden ise birinci gruptur. Peki, o kadar ki memleketin büyük düşünürlerinden ya da muhalefet boşluğu sebebiyle muhalif olanlarından Fazıl Say’ın ülkesini terk etmesine yol açacak bir baskı var mıdır? Ya da daha açık bir ifadeyle Türkiye dönüşmekte midir? Dönüşmekte ise nasıl bir dönüşüm yaşanmaktadır? İşte bu sorulara cevap ararken genelde sosyal medya, halkın özellikle üniversite yıllarımda gördüğüm dönüşümünü dikkate aldım ve bazı fikirler oluşturdum. Bunlar neler mi, paylaşalım…

Öncelikle gerçekçi olalım Türkiye ciddi bir dönüşümden geçmektedir. Bundan 15 yıl önce şiir yazdığı için hapse giren Recep Tayyip Erdoğan Başbakan, Kürtçe şarkı söyleyeceğini iddia etmesi üzerine memleket tarihinin en bilinçli linç kampanyasına tutulan Ahmet Kaya kimilerine göre bir kahraman, en azından herkese göre mağdur, 15 yıl önce tası tarağı toplayıp giderken arkasından sövülen Erbakan bir siyaset kahramanı olarak adlandırılıyor şu günlerde. Bu değişimler kolay değil. Bunların dışında pek çok kişinin “Benim annemin de başı örtülüydü, ben de küçükken Kuran kursuna gittim, Başbakan hapse giderken onun yanında ben durdum, 28 Şubat ve 12 Eylül olduğunda hep karşı durmuştum…” tarzı açıklamaları da bu değişimin dile gelmiş hali. Bu açıdan baktığımızda sanki değişimin birinci gruptan ikinci gruba doğru olduğunu yani beyaz Türklerden Kara Türklere, birinci Cumhuriyetçilerden ikinci Cumhuriyetçilere doğru olduğu görülüyor. Zaten baskı olduğunu, dönüşümün gönülsüz olduğunu belirtenlerde asıl dönüşümün böyle olduğunu iddia ediyor.

Ama ben bu noktada farklı düşünüyorum. Çünkü bence söz ve şovda dönüşüm bu yöndeyken, özellikle genç nesillerde dönüşüm tam tersi yönde. Yani tıpkı Bekir Coşkun’un iddia ettiği gibi karalar Beyaz olmaya çalışıyor. Peki, nasıl böyle bir iddia da bulunabiliyorum. Bunu da açıklayayım.

Öncelikle dönüşüm yaşanıyor çünkü toplumda para, mevki ve makamlar el değiştiriyor. İkinci grubun 40 yaş üstü kesimi bunların hepsini ele geçiriyor. Buraya kadar çok normal, çünkü 10 yıldır iktidarda olan bir kesimin bu güçleri ele geçirmesi her yerde olan türden bir gerçeklik. Ancak, asıl dönüşüm alt kesimde yani gençlerde yaşanıyor. Kendisini muhafazakâr, cemaat mensubu, milli görüşçü ne olarak ifade ederse etsin ikinci grubun genç kuşağı hızla birincisine benziyor. Örnek verecek olursak lüks cumhuriyet balolarının yerini milyarlık iftar yemeklerinin alması nasıl bir dönüşüm sizce? Ya da dün bikiniyle birinci grubun dergilerine çıkan mankenlerin bugün eşarpla ikinci grubun dergilerinde boy göstermesi sizce ne tür bir dönüşüm.

Muhafazakâr kesim olarak adlandıracağım ikinci grubun genç kuşağı acıyla dolu bir ömür süren ama sonunda iktidarla lütuflandırılan orta ve yukarı yaşlı kuşakla Cuma ve Bayram namazlarını beraber kılabilir, tutmadığı orucun iftarını açabilir ya da kurbanda onun yanında durabilir, evde içmediği sigarayı, alkolü ya da her hangi bir şeyi dışarıda içip akşam kendisine ait son model arabasıyla eve bir şekilde 12’den önce dönebilir ve namaz ve okumayla meşgul baba onun da birgün kendi yoluna döneceğine inanabilir ama açık söyleyeyim böyle giderse bu babalar bu çocukları tanımayabilir.

Peki, neden bu dönüşüm ters yönde olduğunu iddia ediyorum diye halen soracak olursanız biraz da siyasi konulardaki yaklaşımlara değinelim. Bu dönüşüm o kadar hızlandı ki artık herkes darbecilere düşman, artık herkes demokrat ama kimse seçim barajına karşı değil, muhafazakâr gelenekte yer alan ümmetçilik anlayışıyla herkes kardeş ama herhangi bir azınlık ismi rahatsız edici olmaktan öte değil. Aynı şekilde adalete yaklaşımda da dönüşüm çok net. İkinci grup özgürlükçü olmayı çektiği acılarla öğrenmişti. Ancak bugün gençler acı çektirmenin peşinde. Öyleyse ne fark var arada? Ya da kim kime benziyor. Açık söyleyeyim kimse kimseye benzemiyor. İktidar ve onun verdiği güçlerle gelen antidemokratik, insan hakları ve özgürlük düşmanlığı yerli yerinde duruyor. Gücün sahipleri değişiyor ama güç sahibini kontrol ediyor. Tabi bu kontrolde dünün de bugünün de dalkavukları köşe başlarını tutmuş leş kargalarını aratmıyor. Bu dalkavuklar gitmeden de büyükler ne acı çekerse çeksin gençler hep uzun zaman önce konmuş olana benzeyecek ve aslında hiç bir şey değişmeyecektir. O yüzden 1. grubun korkmasına gerek yoktur dönüşüm sadece sayılarını arttıracaktır.

Bilal ERTUĞRUL

20 Nisan 2012

22:25

Read Full Post »

BİR ANKETİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ…

BİR ANKETİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ…

Geçtiğimiz günlerde yaşadığımız yoğun siyasi gündemden sonra halkın belli konulardaki düşüncelerinde değişiklik olup olmadığı, önemli konularda neler düşündüğünü eminim benim gibi sizde merak etmişsinizdir. İşte bu merakımızı giderecek bir çalışma GENAR araştırma şirketi tarafından yapıldı. Son dönemde gündemde olunan pek çok konuda halkın görüşlerine başvurulan çalışmada belli kalemlerin önemli olduğunu düşünüyorum ve bugün sizlerle bu sonuçlar üzerindeki düşüncelerimi paylaşacağım.

Anketin başlangıç sorusu olası bir genel seçimde oyların nasıl dağılacağına yönelik. Bu soru Genar’ın geçen yıl Ağustos ayından bu yana 3 aylık arayla yaptığı 4 ankette de neredeyse aynı şekilde cevaplanmış. Görülen o ki bugün seçim olsa Ak Parti %50, CHP %26, MHP %13, Bağımsızlar ya da BTP’ de %6 oy oranında olacaklar. Yani geçen yıl 12 Haziran’da durum neyse bugün de aynen öyle. Bu noktada Türk siyasetinde bir istikrar mı yoksa alternatifsizlik durumu mu olduğunu daha sonraki sorulara verilen cevaplarla ele alacağız. Şimdilik bu noktadaki çıkarımımız siyasi tercihlerin 1 yıldır değişim göstermemiş olduğudur.

Anketin cevap aradığı bir başka konu ise halkın hükümetin performansına nasıl baktığı olmuş. Belirlenen belli başlı alanlarda performansın 100 üzerinden değerlendirilmesi istenmiş. Burada Sağlık Hizmetleri 67, Sosyal Yardımlar 61, Eğitim 59 puan ile en başarılı alanlar bulunurken, demokratikleşme ve terörle mücadele puansal anlamda partinin aldığı desteğin gerisinde kalmış ve 50’yi aşamamış. Dış politika ve ekonomi ise 55 civarında destek bulmuş. Bu sonuçların geçen 4 anketteki sonuçlarla kıyaslamasını yaptığımızda Ağustos 2011’den bu yana hükümetin başarılı bulunmasının her alanda oransal anlamda azaldığını, özellikle demokratikleşme ve eğitimde 8 ayda yaşanan 5 puanlık kayıplar diğer sorularda gelen cevaplarla birleştiğinde ortaya anlamlı ve hükümetin dikkat etmesini gerektirecek bir tablo çıkartıyor.

Liderlerin başarılı bulunup bulunmadığı sorusuna verilen cevaplar partilere verilen destekle paralel giderken Cumhurbaşkanı olarak kimi görmek istedikleri sorusunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan %30 ile ilk sırada ve en yakın adaydan 20 puan yukarda gözüküyor. Ancak listede mevcut Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün olmadığını da belirtmem gerekiyor. Buna rağmen Başbakan’a verilen destekle Cumhurbaşkanı olarak görmek isteyenler arasındaki fark Ak Parti seçmeninin önemli bir kısmının onu Başbakan olarak görmeye devam etme isteğini açıkça ortaya koyuyor.

Ülkenin en önemli sorunu nedir sorusunda terör, işsizlik ve ekonomik sorunlar ilk 3 sırada yer alıyor. Ancak geçen Ağustos ayında terör eylemleri zirvedeyken %41 olan Terör sorununun puanı %26’ya kadar gerilemiş duruyor. Bu sorudan sonra anketin en can alıcı sorularından birisi soruluyor; “Türkiye’de her hangi bir suçtan tutuklanıp yargılansanız adil yargılanacağınıza inanıyor musunuz?” sorusuna %68 “HAYIR” yanıtını vermiş. İşte bu noktada benim de blogda yazdığım yazılarda sıkça dile getirdiğim ülkemizde artık Adalete güvenin olmadığı tezim bir kez daha kanıtlanıyor. Bu sonucun da analizini son kısımda sizlerle paylaşacağım.

Kamuoyunda 4+4+4 olarak bilinen eğitim reformunu olumlu bulanların oranı %56 olarak çıkıyor. Bu sorudan da anlaşıldığı üzere bu reform ya iyi anlatılmadı ya da toplumda ciddi bir karşıtlık var. Hali hazırda halkın yarısının karşı çıktığı bir uygulamanın eğitim gibi hayati önem taşıyan bir alanda olması da onun üzerine çalışılması gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor.

Ak Parti tüzüğünde yer alan 3 dönem üst üste milletvekili olanların bir daha aday olmaması koşuluna halkın %67’si olumlu yaklaşıyor. Bu koşul ve bunun gelecekte Türk siyasi hayatında meydana getireceği etkiye de sonuçlarda değineceğim.

Başbağlar Katliamında adaletin yerine getirilip getirilmediği ve Sivas Olaylarında uygulanan zaman aşımına yönelik halkın %75’inde karşıtlık olduğunu yani bu konuların milletin vicdanında yara olarak kaldığına da anketteki sorudan ulaşılıyor. Futbolda şike yapıldığına inananların oranı da %76 olarak ortaya çıkmış. Ankette bunların dışında birkaç soru daha var ama bana göre en önemlileri alıp sizlerle paylaşmak istedim.

Şimdi gelelim anketten elde ettiğim sonuçlara bakmaya. Ankette çok net olarak görülen halkın artık normalleştiği, istikrarın benimsendiği ve genel siyasi tercihlerin neredeyse son 5 yılda olduğu gibi değişmediğidir. Ancak özellikle ekonomik sorunlar ve işsizliğe olan tepkinin artması bu alanlarda iktidarın daha dikkatli olması gerektiğini gösteriyor. Aynı şekilde iktidarın başarılı bulunduğu alanlarda kan kaybetmesi de en azından son 8 ayda performans olarak bir düşüklük olduğunu gösteriyor. Halkının dörtte üçünün adil yargılamaya inanmadığı, Madımak Davası gibi yakın tarihinin en önemli sosyal gerilimlerinden birisinde yine aynı oranda vicdanı olarak gerekenin yapılmadığının düşünülmesi bence siyasi iktidarın yakın zamanda en çok dikkat etmesi gereken konular. Bunun yanında Ak Parti’de geçerli 3 dönem üst üste seçilebilme koşuluna verilen destekte iktidarın bu maddeyi gelecek seçimde mutlaka uygulaması zorunluluğunu doğuruyor. Aksi takdirde zaten iyice yıpranmış olan adalet inancı ve bu maddenin uygulanmamasıyla oluşacak bir güven kaybı gelecek seçimde Ak Parti’ye ciddi bir zarar verebilir. Bunların yanında anketten ortaya çıkan bir diğer önemli sonuçta halkın yarısının memnun olduğu bir iktidara karşı muhalefette ciddi bir güven oluşmamasıdır. Bu bakımdan Türkiye’nin mevcut partilerinden muhalefet çıkmayacağı ve siyasi arenanın yeni aktörlere ihtiyaç duyduğu da tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır. Yani Türkiye istikrara alışmış, adalete güvenini yitirmiş ve bu bağlamda iktidar alternatifsiz bir ülke olarak resmediliyor. Böyle bir ortamda Futboldaki Şike davasına verilen destek %76 iken ve görünen haliyle kimsenin ceza almayacağının gelecek ay açıklanacak olmasıyla 3 ay sonraki araştırmaların sonuçlarını özellikle adalete güven konusunda merakla bekliyorum.

Not: Araştırmaya aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.genar.com.tr/files/SEPA_GENAR_NISAN_2012.pdf

Bilal ERTUĞRUL

19 Nisan 2012

21:49

Read Full Post »

YUNANİSTAN YARDIM PAKETİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?…

AVRUPA KRİZDEN ÇIKIYOR MU? – 2…

YUNANİSTAN YARDIM PAKETİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?…

Yazının ilk ölümünde son dönemde herkesin aşina olduğu ekonomik kriz kavramı, tarihçesi ve Avrupa’da yaşanan sıkıntılar üzerinde durmuştum. Evet, ilk yazımda da belirttiğim gibi Avrupa’nın sorunlu 7 ekonomisinden 6’sı öyle ya da böyle kendi krizlerini hafiflettiler. Ancak Yunanistan bunu yapamadı ve Avrupa’nın yardımına el açtı. Yunanistan’ın sorunlarının ciddiyetini gören Avrupa Birliği bununla tek başına uğraşmak istemedi ve bir Troyka kuruldu. Troyka’nın üyeleri ise Avrupa Birliği, IMF, Dünya Bankası ve ABD olarak belirlendi. Geçen yılın ortalarında kurulan Troyka’nın Yunanistan üzerine yaptığı araştırmalarla ülkenin ihtiyaçları, yapması gerekenler belirlendi. Bu bağlamda ilk kurtarma paketi geçen yıl uygulandı. Ancak bu paketle Yunanistan’ın kurtulamayacağı belli olduğundan tüm dünyanın gözü 2. Kurtarma Paketi’ne çevrildi.

Aralık ayı başlarında yapılan AB zirvesinde Yunanistan’ın temerrüde düşmesine yani iflasına izin verilmeyeceği açıklanınca 2. Paket için Troyka ve Yunanistan arasındaki görüşmeler hızlandı. Ocak ayı boyunca Troyka ile Yunanistan arasında anlaşma olup olmayacağı, Troyka’nın sürece katılmasını zorunlu gördüğü özel kesim kreditörlerinin yaklaşımları üzerine pek çok söylenti yayıldı ve her olumsuz haber piyasaları kötü etkiledi. Nihayet geçtiğimiz hafta Yunanistan’dan gelen anlaşma haberiyle piyasalar nefes aldı. Ama anlaşmanın onaylanması için hem AB Maliye Bakanları’nın hem de Yunan Parlamentosu’nun onayı gerekiyordu. Salı günü Brüksel’de 14 saatlik bir görüşme maratonu sonucu Avrupa Birliği’nden onay geldi. Dün akşam saatlerinde Yunan Parlamentosu’ndan da onay gelince paket resmen yürürlüğe girdi. Peki, bu paket neden önemliydi, neydi, ne değildi ve gerçekten Avrupa Krizi’ni temelde de Yunanistan’ı kurtaracak paket mi? Şimdi isterseniz bu sorulara cevap arayalım.

Öncelikle paketin önemine değinelim. Yunanistan şu andaki dış borç yapısını sürdüremeyeceğini aylar öncesinden açıklamıştı. Bu durumda ya borç bir kısmı silinerek yeniden yapılandırılacak ya da Yunanistan iflas edecekti. 20 Mart tarihinde Yunanistan’ın yüklü borç ödemesi olduğu da düşünüldüğünde Şubat ayı bitmeden yapılacak bir anlaşmayla, Mart başında Yunanistan’a Kurtarma Fonu sağlanması Yunanistan için hayati önemdeydi. Dahası bu batış tıpkı Lehmann Brothers battıktan sonra ABD’de olan domino etkisi gibi piyasaları çok farklı kanallardan etkileyebilir, AB kesinlikle dünya ise muhtemelen bir krize sürüklenirdi. Bu yüzden bu paket gerçekten önemliydi ve anlaşma sağlanması en azından Sonbahara kadar Yunanistan sorununun ertelenmesine yol verdi.

Paketin içeriğine gelince karşımıza birkaç önemli nokta çıkıyor. Bunlardan ilki paketle beraber Yunanistan’ın özel sektöre olan dış borcunun 207 Milyar Euro’dan 100 Milyar Euro’ya indirilmesidir. Yani Yunanistan’ın özel sektöre olan dış borcunun 107 Milyar Euro’luk kısmı resmen silinmiş oluyor. Tabii özel sektör kuruluşları bu kalan borcun ödenme garantisini aldıkları için hiçbir şey alamamaktansa yarısına razı oldular. Anlaşmaya göre Troyka Yunanistan’a 130 Milyar Euro Kurtarma Fonu verecek. Yunanistan bu fonun 30 Milyar Euro’luk kısmını özel sektör borçları için peşin ödeme olarak kullanacak ve özel sektör borcunun geri kalan 70 Milyar Euro’luk kısmı için de 8-12 Mart arası yeni tahvil çıkaracak.

Yunanistan 130 Milyar Euro’nun 40 Milyarlık kısmını bankacılık sektörüne verecek. Geri kalan 60 Milyar Euro ise ülkenin borç yapısının düzeltilmesi ve bu yıldan itibaren borçların finansmanında kullanılacak. Yani paketle aslında Yunanistan sadece borçlarını ödeyecek ama içerde bir şey yapamayacak. Ama bu borç ödemeleriyle bile ancak Yunanistan’ın dış borcunun bugün olduğu %160 seviyesinden 2020 yılında ülke milli gelirinin %120’sine indirilmesi hedefleniyor. Bu kavrama bir önceki yazımda değinmiştim ve o yazım okunduğunda Yunanistan’ın ne kadar kötü durumda olduğunu sizler de rahatlıkla anlayabilirsiniz.

Paketin belki de Yunan halkı için en ağır tarafı ise resmen 21. Yüzyılın Duyun-u Umumiyesi’nin Atina’da Yunan ekonomisini kontrol etmek için kurulacak olmasıdır. Atina’da paketin uygulanması ve bundan sonra ülkenin gelecek 3 aylık borçlarını ödemesi için gerekli Kayyum hesabının yönetiminden sorumlu Heyet tam da Osmanlı’ya kurulan Duyun-u Umumiye benzeri yetkilere sahip. Anlaşmaya göre bu heyet özelleştirmeden, kamu giderlerinin azaltılması için sosyal güvenlik, sağlık, savunma ve diğer alanlarda yapılacak tasarrufların gidişatını kontrol edecek. Yani Avrupa Yunanistan’a dış borcunu zorla da olsa ödetecek. Heyetin ilk kontrol edeceği değişikliklerde söyle belirlendi: Yunanistan’ın Borçlarını ne olursa olsun ödeyeceğine dair yasa çıkartılması, Kamu yatırımı, emeklilik fonları ve devlet yardımlarında 3 Milyar Euro’luk kesinti, yapısal reformların tamamlanması, vergi tahsilatının iyileştirilmesi ve özelleştirme sürecinin hızlandırılması.

Aslında bu uygulamalar Yunan ekonomisi için iyi ama Yunan halkı için oldukça zorlayıcı sonuçlar doğuracak ve Yunanistan’ın gelecek kuşaklarının kaderini de bugünkü kuşağın bu zorluklara dayanma gücü belirleyecek. Paketin neden önemli olduğuna ve neler içerdiğine değindikten sonra bu paketin önce Yunanistan, sonra Avrupa en genelde de dünya ekonomisi için çözüm olup olmayacağına bir sonraki yazımda değineceğim.

Bilal ERTUĞRUL

24 Şubat 2012

00:53

Read Full Post »

KRİZ ÜZERİNE KAVRAMSAL AÇIKLAMALAR VE KRİZİN TARİHÇESİ…

AVRUPA KRİZDEN ÇIKIYOR MU? – 1…

KRİZ ÜZERİNE KAVRAMSAL AÇIKLAMALAR VE KRİZİN TARİHÇESİ…

2008’de Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayıp, 2009’da tüm dünyaya yayılan küresel finans krizi Amerika’nın Lehmann Brothers’ın batışına onay vermesi ve ardından gelen ağır çöküntüyle tam da küresel bir ekonomik kriz olmaya yönelmişken dünyanın dört bir yanında bankalar başta olmak üzere finans piyasalarına aktarılan Trilyon dolarlarla engellenmişti. Ancak kontrolsüz yapılan bu yardımlar ülkelerin hem kamu hem de özel sektör borçlanmalarını çok tehlikeli boyutlara çekmişti. 2010 yılında nispeten iyi bir ekonomik yıl geride bırakılırken piyasalarda borç balonunun patlayacağına dair yorumlar artmıştı.

2010’un ortalarından itibaren Avrupa’da borç yapısı zayıf ülkeler art arda ciddi sıkıntılar yaşamaya başladı. Önce İzlanda, İrlanda, Yunanistan ve Portekiz sıkıntıya düştü. Sonra da sırasıyla İtalya ve İspanya’da balonlar patlıyordu. Aslında piyasalar güvende görmedikleri ülkelerle bir nevi oyun oynuyorlardı. Oyunun özünü anlamak için öncelikle oyunun temel taşı borç, ülke borcu, dış borç, borç yapısı ve borcun sürdürülebilirliği kavramlarını açıklamak istiyorum.

Dünyada her insan borçlu olmayabilir ama her ülke borçludur. 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Özelleştirme dalgalarıyla ülkeler ekonomik alanda sadece düzenleyici aktör oldular ve uzun vadeli yatırımlarını, bazen maaş yükümlülüklerini finanse etmek için borçlanmaya başladılar. Devletler uzun vadeli borçlanırlar çünkü ölümsüz kabul edilirler ve borçlarını elbet bir gün ödeyecekleri veri kabul edilir. İşte bu devlet borcuna Kamu Borcu denir. Aynı zamanda ekonomide devletin yerini alan özel sektör de hem uzun vadeli yatırımlar için hem de kısa vadede nakit pozisyonlarında olası operasyonlar için ihtiyaç duydukça borçlanırlar; bu borca da Özel Sektör Borcu denir. İşte Kamu ve Özel Sektör Borçlarının toplamı bir ülkenin borcunu ifade eder. Bu borç bugün bazı ülkelerde o ülkede bir yılda üretilen Gayri Safi Milli Hasıla’dan ya da daha yaygın adıyla Milli Gelir’den daha fazladır. Ancak borç uzun vadeye yayıldığı için önemli olan onun vade yapısına göre sürdürülebilir olup olmadığıdır. Ve ne yazık ki buna da karar veren ülke yöneticilerinin attıkları adımlar ve piyasalardır.

Peki, piyasalar neye göre karar verir? İşte bu sorunun cevabını aramak için 1993 yılına Maastricht Kriterleri’ne dönüyorum. Avrupa Birliği’nin dönemin en iyi ekonomistlerinden de görüş alınarak oluşturduğu kriterlerde ülkelerin ekonomik performans kriterleri arasında 3 şey dikkat çekmektedir. Ülkenin borcu Gayri Safi Milli Hasıla’sının %60’ını geçmemeli, bütçe açığı Gayri Safi Milli Hasıla’nın %3’ünü geçmemeli ve Enflasyon en iyi 3 ülkenin ortalamasını 1,5 puan geçmemelidir. İşte piyasalar özellikle ülkelere borç verirken ilk iki kriteri dikkate alır ve ona göre o ülkeye vereceği borcun faizine ve vadesine karar verir. Ancak piyasalar için karar verirken en önemli kriterlerden birisi de ilgili ülkeye güvendir. Örneğin bugün Japonya’nın borcu Milli Geliri’nin %225’i, Amerika’nın ki ise %97’sidir. Ancak her ülkede düşük faiz ve uzun vadede borçlanabiliyor çünkü piyasalar onlara güveniyor. Yunanistan’ın ki ise %130’lardayken piyasalar güvenini kaybetti ve bugün %160’a geldi.

Ülke borcunun dış kaynaklı olan kısmına da dış borç denir ve bu da önemli bir göstergedir. Dış borç, kamu borcu, ülke borcunu açıkladığımıza göre şimdi borcun vadesi, faizi, yapısı ve sürdürülebilirliği nedir onlara bakalım. Borcun yapısını vade ve faiz oluşturur. Vade borcun kaç yılda ödeneceği faiz ise ne kadar oranda ekleme yapılarak ödeneceğini belirtir. Ülke güvenli ve iyi performans koyan bir ülkeyse borcun yapısı iyi olur. İyi yapıdan kasıtta uzun vadeli ve düşük faizli borçlanabilmektir. Borcun sürdürülebilirliği de yapı ve performansla doğrudan ilgilidir. Borçlu ülkeler genelde borçlarının vakti geldiğinde yeniden borçlanıp eskisini öderler. İşte bu noktada piyasalardan aynı ya da daha iyi yapıda borç alırlarsa o ülke için borcunu sürdürülebildiği sonucu çıkar. Ancak daha yüksek faiz ve daha kısa vadeyle borçlanıp borç ödenirse borç sarmalı oluşur ve ülke sonunda iflasa gider. İşte bu durum uzun süre Avrupa Birliği üyesi Euro ülkeleri için düşünülmedi. Çünkü ortak para biriminde benzer yapıda borçlanmaları bekleniyordu. Ancak zamanla makas açıldı ve küçük, mali ve finansal yapısı bozuk ülkelerle büyük ülkelerin arası açıldı. İşte bu noktada yeni bir kriter geliştirildi eğer ilgili ülkeyle Almanya’nın borçlanma faizleri arasında ki fark 5 puanı geçerse o ülke sıkıntıya düşmüş demekti. Ve bahsettiğim 7 ülkede de bu oldu.

İşte yukarda bahsettiğim kriterlere bakıldığında 2010 – 2011’de neden Avrupa’nın önemli ülkeleri krize girdiler sorusunun cevabına ulaşabiliriz. Ancak diğer 6 ülke gerek yapısal değişimler gerekse de hızlı iktidar değişiklikleriyle nispeten krizden çıkarken Yunanistan bir türlü gerekli adımları atamadı ve krizden çıkamadı. Aslında Yunanistan Euro Üyesi olmasa ve iflası Avrupa Birliği’ni etkilemese çoktan iflas ettirilir ve daha rahat ekonomik günler yaşıyor olabilirdik. Ama üyeydi ve ne yazık ki özellikle son 6 ayda dünyanın başına tam anlamıyla bela oldu. İşte o Yunanistan’ın kurtulması için Salı günü Avrupa Birliği Maliye Bakanları 14 saat süren bir toplantı yaptılar ve 2. Kurtarma Paketi’ni kabul ettiler. Yazının devamında bu paketin içeriği ve sorunların çözümüne fayda sağlayıp sağlamayacağı üzerine fikirlerimi aktaracağım.

Bilal ERTUĞRUL

23 Şubat 2012

19:00

Read Full Post »