Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Finansal Kriz’

YUNANİSTAN YARDIM PAKETİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?…

AVRUPA KRİZDEN ÇIKIYOR MU? – 2…

YUNANİSTAN YARDIM PAKETİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?…

Yazının ilk ölümünde son dönemde herkesin aşina olduğu ekonomik kriz kavramı, tarihçesi ve Avrupa’da yaşanan sıkıntılar üzerinde durmuştum. Evet, ilk yazımda da belirttiğim gibi Avrupa’nın sorunlu 7 ekonomisinden 6’sı öyle ya da böyle kendi krizlerini hafiflettiler. Ancak Yunanistan bunu yapamadı ve Avrupa’nın yardımına el açtı. Yunanistan’ın sorunlarının ciddiyetini gören Avrupa Birliği bununla tek başına uğraşmak istemedi ve bir Troyka kuruldu. Troyka’nın üyeleri ise Avrupa Birliği, IMF, Dünya Bankası ve ABD olarak belirlendi. Geçen yılın ortalarında kurulan Troyka’nın Yunanistan üzerine yaptığı araştırmalarla ülkenin ihtiyaçları, yapması gerekenler belirlendi. Bu bağlamda ilk kurtarma paketi geçen yıl uygulandı. Ancak bu paketle Yunanistan’ın kurtulamayacağı belli olduğundan tüm dünyanın gözü 2. Kurtarma Paketi’ne çevrildi.

Aralık ayı başlarında yapılan AB zirvesinde Yunanistan’ın temerrüde düşmesine yani iflasına izin verilmeyeceği açıklanınca 2. Paket için Troyka ve Yunanistan arasındaki görüşmeler hızlandı. Ocak ayı boyunca Troyka ile Yunanistan arasında anlaşma olup olmayacağı, Troyka’nın sürece katılmasını zorunlu gördüğü özel kesim kreditörlerinin yaklaşımları üzerine pek çok söylenti yayıldı ve her olumsuz haber piyasaları kötü etkiledi. Nihayet geçtiğimiz hafta Yunanistan’dan gelen anlaşma haberiyle piyasalar nefes aldı. Ama anlaşmanın onaylanması için hem AB Maliye Bakanları’nın hem de Yunan Parlamentosu’nun onayı gerekiyordu. Salı günü Brüksel’de 14 saatlik bir görüşme maratonu sonucu Avrupa Birliği’nden onay geldi. Dün akşam saatlerinde Yunan Parlamentosu’ndan da onay gelince paket resmen yürürlüğe girdi. Peki, bu paket neden önemliydi, neydi, ne değildi ve gerçekten Avrupa Krizi’ni temelde de Yunanistan’ı kurtaracak paket mi? Şimdi isterseniz bu sorulara cevap arayalım.

Öncelikle paketin önemine değinelim. Yunanistan şu andaki dış borç yapısını sürdüremeyeceğini aylar öncesinden açıklamıştı. Bu durumda ya borç bir kısmı silinerek yeniden yapılandırılacak ya da Yunanistan iflas edecekti. 20 Mart tarihinde Yunanistan’ın yüklü borç ödemesi olduğu da düşünüldüğünde Şubat ayı bitmeden yapılacak bir anlaşmayla, Mart başında Yunanistan’a Kurtarma Fonu sağlanması Yunanistan için hayati önemdeydi. Dahası bu batış tıpkı Lehmann Brothers battıktan sonra ABD’de olan domino etkisi gibi piyasaları çok farklı kanallardan etkileyebilir, AB kesinlikle dünya ise muhtemelen bir krize sürüklenirdi. Bu yüzden bu paket gerçekten önemliydi ve anlaşma sağlanması en azından Sonbahara kadar Yunanistan sorununun ertelenmesine yol verdi.

Paketin içeriğine gelince karşımıza birkaç önemli nokta çıkıyor. Bunlardan ilki paketle beraber Yunanistan’ın özel sektöre olan dış borcunun 207 Milyar Euro’dan 100 Milyar Euro’ya indirilmesidir. Yani Yunanistan’ın özel sektöre olan dış borcunun 107 Milyar Euro’luk kısmı resmen silinmiş oluyor. Tabii özel sektör kuruluşları bu kalan borcun ödenme garantisini aldıkları için hiçbir şey alamamaktansa yarısına razı oldular. Anlaşmaya göre Troyka Yunanistan’a 130 Milyar Euro Kurtarma Fonu verecek. Yunanistan bu fonun 30 Milyar Euro’luk kısmını özel sektör borçları için peşin ödeme olarak kullanacak ve özel sektör borcunun geri kalan 70 Milyar Euro’luk kısmı için de 8-12 Mart arası yeni tahvil çıkaracak.

Yunanistan 130 Milyar Euro’nun 40 Milyarlık kısmını bankacılık sektörüne verecek. Geri kalan 60 Milyar Euro ise ülkenin borç yapısının düzeltilmesi ve bu yıldan itibaren borçların finansmanında kullanılacak. Yani paketle aslında Yunanistan sadece borçlarını ödeyecek ama içerde bir şey yapamayacak. Ama bu borç ödemeleriyle bile ancak Yunanistan’ın dış borcunun bugün olduğu %160 seviyesinden 2020 yılında ülke milli gelirinin %120’sine indirilmesi hedefleniyor. Bu kavrama bir önceki yazımda değinmiştim ve o yazım okunduğunda Yunanistan’ın ne kadar kötü durumda olduğunu sizler de rahatlıkla anlayabilirsiniz.

Paketin belki de Yunan halkı için en ağır tarafı ise resmen 21. Yüzyılın Duyun-u Umumiyesi’nin Atina’da Yunan ekonomisini kontrol etmek için kurulacak olmasıdır. Atina’da paketin uygulanması ve bundan sonra ülkenin gelecek 3 aylık borçlarını ödemesi için gerekli Kayyum hesabının yönetiminden sorumlu Heyet tam da Osmanlı’ya kurulan Duyun-u Umumiye benzeri yetkilere sahip. Anlaşmaya göre bu heyet özelleştirmeden, kamu giderlerinin azaltılması için sosyal güvenlik, sağlık, savunma ve diğer alanlarda yapılacak tasarrufların gidişatını kontrol edecek. Yani Avrupa Yunanistan’a dış borcunu zorla da olsa ödetecek. Heyetin ilk kontrol edeceği değişikliklerde söyle belirlendi: Yunanistan’ın Borçlarını ne olursa olsun ödeyeceğine dair yasa çıkartılması, Kamu yatırımı, emeklilik fonları ve devlet yardımlarında 3 Milyar Euro’luk kesinti, yapısal reformların tamamlanması, vergi tahsilatının iyileştirilmesi ve özelleştirme sürecinin hızlandırılması.

Aslında bu uygulamalar Yunan ekonomisi için iyi ama Yunan halkı için oldukça zorlayıcı sonuçlar doğuracak ve Yunanistan’ın gelecek kuşaklarının kaderini de bugünkü kuşağın bu zorluklara dayanma gücü belirleyecek. Paketin neden önemli olduğuna ve neler içerdiğine değindikten sonra bu paketin önce Yunanistan, sonra Avrupa en genelde de dünya ekonomisi için çözüm olup olmayacağına bir sonraki yazımda değineceğim.

Bilal ERTUĞRUL

24 Şubat 2012

00:53

Read Full Post »

KRİZ ÜZERİNE KAVRAMSAL AÇIKLAMALAR VE KRİZİN TARİHÇESİ…

AVRUPA KRİZDEN ÇIKIYOR MU? – 1…

KRİZ ÜZERİNE KAVRAMSAL AÇIKLAMALAR VE KRİZİN TARİHÇESİ…

2008’de Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayıp, 2009’da tüm dünyaya yayılan küresel finans krizi Amerika’nın Lehmann Brothers’ın batışına onay vermesi ve ardından gelen ağır çöküntüyle tam da küresel bir ekonomik kriz olmaya yönelmişken dünyanın dört bir yanında bankalar başta olmak üzere finans piyasalarına aktarılan Trilyon dolarlarla engellenmişti. Ancak kontrolsüz yapılan bu yardımlar ülkelerin hem kamu hem de özel sektör borçlanmalarını çok tehlikeli boyutlara çekmişti. 2010 yılında nispeten iyi bir ekonomik yıl geride bırakılırken piyasalarda borç balonunun patlayacağına dair yorumlar artmıştı.

2010’un ortalarından itibaren Avrupa’da borç yapısı zayıf ülkeler art arda ciddi sıkıntılar yaşamaya başladı. Önce İzlanda, İrlanda, Yunanistan ve Portekiz sıkıntıya düştü. Sonra da sırasıyla İtalya ve İspanya’da balonlar patlıyordu. Aslında piyasalar güvende görmedikleri ülkelerle bir nevi oyun oynuyorlardı. Oyunun özünü anlamak için öncelikle oyunun temel taşı borç, ülke borcu, dış borç, borç yapısı ve borcun sürdürülebilirliği kavramlarını açıklamak istiyorum.

Dünyada her insan borçlu olmayabilir ama her ülke borçludur. 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Özelleştirme dalgalarıyla ülkeler ekonomik alanda sadece düzenleyici aktör oldular ve uzun vadeli yatırımlarını, bazen maaş yükümlülüklerini finanse etmek için borçlanmaya başladılar. Devletler uzun vadeli borçlanırlar çünkü ölümsüz kabul edilirler ve borçlarını elbet bir gün ödeyecekleri veri kabul edilir. İşte bu devlet borcuna Kamu Borcu denir. Aynı zamanda ekonomide devletin yerini alan özel sektör de hem uzun vadeli yatırımlar için hem de kısa vadede nakit pozisyonlarında olası operasyonlar için ihtiyaç duydukça borçlanırlar; bu borca da Özel Sektör Borcu denir. İşte Kamu ve Özel Sektör Borçlarının toplamı bir ülkenin borcunu ifade eder. Bu borç bugün bazı ülkelerde o ülkede bir yılda üretilen Gayri Safi Milli Hasıla’dan ya da daha yaygın adıyla Milli Gelir’den daha fazladır. Ancak borç uzun vadeye yayıldığı için önemli olan onun vade yapısına göre sürdürülebilir olup olmadığıdır. Ve ne yazık ki buna da karar veren ülke yöneticilerinin attıkları adımlar ve piyasalardır.

Peki, piyasalar neye göre karar verir? İşte bu sorunun cevabını aramak için 1993 yılına Maastricht Kriterleri’ne dönüyorum. Avrupa Birliği’nin dönemin en iyi ekonomistlerinden de görüş alınarak oluşturduğu kriterlerde ülkelerin ekonomik performans kriterleri arasında 3 şey dikkat çekmektedir. Ülkenin borcu Gayri Safi Milli Hasıla’sının %60’ını geçmemeli, bütçe açığı Gayri Safi Milli Hasıla’nın %3’ünü geçmemeli ve Enflasyon en iyi 3 ülkenin ortalamasını 1,5 puan geçmemelidir. İşte piyasalar özellikle ülkelere borç verirken ilk iki kriteri dikkate alır ve ona göre o ülkeye vereceği borcun faizine ve vadesine karar verir. Ancak piyasalar için karar verirken en önemli kriterlerden birisi de ilgili ülkeye güvendir. Örneğin bugün Japonya’nın borcu Milli Geliri’nin %225’i, Amerika’nın ki ise %97’sidir. Ancak her ülkede düşük faiz ve uzun vadede borçlanabiliyor çünkü piyasalar onlara güveniyor. Yunanistan’ın ki ise %130’lardayken piyasalar güvenini kaybetti ve bugün %160’a geldi.

Ülke borcunun dış kaynaklı olan kısmına da dış borç denir ve bu da önemli bir göstergedir. Dış borç, kamu borcu, ülke borcunu açıkladığımıza göre şimdi borcun vadesi, faizi, yapısı ve sürdürülebilirliği nedir onlara bakalım. Borcun yapısını vade ve faiz oluşturur. Vade borcun kaç yılda ödeneceği faiz ise ne kadar oranda ekleme yapılarak ödeneceğini belirtir. Ülke güvenli ve iyi performans koyan bir ülkeyse borcun yapısı iyi olur. İyi yapıdan kasıtta uzun vadeli ve düşük faizli borçlanabilmektir. Borcun sürdürülebilirliği de yapı ve performansla doğrudan ilgilidir. Borçlu ülkeler genelde borçlarının vakti geldiğinde yeniden borçlanıp eskisini öderler. İşte bu noktada piyasalardan aynı ya da daha iyi yapıda borç alırlarsa o ülke için borcunu sürdürülebildiği sonucu çıkar. Ancak daha yüksek faiz ve daha kısa vadeyle borçlanıp borç ödenirse borç sarmalı oluşur ve ülke sonunda iflasa gider. İşte bu durum uzun süre Avrupa Birliği üyesi Euro ülkeleri için düşünülmedi. Çünkü ortak para biriminde benzer yapıda borçlanmaları bekleniyordu. Ancak zamanla makas açıldı ve küçük, mali ve finansal yapısı bozuk ülkelerle büyük ülkelerin arası açıldı. İşte bu noktada yeni bir kriter geliştirildi eğer ilgili ülkeyle Almanya’nın borçlanma faizleri arasında ki fark 5 puanı geçerse o ülke sıkıntıya düşmüş demekti. Ve bahsettiğim 7 ülkede de bu oldu.

İşte yukarda bahsettiğim kriterlere bakıldığında 2010 – 2011’de neden Avrupa’nın önemli ülkeleri krize girdiler sorusunun cevabına ulaşabiliriz. Ancak diğer 6 ülke gerek yapısal değişimler gerekse de hızlı iktidar değişiklikleriyle nispeten krizden çıkarken Yunanistan bir türlü gerekli adımları atamadı ve krizden çıkamadı. Aslında Yunanistan Euro Üyesi olmasa ve iflası Avrupa Birliği’ni etkilemese çoktan iflas ettirilir ve daha rahat ekonomik günler yaşıyor olabilirdik. Ama üyeydi ve ne yazık ki özellikle son 6 ayda dünyanın başına tam anlamıyla bela oldu. İşte o Yunanistan’ın kurtulması için Salı günü Avrupa Birliği Maliye Bakanları 14 saat süren bir toplantı yaptılar ve 2. Kurtarma Paketi’ni kabul ettiler. Yazının devamında bu paketin içeriği ve sorunların çözümüne fayda sağlayıp sağlamayacağı üzerine fikirlerimi aktaracağım.

Bilal ERTUĞRUL

23 Şubat 2012

19:00

Read Full Post »

OCAK BİTERKEN KÜRESEL EKONOMİ ANALİZİ – 1…

NEREDE KALMIŞTIK?

2008 Yılının sonlarına doğru Amerika Birleşik Devletleri’nde Mortgage kredilerinin geri dönmemesi, denetimi zayıf, düzenlemesi yok denecek kadar az olan kreditörler ve finansal piyasa oyuncularının bu geri dönmeyişlerden tabii olarak olumsuz etkilenmeleri, bu grubun en önemli aktörlerinden olan Lehmann Brothers’ın iflası, AIG, Citi Grup ve General Motors gibi devlerin ancak güçlü uluslar arası sermaye ve devlet yardımlarıyla ayakta kalmayı başarmasıyla başlayan Küresel Ekonomik Kriz 2009’da nerdeyse her ülkenin canını yakmış, 2000’li yıllarda dünyada eşine ancak savaş sonrası dönemlerde rastlanmış olan ekonomik büyümeler krizin ağır tahribatıyla kaybedilmiş, işsizlik, artan borçlanma rasyoları derken dünya 1929’dan sonra en karanlık ekonomik yılını geçirmişti.

Kriz temelde bir finans kriziydi ve pek çok ülke kendi finansal sektörlerini korumak amacıyla harcamaları ve hibeleri arttırarak, finans kuruluşlarının borçlarını yeniden yapılandırarak ya da kimi durumlarda borçları silerek çözüme ulaşmaya çalıştı. Ancak bu arada devletlerin verdiği bu karşılıksız desteklerin ülkelerin mali yapılarını, borç rasyolarını kötüleştirdiği göz ardı edildi. Kısa vadeli planlar ilk bakışta başarılı oluyor ve 2010 yılı bir önceki yıla oranla çok farklı bir yıl oluyordu. 2010 yılıyla beraber başını gelişmekte olan Türkiye, Hindistan, Brezilya, Çin, Rusya gibi ülkelerin çektiği, yavaş yavaş toparlanan ABD ve Almanya’nın da bir nevi ekonomik referans olduğu performans artışı dünyanın krizin yaralarının birkaç yıl içinde atlatacağına dair güçlü bir inanç doğurdu.

Evet, dünya yeniden büyüyor ve artan uluslar arası ticaret, sıcak para bu büyümenin en güçlü göstergeleri oluyordu. Ancak kriz döneminde devletlerin yaptığı uygulamaların bir karşılığı olacaktı ve sinsi düşman fırsat kolluyordu. Bu fırsat bu kez Atlantik’in karşı yakasından yani Avrupa’dan geliyordu. Aslında Euro hayata geçtiğinden bu yana uluslar arası piyasaların ortak para politikasının ortak mali politikayla taçlandırılması gerektiği, bu olmadan Euro’nun ilk düşüşünde ciddi bir kriz doğacağı tahmin ediliyordu, ama başta Euro bölgesi ülkeleri olmak üzere kimse kendisini bu sürece hazırlamıyordu. Krizin ortaya çıkmasından önce Avrupa Birliği ya da özelde Euro Bölgesinin tek bir mali programa sahip olmasının da yolunu açacak olan anayasa süreçleri önce birkaç küçük ülkede red edilecek daha sonra ise içeriği önemsiz bir boyuta gelecek kadar küçültülerek onaylanacaktı. Euro bölgesinde ilk 10 yıl her şey yolunda gitmiş görünüyordu, ama gerçek çok farklıydı.

Gerçeğin farklılığına dair ilk işaret Euro sürecinin de temelini oluşturan Maastricht Ekonomik Kriterleri’ne bakıldığında çok net alınıyordu. Daha Euro’ya geçişin ilk aşamasında üyelerin önemli bir kısmı kriterlere uymuyordu. Dahası zaman içerisinde uymamaya devam etmeleri durumunda da herhangi bir yaptırım gözükmüyordu. İşte bu hal içinde 2009 Kriziyle beraber arttırılan harcamalarda devreye girince Euro Bölgesinde yavaş yavaş artan faizlerle gelen tehlike hissediliyordu. İlk kıvılcımın adresi Yunanistan oluyordu. Yunanistan’ın derecelendirme kuruluşlarıyla yaptığı çeşitli rakamsal manipülasyonlar ortaya çıkıyor, ülkenin özellikle borç yapısının bilinenden çok daha kötü olduğu gözler önüne seriliyordu. Hemen ardından Portekiz ve İrlanda’nın da Yunanistan’a katılmasıyla 2011’in Avrupa için çok da iyi bir yıl olmayacağı anlaşılıyordu.

İrlanda ve Portekiz kemer sıkma paketlerini, harcamaları azaltarak, tasarrufları arttırıp siyasi faturaları ödeyerek krizden çıkarken, Avrupa’nın haşarı çocuğu Yunanistan içerdeki güçlü halk muhalefetine karşı gerekli adımları atamadı ve iflasın eşiğine geldi. Yunanistan’a bu süreçte önce İspanya daha sonra ise İtalya katıldı ve Avrupa krizi yaygınlaşmaya başladı. Tam yayılma Fransa kıyılarına gelmişken Avrupa’da 8-9 Aralık zirvesi toplandı. İngiltere birliği yüzüstü bırakırken alınan kararların uygulaması 2012’yi merakla beklenen bir yıl haline getirdi.

2012’nin ilk ayında Avrupa’dan gelen adımlar tatmin edici değil ve bu krizin derinleşmesine yönelik korkuları canlı tutuyor. ABD yıl boyunca uzak durduğu, nispeten iyi büyüme ve işsizlik rakamlarıyla etkilenmemiş krizin belirtilerini son çeyrekte hissetti ve büyüme eklentilerin altında kaldı. Avrupa’nın resesyona gireceği, gelişmiş ülkelerden AB dışında olanların ise çok küçük büyüme rakamlarında olacağı beklentisine girilen 2012 ve sonrası için dünyanın kaderi kanımca gelişmekte olan ülkelerin ne yapacağında saklı? Ve bu gelişmekte olan ülkelerin politikaları ya krizi daha da derinleştirecek ya da krizin etkisinin daha hızlı atlatılmasını sağlayacak…

Not: Bu yazının devam yazısında önemli gelişmekte olan ülkeler Çin, Brezilya, Rusya, Hindistan, Güney Afrika ve Güney Doğu Asya bölgesinin olası ekonomik politikaları ve bunların sonuçlarına değineceğim…

Bilal ERTUĞRUL

30 Ocak 2012

21:44

Read Full Post »