Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Hayek’

ABD BAŞKANLIK SEÇİMLERİ – 2…

KİM BU DEDE?

ABD Başkanlık seçimlerinin bugünkü durumuna yönelik analizimi bir önceki yazımda yaptım. Mevcut durumda Başkan Obama Demokrat Parti’nin doğal başkan adayı olarak görülüyor. Karşısına çıkması muhtemel adaylardan Hillary Clinton son dönemde yaptığı nabız yoklamalarından sonra Başkan Yardımcısı adayı olarak Joe Biden’ın yerini alacak gibi görülüyor ve Obama’nın da 2. dönemden sonra Hillary Clinton’ın adaylığına sıcak yaklaşacağı düşünülüyor. Demokratlarda işler netken Cumhuriyetçilerde heyecanlı bir seçim süreci yaşanıyor. Önce belli eyaletlerde yapılacak ön seçimler, daha sonra tek aday belirlemek için yapılacak genel parti içi seçimler Ocak ayında start alacak. Bu sürece girilirken Mitt Romney şu anda en güçlü aday olarak görülüyor. Seçim heyecanının başladığı Mayıs ayından bu yana Rick Perry, Herman Cain ve Newt Gingrich dönemsel yükselişler yaşadı ama bu durumlarını sürdüremediler. Ancak Aralık ayıyla beraber bir dede evet yanlış duymadınız 76 yaşındaki bir dede arkasına aldığı rüzgarla anketlerde hızla yükseliyor. Peki, farklı fikirleriyle bir anda herkesin dikkatini çeken bu dede kim, neyi savunuyor ve bu yarışı sürdürme ihtimali nedir? Şimdi pek de sevmediğimiz o siyasetin sıkıcı dünyasına bir ışık gibi doğan bu dedeyi tanımaya çalışayım.

Kimlikteki adıyla Ronald Ernest Paul ya da bilinen adıyla Ron Paul 20 Ağustos 1935 tarihinde Pittsburgh Pennsylvania’da doğdu. Duke Tıp fakültesinden mezun olan Doktor Paul askerliğini hava kuvvetlerinde yaptıktan sonra 1968’de Teksas’a taşındı ve hayatının geri kalanını burada yaşadı. Gençliğinde iktisat üzerine yoğun çalışmalar yapan Dr. Paul Hayek ve Von Mises’in önderliğini yaptığı Avusturya Ekolünden etkilenmiştir. Hayatını bu ekolden öğrendikleriyle şekillendiren Dr. Paul o günden itibaren sıkı bir liberal olmuştur. Hayek’in Özgürlük Yolu kitabını okuduktan sonra dünyaya bakışının değiştiğini aktaran Dr. Paul o günden sonra özgür bir Amerika ve liberal değerler üzerine yaşamaya özen göstermiştir. Bu bağlamda devletten ücret aldığı için Jinekolog olarak görev yaptığı dönemde bölgesindeki hiçbir doğumdan ücret almamıştır.

Dr. Paul’un siyasete girmesi 15 Ağustos 1971 de başkan Nixon’ın altın standardını kaldırması üzerine olmuştur. Dr. Paul bunun üzerine “bugünden sonra tüm para politik para olacaktır ve paranın gerçek bir değeri olmayacaktır” deyip Avusturya Ekolünün sıkı sıkıya savunduğu Altın Standardı’nın kaldırılmasına dayanamayıp siyasete girmiştir. Paranın karşılığında bir şey konulmadan basılması ve yarattığı sancıların bugün yaşadığımız Dünya Ekonomik Kriz’indeki etkileri ve Hayek’in neden anlaşılması gerektiğini daha önceki yazımda aktarmıştım. Kendisini pür liberal, libertaryan olarak tanımlayan Dr. Paul ilk seçiminde kadın oylarının tamamına yakınını alarak Temsilciler Meclisi’ne seçilmiştir. Bu durumu anlamayan rakibinin yaptığı araştırmada bölgedeki iki jinekologdan birisinin Dr. Paul diğerinin de Paul’un yardımcısı olduğu gerçeğiyle yüzleşmesi ise siyasi kariyerine başlarken en büyük avantajı olmuştur.

12 seçim kazanarak sürdürdüğü Temsilciler Meclisi üyeliğinden Mayıs ayında başkanlık seçimlerine yoğunlaşmak için ayrılmıştır. Teksas’dan temsilciler meclisine giren Dr. Paul’un oğlu da Teksas’dan senato üyesidir. Son dönem Amerikan siyasi yaşamının en önemli öğelerinden Çay Partisinin fikir babası olarak bilinen Dr. Paul kendisini tanımladığı liberal ilkeler gereği minimal devletten yana olmuş ve devletin küçülmesi amacıyla pek çok yasa teklifine karşı çıkmıştır. Bu ilkeler gereği devletten para almamak için asla emeklilik ya da maaş bordrolarını imzalamayacak kadar devlet karşıtı olmuştur. Hatta kendi ifadelerine göre devletten aldığı bir kuruş yoktur. 2010’da yapılan bir araştırmaya göre Mecliste sadece 2 üye maaş ya da emeklilik hakkı almamıştır ve birisi de Dr. Paul’dur. Paul devletten maaş almayı ahlak dışı bulduğunu da defalarca belirtmiştir. Dönem dönem ABD Başkanı Obama ve karısının harcamaları gündeme geldiğinde alınan tepkilere bakılırsa bu hareketi Paul’e Obama karşısında avantaj sağlayacaktır.

1988 yılında Baba Bush’a karşı Liberal partiden aday olan Dr. Paul seçimi kaybettikten sonra (ABD’de iki partili dönem aktifleştikten sonra 3. Partiden bir aday henüz seçilemedi) bir düşünce kuruluşu kuran Dr. Paul bu kuruluş çatısı altında çeşitli raporlar yayınlamış ve liberal değerlerin yaygınlaşması için çalışmıştır. Ancak bu dergi ve raporlarda yer alan siyahlara karşı ırkçı ifadeler siyasi kariyeri boyunca başını ağrıtmıştır. Dr. Paul 2008 yılında Cumhuriyetçi partiden Başkan adayı olduğu dönemde bu yönde gelen eleştirileri her raporu incelemediği şekilde eleştirmiş ama bu onun seçilmesini engellemeye yetmiştir. Bugün ise özellikle Çay Parti hareketinin başlattığı Obama karşıtı hareket ve Amerika’da artan beyaz milliyetçiliği bu handikabını daha düşük boyutlara çekmiştir.

Dr. Paul tam bir liberaldir. Hatta seçim bölgesi olan Teksas’ın tarım bölgesinde çiftçilere verilecek devlet desteklerine karşı duracak kadar devletin ekonomide yeri olmadığına inanan ve buna rağmen o çiftçilerin oylarını alabilecek kadar kendisini anlatabilen bir politikacıdır. Devletin büyüklüğünden rahatsız olan ve bunu bitirmek için önce devletin gelir kalemlerini azaltıp vergileri olabildiğince düşürmek hatta yok etmekten bahseden Dr. Paul, yardımları keserek devletin serbest piyasaya müdahalesini ve kamu üzerindeki gücünü yok etmeyi amaçlamaktadır. Bu konularda bu düşünceleri savunan neredeyse tek adaydır. Ancak Paul’un tuhaflığı bununla da kalmamaktadır. 2003 yılında Bush döneminde Irak savaşına karşı çıkan 6 cumhuriyetçiden biri olan Paul bugün de İran Savaşı’na karşı çıkmaktadır. Paul o gün de bugün de önerilen Nükleer Silah sebeplerini bahane ve uydurma olarak niteleyen tek adaydır. Bu onu her ne kadar Cumhuriyetçi Parti’de zayıflatsa da özellikle gençler arasında popülaritesini arttırmaktadır. Paul’un liberal düşünceleri bunlarla sınırlı değildir. Marijuana ve eroinin serbest bırakılması ve insanların onların zararlarına özgür iradeyle karşı durmalarını isteyen Dr. Paul bu düşünceleriyle en liberal ya da radikal aday olarak gösterilmektedir. Temsilciler Meclisi’nde vergiler ya da yardımlarla ilgili her yasayı devleti güçlendirdiği için reddeden Paul’un lakabı Dr. No’dur.

13 Mayıs’ta resmi aday olan Dr. Paul Temsilciler meclisinde hem finansal komite de hem de dış ilişkiler komitesinde görev almıştır. ABD’nin İsrail’e yaptığı yardımlar dahil tüm dış yardımlarını kesmesini savunan, vergileri indirerek yurt dışına kaçan sermayeyi ülkede tutup işsizliği indireceğini iddia eden Dr. Paul bu görüşleriyle gençler ve işsizler arasında çok popüler olmuştur. ABD’nin savaşlarına karşı çıkan Dr. Paul 1821 Monroe Doktrini’nde olduğu gibi diğer ülkelerle sadece ticari ve kültürel ilişkiyi desteklemekte ve ABD’nin Dünya Polisi olarak görev yapmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Bağımsız bir ülke olarak BM ve NATO üyeliklerinden ayrılmayı savunan Dr. Paul aynı zamanda orduyu küçültmekten bahseden tek başkan adayıdır. Önemli Cumhuriyetçilerin şiddetle karşı çıktığı Eşcinsel evlilikler ve eşcinsel hakları konusunda “Don’t Ask, Don’t Tell” düşüncesinde olan Paul resmi evliliğin devletin güç gösterisi olduğunu iddia etmekte ve insanların tamamen hür düşünce ve inançlarıyla evlenmesini savunmakta resmi nikaha karşı çıkmaktadır. Bu görüşleri de onu diğer adaylar arasında öne çıkarsa da Cumhuriyetçi Parti’de zayıflatmaktadır.

Dr. Paul’un yukarda belirttiğim düşünceleri her ne kadar onun başkanlık adaylığı şansını azaltsa da diğer adaylar üzerinde özgürlük ve devleti küçültme konularında ciddi baskı kurmaktadır. Özellikle kampanyasına artan destek, gençlerden gördüğü tevazu ve ezber bozan söylemiyle Ron Paul belki de kitlelere liberal değerleri aşılamak olarak belirttiği asıl amacına çoktan ulaştı. Mevcut durumda Dr. Paul’un Cumhuriyetçi Parti’de Romney’in ardından ikinci geleceğini göstermekte. Böyle bir durumda bile Ron Paul’un bağımsız aday olması Kasım ayında yapılacak seçimlerin sonuçlarını çok ciddi bir biçimde etkileyecektir. Kısacası bu dede Amerika’da bundan sonra bazı şeylerin değişimiyle ilgili beni umutlandırıyor. Dedim ya bu dede başka dede, arada bize de lazımsın dede…

Bilal ERTUĞRUL

30 Aralık 2011

22:48

Reklamlar

Read Full Post »

Kurama diğer önemli bir katkı J. Schumpeter’e aittir. Yazarın analizi, yatırımların (Keynes gibi bir ayağı tasarrufların üzerindedir) ve buluşlardan kesin olarak ayırdığı “yenilik” sürecinin üzerinde yoğunlaşmıştır: Yenilik, buluşun sanayide uygulanabilir hale gelmesidir ve bu, buluştan uzun bir süre sonra da gerçekleşebilir. Schumpeter’e göre, girişimcilerin ve yatırımların yardımı ile ekonomiyi iki dönem arasında gidip gelen bir devre olmaktan çıkarıp iktisadi evrim’in sürecine sokan şey yeniliktir. Yenilikler, yığınlar halinde ortaya çıkarlar ve devreyi kredilerin yardımı ile kırıp dışarı çıkmayı başaran ve anahtar rol oynayan girişimcilerden başlayarak yayılırlar. Kâr yaratan yeniliklerin uygulanması ve yayılması, genişleme dönemine tekabül eder. Ama yeniliğin yenilik olmaktan çıkıp genelleşmesi ile beraber kâr ufukları yok olur. Kriz ve daha sonra da bunalım ortaya çıkar.

Schmpeter’in konjonktür dalgaları modelinde, iktisadi istikrarsızlık para-kredi düzeninin işleyişine bağlansa da, sistemin ayırıcı niteliği olan girişimci sınıf ön plana çıkar. Bu sınıfın, Marx’ı hatırlatan biçimde, teknik yenilikleri uygulayarak ekonominin gelişmesini sağladığı süreçte, istikrarsızlık da doğar. Ne var ki, Marx, kapitalizmin istikrarsızlığının, sonunda çöküşünü hazırlayacağına inandığı halde, Schmpeter’de, depresyon dönemi, sistemin sağlığı için gerekli tasfiyenin olduğu dönemdir.

Schumpeter’in temel ilgi alanı kapitalist endüstriyel toplumun gelişme sorunudur. Schumpeter, bu gelişme sorununu ele alırken, kendi kendini yenileyen statik bir akım tablosu yerine dinamik bir gelişme modeline yoğunlaşmıştır. Gelişmeyi denge çizgisinin aşılması ve yeni bir denge çizgisine yönelmek olarak tanımlayan Schumpeter’ göre, bunu başarabilecek olan tek faktör vardır ki o da girişimcidir. Schumpeter’in yaklaşımları ile ayrı bir önem kazanan girişimci, üretim faktörlerinin içeriğinde yenilik (inovasyon) yaparak (statik ve atıl) girişimcileri de harekete geçirmektedir. Diğer bir ifadeyle, yeniliklere öncülük edenler dinamik girişimcilerdir. Üretim tekniğine ve içeriğine hemen uygulanabilecek olan yenilikler, üretim faktörlerinin bileşimine değişiklik getiren ve bu sayede girişimci kârını arttıran faaliyetler olarak tamamlanmaktadır. Schumpeter ünlü eseri Business Cylcles’da yeniliği özetle, üretim fonksiyonunda değişiklik olarak tanımlamaktadır. Yenilik konusundaki düşüncelerini, 1942 yılında kaleme aldığı Capitalism, Socialism and Democracy adlı eserinde yaratıcı yıkım yaklaşımı çerçevesinde ele alan Schumpeter’in yaratıcı yıkım tezine Marx’ın artı değer kuramı kaynaklık etmiştir. Schumpeter’e göre,

“…kapitalist mekanizmayı çalıştıran ve çalışmasını devam ettiren; yeni tüketim maddeleri, yeni üretim metotları, yeni ulaşım metotları, yeni pazarlar, yeni endüstriyel örgütlenme tipleri, çeşitleridir ve bütün bunlar kapitalist teşebbüs tarafından yaratılmışlardır…. Yeni milli pazarların veya dış piyasaların açılması; el sanatları atölyelerinden, yoğun ve büyük işletmelere geçiş, kapitalist sistemi durmadan, yorulmadan içinden bir ihtilal, yenilenme havasında tutmakta; bütün bu elemanlar gene devamlı olarak eski faktörleri yok etmekte, yenilerini yaratmaktadır. Bu ‘Yaratıcı Yıkım Gelişimi’ kapitalizmin esas temeldir; ister istemez her kapitalist teşebbüs er geç bu gelişime ayak uydurmak zorundadır…”

Yaratıcı Yıkım yaklaşımına göre, yenilik yapmayan, yenilikçi ol(a)mayan girişimci özelinde firmaların ve ekonomilerin rekabetçi gücü azalmaktadır. Schumpeter’e göre yenilikler (1) tüketicinin tanımadığı yeni bir malın veya kalitenin üretimi, (2) yeni bir üretim metodunun uygulanması, (3) yeni bir piyasanın açılması, (4) yeni hammadde ve yarı mamul kaynaklarının elde edilmesi ve (5) yeni bir organizasyonun gerçekleştirilmesi olmak üzere beş noktada ortaya çıkmaktadır.

Schumpeter ve Hayek’in temel iktisadi kriz yaklaşımlarını böyle inceledikten sonra son krizleri hangisinin modelinin daha iyi açıkladığına dair fikrimi de belirtmek isterim. Kanımca 2009 Amerika krizinde Hayek haklıydı. ABD’de gelişen finansal piyasalar ve dünyada yaratılan karşılıksız para miktarının yani balonun önemli bir bölümünün bu ülkede olmasının kriz üzerindeki etkisi açıktır. Yani Hayek’in dediği gibi karşılıksız mal olarak para artmış ve arz – talep dengesi yani iktisadın en eski yasalarından Walras Kanunu ihlal edildiği an piyasa tekrar kendisini dengeye getirir. Bunun adına biz kriz deriz o depresyon der. Ama açıkça kapitalist düzen için bunun bir yok oluş dönemi olmayacağını belirtir.

Schumpeter ise yeniliğin, girişimciliğin durmasıyla piyasaların kriz üzerinden kapitalizmi yeniden güçlendirdiğini iddia eder. Ben bunu doğumda kendisi ölürken çocuğunu doğurmayı başaran anneye benzetirim. Anne acı çeker, bu krizdir yani ölümle sonuçlanan yıkım; ama yeni doğan çocuk yaratıcı bir yıkımı müjdeler. O tekrar kapitalizme büyüme, hatta eskisinden daha öne geçme şansını verir. Marx annenin ölümüyle kapitalizmin öleceğini sanırken, Schumpeter hem de dünyanın gördüğü ilk global krizden sonra dahi bu krizlerin yaratıcılık eksikliğinden kaynaklanışını; kapitalist düşünceyi bir nevi evrim yoluyla yenileyeceğini ve daha güçlü döndüreceğini bilmiştir. Her ne kadar Avrupa krizi yoğun borç dikkate alınırsa Hayek Kriz modeline benzese de Avrupa’nın son 30 yıldır marka çıkaramadığını, girişimciliğin bitmek üzere olduğu dikkate alındığında asıl sebebin bu yenileyememe olduğu görülmektedir. Bu bakımdan da bence Avrupa Krizi Schumpeter’in modeliyle daha iyi açıklanabilir.

Bilal ERTUĞRUL

21.11.2011

13:47

Read Full Post »

2009 Amerika ve 2011 Avrupa Merkezli global krizlerde pek çok şey tartışıldı. Sonunda iktisatçılar bizatihi ülkelerin başına getirildi. Ama belki de bu süreçte en acı olan iktisatın literatürü iyi incelenmedi. Çünkü iyi incelense herkesin karşısına Schumpeter ve Hayek çıkacaktı. Evet Keynes iktisatın krallığına yükselirken, 1929 Buhranını çağlarında anlaşılamayacak boyutta açıklayan bu iki adamı bilmeden iktisatta kriz anlaşılamaz. Şimdi isterseniz bu adamlar ne demişler bir bakalım…

Kriz kuramları ile ilgili çalışmaların kökeni her ne kadar 1800’lü yıllara dayansa da o dönem için, bugün bildiğimiz anlamda finansal krizlerden söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, başlangıçta kriz kuramları çoğunlukla reel iktisadi krizleri açıklamaya dönük olarak geliştirilmiştir. Diğer taraftan, 1940’ların başından itibaren büyük ölçüde II. Dünya Savaşı hazırlıklarına bağlı olarak savaş sanayii öncülüğünde ve ABD merkezli yaşanan iktisadi canlanma, 1947-48’lerden itibaren birçok OECD ülkesini de içine alacak şekilde genişlemiş ve bu büyüme konjonktürü 1970’lerin başına kadar nerede ise kesintisiz devam etmiştir. Bu büyüme konjonktürüne mukabil, kriz kuramları tartışmalarında doğal olarak bir duraklama dönemi yaşanmıştır. Ancak 1970’lerin başında Bretton Woods (BW) sisteminin yıkılması ve yaşanan petrol şoklarının da etkisiyle konjonktür tekrar yön değiştirmiş ve buna paralel olarak kriz kuramları tartışmaları yeniden alevlenmiştir. Şu farkla ki, 1970’lerde uluslararası finansal küreselleşme faaliyetlerinin yoğunluk kazanmasıyla birlikte birçok gelişmekte olan ve gelişmiş ülkede finansal krizler yaşanmaya başlamıştır. 1980 ve sonrası dönemde yaşanan krizler, az veya çok farklılıklar gösterseler de ana karakteristiklerini para krizleri oluşturmuştur. 1929 krizinden sonra ortaya çıkan en önemli 3 kriz ekonomisti Hayek, Keynes ve Schumpeter’dir.

Hayek’ e göre krizlerin asıl nedeni, ekonominin sanayi yapısının toplumun tasarruf planları ile uyuşmamasından doğar. Hayek’in analizi, kendi içinde istikrarlı bir piyasa ekonomisini ifade eder. Piyasanın işleyişi sistematik bir şekilde bozulmadığı takdirde, fiyatlar bilgi iletme fonksiyonları ile tüketim yapısını sanayi yapısına uydurmayı garanti eder. Ekonominin dengesini bozucu etkiler, bankacılık sektöründe yaratılan kredi artışları, Keynesyen iktisat politikalarıgibi piyasanın işleyişini bozan, daha açıkçası, fiyatların yanlışbilgiler iletmelerine yol açan, piyasaya dışsal olan etkilerdir. Bireylerin gönüllü tasarruflarının ötesinde bankacılık sektöründe yaratılan krediler aracılığıyla girişilen büyüme süreci, ancak kredilerin artmasıdevam ettiği sürece sürebilir. Bu bir enflasyonist büyüme sürecidir. Cebri tasarrufla girişilen bu yatırım süreci, gerçek tasarrufların üzerinde bir sermaye birikimine yol açar: Sermayenin yanlış yönlendirilmesi. Ancak bir süre sonra ya bankacılık kesiminde faizlerin yükselmesi ya da faktör fiyatlarının yükselmesi sonucu kârsız bir sermaye yapısı ortaya çıkacak ve hem sermaye değersizleşmesi hem de büyük bir gayri iradi işsizlik doğacaktır. Keynes’in tezi ise kapitalist piyasa sisteminin kendi haline bırakıldığında sık sık büyük miktarlarda işsizlik şeklinde krizlerin doğacağını ileri sürer, yani kriz kapitalist piyasa sisteminde içseldir.

Hayek’e göre konjonktür dalgalarının ortaya çıkması için gerekli ve yeterli şart, para hacminin elastik olmasıdır. Böylece iktisadi dalgalanmaların çıkış nedenini, bankacılık ve kredi sistemine bağlamıştır. Kısaca para miktarındaki değişmeler, nispi fiyatların ve üretim yapısındaki değişmelerin temel sorumlusudur. Bu bağlamda, Hayek 1920-30’larda karşılaştıkları kriz olgusunu şöyle açıklamaktadır: Tipik olarak bankaların kredi hacminde artış şeklinde görülen para arzındaki genişleme, parasal faiz haddini denge seviyesinin altına düşürür. Yatırımlar canlanır. Üretim kaynakları tüketim malları kesiminden sermaye malları üreten kesimlere kayar; sermaye malları üretimi artar. Sermaye mallarına yapılan harcamaların artması nedeniyle bir süre sonra faktör gelirleri artarak tüketim mallarının taleplerini ve dolayısıyla fiyatlarını artırır. Söz konusu bu fiyat artışları kaynak dağılımı sürecini tekrar tersine çevirerek krize yol açar; kullanılmayan üretilmiş sermaye malları fazlalığı ortaya çıkar. Hayek’e göre işsizliği azaltmak için para arzı artışı ile talep yaratılması, her şeyi daha kötü yapar: Para arzı artışıyla bir yandan enflasyon körüklenirken, diğer yandan sözünü ettiğimiz kendiliğinden tersine dönen süreç hızlandırılır ve işsizlik daha da artar. 1970’lerde stagflasyon olarak adlandırılan işsizlik içinde enflasyon olgusu ortaya çıkar.

Hayek’in yukarıdaki tezi tam istihdam gibi dönemin gerçeğine uymayan ve 1930’lardaki krize pek de cevap veremeyen bir yapı sergilemektedir. Bunun üzerine Hayek, “Ricardo Etkisi” kavramı ile de anılan yeni bir tez sunmuştur. Hayek iki model arasındaki farklılık konusunda görüşünü “aynı eğilimlerin farklı ve daha gerçekçi varsayımlarla gösterilmesi” şeklinde ifade etmektedir. Hayek’e göre bir denge durumundan başlamak ve bundan hareketle konjonktür dalgalarının nasıl yaratılabileceğini göstermek önemli ve doğru bir yaklaşımdır. Fakat bu analize, bir kere böyle bir konjonktürel dalgalanma başladığında, iktisadi sistem dengeye varmaksızın bu dalgalanmaların nasıl olup da kendi kendini ürettiğinin açıklanmasının da eklenmesi gerekir. Bu nedenle Hayek, ikinci modelindeki analizine emek ve hammadde gibi üretim faktörlerinin önemli ölçüde işsizlik içinde bulunduğu depresyon dönemi ile başlar. Hayek bu modelde konjonktürel düşüşün ve krizin parasal değişmeler gerekmeksizin yalnızca reel faktörlerce yaratılabileceğini göstermek istemiştir.

Not: Yazının devamında Schumpeter, Kriz Yaklaşımı ve Son Krizleri Açıklamada Hayek önerisiyle kıyaslaması yapılacaktır…

Bilal ERTUĞRUL

21.11.2011

13:27

Read Full Post »