Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Hikaye’

Bir zamanlar kendimden daha çok değer verdiğim bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine bir film izlemiştim. İsmi “Bokeh”ti. (Bknz: https://www.imdb.com/title/tt3722062/) Film bir anda herkesin ortadan kaybolduğu bir dünyada sadece iki kişinin yaşamasının nasıl olacağını anlatıyordu. Evet, sadece iki kişi. Filmi izlediğim dönemde belki de hayatımın en kötü günlerini yaşadığımı düşünüyordum. Sadece daha kötü günleri görmediğim için o zaman öyle düşündüğümü çok sonra anladım. Bu yazıyı da hayatımın en güzel zamanlarında sanki dünyada ikimiz varmışız, başka kimse yokmuş gibi düşünerek, hissederek ve buna inanarak yaşadığım, aslında kendimi de uğruna yok ettiğim, bir zamanlar ruhumla, kalbimle ve zihnimle, yani beni ben yapan her boyutumla adandığım insana ithafen yazdım. Bazen içinizdekileri yazmak, biraz bile olsa rahatlamanıza yol açacaksa, yazarsınız. İşte ben de o yüzden yazdım.

Bazen sadece bir kişiye ihtiyacınız olan anlar yaşarsınız hayatınızda. Neden, sadece bir kişidir ihtiyaç duyduğunuz bilmezsiniz. Siz kendinizi sadece bir kişiye adamış olabilirsiniz ya da bir kişi yüzünden yapayalnız kalmış olabilirsiniz. Sebebi değişmekle birlikte bazen sadece ve sadece bir kişiye ihtiyaç duyarsınız. O anda, orda tek bir kişi olsun istersiniz. Tüm dünya yok olsa, kimse kalmasa bile yalnızca bir kişinin yeteceği anlarınız vardır.

Ben de uzun süredir dünyanın sadece bir kişiyle anlamlı olduğunu düşünmüştüm. Aslında dünyada 8 milyar insan vardı ama ben zihnimle, ruhumla ve kalbimle sadece bir kişinin kaldığını düşünmüş, herşeyimi ona adamıştım. Fark etmemişim. Aslında herkesi yok kabul ederken ilk başta kendimi yok etmişim. Şimdi düşünüyorum, “Değer miydi?”. Yaşanan her şeyden sonra, ruhumda kalan onca yaradan sonra düşünüyorum. “Değer miydi” gerçekten. Halen cevabı bilmiyorum. Yaptığım şeyin, kendimi ve tüm dünya insanlığını yok sayarak sadece bir insana adanmanın yanlış olduğunu halen düşünmüyorum. Belki kabullenmiyorum. Belki, herkesin söylediği gibi kendimi sevmeyi başaramıyorum. Bilemiyorum. Ama halen, doğru insanı bulduğunuzda dünyanızı tek kişiye adamanın yanlış bir şey olduğunu düşünmüyorum. Sadece, gözden kaçırmamanız gereken bir nokta var. Öyle bir insan için bunu yapın ki, siz kendinizi yok saysanızda o sizi var etsin. Size hiç değer vermeden, sizi insan yerine koymadan, o da sizi yok ederek ve herşeyi, en başta sizin benliğinizi sadece kendisi için kulllanmasın. Öyle bir insan seçin ki, o da en azından size değer vermeye, bir gün, bir saniye durup sizi düşünmeye hazır olsun. Öyle bir insan için adayın ki kendinizi, o da sizin adanmış halinizi görüp sizi hayata geri döndürsün. Aksi takdirde, ne kadar ısrar ederseniz edin, ne kadar kendinizden vageçerseniz vazgeçin, yetmeyecektir.

Bu satırları kaleme alırken, hayatımı, özellikle de son 2,5 yılımı düşünmekteyim. Acılarımı, ben de kalan yaraları, kendimden vazgeçişimi ve en sonunda bir hiç olarak kalışımı düünmekteyim. Yalnızlığın damarlarıma kadar indiği, kalabalıkların arasında sesimi kimsenin duymadığı zamanlardan geçmekteyim. Ve sen, uğruna herşeyden vazgeçilebileceğini düşündüğüm insan, sen yoksun. Bir yıl önce bu yazıya başladığımda, tarih 16 Ocak 2018’di. O günden sonra bir daha o kadar yaralı, o kadar canım acır ve o kadar yorgun olmam diyordum. Yanıldım. Ve biliyor musun, bugün olmadığın gibi o gün de yoktun. Herkes vardı, bir tek sen yoktun. Ben dünyada sadece senin yaşadığını düşünüp kendimden vazgeçtikten sonra, bunca yaşanandan sonra sen yine yoksun. Nerdesin demeyeceğim, eğer dünya daha adil bir yer olsaydı, zaten yanımda olurdun. Ama o gün de yoktun, şimdi de yoksun. Hiç bir zaman da olmayacaksın. Çünkü, dünyanın merkezinde olmaya o kadar alıştın ki, bir kez gözünü açıp, benim yanıbaşında olduğumu görmeye zahmet etmedin. Bir kez. Bir saniye, bir an, bir gün bile bunu yapmadın.

Ne diyeyim ben sana şimdi… Canın sağolsun…

19 Nisan 2019

Çanakkale

01:06

Reklamlar

Read Full Post »

SUSKUNLAR – 2…

KAÇMAK İSTERSİN GEÇMİŞTEN, SONRA ANLARSIN KAÇAMAYACAĞINI; SUSARSIN…

AMA NE KADAR SUSARSAN SUS, BİLİRSİN ASLINDA KAÇINILMAZ SONU;  BİR GÜN KONUŞACAKSIN…

Bu serinin ilk yazısında dizi hakkında genel bir bilgilendirme yapmıştım. Şimdi bana göre neden başarılı olduğu ve şu kısa süreli öyküsünden çıkarılabilecek derslere değineceğim.

Kanımca dizinin başarısındaki dışsal faktörlerin en önemlilerinden birisi zamanlaması oldu. Dizi için şans, acıları yaşamış çocuklar ve ülkemiz için talihsizlik ve utançtan öteye izahı olmayan Pozantı Islah Evi olaylarının hemen ardından yayına giren dizide neredeyse Şubat ayı boyunca gazetelerde gördüğümüz o acı, acı olduğu kadar utanç dolu ve açıkçası ülke olarak bizim utancımızdan başka kimsenin utancı olmayan olaylardan hemen sonra yayına girince ülke olarak iç muhasebe ve içsel utancımızla yüzleşmemize de neden oldu. İşte bu içsel kavga dizinin bu kadar başarılı olmasında sanırım en önemli etkenlerin başında geliyor. O çocuklara yapılanlar için aslında hepimiz utanç duyuyoruz ve en azından dizide bu çocukların öcünün alındığını görmek bir nevi vicdani rahatlama sağlıyor. Evet, açıkça söylüyorum ülke olarak göz yumduğumuz bir utançtan bir diziyle intikam alıyoruz. Ama günü geldiğinde bu utançla yüzleşmek zorunda kalacağımızı bile bile bizde normal hayatta susuyoruz. O yüzden de hepimiz aslında bu dizide oynuyoruz ve oynadığımız diziyi izliyoruz. Çünkü yaptığımız işi merak ediyoruz. Ve onu ancak Televizyon ekranlarındaki bu dizide görebiliyoruz. Ancak bu olaylar olmasaydı da böyle uzun süredir görmezden gelinen bir soruna eğilme cesareti gösteren senaristleri tebrik ediyorum. Bu olaylarla da birleşince toplum olarak yüzümüze öyle bir ayna tuttular ki artık biliyoruz bir gün bugün susturduklarımız, susmak zorunda bıraktıklarımız konuşacak ve açıkça biraz o günden de korkuyoruz.

Dizinin başarısındaki toplumsal faktörlerden bir diğeri ise toplumda yavaş yavaş oluşmaya başlayan hapishane kültürüdür. Günümüz Türk toplumunun iki temel unsuru olarak ele alınabilecek milli ve dini kimliğin içerisinde ne yazık ki hapishane kültürü yoktu. Göçebe Türk kavimlerinde cezalar anında infaz ya da obadan dışlanma olarak verilir yani suçlunun suçsuzluğu üzerine bir ihtimal düşünülmezdi. Aynı şekilde İslamiyet’in yüksek adalet anlayışına rağmen ortaya çıktığı dönemlerde hapishane kültürünün yerine kısasa kısasla anlık cezalandırmalar yaygındı. Hal böyle olunca toplumsal olarak Batı’da bazı ülkelerin sahip olduğu hapishane kültürüne sahip değildik. Peki, nedir bu kültür? Bu kültür hapse giren herkesin suçlu olmadığı, hapisten çıkan kişilerin toplumdan dışlanma yerine topluma kazandırılma önceliği olduğu, ayrıca hapishanede en aşağılık suçlar işleyenler dahil olmak üzere herkesin temel insan haklarına uygun biçimde cezasını çekmesinin sağlanması olarak tanımlanabilir. Ülkemizde tutuklu ya da hükümlü hapse giren herkes toplumdan dışlanır, herkes KÖTÜ ve SUÇLU kabul edilirdi. Çocuklara babalarının hapiste olduğu, babanın suçu ne olursa olsun söylenmezdi. Kısacası hapse düşmek bu toplumda diri diri gömülmekti. Ancak zamanla bu algı değişti. Önceleri baklava çalan, taş atan çocuklar üzerinden son dönemde ise uzun süren tutukluluk halleri sebebiyle insanlar hapiste yatmanın bazen sadece kanunların aksaklığından kaynaklandığı, orada yatanın da en az kendileri kadar temiz olduğunu anladı. Bu bakımdan dizinin beslendiği kaynaklar arasında yer alan hapishane kültürünün oluşmasına dizinin aynı zamanda olumlu katkı yaptığını da belirtmek gerekiyor.

Dizinin başarılı olma sebeplerinden bir diğeri kanımca bugünkü Türkiye toplumunun iki temel özelliği olan Adalete Güvenmeme ve Kindar Bir Nesil oluşumuz. Evet, Ezel, Kuzey Güney gibi dizilerde de hep adalete güven yoktu ve toplum bunları içselleştirdi. Sırf bu diziler üzerinden oluşan kamuoylarından bile bugün Türkiye’de insanların adalete güvenmediğini, adaletin artık ağır aksak değil tamamıyla işlevsiz olduğunu görmekteyiz. En azından toplum olarak buna inanmaktayız. Adaletin olmadığına inandığımız an kendi öcümüzü kendimiz alma hakkını kendimizde buluyoruz. Ve işte o an Kindar Bir Nesil oluyoruz. Ben içinde bulunduğum nesle bakınca bunu çok iyi görüyorum. Eğer bu ülkede yasalar ve onların uygulanması değişmezse çok da uzak olmayan zamanlarda adaleti kendi ellerimizle sağlamaya çalışacağız ve belki de bu ülkeyi karanlık yıllara sokacağız. Sırf bu tehditten dolayı bile acilen bu ülkede yeni bir anayasa ve evrensel uygulamalarla adalete güven tesis edilmelidir.

Dizinin tutmasında pas geçemeyeceğim bir diğer faktörde yukarda saydığım tüm etmenleri içeren Prison Break adlı dizinin geçtiğimiz yıllarda benim yaşıtım olan grupta bıraktığı etkidir. Bu dizide de yine bir hapishane öyküsü ama farklı boyutlarla ele alınmıştı. Benim kuşağımda oluşmaya başlayan hapishaneden kahramanlar da çıkar ve insan kendi adaletini kendisi sağlayabilir (her ne kadar tehlikeli bir inanış olsa da) düşüncelerinin temelini oluşturan bu dizi konu olarak farklı olsa da yine bir grup mahkumun hesaplaşmasını içerdiğinden bilinçaltımızdan bir Prison Break etkisi getiriyor.

Ve geldik kanımca dizinin en büyük başarısı ve en büyük kaynağına: Herkesin silmek istediği anlara… Evet, kanımca herkesin geçmişinden silmek istediği keşke olmasaydı dediği anları mevcuttur. Buna ilişkin bir anımı ilkyazının başında aktarmıştım. İşte bu dizi bize bu anılarımızı hatırlattı. Ancak aynı şekilde ne kadar kaçarsak kaçalım, suçumuz olsa da olmasa da bir utancımız ya da hayıflanmamız varsa o anlardan, o insanlardan kaçamayacağımızı gösterdi. Bu dizi bundan dolayı çok izlendi. İnsanlar o çocuklarla aynı olayları yaşamasalar da kendilerine soru sormaya başladılar. Acaba şurada şunu yapmasaydım ya da şu kalbi kırmasaydım dediler. Ecevit’in gidişiyle yok olan Ahu onun asıl gidiş sebebini öğrendiğinde nasıl ona acıdıysa bizler de zamanında çok üzüldüğümüz gidişleri hatırladık. Acaba o gidenler de böyle sebeplere sahip miydi diye düşündük. Ve sinemanın en basit kuralı işte burada devreye girdi: Bir şey yapıyorsan ya komedi ve korku yapıp hiç düşündürme, ya da dram, trajedi vb. bir realite ortaya koyup onları bir an olsun düşünmekten vazgeçirme. İşte bu dizi ikinci yöntemi kullanarak, hepimizin kendinden bir parça, bir hesaplaşma bulabileceği bir yöntem kullandı. Ve görüldüğü kadarıyla da şimdilik başardı. Nasıl Ezel de sevgiliyi öldüremeyeceğimizi anladıysak, sanırım bu dizide de susarak asla kaçamayacağımızı anlayacağız. Sanırım bu dizinin sonunda da şöyle anlatacağız haleti ruhiyemizi:

KAÇMAK İSTERSİN GEÇMİŞTEN, SONRA ANLARSIN KAÇAMAYACAĞINI; SUSARSIN… AMA NE KADAR SUSARSAN SUS, BİLİRSİN ASLINDA KAÇINILMAZ SONU;  BİR GÜN KONUŞACAKSIN…

Bilal ERTUĞRUL

23 Mart 2012

15:43

Read Full Post »

SUSKUNLAR – 1…

KAÇMAK İSTERSİN GEÇMİŞTEN, SONRA ANLARSIN KAÇAMAYACAĞINI; SUSARSIN…

AMA NE KADAR SUSARSAN SUS, BİLİRSİN ASLINDA KAÇINILMAZ SONU;  BİR GÜN KONUŞACAKSIN…

Bir gün bir büyüğümle sohbet ederken sormuştu bana; “Ey çocuk! İnsan ne zaman ölmek ister bilir misin?” ve çok bekletmeden cevabını kendisi vermişti; “Dünün yarından uzun olduğuna inandığı, geçmişin yükünü tüm geleceğine rağmen taşıyamayacağını hissettiği zaman…” demişti. Bunun üzerine günlerce düşünmüştüm. Nasıl olur da her doğan güneşten umutlanan ademoğlu gün gelir umudunu kaybeder de geçmişin yükü altında ezilir diye. Sonra büyüdükçe anladım. Herkesin geçmişinde hiç olmasaydı, yaşanmasaydı dediği anıları vardı. Ve istisnasız herkes kendi hatası olsun ya da olmasın bazı yaşanmışlıklardan ötürü suskun. Herkesin anlatamadığı bir şeyler var. Öyle anlatılmayacak şeyler de değil üstelik bir kısmı. Ama dedim ya hatası olsun olmasın, ayıbı olsun olmasın, herkesin içine attığı, unutmaya çalıştığı ama aslında hiç unutamayacağı şeyler var.

Son günlerde ülkemizde özellikle benim yaş grubumda olanlarda bir SUSKUNLAR modası var. Ne zaman nete girsem sosyal medyanın her parçasında bu diziden bahsediliyor. Eminim insanlar sokaklarda da bu diziyi konuşuyor ve bir moda almış başını gidiyor. Peki neden izleniyor bu dizi, ne buldu insanlar bu 4 arkadaşın hikayesinde dün bunun üzerine biraz düşündüm ve bu yazıyı kaleme almaya karar verdim.

Öncelikle kısaca dizi hakkında herkesin bilgisinin olmayabileceğini düşünerek dizinin şimdilik hikayesinden bahsedeyim. Bundan yaklaşık 2 ay önce geçtiğimiz 2 yıl ülkeyi kasıp kavuran Ezel fırtınasının senaristlerinin yeni bir dizi üzerinde çalıştıklarına dair haberler çıkmıştı. Evet, Ezel dizisinin de senaristlerinden olan Pınar Bulut’un kaleminden çıkmış bir çalışma Suskunlar. Ezel dizisinde Monte Kristo Kontu’ndan, bu dizide de Sleepers adlı filmden etkilendiğini, bunların serbest çalışmalarını yaptığını söylemekten geri kalmamış röportajlarında. Bu da dizinin çıktığı kalemin inandırıcılık ve açıklık konusunda ne kadar güven içinde olduğunu gösteriyor. 4 çocuğun yaptıkları ufak bir yaramazlıkla adam yaralama yüzünden ıslahevine düşmeleri, burada yaşadıkları olaylar üzerine kurulmuş flash backlerle başladı dizi. Bu 4 arkadaştan birisi yıllar sonra bir tesadüf sonucu ıslahevinde kendilerine cehennemi yaşatan gruptan birisiyle karşılaşır. Onu öldürmek ister ama yapamayınca canından olur. İşte bu ölüm diğer 3 arkadaşın ve onların hapis dışında her zaman yanlarında olmuş kız arkadaşları Ahu’nun intikam için bir araya gelmelerinin de anahtarı olacaktır. Bu ana kadar susan, o günler hiç yaşanmamış gibi yapan arkadaşlar yavaş yavaş geçmişle yüzleşecek dahası artık susmayacaklardır. Dizinin ilk 4 bölümünden çıkarılan hikaye şimdilik bu. Ama henüz bu 4 bölümle dizi tam bir efsane olmaya doğru gidiyor. Peki, neden bu dizi tutuyor ve bu modadan çıkarılacak dersler neler. Şimdi isterseniz birazda bunlar üzerinde duralım.

Öncelikle dizinin tutmasında dizinin yapımcı, yönetmen, oyuncu kadrosu ve senaryosuna yönelik yiğidin hakkını teslim etme bölümüyle başlayalım. Öncelikle dizinin senaryosuna yukarıda hafiften değindiğim için oradan başlayalım. Pınar Bulut’un Ezel sonrası ortaya çıkardığı iş şu an için mükemmel. Gerek Ezel de gerekse de bu dizide yapılan flash backler Türk televizyonlarındaki yerli diziler için bir ilk olma özelliği taşıyor. Ayrıca bu flash backlerin doğru zamanda izleyiciyi sıkmadan kullanıldığını da pek çok eleştirmen belirtiyor. Senaryo için her ne kadar bir filmden esinlenmiş olsa ve bunu açıklamış olsa da Pınar Bulut yapımları için çalıntı vb. bu sözleri çok duyacağız anlaşılan. Sanırım burada en önemli sorun bizde pek de özgün yapıt olmadığından her şeyin tamamıyla orijinal olmasını isteme gibi kötü bir alışkanlık olmasından kaynaklanıyor. Hiçbir senaryo hayatın dışından gelmez. Ve yazarlar her zaman okudukları bir kitaptan, izledikleri bir filmden etkilenirler. Bu bakımdan günümüz dünyasında esinlenmeleri hırsızlık diye adlandırmak kanımca abesle iştigalden öteye gitmez.

Dizinin yönetmenliğini daha çok reklam ve klip yönetmeni olarak tanınan Umur Turagay yapıyor. Yaptığı çalışmalarla pek çok marka için vazgeçilmez olan yönetmenin reklam ve klip deneyimi özellikle kesit çekimler olan flash backlerdeki ustalıkta da ortaya çıkıyor. Dizinin ilk bölümüyle ilgili bazı bilgiler de neden çalışmanın başarılı olduğunu açıklamaya yardımcı olacak cinsten. Dizinin yapım şirketi piyasanın en güçlü şirketlerinden TİMS Production. Dizi için 4 ay platform hazırlık çalışması yapılmış ve ilk bölüm tam 22 günde çekilmiş. Bu rakamlar diziye verilen emeğin sadece kısa birer kesiti. Ayrıca dizinin ilk bölümünde görüntü yönetmenliğini bu alanda dünya çapında üne sahip olan Yon Thomas’ın yapması da dikkat çeken bir ayrıntı.

Son olarak dizinin başarısındaki içsel sebeplerden oyunculara değinmek istiyorum. Başrol oyuncuları olarak öne çıkan Murat Yıldırım (Ecevit), Aslı Enver (Ahu), Sarp Akkaya (Bilal) izleyicinin hafızasına kazınmış belirli karakterler düşünüldüğünde ciddi bir sınav veriyorlar. Daha önce Tuba Büyüküstün’le oynadığı Asi dizisinde uzun süre ekranlarda boy gösteren Murat Yıldırım sanırım bu dizide ilk 4 haftada yeni bir ad kazandı. Artık insanlar onu Ecevit (Şerif) olarak tanıyor ve bu da onun başarısını, rolü taşıdığını gösteriyor. Tefo rolüyle Ezel ekibinden diziye transfer olan Sarp Akkaya’nın Tefo’yu unutturması kolay olmayacak. Ama izleyicinin karşısına yine benzer bir karakterle çıkması onun işini kolaylaştırırken, dizinin sürekli Ezel’le anılması açısından işleri zorlaştırıyor. Bu üçlü arasında işi en zor olan kanımca Aslı Enver. Çünkü gerek dizinin erkek ağırlıklı oyuncu kadrosunun yanında güçlü bir kadın oyuncunun boşluğunu dolduracak tek role sahip olması, gerekse de izleyicinin onu uzun süre Kavak Yelleri’yle anacak olması onun karakter oyunculuğunda ve dizinin uzun vadeli başarısında kritik önemde olacak. Şu ana kadar ben beğensem de bazıları halen onu yetersiz görmekteler. Eğer o bazılarını azaltamazsa yakın zamanda dizi ekibine tıpkı Kuzey Güney’de olduğu gibi bir kadın oyuncu güçlendirmesi yapılabilir.

Dizinin içsel başarı faktörleri, kurgusu üzerine yazdığım bu yazının devamında dizinin başarısındaki dışsal faktörlere değineceğim.

Bilal ERTUĞRUL

23 Mart 2012

07:37

Read Full Post »

SEN GİBİ KARDELENLER OLMASA İNSANLIK ÇOKTAN DONMUŞTU

BE ÇOCUK…

Kardelenleri oldum olası sevmişimdir. Yalnızlığı da, isyanı da, zorluklara katlanabilmeyi de hep onlardan öğrendim ve belki de bu yüzden çok sevdim diyebilirim. Yüce dağların bembeyaz örtülerinde varılmaz kayalıkların el değmemiş köşelerinde gökyüzüne en yakın olmanın getirdiği gururla diklenen başların, insanlara, yere, toprak anaya en uzak olmanın verdiği hüzünle eğilmesi dünyada başka hangi çiçeğe bu kadar yakışır ki! Ve bunu gören bir garip beden nasıl bu çiçeğe aşık olmaz ki.

Kardelen belki de canlılar arasında insana da en yakın olandır. Onlar en zor şartlar altında doğarlar tıpkı insan gibi. Ölümü bile bile doğmak insandan başka en çok kardelenler tarafından içselleştirilmiştir. İkisi de özgürlük için uygun koşul moşul dinlemeden sadece ama sadece özgürlük için topraktan başını çıkarır. Ve insan doğduğunda, kardelen çıktığında bu isyanı sürdüremediği an öleceğini o kadar net hissetmiştir ki. Evet, isyan özgürlüğümdür benim, kardelenlerde aradığım, benim kardelenim de aradığım özgürlüğüm. Tüm dillerde tüm diğer çiçeklerde olduğu gibi bize kardeleni bir kız ismi olarak öğrettiler çünkü bir ressamın tablosunun en güzel yerine yakışacak kadar temiz olmayacağımızı düşündüler. Belki de o insanlar seni, saflığı, temizliği, almadan vermenin üstünlüğünü, kardeşliğini tanıyacak kadar şanslı olmadıkları için böyle bir yanılgıya düştüler. Ama benim tanıdığım en güzel, en temiz, en asi kardelen sensin be çocuk. Seni başka bir çiçek bu kadar güzel anlatabilse onla anlatırdım ama herhalde en iyisi Kardelen be çocuk.

Evet, bu çocuk Veli Şafak’tır. Kardeşten de öte der ya şair anadan, babadan, yardan, eşten, arkadaştan her şeyden ötede olandır Veli Şafak. Onu Kardelene benzetmek geçti içimden. Çünkü bugün biz ve bizden öncekilerin yoğun çabalarıyla kirlettiğimiz bu güzel dünyanın tüm kötülüklerini, çirkinliklerini kapatacak yani tüm beyazlığına rağmen aslında kirden başka bir şey olmayacak karın dahi kapatamayacağı, engel olamayacağı bir güzellik olarak bulunuyor insanlar arasında. Böyle adamlarla tanışmak bile büyük şansken bizler yani eskilerin halen o masada oturanların deyimiyle Masanın Dostları böyle bir adamla hem tanıştık hem de dost olmayı başardık. Bazen ona çok kızdık, çünkü onu yeterince anlayamadık. Biz bazı şeylerin arkasına girmiş kendimize bahaneler üreterek kar tabakalarının altında ömür sürmeye güneşi görmemeye and içmişken o hep bizden bir adım önde gitmeyi başardı. Bazen çok düzenli olmaktan da kızdık sana çocuk ama anlamadığımız izim düzensizliği düzen yaptığımız yerde asıl istisna yine sende kalmıştı. Yine sendin içimizdeki çocuğun hayallerinin peşinde koşan, yere düşüp ilk diz yaralanmalarında biz duraksarken ardına bakmadan yarayı da kanı da görmeden dörtnala, coşkuyla, umutla ama en önemlisi halen bir çocuğun temizliği ve kaybetmediği özgürlüğüyle koşmayı başaran sendin be çocuk.

Biz bir yerlerde, birilerinde yıldızlara kanıp, daha kötüsü onları kendimize güneş yapıp gecelerde kalırken sabah doğacak güneşe doğru sabırla, yavaş yavaş yükselen başınla hayatın anlamına bizden çok önce ulaşanda sendin be çocuk. Yarınlarda bir yerlerde kaybolmamış temizliğinle, karlar her yanı örtse ve bize güneşi görmeyi engellese de o güneşe gidecek yolu açacağını o kadar iyi biliyoruz ki çocuk. Bu yüzden belki de bugünlük gitmelerine ses çıkarmıyoruz, sarılmıyoruz delicesine çünkü biliyoruz sana ve yarınlarda bize bugünden çok daha ihtiyaç duyduğumuz anda getireceğin o inancına inanıyoruz ve biz halen o masada bekliyoruz.

Bundan asırlar önce doğduğun topraklarda Prometheus ateşi tanrılardan çalıyor ve insanlığa armağan ediyordu ve o ateş insanlığın büyümesine, bugünlere gelmesine sebep oluyordu. Ama artık insanlar içinde kendilerini tanrı yerine koyanlar o kadar çoğaldı ki bu ateşin şimdilik, en azından insanlar dönüşene kadar sönmesi gerek ve bu sefer bu görev karın olacak. O gelecek ve bizi önce yücelten sonra değerini bilmediğimizde yokluğa götüren ateşi söndürecek ya. O bizim tüm kötülüklerimizi kapatırken bizi asıl karanlığa gömecek ya işte bu sefer de biz bir kardelen lazım olacak çocuk. İşte içindeki çocuk o kardelen. Yarına umut beslememize neden olan ve yarınki karanlığı aydınlığa haberci saymamıza yol açan Kardelen. Biz bozkırda, kayalıkların kenarlarında, dağların yamaçlarında kısacası sana en yakın olabileceğimiz yerlerde pozisyon aldık bekliyoruz. Önce karla gelecek karanlığı, sonra senle gelecek aydınlığı bekliyoruz. O yolda başın her eğildiğinde o başın yeniden güneşe yönelmesinde ölmek ama kutsal bir ölüm için bekliyoruz.

Senden tek bir şey istiyoruz içindeki çocuğu öldürme ki yarının kardelenleri solmasın ve dünya karanlıklara hapsolmasın. Bu yüzden ona iyi bak. Ve güneş bu toprakları yeniden aydınlatana kadar hoşça kal be çocuk.

Hoşça kal…

Bilal ERTUĞRUL

10 Aralık 2011

19:39

Read Full Post »