Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Hikayesi’

DÜŞEN SADECE BİR UÇAK DEĞİL…

Dün sabah uyandıktan sonra Türkiye’nin gündemine bomba gibi düşen bir gelişme yaşandı: Hatay, Kıbrıs, Suriye’nin Lazkiye şehri üçgeninde bir Türk savaş uçağıyla irtibat kesilmişti. Başlarda senede bir iki kez yaşanan kazalardandır diye düşünülürken yavaş yavaş uçağın düşürülmüş olma ihtimali, dahası Suriye tarafından düşürüldüğü iddiaları uluslar arası basın kuruluşlarınca servis edildi. Başbakan’ın Brezilya’dan dönüş yolunda olması ve o dönene kadar devletten resmi bir açıklama gelmemesiyle iddialar hızla yayıldı. Son olarak akşam saatlerinde önce Türkiye uçağın düşürüldüğünü açıkladı, hemen ardından Suriye’den yanlışlıkla düşürdüklerine yönelik bir yarı resmi açıklama derken gece yarısı başta Youtube olmak üzere sosyal medyaya uçağın düşürülme görüntüleri ve bunun üzerine yapılan sevinç gösterileri düştü. Görünüşte arada sırada bazı devletler arasında olan ve bir şekilde üstü kapatılan olaylara benzese de dün Akdeniz’de düşen sadece bir uçak değildi. Aksine o uçak beraberinde çok şeyi düşürebilecek bir başlangıçtı. Şimdi Türkiye’nin vereceği cevap ve buna paralel dünyanın Suriye yaklaşımı yeni bir süreci başlatacak ve bu süreç hem içerde hem de dışarıda çok önemli sonuçlara gebe olacaktır. İsterseniz şimdi olayın önemi, olası sonuçlarını tartışalım.

Hepinizin malumu Suriye yaklaşık iki yıldır karanlık bir dönemden geçiyor. Tunus, Mısır, Yemen, Ürdün, Libya derken Arap Baharı’nın etki alanını en uca taşıdığı nokta olduktan sonra yine bu bahara en büyük direnişin gösterildiği ülke de Suriye oldu. Aslında bu direnişin bazı sebepleri vardı. Öncelikle Beşar Esad yönetiminde her zaman barışçıl ülke imajı veren Suriye bölge ülkeleri, başta Türkiye, ile çok iyi ilişkiler geliştirmiş, batılı ya da bölgede modern algılanacak bu yaşam tarzı ülkenin demokratik ihtiyaçlarının arka planda tutulmasını kolaylaştırmıştı. Dahası Esad rejimi Orta Doğu’da diktatörlüğü en sağlam temellerle oluşturmuş, Mısır’daki gibi askere, Libya’daki gibi aşiretlere dayanmayan, gücünü doğrudan diktadan alan bir yönetim olmuştu. Ancak yine de Arap Baharı özellikle nüfusun çoğunluğunu oluşturan ama yönetimde az yer alan Sünni ve diğer muhalif grupları etkiledi ve Suriye’de 2 yıldır devam eden aktif iç savaş haline geçildi. Bu iç savaşın son aylarında Beşar Esad yönetiminin ardı ardına gelen insanlık dışı katliamları, Annan Planı’nı açıktan ihlali uluslar arası kamuoyunun tepkisini çekerken başta Rusya ve Çin olmak üzere bazı ülkeler belki de kendilerinde de insan hakları duyulmamış bir kelime olduğundan bu gaddar lidere verdikleri desteği çekmediler. Dahası seçim yılında olan ABD’de Obama’nın savaş karşıtlığıyla müdahaleye çok da olumlu bakmaması Suriye’de yaşanan dramın boyutlarının artmasını ve yavaştan komşulara sıçramasına yol açtı. Önce Lübnan’da çatışmalar, Suriye askerleri tarafından öldürülen bazı kişiler, Türkiye’de kurulmuş mülteci kente açılan ateş derken son olarak dün düşürülen Türk savaş uçağı bu sürecin en hassas noktaya gelmesine yol açtı.

Peki, neden hassas bir noktadayız ve bu noktada neler yapılabilir? Hassas bir noktadayız çünkü Suriye bir Türk uçağını vurarak Nato üyesi bir ülkeye saldırmış oldu. Bu durumda Türkiye ve müttefikleri Nato Anlaşması’nın 5. Maddesini yani “Bir üyeye saldırı olursa, tüm üyeler karşılık verir…” gerekçe göstererek uzun süredir konuşulan müdahaleyi yapabilirler. Hassas bir noktadayız çünkü son aylarda Suriye’ye abartılı bir silah satışı yapan, neredeyse ülke savunmasını tek başına devralan Rusya’nın yardımı olmadan hatta silahları olmadan bu uçağın düşürülemeyeceği herkes tarafından biliniyor. Bu durumda Rusya’nın güney sınırlarımıza inip uçaklarımızı avlamasına Türkiye ve dünyanın tepkisi, Türk – Rus ilişkileri artık bu süreçten etkilenmeye başlayacak. Hassas bir noktadayız çünkü Arap Baharı’yla beraber bölgenin en etkin gücü haline gelen Türkiye’nin önce Mavi Marmara sonra da bu uçak düşürme olayında herhangi bir bedel ödetememesi ve bunların bilinçli yapılmış olması Türkiye’nin bölgesel rol ve imajını ciddi derecede hem içerde hem de dışarıda sorgulamaya açacaktır. Nasıl olur da kendi insanlarını korumak ya da koruyamasa dahi haklarını kollamaktan aciz bir ülke Orta Doğu gibi hakkın aslanın ağzından alınıp halklara verildiği bir bölgede lider olabilir sorusuyla karşılaşmamak isteği Türkiye üzerinde ciddi bir baskı oluşturacaktır. İşte tüm bu hassas noktalar sebebiyle orada düşen sadece ve sadece bir uçak değildir.

Bundan sonra olabilecek gelişmeleri de inceleyelim. Öncelikle dış basında da gündeme gelen Nato’nun 5. Maddesini kullanıp Suriye’ye yönelik bir operasyon yapılacağını düşünmüyorum. Çünkü gerek en güçlü üye ABD’de seçim yılı olması, Avrupalı üyelerin krizlerle uğraşması gerekse de bahsi geçen maddenin uygulanmasıyla direkt Rusya’yla karşılaşılacak olması ve bunun için yeterli güç olmasına rağmen pek çok üyenin bu durumu istememesi bu maddenin kullanılmasını engelleyecektir. Türkiye’nin Suriye’ye savaş ilan etmesi de ancak sosyal medyada fazla gaza gelmiş klavyelerin alacağı kararlardandır. Geriye olayın araştırılması, pilotların bulunması, Suriye’den özür ve tazminat, Rusya’nın bir şekilde Suriye’den desteğini çekmesinin sağlanması yolu kalıyor ki kanımca bizim hükümetimiz de bu yolu izleyecek. Ama bence bu sefer bu yol kazandırmayacak. Son 10 yıldır lafta Aslan icraatta kedi halimizle Bölgesel Liderliğe ulaşamayız. Her ne kadar ben de savaşa karşı olsam da Mavi Marmara ve bu olayda görülmüştür ki sizin savaşa karşı olmanız hak edenlerle savaşmamanızı gerektirmez. Ve yine iki olayın verdiği popülarite kaybı da göstermiştir ki kendinizi olduğunuzdan güçlü görürseniz sizden çok daha zayıfların bile size olan saygısını yitirirsiniz. Sonuçta güneyimizde bir insanlık dramı yaşanmakta ve bu dramın sorumlusu artık elindeki kanla sınırlarımızı da kirletmektedir. Daha fazla kirlilik olmaması için bir şekilde Suriye’ye uluslar arası müdahalenin yolu açılmalı ve bu barbarlık modern dünya tarafından el birliğiyle ortadan kaldırılmalıdır. Ne yapılırsa yapılsın dün düşen sadece bir uçak olmayacaktır. Ya Türkiye’nin bölgesel liderlik ve güçlü ülke imajı gidecektir ya da Beşar Esad ve barbarlığı son nefesini verecektir. Ama ne olursa olsun o uçakla beraber başka şeyler de Akdeniz’in sularına gömülecektir…

Bilal ERTUĞRUL

23 Haziran 2012

17:16

Reklamlar

Read Full Post »

GÜNDEME DAİR – 3…

GÜNDEME DAİR – 3…

MEMURLAR VE GENEL OLARAK EKONOMİK YANSI(MA)MA…

Gündeme dair yazı dizimin ilk iki yazısında özellikle son 1 ayda çok konuşulan, 29 Mayıs tarihli mahkemeye doğru daha da yoğunlaşacağını düşündüğüm Aziz Yıldırım’ın tutukluluğu, Cemaat ve Fenerbahçe camiası arasında oluşmaya başladığı iddia edilen kavga üzerine fikirlerimi sizlerle paylaştım. Bu konu dışında özellikle dün yaşanan grev ve eylemlerle bir kez daha gündemin ilk sırasına oturan Memur maaşlarına zam ve genel olarak ekonomik performansın halka yansı(ma)ması üzerine fikirlerimi bildireceğim.

Geçtiğimiz hafta Türkiye eski ama uzun zamandır görmediği bir dostu yeniden gördü: Memurların Toplu Görüşme Haberleri ve Eylemler… Evet, Türkiye memurlarla hükümet arasındaki zam görüşmelerini her iki yılda bir görür, konuşur, az bir süre de olsa tartışırdı. Ama memurların masadan kalkması, eylem ve grev çağrısı yapması gibi hareketler en son rahmetli Bülent Ecevit döneminde yani ekonomik kriz döneminde görülmüştü. Ak Parti döneminde Cumhuriyet Mitingleri ya da çeşitli insan hakları mitingleri yapıldı yapılmasına ama direkt olarak ekonomik temelli memur, işçi yürüyüşleri (tekel işçileri eylemi hariç) pek görülmüyordu. Memurlar toplu görüşme hakkına ek olarak yine Ak Parti döneminde Toplu Sözleşme hakkını da aldılar ve bu hakkı açıktan ilk kullanma fırsatlarında pek de beklediklerini alamadılar. İsterseniz önce özelde memur maaşları, istenen zam ve olabilirliği üzerine konuşup daha sonra da genel olarak ekonomik yansı(ma)maya bakalım.

Memurlarla hükümet arasında geçtiğimiz hafta son aşamasına gelinen zam pazarlığında memurlar 2012 ve 2013 için %15-20 aralığında maaş artış isteklerinde bulundu. Hükümet buna karşı en son ilk yıl için %7,5, 2013 için ise %6,5 gibi memurların isteklerinden oldukça aşağıda teklif getirdi ve görüşmeler çıkmaza girdi. Çıkmaza girilen görüşmelerde bundan sonra hakem heyetinin kararı beklenecek ama memurların sokaklarda görünmeye başlaması bazı değişimlerin habercisi olarak ortaya çıkabilir.

Peki, gerçekten memurlar hak ettikleri bir zammı mı istiyor yoksa hükümetten gelen tepkilerde belirtildiği gibi çok mu yüksekten uçuyorlar? Kanımca memurların istekleri beklenen seviyenin üzerinde de olsa hak etmedikleri bir istek değil. Çünkü seçim meydanlarında hükümetin sıkça başvurduğu istikrar ve bu istikrarın getireceği ekonomik refahın halka yansıma isteği artık pek çok kesimde baş gösteren bir istek. Bundan önce eskiye göre iyiyiz diyenlerin yerini nasıl daha iyiyiz, cebimizde daha iyi olsun diyenler alacak. Hükümetin söylediği gibi Türk ekonomisi son 10 yılda gerçekten ciddi bir performans ortaya koydu. Ancak bu performansın halka yansıması yarım kaldı. Ülkedeki gelir dağılımını gösteren Gini katsayılarından da anlaşılacağı üzere Türkiye’de son 10 yılda ekonomik kalkınmayla paralel olarak gelir dağılımında da bir adaletsizlik ortaya çıktı. Hal böyle olunca ekonomik performans halka yansımadı. Peki, ne oldu da bugün insanlar bu durumdan şikayet etmeye başladı? Neden daha önce bu istekler açıklanmıyordu? Şimdi bu noktaya yoğunlaşalım isterseniz…

Türkiye 90’lı yılları ülke tarihinin en kötü ekonomik dönemi olarak yaşadı. Yarım yamalak başlatılan ama tamamlanamayan Liberal ekonomik düzenin sahtekar yetiştirme yetisi ve siyasi becerisizlik, yolsuzlukla birleşince yoksulluk ve krizler kaçınılmaz oldu. Bu krizlerin sonuncusu olan 2001 krizi sonucu halk siyasi arenayı baştan aşağı değiştirdi ve malumunuz Ak Parti’de bu dönemde iktidarı aldı. İktidarın ilk yıllarında halk eski kötü günlerin getirdiği yüksek enflasyon, yüksek faiz, işsizlik gibi rakamları görmediği için ekonomiye hep iyi not verildi. Ancak zaman geçti, kuşak değişti ve insanlar yavaştan bu büyümenin kalkınma olarak kendilerine dönemsini istedi. Aradan geçen 10 yıldan sonra artık 90’ların karanlık dehlizlerinden dem vurmak insanlar için yeterli değil. Dahası pek çok kesim ekonomik kalkınmanın kendilerine yansıması için Ak Parti’ye yeteri kadar destek verdiklerini düşünüyor. Örneğin memur sendikaları pek çok değişiklikte hükümetin yanında durduklarından bugünde bunun karşılığını almak istiyorlar. Dahası hükümetin sürekli olarak ekonomik başarıdan dem vurması, uluslar arası kuruluşlarla yapılan not kavgaları insanların ülkenin ekonomik durumunu belki de gereğinden daha iyi görmesine yol açtı. E hal böyle olunca insanlar daha yüksek maaş artışları, daha düşük zamlar beklemeye başladı. İşte bu sebeptendir ki insanlar son yapılan zamlara da düşük maaş artışlarına da daha önce en azından Ak Parti döneminde vermedikleri tepkiyi vermeye başladılar. Örneğin daha önce hep hükümetle uyumlu gözüken Memur-Sen Başkanı Sayın Gündoğdu’nun hükümet bize sürekli ekonomik başarıdan bahsediyor ama masada sanki derecelendirme kuruluşlarının ağzından konuşuyor diyerek bu rahatsızlığı en yüksek ağızdan duyurdu. Peki, u noktada olası çözüm nasıl sağlanır ve bundan sonra bu süreç nasıl gider. İsterseniz son olarak da bu konuya değinelim.

Türkiye Ak Parti döneminde önemli değişimler yaşadı. 90’lı yılların karmaşasından özellikle Ak Parti’nin ilk dönemindeki devrimci yaklaşımla uzaklaşan ülke son dönemde daha farklı istekleri dile getirmeye başladı. Başbakan seçim propagandasında bu Ustalık dönemim olacak derken aslında halkın kendisinden beklediğini bildiğini de gösteriyordu. Sırf bu ustalık dönemi beklentileri bile hükümetin işini zorlaştıracaktı ve nitekim zorlaştırıyor. İnsanlar değişti, kuşak değişti. Yeni kuşak daha fazla adalet ve özgürlük istiyor bu yüzden Yeni Anayasa diyor. Yeni kuşak güçlü ekonomi diyor bu yüzden daha yüksek maaş ve daha düşük zam oranları istiyor. Bu kuşak daha güçlü ülke diyor ve bu yüzden terör gibi kronikleşmiş sorunlarda daha hızlı ve kalıcı çözümler istiyor. Yani açıkçası yeni kuşak ilk iki Ak Parti iktidarında istediğinden Daha Çok Şeyi istiyor. Bu noktada önemli olan hükümetin ev genel konjonktürün buna uygun olup olmadığıdır. Kanımca ne hükümet ne de konjonktür şu anda buna uygun değil. Yani ustalık dönemi bu değil. Belki yanılıyorumdur ama Ak Parti’de oluşan ne yaparsak kazanırız havası, olduğumuzdan daha güçlüyüz mesajının pek çok alanda gereksiz bir biçimde verilmesiyle beklentilerin arttırılması ve buna uygun kadroların oluşturulmaması bugün yaşanmaya başlayan sorunların temel sebebidir. Ha bu durum nasıl devam eder derseniz ben bundan sonra daha zorlu bir süreç yaşanacağını düşünüyorum. İnsanlar daha fazlasını isteyecek, eldekiyle yetinme devri bitecek ve belki de iktidarın buna vereceği cevap onun kimileri için bitmez gözüken ömrünü belirleyecek. Hep beraber seyredip göreceğiz…

Bilal ERTUĞRUL

27 Mayıs 2012

06:06

Read Full Post »

GÜNDEME DAİR – 2…

FENERBAHÇE VE CEMAAT – 2…

İlk yazımda genel olarak şike soruşturması süreci, futbol yönetiminde yaşanan değişimler ve Etik Kurulu kararlarına kadar olan süreci aktarmış, alınan kararlar da unutulan iki önemli nokta olduğunu düşündüğümü sizlerle paylaşmıştım. Evet, unutulan ya da gözden kaçan ama bence kesinlikle kaçmaması gereken şey Fenerbahçe taraftarı, bu taraftarın yıl boyunca takımına ve başkanına verdiği destek ve bu desteğin aklanmış bir kulübe rağmen Aziz Yıldırım içerdeyken dinmeyeceği hatta bir öfke seline dönüşeceğiydi. Peki, bu sel nereye akacaktı, işte bu yazıda akan sel, nereye aktığı ya da nereye akıtılmak istendiğiyle ilgili fikirlerimi paylaşacağım.

Yıldırım Demirören’in Şubat ayı sonunda Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olmasıyla yavaş yavaş herkes kulüplerin ceza almayacağını benimsemeye başlamıştı. Ancak Fenerbahçe taraftarının yüreği rahat değildi. Tam o dönemde başlayan Aziz Yıldırım’ın davası bu rahatsızlığı giderecekti. Başkanlarını aylar sonra dışarıda gören taraftar onun “kesinlikle şike yapmadık” söylemi ve hakkındaki iddialara verdiği yanıtlarla rahatlıyor ama bu rahatlık aynı zamanda Aziz Yıldırım’a verilen desteği bir çığa dönüştürüyordu. Taraftar başından beri sahada şike yaşanmadığına inanmıştı ama yavaş yavaş Başkanlarının farklı bir hesaplaşmadan içerde olduğuna kanaat getirdi ve bu ona verilen destekle birleşince karşısına çıkacak her şeyi yok edebilecek bir büyüklüğe ulaştı.

Bu arada Demirören Federasyonu ve Fenerbahçe yönetimi arasında yapıldığını düşündüğüm anlaşmayla Fenerbahçe Cas davasını çekti ve ardından beklendiği gibi Federasyon da tüm kulüpleri akladı. İçerde her şey netleşmiş, Fenerbahçe puan silinmesiyle dahi karşılaşmamış dahası futbol takımının geçen yılki kupası alınmamıştı. Peki, o zaman Aziz Yıldırım halen neden içerdeydi? İşte bu sorunun gerçek yanıtını bilen insan sayısı kanımca Türkiye’de bir elin parmaklarını geçmiyor ve bu bilinmezlik de açıkçası her geçen gün toplumu geriyor. Son duruşmaya işte bu duygularla giden Fenerbahçe taraftarı ve polis kuvvetleri arasında yaşanan olaylar demin bahsettiğim selin akması için bir yer gösterdi ve bir anda medyanın, olayların bu yönde akışını isteyenlerin desteğiyle, gündemin bir numaralı kavgasının adı kondu: Fenerbahçe vs. Cemaat…

Peki, gerçekten böyle bir şey var mı? Aziz Yıldırım’ı içerde tutan, dahası kulübü ele geçirmek isteyen cemaat mi? Yoksa birileri hedef şaşırtmak ve cemaatle açıktan yapamadıkları kavgayı yapmak için Fenerbahçe camiasını kullanıyor mu? İşte bu sorulara verilecek cevaplar kanımca Türkiye’nin yakın gelecekteki en önemli meselelerinden birisi olacak. Neden mi, olaya çift taraflı bakıp, açıklayalım.

Öncelikle mağdur olduğunu düşünen Fenerbahçe camiası ve milyonlarca taraftarı artık başkanlarının suçsuzluğuna %100 inanmış durumda ve onu orada tutandan ne pahasına olursa olsun öç alınması gerektiğini düşünmekteler. Türk yargı sisteminde Cemaat’in uzun süredir bilinen ve arttırdığı varlığı, polisle yaşanan çatışmalar, Türkiye’de yaşanan her gelişmeyi kontrol edecek iki güç olduğu bunlardan hükümetin başında Fenerbahçeli Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın olması ve ondan kulübe karşı bir operasyon beklenmemesi olağan şüpheli olarak Cemaat’i ön plana çıkarmış durumda. Ve sarı lacivert camia son kongrede olduğu gibi tüm oklarını cemaate çevirmiş halde 29 Mayıs duruşmasını bekliyor. Aziz Yıldırım tahliye olursa herkesten daha iyi bildiğini düşündüğüm rakipleri ve onu içerde tutanlarla hesaplaşacağından ya da barışacağından dolayı en azından ortalığın sakinleşip, UEFA cezası dışında gündemden silineceğini düşünmekteyim. Ancak ve koskoca bir ancak, eğer bu duruşmada da Aziz Yıldırım serbest kalmazsa tepkinin artacağı, hatta Cemaat boyutunu aşıp hükümete doğru yönelebileceği, bunun da önümüzdeki 3 yılda yapılması muhtemel 3 seçimde hükümetin son istediği şeylerden olacağı da benim tahmin ettiğim senaryolardan.

Bir de olayın diğer tarafına bakalım. Son yıllarda pek çok konuda olayın diğer tarafı olan, polis, yargı ve devlet içerisindeki her yanlış ya da tepki çeken unsurda ismi servis edilen modern Türkiye’nin sosyal iktidarı olarak daha önce tanımladığım Cemaat ya da Hizmet’e bakalım yani… Evet, son yıllarda Türkiye’de çok güçlenen Anadolu sermayesi ve orta sınıfın etkinliğinde, Fethullah Gülen’in ruhani önderliğinde ılımlı İslam anlayışı ve belli alanlarda yaptıkları evrensel çalışmalarla sadece Türkiye’de değil dünyada da tepki, hayret ya da tebrikle karşılaşan Cemaate. Cemaat ya da kendi tanımlamasıyla Hizmet 2000’li yılların büyüyen Türkiye’sine paralel bir büyüme gösterdi. Eğitim üzerine yapılan yoğun çalışmaların sonucunda pek çok alanda cemaate sempati duyan, bir şekilde onunla bağlantılı pek çok üst düzey yönetici yetişti. Resmi bir siyasi parti desteklememekle beraber Ak Parti’ye ciddi bir destek veren Cemaat – Ak Parti ile oluşturduğu bu iş birliğiyle aslında ilk dönem demokratikleşme dalgasında da önemli rol oynadı. Ancak son yıllarda bu birliğin çatırdamaya başladığına dair olaylar ardı ardına gelmeye başladı. Öncelikle şunu belirteyim bu iş birliği resmi olarak tüm Cemaat mensuplarının Ak Partili olması anlamına gelmiyordu ve bugün de öyle değil. Ancak özellikle her iki gruba karşı kişiler uzun bir dönem Cemaat = Ak Parti izlenimi yaratmaya çalıştılar. Bu izlenim başarılı oldu mu olmadı mı tartışılır ama son dönemde hem Cemaat hem de AK Parti içerisindeki belli grupları rahatsız ettiği ve bu birliğin dışarıdan değil de içerden bozulduğunu düşünmekteyim. Nasıl mı açıklayalım.

Az önce de belirttiğim gibi son dönemde her olumsuz olayda, özellikle yargı ve polis işin içindeyse tepkiler bir şekilde Cemaat’e yönetiliyor. Peki bu Cemaat bu kadar güçlü mü ve gerçekten bu olayların hepsini o mu yapıyor? Öncelikle son Fenerbahçe olayı başta olmak üzere bir ülkenin çok önemli bir kısmını ilgilendiren operasyonları sosyal iktidar da bulunan güçler yapamaz, mutlaka siyasi iktidarın desteği olması lazımdır. Yine Oda Tv, Ergenekon, Balyoz gibi Cemaate mal edilen diğer davalara bakalım. Ahmet Şık ve Nedim Şener sembolleşip tepkilerin merkezsine gelince tutukluluk halleri sona erdirildi. Sizce onları göz altında tutan Cemaat olsa kahramanlaştırıp hadi bunun ekmeğini yiyin deyip dışarı salar mıydı? Ya da Fenerbahçe’yle Cemaat arasında bir savaş yaşansa Fenerbahçe gerçekten içerde ceza almadan kurtulabilir miydi? Yapmayın, oyunu görün. Evet, Türkiye’de cemaat pek çok kamu kuruluşunda aktif ama yalnız değil. Üstelik kontrolsüz hiç değil. Bunu en son Mit Müsteşarı ifadeye çağrıldığında gördük. Cemaat bu kadar güçlü olsa onu da içeri alamaz mıydı ya da sınırsız bir gücü varsa nasıl sınırlandırıldı? İşte bu sorulara odaklandığımızda 29 Mayıs tarihli Aziz Yıldırım’ın duruşması kanımca içerde pek çok olaya gebe olacaktır. Olası bir tutukluluk halinin devam kararıyla gözler siyasi arena ve hükümete çevrilecek, Cemaat’e çevrilen oklar yön değiştirecektir.

Cemaatlerin neden var olması gerektiğine dair daha önceki haftalarda bir yazı yayınlamıştım. Halen aynı fikirdeyim ve karşıtlarının da oluşumuyla bir ülkenin gelişiminde önemli rol oynayacaklarını düşünüyorum. Ama bazı huyların hem cemaatte hem de genel kamuoyunda değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Kamuoyu her taşın altına cemaati sokmaktan vazgeçmeli, yeri geldiğinde siyasi irade ve ona oy veren bizatihi kendi yarısını yanlış ve aksak giden işler için eleştirebilmelidir. Cemaatte pek çok alanda geliştirdiği etkinliğini tıpkı 4-5 yıl önce olduğu gibi daha demokrat, daha özgür bir Türkiye için harcamalı. Yanlış da olsa her anda iktidarın sözcüsü olmamalı, Uludere gibi vicdanlara vurulan yaralarda sesini duyurmalı. Çünkü artık görülmüştür ki Cemaat bunları yapmazsa her taşın altında aranacaktır ve emin olunmalıdır ki hatır uğruna altına bakmadığı taşlar yanında olmayacaktır. Yani bana göre bugün bir oyun oynanmakta, Aziz Yıldırım’ı içerde tutan irade Cemaat’i Fenerbahçe’ye karşı getirerek her iki kuvvete de zarar vermeye çalışmaktadır. Her iki taraf da bundan nasıl mı kurtulur, Cemaat suçsuz olduğu artık görülen ve vicdanlara yerleşen Aziz Yıldırm’ın çıkması için elinden geleni yapar, o da çıkınca onlara bu oyunu oynayanı açıklar. Bundan başka bir ihtimalde ise bu konu gündemi daha uzun süre mıncıklar.

Bilal ERTUĞRUL

23 Mayıs 2012

19:38

Read Full Post »

GÜNDEME DAİR – 1…

FENERBAHÇE VE CEMAAT – 1…

Bir süredir Türkiye’nin iç gündemine yönelik konularda fikirlerimi sizlerle paylaşma fırsatı bulamadım. Yaz başlangıcıyla beraber temposu artan iş ve akademik kariyer yazılarıma kısa bir ara vermeme neden oldu. Bugün sizlerle daha önce de üzerinde konuştuğumuz şike soruşturması, tutuklanmalar, Fenerbahçe ve cemaat arasında yaşanan ya da yaşanması amaçlanan kavgaya dair fikirlerimi paylaşarak gündeme ilişkin fikirlerimi paylaşacağım.

Hepinizin malumu 3 Temmuz 2011 Pazar sabahı Türkiye son yıllarda artık anormallikten çıkan ve bizim için normale dönen büyük bir soruşturma ve tutuklama dalgasıyla güne merhaba dedi. Başta Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım olmak üzere futbol camiasından pek çok kişi 2010 – 2011 sezonuna yönelik yapılan Şike ve Teşvik Operasyonu kapsamında gözaltına alındı ve daha sonra tutuklandı. Aynı ay içerisinde 3 ayrı dalgada soruşturma önce Trabzonspor sonra da Beşiktaş ve sayısı 8’i bulan Süper Lig takımını kapsayacak şekilde genişletildi. Önceleri basının da abartısıyla neredeyse geçtiğimiz yıl her maçta şike yapıldığı zannedildi. Sonra şike yapılan maç olmadığı teşebbüs edilen maçlar olduğu söylenirken o dönem Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olan Mehmet Ali Aydınlar ve yönetimi UEFA’nın da yaptığı baskı sonucu Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’ne göndermedi.

Olaylar tam bir sarmala girmişken nerede kaldı dediğimiz siyaset de nihayet davaya müdahil oldu. Önce Aziz Yıldırım’ı kurtarmak için yasa çıkartılacağı söylendi. Sonra henüz 6 ay önce yasalaşmış bir yasanın maddeleri değiştirilip şike ve teşvik yapan kişilere yönelik adli cezalarda indirime gidildi. Bu indirimden aşta Serdar Adalı ve Tayfur Havutçu olmak üzere pek çok kişi faydalanırken Aziz Yıldırım içerde tutulmaya devam etti. Yani Yıldırım’ın içerde tutulma sebebinin şike olmadığı ortaya ancak 5 ay sonra çıktı.

Hazır siyasiler indirim yapmışken bizler de futboldaki cezaları düzenleyelim diyen başlarını Yıldırım Demirören’in çektiği bir grup Mehmet Ali Aydınlar’ı bir kongre toplaması ve bu cezaları düzenleyen 58. Maddeyi düzenlemesi konusunda ikna etti. Ancak kongre günü sadece Beşiktaş ve birkaç kulüp değişikliğe onay verirken başta herkes “adaletin bekçisi benim” demeye başladı. Kendisine kurulan bu tuzağa düşen, dahası aldatılmış hisseden, daha 7 ay önce tam destekle başkanlığa seçilen ama başkanlığının ertesi haftasında bu kaosun içinde kalan, hayatının en önemli göreviyle hayatını adadığı renklerin arasında kalan, en kötüsü yanlış yönlendirilen Mehmet Ali Aydınlar bu kirli ve herkesin bir yerlerden elini soktuğu, bugün söylenenin yarını tutmadığı ortamda kalmadı ve istifa etti. Bir bakıma ortalıkta dolaşan son erlerden birisi meydanı terk etti

Mehmet Ali Aydınlar’ın istifa etmesiyle bir anda daha bir hafta önce onu istifaya sürükleyen kongreyi düzenleten, kongrede Aydınlar’ın arkasında duran tek büyük kulüp başkanı olan Yıldırım Demirören adaylığını açıkladı. Adaylık döneminde “Gerekirse tüm takımlarımız 5 yıl Avrupa’ya gitmez” tarzı açıklamalarıyla tehlike sinyalleri verse de Galatasaray hariç tüm futbol ailesi tarafından Başkanlığa getirildi. Başkanlığa gelmesiyle beraber önceki 6 ayda karmaşa haline gelmiş sorunları da çözdü gerçekten ama yaptığı çözümün Avrupa’daki sonucu ne olacak onu bilmiyoruz. Peki, nasıl çözdü, kısaca hatırlatayım.

Öncelikle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın desteğini aldı ve içerde elini güçlendirdi. Başbakan’ın da yukarda değindiğim gerekirse Avrupa’ya gitmeme şeklindeki açıklamalarıyla futbol dünyasını aynı görüşte olduklarına ikna etti. Sonra Fenerbahçe yönetimiyle federasyon arasında atılan köprüleri kurdu. Fenerbahçe yönetimi aylar boyunca namus davamız dediği Cas Davası’nı çektiği an zaten bu anlaşmanın yapıldığı ve Fenerbahçe’nin herhangi bir ceza almayacağı garantilenmiş oldu. Diğer takımlar ucu kendisine değer mi bilmedikleri ve bu çözümün bir şekilde Başbakan destekli olduğunu bildikleri için adalete güvenmek yerine adalete sırt dönmeyi ve güce güvenmeyi kabul edip sustular. Sonra cezalar açıklandı. Bazı oyuncular kendi kendilerine şike yapmaktan 2-3 yıl ceza aldı, bazı yöneticiler teşebbüs etmekten ceza aldı ama tüm kulüpler aklandı. Yani Demirören dediğini yaptı.

Demirören dediğini yaptı yapmasına ama o ve bu çözümü destekleyen, göz yuman ya da yo gösteren herkes bu süreçte çok ama çok önemli iki şeyi unuttu. Bunların ilki UEFA’nın oyuncu ve yöneticiler ceza alırken kulüplerin ceza almamasını kabul etmeyeceğiydi ki kanımca 1 Haziran’da adli körlüğün sadece bizde olduğunu hem de ülke olarak genelimize yayılmış bir hastalık olduğunu çok acı bir şekilde gösterecekler. İkinci unutulan şey ise dünya takım sporları ve taraftarlık tarihinin en büyük kaynaşma ve bütünleşme örneklerinden birini hem de bir iki gün değil bir sezon boyunca gösteren Fenerbahçe taraftarının herkes temizlenirken başkanlarının aklanmış bir biçimde içerde yatmasına sessiz kalmayacaklarıydı.

Not: İlk unutulana 1 Haziran sonrası UEFA kararları çıkınca değineceğim, devam yazımda ikinci unutulanla yani Fenerbahçe taraftarının tepkisi, bu tepkinin cemaate yönelmesi ve oluşan ortamla ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

22 Mayıs 2012

17:42

Read Full Post »

DENİZİ AN(LA)MAK…

DENİZİ AN(LA)MAK…

Yine aylardan Mayıs

Meydanlara çıktın biraz apansız

Söyle andın mı denizi yapayalnız

Öyle meydanlarda beraberken değil de

Sabah uyanmadan rüya yerinde

Şu gecenin derinlerinde

Yüreğinin uç yerinde

Hani kimsenin bilmediği

Senden öte olan sende

Anmadıysan dur da dinle

Biraz düşün gerilme be

Öyle ya düşünmekte bugün büyük bir erdemde

Denizin de umutları vardı

Denizin de yarınları

Denizin de bir adı vardı

Emin ol herkesten ayrı

Belki de bizden çok önce

Bir sabah tan ağardığında

Sonlanmış bir yaşamı

O deniz şimdi uzaklarda kaldı

İsyan kokan topraklara daldı

Sen ben rahat uyurken

O uyumadan cenge daldı

Vatan haini diye

Suçlananlar onlardı

Hani belki senden benden

Çok sevdikleri o vatandı

Şimdi 1 Mayıslarda

Parkelerin dış yüzünde

Taşıyanca anlarım mı sandın

Kusura bakma arkadaşım

Deniz’i anlamak için denize dalmak gerek

Ve yine kusuruma bakma

Onun için de memleket kadar yürek gerek

Bilal ERTUĞRUL

10 Mayıs 2012

21:21

Read Full Post »

BANA BİR BAVUL LAZIM…

2011 yılını acısıyla tatlısıyla geride bıraktık. Bugünlerde herkes yeni yılla ilgili mesajlara daldı. Dikkat ettim de tüm mesajlarda en uçlarda yaşanan bir Pollyannacılık var. İnsanlar güzel dilekleri ardı ardına sıralıyor. Ama sanırım geçen yılın muhasebesi pek yapılmıyor. Hâlbuki hem ülkemiz için hem de dünyamız için oldukça zorlu bir yılı geride bıraktık. Dünyada yaşanan ekonomik ve insani krizler, ülkemizde artan bölünme, yaşanan acılar bu kadar kolay geride bırakılmamalı diye düşünüyorum. İşte toplum hakkında bu düşünceler içerisindeyken kendi muhasebemi yapmaya karar verdim. Bir nevi vicdan muhakemesi de denilebilir.

2011 yılı benim için karmaşık duygular arasında başladı. Artık 17 yıllık eğitim – öğretim hayatımın sonuna gelmiştim. İlk kez ciddi bir iş ve kariyer baskısı altındaydım. Ama mesele özgeçmişlere sıralanacak başarılarsa bunlar açısından her zaman şanslı insanlardan olmuştum. Her zaman doğduğum topraklara Anadolu’ya borçlu olduğumu düşündüğüm topluma, kültüre, tarihe ilgimin getirdiği kendimi açıklayabilme gücüm ve doğuştan gelen sonradan geliştirmek için açıkçası pek de uğraş vermediğim analitik düşünme yeteneğimle birleşince özgeçmişleri dolduran akademik ve akademik olmayan başarıları ardı ardına sıraladım. Haksızlık etmeyeyim bunlar beni bugüne kadar iyide taşıdı. Ancak ilk olarak bu yılın ortalarında özgeçmişlerde yer bulmayan bazı eksikliklerimle yüzleşmeye başladım. Belki yaşıtım olan pek çok kişi için önemli eksiklikler olmayabilir ama bunu mezuniyet sonrası kariyerimde yaşadığım için sizlerle paylaşacağım.

Bu yıla kadar beni tanıyanlar kendimi bildim bileli savunduğum bir düşüncemi mutlaka anımsayacaklardır. İnsanlar iki gruba ayrılır ilk grup kendisi için doğan, yaşayan ve ölenlerden oluşur, diğer grup ise doğduğu günden itibaren başkaları için, insanları, doğduğu topraklar için yaşamayı kader edinmiş ölümü de yine bu kutsal amaçları uğruna olanların grubuydu. Hayatımdaki pek çok tercihimi insanlara açıklarken bu tezimi kullandım ve kendimi hep ikinci gruba attım. Aslında çok dürüst davranıyordum çünkü öyle düşünüyordum ya da düşünmem gerektiğine koyu bir bağnazlıkla saplanmıştım. Pek çok konuda attığım adımları, ülkülerimi, dostluklarımı hatta sevdalarımı bu düşünce şekilleniyordu. Bazen bir kılıçtan keskin davranmamın, olmadık bahaneler arkasında onlarca kalp kırmamın tek tesellisini böyle düşününce bulabiliyordum. Karacaoğlan torunu olarak çok seviyordum ama yine bu kendime kutsal amaç uğruna sevdiklerime sevdamı söylemiyordum. Ya da beni sevenlere asla kapıyı açamıyordum. Dostlar ediniyor kimine onca yanlışa rağmen katlanıyor kimiyle tek yanlışta ya da yanlış anlama da tüm ilişkimi bitiriyordum. Kadınlardan ya da benim yaş grubumda kızlardan, onlarla kurulan samimi diyaloglardan belki de yine aynı sebeple kaçıyordum. Kendim için yaşayamam, ülkem için yaşamalıyım, insanlık için doğdum onun için ölmeliyim diyordum ama hiç kendimi kandırdığımı anlayamıyordum. Aslında bazen düşünüyorum da hep erken öleceğimi hissettiğimden belki de bir günde iki ömür yaşamaya çalışıyordum.

Ancak bu yıl bir şeyler değişti. Kaderin yaşamak zorunda olduğumuz bir yazgı olduğundan çok kendi yaşadıklarımızla yazdığımız bir yazıt olduğuna daha çok inanıyorum mesela. Sevip de söyleyemediğim, sevilip de sevemediğim kızlarla yaşanacak aşklardan yaşanması gereken ama hep bir yerlerde bahaneler arkasında sakladığım o aşklardan büyük pişmanlıklar duyuyorum mesela. Ya da bir hiç uğruna yok ettiğim dostluklarımdan yaşanmamış dost muhabbetlerinden de aynı pişmanlıkları duyuyorum. Birilerine abi, baba olmaktansa onlara arkadaş olmayı tercih etmemiş olmama da içten içe bozuluyorum. Mesela okuyamadığım kitaplardan, izlemediğim filmlerden, haksızlığa uğrayan on binlerce insanın hikayesine kulak kabartmak yerine daldığım uzun futbol tartışmalarından da pişmanlık duyuyorum.

Başkalarına onlar adına zaman yaratmasam belki de daha genç olabilirdim. En azından bu kadar kişinin hayatıyla yaşlanmak yerine daha genç, kendi yaşımda mesela gösterebilirdim. Mesela arada öğrenmediğim dahası öğrenmek için pek çabada sarf etmediğim Arapça için hayıflanıyorum ya da ne bilim bir müzik aleti çalmadan geçen bunca yıla, anlaşılmamış yazarlar üzerinde yapılmamış tartışmalardan, en kötüsü onca zaman geçirdiğim dost ve akrabaları aramakta hep yaşadığım ertelenmişliklerden de pişmanlık duyuyorum. Dünyayı değiştirmeye and içmiş gibi yaptığımdan bunları yapamadım. Dahası pişmanlıklarımı dahi paylaşamadım. Eski bir sokakta bulunan birkaç kurumuş ağaçtan başka bir şeyim yokmuş gibi hissettiğim bazı gecelerde sığınabileceğim bir kucak bulamadım. Kısacası birileri için yaşama bahanesiyle yalnızlıkla o kadar sarmaş dolaş oldum ki bir zaman sonra o birilerinden kaçmak üzerine bir yaşam kurmaya çalıştım. Belki de yurt dışına gitme isteğimin temeli de burada yatıyor. Bilmiyorum yaptıklarımdan pişmanlık duymuyorum ama yapamadıklarımla yaşamayı da henüz başaramıyorum.

Bu yüzden yeni yılda bana bir bavul lazım diyorum. Yaşadıklarımın muhakemesini yaptıktan sonra alınacak gönülleri aldıktan sonra yapamadıklarımla yüzleşmek için farklı bir yerlerde zaman geçirmek istiyorum. Mesela her zaman düğün yerim olarak düşündüğüm İskoçya’nın bol yağmurlu topraklarında, bir Tibet Manastırı ya da Hint Köyü’nde, İran’ın Azerbaycan yakınlarında bir dağ köyüne, Güney Amerika’nın henüz yerlilerin kokularının ölmediği topraklara ya da ne bilim Sibirya steplerinden Moğolistan’a kadar olan kuş uçmaz, kervan geçmez topraklarda. Buralara gitmek sanırım 2012’de nasip olacak ve bu yılın sonunda yapamadıklarımın en azından bir kısmını yapmış olacağım. Mesela seneye bu zamanlarda dostlarla olacağım. Hem de tek gelmeyeceğim yanlarına bir eş de bulacağım. Öyle her şeyi onaylayan tiplerden değil, karlar arasında korkmadan başını çıkarabilecek kardelen kadar cesur, karşımda ayna kadar açık ve onu kırdığımda vereceği acı bir cam kesiği kadar yakıcı olacak. Birkaç lisan daha konuşacağım mesela. Ülkemin insanlarını daha çok tanıyor olacağım ve artık büyük adam olmanın küçük engellere takılınca onları yok etmekten değil de onları da omuzlarına alarak doğruya onlarla beraber gitmekten geçtiğine tüm benliğimle inanacağım. Ama dedim ya tüm bunlar için şimdi Bana bir bavul lazım…

Not: Bundan sonra ömrüm elverdikçe bugün çok azını doldurduğumu düşündüğüm bavulun hikayesini ve değişimini yıl sonlarında bir şekilde tüm insanlara anlatacağım. Yani bir bavulun hikayesini yaşayarak yazacağım…

Bilal ERTUĞRUL

1 Ocak 2012

00:45

Read Full Post »