Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘hukuk’

ŞANLIURFA’DAN ÇIKAN ACI GERÇEKLER…

Şanlı Urfa Cezaevi’nde Cumartesi günü yaşananlar modern Türkiye’nin bir kısım acı gerçeklerini gözler önüne koydu. 10’u tutuklu, 3’ü hükümlü 13 kişinin yaşamını yitirdiği bu olaylardan sonra çıkan yangında da bazı mahkumlar yaralandı. Dün akşam saatlerinde bu cezaevine yakın 4 cezaevinde daha bu olayların ve yangınların çıkması akıllara “Orada Neler Oluyor?” sorusunu getirdi. Evet, gerçekten özelde cezaevlerinde genelde adalet sisteminde neler oluyor? Bugün bu soruya Şanlı Urfa Cezaevi’nden yükselen feryatlarla cevap bulmaya çalışacağım.

Türkiye’de adalet hep tartışmalı bir konu oldu. Tarihimizden bahsederken adil hükümdarlardan, adalet simgesi, İslam Halifesi Hz. Ömer’den bahsetmeyi bir ülke olarak sevsek de adaleti hiç bugüne getiremedik. Tüm adilliğimiz hep geçmişteki övünmelerde kaldı. Hal böyle olunca memlekette zaten genel anlamda adalete inanan hiç kimse kalmadı. Ama son aylarda adaletin bir kısmındaki sorunlar can yakmaya, vicdanları karartmaya başladı. Önce Pozantı Cezaevi’ndeki çocuklara yönelik akıl almaz olaylar, sonra Şanlı Urfa derken cezaevlerinin de büyük bir sorun olarak ortaya çıktığını gördük. Peki, bu sorunun temeli nedir, nasıl çözülebilir ve bu bağlamda çalışmalar yapılmakta mıdır?

Öncelikle şunu söyleyelim bu sorunun da temeli toplumsal adalet yaklaşımımızdan başlayıp özelde adalet sistemindeki neredeyse tüm eksikliklerden oluşmaktadır. Toplumsal adalet anlayışımızda hapis kavramı suçlu olsun ya da olmasın oraya düşen mahkumun en ağır şekilde cezalandırılması, her yapılanı hak etmesi üzerine kurgulanmıştır. Hal böyle olunca uzun bir süre toplum olarak hapishanelerimizde yaşanan insanlık dışı durumlara ses çıkarmadık. Bu ses çıkarmama bugün toplum olarak canımızı çok yakan adalet sistemimizin de bu kadar kötü, vurdumduymaz ve sorgulanmaz olmasına neden oldu. Hapishane koşulları, işkence ve şiddet, mahkumların yaşam alanları üzerine hiç düşünmedik. Onları sanki insanlıklarını kaybetmiş mahlukatlar olarak sınıflandırdık ve bunun sonucunda da ne yazık ki onlara insanca yaşama ve davranma şansı bırakmadık. Bu yaklaşımımızdan dolayı daha önce Pozantı olayında da belirttiğim gibi bu tarz olayların ilk sorumlusu toplum olarak biziz ve kimse bu gerçekten kaçamaz.

Olaylara yol açan özel sebeplere baktığımızda ise Pozantı Cezaevi olaylarında karşımıza çıkan sebeplerden çok da farklı sebeplerle karşılaşmıyoruz. Hapishanelerimiz eski, bakımsız dahası memlekette adalet tutuklama üzerine kurulduğu için kapasitelerinin üzerinde mahkum barındırıyorlar. Bunların dışında yeni Adalet Sarayları yapmakla meşgul Adalet akanlığı uzunca bir zamandır denetim konusunda en kötü bakanlıklardan birisi olma görevini layıkıyla sürdürüyor. Pozantı da kaç kez uyarılmasına rağmen çocuklara tacizi soruşturmadığı ortaya çıkan yöneticilerle karşılaşmıştık. Burada ise hem 2010 hem de 2011 de hazırlanan raporlarda kapasite üstü kullanımda olduğu belirtilen, mahkumların insani yaşamın sınırlarına geldikleri belirtilen bir cezaevinin bu şekilde kullanıma devam etmesi yine yapılan denetimlerin geçersizliğini göstermekte. Sayın Bakan bugün yaptığı açıklamada “İstifam sorunları çözecekse ederim” diyor . Bence sayın bakan bu derece yapısal değişimlerle uğraştığı bir dönemde temel sorunlardan birisi olduğu artık gün gibi açığa çıkmış bu konuya daha fazla zaman ayırmalı. Kendi istifasının sonucu belli olmamakla beraber bu tarz olaylarda daha önce gelmiş raporları hiçe sayan, durumu olduğu gibi sürdüren bürokratlarının istifasını alsa daha iyi olur. Pozantı olayından sonra bu olmadı, umarım bu olayda yapar ve kendisi de rahatlar.

Şanlı Urfa’dan çıkan bir diğer acı gerçek ise tutuklu / hükümlü oranları ve bu sorunun cezaevlerinde en azından kapasite sorununun da temelinde olduğunun görülmesidir. Ölen 13 kişiden 10’unun tutuklu olması yani eğer adam gibi bir hukuk sistemimiz olsa dışarıda olacak olma durumları olayın en acıtıcı noktalarından birisi olarak göze çarpmaktadır. Daha önce de defalarca sizlerle paylaştığım üzere bir ülkede tutuklu / hükümlü oranı modern oran olan 1’in altı yerine 3’ü bulmuşsa yani modern dünyada suçun kesinleşmesine kadar kişilerin özgürlüğü önemliyken bir ülkede tutuklama hüküm vermeye dönmüşse o ülkede adalet yoğun bakımda kalmıştır. Bizde de durum bundan öte değildir. Hükümet son yıllarda ardı ardına yeni yasalar ve yeni adalet sarayları yapmakta ama sorun azalmak yerine artmaktadır. Bu durumda hukukun yeniden düzenlenmesi ve yeni anayasa ama işine değil ülkeye gelen anayasa için de artık zaman daralmaktadır. Eğer düzgün ve tutarlı, modern bir hukuk sistemimiz olsa bu kadar tutuklu olmaz ve hapishanelerde 6 kişilik koğuşlarda 20 kişi kalmazdı. Bu bakımdan bu olayların en acı çığlığı bu ülkede hukukun bittiği gerçeği olmuştur.

Türkiye’de hukuk iflas etmiş, ölüm fermanı başta halkın genel hukuksuzluğu sonra da yönetenlerin hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunu tercih etmeleriyle imzalanmıştır. Ancak bu durum artık bu şekilde gitmeyecektir ve gitmemelidir. Halk olarak kapanan gözleri açmalı, susan vicdanları konuşturmalıyız. Bugün yanan başkası yarın biz olabiliriz. Hali hazırda her an nefes almaktan ötürü tutuklanabileceğimiz bu ülkede artık buna bir son vermeliyiz. Ak Parti hükümeti de artık üstünler hukukuna çalışmaktan vazgeçmeli kendisini seçen halkın bir gün karar değiştirebileceğini, o karar değiştiğinde üstünlüğünün kaybolacağını ve o gün yananların kendilerinden olacağını görmeli, yeni anayasayla hukukun üstünlüğü için daha fazla can kaybettirmemelidir. Yoksa bu yük, bu feryat bir gün onun sonunu getirecek bir büyüklüğe ulaşabilir.

Bilal ERTUĞRUL

19 Haziran 2012

17:20

Reklamlar

Read Full Post »

YAVAŞTAN ANLIYOR GİBİYİZ…

YAVAŞTAN ANLIYOR GİBİYİZ…

Bundan yaklaşık bir ay önce burada yeni anayasa konusuna değinmiş, yeni anayasanın yapılması konusunda umutsuz olduğumu dile getirmiştim. Yeni anayasayı yapmaya iktidarı, muhalefeti, tüm siyasi katmanlarıyla hazır olmadığımızı, dahası halkta da her türlü adaletsizliğe rağmen yeni anayasanın önemli bir konu olarak algılanmamasını bu umutsuzluğumu sebep olarak göstermiştim. Aynı yazımın devamında da ülke olarak anayasamızın temel bir ruhu olması gerektiğine, kimilerine göre İslam, kimilerine göre Türk milliyetçiliği ve kültürü, kimilerine göre batıcılık olan bu ruhu ifade edemememizin de anayasa yapımına başlayamamamızın sebebi olduğunu belirtmiştim. Yazıma son verirken de bana göre yeni anayasanın ruhunun ANADOLU olması gerektiğini, bu topraklarda yaşamış onlarca uygarlık, onlarca din ve dilin ortaklaştığı tek noktanın ANADOLU olduğunu dahası batıdan aldığımız mevcut yasal düzenlemelerimizin toplumla sürekli çakışmasının sebebinin de bu yerellikten evrenselliğe geçemeyişimiz olduğunu belirtmiştim.

Aradan geçen yaklaşık bir ayda yeni anayasayla ilgili haberler gelmeye devam etti. Hatta yazım çalışmalarının başladığı, benim de üniversitesinden mezun olduğum TOBB’un yaptığı Anayasa Buluşmalarından önemli sonuçlar alındığı gibi önemli haberler de aldık. Bunlara ilaveten iki hafta önce siyasi partilerin tutuklu vekillere yönelik bir anlaşma sağladığı haberleriyle gündem şekillendi. Ancak yine bir şey olmadı. Önce Başbakan’ın danışmanı benim de üniversiteden hocam Ak Parti Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan tutuklu vekillere yönelik halkta bir beklenti olmadığını ve partisinden bu yönde bir karar çıkmadığını belirtti. Sonra mecliste anayasa komisyonunun henüz temel maddeler üzerinde bile görüş alışverişi yapmadığı basına yansıdı ve umutlar yine rafa kalktı. Aslında hocamın söylediği çok doğru bir tespitti. Evet, halkta tutuklu vekillerin hapisten çıkması için yoğun bir baskı yok. Zaten bu ülke tarihinde son 40 yılda halkın kapsamlı bir tepki koyabildiği nadir tutuklamalar oldu. Örneğin Ahmet Şık ve Nedim Şener bu şanslı isimlerin başındaydı. Halk ucu kendisine değene kadar ne yazık ki özellikle yasal zeminde baskı oluşturmuyor ve bu belki de henüz tam demokratikleşememiş olmamızdan kaynaklanıyor. Ancak burada siyaset kurumuna yönelik bir görev tanımlaması problemi de kendiliğinden doğuyor: “Acaba siyaset özellikle de demokratik ortamdaki siyaset halkın beklentilerine ya da anlık tepkilerine göre mi davranmalı yoksa bazen geleceği düşünerek Halka Rağmen Halkçı Olabilir mi?”. Yine daha önce de belirttiğim üzere demokrasi halka rağmen halkçı olamayacağınız tek rejimdir ve ne yazık ki halkta her zaman halkçı olmaz.

Neyse olaylar 12 Haziran sonrası olduğu gibi aynı tas aynı hamam tasviri içerisinde geçerken bir anda yurt dışı seyahatinde olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 28 Şubat tutuklamalarının artık ülkeyi boğduğuna dair açıklama yaptığını öğrendim. Bu açıklama kanımca çok önemli bir açıklama ve bence ne basın ne de halk olarak bizler buna gereken önemi veremedik. Neden mi, şöyle açıklayayım. Undan bir ay önce yapılan ve benim de sonuçlarını sizlerle yorumladığım ankette halkın adalete olan inancı %25 gibi demokratik ve modern bir ülkeye hiç yakışmayacak boyutlarda çıkmıştı. Bu gerçeği uzun süredir dile getirenlerden olduğumdan ülkeyi yönetenlerin bu gerçek üzerine yoğunlaşmamaları tuhafıma gidiyordu. Bu açıklama bize göstermektedir ki artık Başbakan da bunun farkında ve bu sorunsal yargının tek çözümünün yeni anayasa olacağını da kısa zamanda dile getirecektir. İşte bu açıklama ortada tüm çıplaklığıyla duran bir sorunun yine aynı çıplaklıktaki çözümünün de yavaş yavaş anlaşılmaya başlandığını gösteriyor. Açıklamaya bir başka önem katan durum ise mevcut meclis aritmetiğinde Başbakan’ın iradesi tam oluşmadan yeni anayasa yapılmasının mümkün olmayışıdır. Peki, bir çiçekle bahar gelir mi? Gelir ama doğru yolda gidersek gelir. Peki, doğru yol nedir, onu da açıklayalım.

Öncelikle Ergenekon ve Balyoz davalarının halk nezdindeki desteği zaman içerisinde azalmış ve birde milyonları ilgilendiren futbolda şike davası büyük bir hüsrana yol açmışken bu ülkenin temel meselelerini bırakın ufak olaylarında bile hakim, savcı ve polise olan güven sıfırlanmıştır. Bu gerçeğin altında da mevcut yasal düzenlemeler ve bunlara dayanak oluşturan anayasanın yetersizliği yatmaktadır. Bu iki tespiti halk olarak yaptığımız zaman değişimi de yapabiliriz ve işte bu çiçek bu tespitin yapılması için önemlidir. Bundan sonra yapılması gereken hükümetin muhalefet ve sivil toplumun her kesiminin en azından fikrini alarak yeni anayasayı bir Ak Parti anayasası olarak değil de Türkiye Anayasası olarak tasarlamasıdır. Bunun olması da ancak %80 üstü bir onay almış anayasayla mümkündür. İşte hükümetin çok sesliliği duyması, sadece bir dönemi değil bir ülkenin gelecek birkaç kuşağını etkileyeceğini bilerek hareket etmesi bu sürecin en kritik noktasıdır. Bunun yanında toplumun her kesimi de yeni anayasa sürecinde doğrudan ya da dolaylı olarak katkısını sunmalı, eleştirisini yapmalı ve çözümün parçası olmalıdır. Eğer bunları yaparsak gelecek kuşaklara çok daha düzgün işleyen ve en önemlisi daha adil bir ülke bırakabiliriz. Yapmazsak daha çok yanarız.

Anayasa yapmak, bir ülkenin her damarına dokunmak demektir. Anayasa yapmak bir bütün olarak bir ülkenin katkı vermesiyle mümkündür. Anayasa yapmak herkesin herkes için yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu idrak etmesiyle başarılacak bir süreçtir. Bundan bir ay önce bu konuda çok umutsuzdum ama yavaştan da olsa ucu bize deyince anladığımızı ve yavaş yavaş çözüme yol aldığımız düşünüyorum. Umarım yanılmam ve daha güzel bir ülke hayaline yol almaktayken bir kez daha yolda kalmayız.

Bilal ERTUĞRUL

11 Mayıs 2012

20:53

Read Full Post »

MEMLEKETTE ADALET VAR…

MEMLEKETTE ADALET VAR…

Pazartesi günü Türkiye Futbol Federasyonu 3 Temmuz’dan bu yana süren Şike Soruşturması sürecinin artık sonuna gelindiğini duyuran bir açıklama yaptı. Açıklamaya göre 16 Süper Lig takımı Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’na (PFDK) sevk edildi. İlginçtir sürecin başından bu yana ne ismi her hangi bir şekilde iddianamede geçen ne de oyuncu ya da yöneticilerinden birisinin ifadesine dahi başvurulmamış aralarında Galatasaray ve Bursaspor’unda olduğu 8 kulüpte iddianamede yer alan 8 kulübün yanına eklenerek PFDK’ya sevk edildi. Tabi bir anda kıyamet koptu. Galatasaray taraftarı yürüyüşler organize ederken yönetim kurulu Futbol Federasyonu’nu istifaya davet etti. Peki, bu uzun süreç ve daha açıklanmayan karar bize neyi öğretti: Memlekette adalet var…(Tabi yersen…)

Artık kendinizi kandırmayı bırakın. Taraflı tarafsız, iktidarı muhalifi, mağduru mağruru her ne cephede yer alıyorsanız alın ama şu gerçeği kabul edin hukuk bu memlekette hiç olmadı. İstiklal mahkemelerinde Kurtuluş Savaşı’nın Doğu Cephesi kumandanı Kazım Karabekir idamla yargılanırken de, Başbakan Adnan Menderes Yassıada da idam mangasıyla yol alırken de, Deniz Gezmiş ve arkadaşları sivil iradenin kemendiyle can verirken de, 12 Eylül’de çocuklar asılırken de, bugün demokrat geçinenlerin “Vatan için kurşun atan da yiyen de kahramandır.” dediği günlerde Güneydoğu’da binlerce faili meçhul işlenirken de, bugünün Başbakanı bir şiirle hapse doğru yol alırken de hukuk yoktu. Bugün de yok. Kusura bakmayın bu millet bu kafada giderse yarın da olmayacak. Çünkü artık iyiden iyiye bir toplum olarak genetiğimizde hukukun olmadığını bizde hukukun güçlünün zayıfa üstünlüğünün meşrulaştırma aracı olarak kullanıldığını ve algılandığını, halbuki özünde hukukun zaten hukuk olmasa istediğini alacak olan güçlüyü değil de ezilecek zayıfın hakkını korumak için var olduğunu bilmeyi bırakın körelmiş vicdanlarımızda yerinin bile olmadığını düşünüyorum.

Belki biraz sert bir giriş oldu ama daha kaç davada daha kaç olayda hukuksuzluk hukuka üstün gelecek bilmiyorum. Ve ben artık tüm bunların karşısında susmuyorum. Çünkü görüyorum ki sustukça, güçlünün dümeninde yol alan bir hukuk ve onun dünden iyi olduğunu düşünen dahası buna cidden inanan masum insanların her geçen gün daha da eziliyor. Dahası canları yanmadan canı yanan için üzülmek kimsenin aklına gelmiyor. Diyebilirsiniz ki kardeşim bir topun peşinde koşanların davasından koskoca bir hukuk sistemi böyle topa tutulur mu, tutulur be kardeşim. O dava memlekette herkesin ucundan, kenarından tuttuğu bir davaysa tutulur. Ha bu arada bana başka bir dava göster ben de onu tutayım da ayrı bir cevabım olur.

Burada Fenerbahçe, Trabzon ya da Beşiktaş suçludur ya da suçsuzdur demiyorum. Geçen yıl tüm maçlarını izlediğim Fenerbahçe’nin hakkıyla şampiyon olduğunu, bu süreçte bir tek Gençlerbirliği maçında lehte ciddi hakem hataları yaşandığını, Emenike olayının futbolun etik değerleriyle bağdaşmadığını ama bunun kişinin ve sporcunun zeki, çevik ama ahlaksızını isteyen ve destekleyen taraftarların isteğinin bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Teşvik primi üzerine çalışmalar olmuşsa da bunların sahaya yansımadığını da düşünüyorum. Dahası tamamına internetten ulaşıp okuduğum 400 küsur sayfalık iddianameye bakıldığında diğer takımların Fenerbahçe üzerinde oynanmak istenen oyunun doğuracağı tepkinin azaltılması amacıyla piyon olarak kullanıldığını aynı durumun yarın bir gün açıklanacak “0” cezaların kabulünün sağlanması için bugün de Galatasaray’a uygulandığını düşünüyorum. Hal böyleyken uzun süredir kirli olduğu düşünülen, millet olarak bu ülkenin 74 milyon vatandaşını tek çatı altına toplayan nadir değerlerimizden birini temizleme fırsatını bu kadar ucuz bir şekilde elden kaçırmaya isyan ediyorum. Şike yoksa başta bu sürecin başında basına verdikleri malzeme ve ülke gündemine düşürdükleri kara leke sebebiyle savcı ve emniyet teşkilatı aklanmalıdır. Yok, varsa o zamanda bu işin içindekiler ve güçlerini aldıkları kurumlar hak ettikleri cezaları almalıdır. Sadece ve sadece bu yolla kişilerin gücü arkasına alarak hukuksuzluklarını sürdürmelerini engelleyebiliriz. Ancak hiç kimse ceza almayacak ve sonunda bu işle hiç ilgisi olmayan kişi ve kurumlar sırf yanlış yapmış birilerinin (bu dava için davalı ya da davacı, ya da terazinin iki yanı demem yeterlidir) aklanması için lekelenecekse bu memlekette adaletten söz edemeyiz.

Daha önce de yazdım, şimdi de yazıyorum biliyorum daha sonra da yazacağım. Hukuka, adalete inancın olmadığı dahası adaletin bir değer olarak ele alınmadığı, güçlünün hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukuna doğru dört nala yol aldırdığı bir toplum olmaya devam ediyoruz. Başladık demiyorum çünkü zaten uzun zamandır bu topraklarda adaletin terazisinin ayarı bozulmuş durumda. Ama ekonomide, milli iradenin uyanışında şahlanmaya çalışan bir halkın bu şahlanışının bu tarz bir hukuksuz düzenle sürdürülmesi mümkün değildir. Dahası bizi tekrar 90’ların karanlığına çekecek yegane meselede budur. İşte bu yüzden artık memlekette adalet var cümlesinin boş olduğunu, yeni bir anayasa, yeni bir hukuki yaklaşım dahası kendi vicdan muhakememizde ne kadar kaçınılmaz ve tarafsızsak o derece tarafsız ve kaçınılmaz bir hukuk düzeni oluşturmalıyız. Sizleri bilmem ama ben bu işten sıkıldım ve yeni Türkiye için daha adil bir düzen isteğinin artık sadece lafta kalmaması için elimden geleni yapacağım.

Bilal ERTUĞRUL

2 Mayıs 2012

22:30 

Read Full Post »

TOPLUMSAL PLANLAMA VE EĞİTİM ÜZERİNE…

TOPLUMSAL PLANLAMA VE EĞİTİM ÜZERİNE…

Dün yazdığım kuşakların bir siyasi otorite tarafından kazanılacağına dair yazıma çeşitli tepkiler aldım. Kimileri Ak Parti’nin hali hazırda kuşakları kazandığını, kimileri Ak Parti’ye akıl vermenin haddi olmadığını kimileri çok fazla Ak Parti ağzıyla yazdığımı belirtti. Hepsinin fikrine saygım var ama sanırım bazı noktalarda açık olamadım. Bana göre Milli Görüş hareketinin lideri Sayın Necmettin Erbakan her ne kadar yeri geldiğinde çok ağır eleştirse de 2007 sonrası Ak Parti’nin aldığı oy oranlarının %50’lere dayandığını görünce daha 90’larda söylediği; “Bir gün her iki kişiden birisi Milli Görüşçü olacak” sözünü hatırlayıp mutlu olmuştur. Ben de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şu anda lider olduğu için, Allah (c.c.)nasip eder uzun bir ömür yaşarsa aynı mutluluğu nasıl yaşayabilmesi için yapılması gereken bir değişimi dilim döndüğünce aktardım. Lakin yazımda belirttiğim hususlar memleketin idaresiyle şereflenmiş her lider ve hareket için geçerlidir.

Bugün de dün az ucundan değindiğim eğitim üzerine yoğunlaşmaya devam etmek istedim. Malum son dönemde eğitim üzerine ciddi tartışmalar yaşandı. Kamuoyunda 4+4+4 yasası olarak bilinen geniş kapsamlı reform paketi yeni Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer ve ekibinin oluşturmak istediği eğitim sisteminin ilk aşamasını oluşturuyordu. Bana göre kapsamlı düşünüldüğünde çok önemli dönüşümlerin başlangıcını ifade eden ve desteklediğimi belirttiğim bu paketin halka yeteri kadar anlatılamamasıyla oluşan tartışmalar ne yazık ki eğitim sistemimize bir fayda vermedi. Yine her üniversite sınavı sonrası ortaya çıkan “0” çeken öğrenciler tartışmasının da bizi ileriye götürmediği artık hepimizin malumudur. İşte ben de bu yüzden bugün eğitim sistemimizi başka bir açıdan ele alacağım. Dün Eğitim sistemleri kuşak yetiştirir demiştim, peki, bizdeki kuşaklar nerede ve hepimizin içinden geldiği eğitim sistemimiz ne yetiştiriyor?

Eğitim sistemimizin ne yetiştirdiği üzerinde durmak istediğimden yazımda yüksek öğrenime yoğunlaşacağım. Ancak bir ülkenin genel eğitim sisteminin yargılanmasının ana okul düzeyinden yapılması gerektiğini de sizlere hatırlatmak isterim. Bu yüzden ben tarlanın nasıl sürüldüğüne değil hasadın nasıl toplandığı ve işe yarayıp yaramadığına değineceğim.

Bir eğitim sisteminin ne yetiştirdiğine bakmak için o sistemin en üst kısmına bakılır ve buradaki istatistikî bilgilerle analiz yapılır. Ülkemizde 1970’lere kadar bu değerlendirmenin yapılacağı alan liselerken, 1970 sonrası üniversiteler, öğrencilerin mezun oldukları bölümler dikkate alınırsa daha doğru analiz yapılır. Bu bağlamda bizim sistemimiz ne yetiştiriyor? Öncelikle 1970’lerden itibaren her üniversitenin kendi sınavı yerine genel bir sınav yapılmasıyla ülkenin en demokratik alanlarından birisi yüksek öğrenime geçiş olmuştur. Her ne kadar son yıllarda dershane, genelde maddi imkân ya da imkansızlıklar bu eşitliği gölgelese de Van’ın bir köyünden bir öğrenciyle İstanbul’un Etiler’inden bir öğrencinin aynı koşullar altında olmasa da aynı celladın elinde olması bana göre bir eşitliktir. Yani bana göre üniversiteye yerleştirme sisteminde sorun o kadar da büyük değildir. Peki, sorun nerde? Bundan 10 yıl öncesine kadar iki ciddi sorunumuz vardı. Unların ilki çok sayıda öğrenci sınava girmesine rağmen yeterli sayıda üniversite olmaması, ikincisi ise lise eğitimi ve özellikle mesleki eğitimin iflas etmiş olmasıydı. Hükümet u sorunlardan ilkinin çözümü için üniversite sayısını arttırdı. Bu özünde iyi bir adım olmasına rağmen bana göre yeterli planlama olmadan atılmış bir adımdı. 1930’lardaki her ile bir şeker fabrikası furyasının her ile bir üniversite versiyonuna dönüşmesi de uzun sürmedi. Halbuki daha planlı yapılabilirdi. Dikkat çeken en önemli eksiklikler öğretim elemanı eksikliği ve illerin sosyo-ekonomik durumlarına göre özelleşebilecek üniversitelerin yapılmamasıydı. Bu özelleşme örneğin bir tarım ve turizm şehri olan Şanlı Urfa’da bu alanlara yoğunlaşılırken, sanayi şehirleri olan Gazi Antep, Kayseri gibi şehirlerde kurulan yeni üniversitelerin tamamıyla teknik üniversite olması şeklinde olabilirdi. Ancak öyle olmadı. Her üniversitede şartmışçasına iktisat, fen edebiyat, işletme, eğitim fakülteleri kuruldu. Dahası YÖK tarafından daha önce konulan bariyerlerin kalkmasıyla Hukuk ve Tıp fakülteleri ve kontenjanları geometrik bir büyüme gösterdi. Peki, böyle mi olmalıydı? Bence “HAYIR”. Çünkü bu kadar üniversite açılacaksa bazıları sadece Hukuk ya da Tıp üniversitesi olarak planlanabilirdi. Örneğin Ardahan Hukuk Üniversitesi kurulur, burada hangi hukuksal alanlarda eksiklik olduğu belirlenir ve 20 – 30 bin kişilik bir hukuk şehri oluşturulurdu. Ya da Afyon Tıp Üniversitesiyle Tıp fakülteleri ve bağlı bölümlerden oluşan kompleks ve uzmanlaşmış üniversiteler kurulabilirdi. Bu yapılmalıydı ve bence sırf bu sebepten bile reform yarım kaldı. Mesleki eğitime yönelik de 4+4+4 reformu yapıldı. Bu reformunda amacına uygun uygulanıp uygulanmayacağını zaman içerisinde göreceğiz.

Bu iki konu dışında son günlerde Başbakan’ın “Dindar bir nesil” sözüyle başlayan toplumsal planlama üzerine bir öneriyle yazımı tamamlayacağım. Malum toplumsal planlamayı eski Sovyetler Birliği benzeri ülkeler yapardı. Ama modern dünyada liberal sistemin merkezi ABD’de bile bir planlama en azından eğitimsel yönlendirme olduğu görülmektedir. ABD tarihi incelendiğinde orduda belli, adli sistemde belli, siyasi arenada belli ailelerin isimleri sıklıkla görülür. Toplumda sanki cetvelle sınırlanmış bir düzen görülür. Bu tamamen eğitim sistemiyle yapılır. Her grubun yöneleceği alan da eğitimi de bellidir. Bunun istisnaları Başkan Obama gibi çıkabilir ama istisnalar kaideyi bozmaz. Son 50 yılda sırf Anadolu’dan çıkan çocuklar ailelerin ve kendi hayatlarının erken kurtulması için istesin ya da istemsin Mühendisliklere ya da Tıp fakültelerine pek de düzenli olmayan bir şekilde yığılmıştır. Halbuki bu çocuklar arasında farklı alanlarda çok daha başarılı olacak çocuklar mevcuttur ve bunun farkına pek çok kişi varmıştır. Ama maddi sınırlandırmalar çocukların ilgilerini köreltmiştir. Bu bağlamda henüz ilk okullarda başlayarak yetenek ve zekaları ayrışan, belli alanlara yatkınlıkları kolayca fark edilen çocuklar ayrıştırılmalı, gerekirse özel koşullar sağlanarak bu çocuklar neyi iyi yapacaklarsa o alana yönlendirilmelidirler. 4+4+4 yasasıyla bu kısmi olarak yapılabilecek olsa da daha kapsamlı bir eğitimsel planlamayla uzun vadede ülkenin çok daha hayrına olacak kuşaklar yetiştirilebilir.

Sözün özü 10 yıl önceyle bugünkü eğitim sistemlerimiz ve bu sistemlerin ürünleri düşünüldüğünde artan adet ve düşen kaliteden başka bir şeyle karşılaşmıyoruz. Bunu değiştirmek için üniversitelerde dediğim uzmanlaşmaya ya da alanlaşmaya gidilmeli ve 4+4+4 yasasının temel nedeni olan erken yaşta yeteneğe göre ayrıştırma tavizsiz ve ilerletilmiş bir şekilde yapılmalıdır. Aksi takdirde 10 yıl sonra 10 yıl önceyle tek farkları lise diplomalarını üniversite diplomasıyla değiştirmiş vasıfsız, çoğunlukla işsiz ama kesinlikle verimsiz kuşaklarla karşılaşırız. Yerimizde saymayı bırakın geriye gideriz.

Bilal ERTUĞRUL

28 Nisan 2012

21:59

Read Full Post »

DOĞRUYA DOĞRU DEME ZAMANI…

DOĞRUYA DOĞRU DEME ZAMANI…

Türkiye zorlu ve yoğun bir gündemle dolu bir hafta geçiriyor. Güney komşumuz Suriye’de iyice çığırından çıkan olayların sonunda tam da Annan Planı’yla çözüm yaklaştı derken Hatay’daki çadır kente sıçraması, güneydoğuda baharın gelişiyle artan çatışmalar ve gelen şehit haberleri, Başbakan’ın Çin gezisi derken bugün sabahtan itibaren gündeme bomba gibi düşen 28 Şubat Post Modern Darbesiyle ilgili tutuklamalar hafta sonuna konuşulacak çok konuyla girmemizi sağlıyor. Bu konulardan en önemlileri olarak gördüğüm Suriye ve 28 Şubat tutuklamalarına değinmek istedim. Öncelikle her zaman daha demokratik, geçmişiyle yüzleşmekten kaçmayan bir Türkiye hayal eden, bu yönde atılmayan adımlara karşı tepkimi en azından bu blogda sizlerle paylaşan birisi olarak 28 Şubat tutuklamalarından başlamak ve Başbakan’a bir takdir yazısı yazmak istedim.

12 Eylül 2010 tarihinde Ramazan Bayramı sonrasında Osmaniye’de bulunduğumdan ve oyum da Ankara’da olduğundan oy kullanamadığımı, ancak referandum öncesinde de sonrasında da “EVET” oyu verilmesinin doğruluğunu arkadaşlarıma anlattığımı ve belki de bazı reylerin bu yönde olmasında etkim olduğunu daha önceki yazılarımda da belirtmiştim. Dahası bu düşüncemin arkasında olmuş, kimi zaman özellikle “HAYIR” oyu veren arkadaşlarla ciddi tartışmalar yaptığımı da sizlerle paylaşmıştım. Referandum sonrası beklediğim adımların başında 28 Şubat ve 27 Nisan Post Modern Darbe ve E-Muhtıra’larının yargı önüne çıkarılması olduğunu da belirtmiştim. Ancak son zamana kadar neredeyse sadece 12 Eylül üzerinden beklediğim sorgulamanın yapılmasıyla kısmi bir hayal kırıklığına uğradığımı da belirtmiştim. Ve bugün yaşanan süreçle bir kez daha belki de yaşımın gençliğinden, tecrübesizliğimden ve tez canlılığımdan sabırsız davrandığımı anladım. İşte bu yüzden Başbakan’ı takdir yazısı olarak yazımın başlığını attım.

Öncelikle takdir ediyorum çünkü bu ülkede demokratikleşme adımlarının atıldığı, insan haklarına saygının yükseldiği ve yıllarca baskı görmüş kesimlerin acılarının paylaşıldığı bir döneme imza atıyor. Sever ya da sevmezsiniz Başbakan “OLMAZ” denileni olduruyor. Daha düne kadar ben dahil onun bu adımlarını desteklemiş pek çok kişi yakın tarihte, delilleri, mağdurları ve mağrurları ortada olan askeri darbe girişimleri ve siyasete müdahaleler dururken 12 Eylül üzerinden yapılan davaların yetersiz ve önceliksiz olduğunu belirttik. Ancak dün yanıldığımızı gördük. Bana göre önce dün Şartlı Tahliye ve KCK Davasında genel olarak kamuoyunun içine sinmemiş bazı tutukluların tutukluluk hallerinin kaldırılması, sonra bugün 28 Şubat’ın eli maşalı, dili kazıklı paşalarının yargı önüne çıkarılmasını takdir etme zorunluluğumuz vardır. Bu takdirin de adresi şüphesiz bu adımların atılmadığı dönemde eleştirilen ama bu adımlarla beraber döneminde en azından siyasetin sivil alanına her müdahalenin sorgulandığı gerçeğiyle herkesin yüzleşmesini sağlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olacaktır.

Bu tutuklamalar gerçekten bu kadar önemli midir, evet önemlidir. Çünkü Balyoz, Ergenekon gibi davalar darbe teşebbüsü davaları olduğundan ve uzun bir süre sürdüğünden toplumsal anlamda sivil iradenin sakatlanmasına yönelik eylemlerin cevapsız kalması korkusu, dahası olası gelecek müdahaleler için aman verildiği duygusu uyanabiliyordu. Ama artık delilleriyle, internet sitelerinden silinse de yüreklerden ve demokrat zihinlerden silinmeyen, silinemeyen gazete manşetleri, muhtıra ve tehditlerle hesaplaşıldığını görmekteyiz. Bu demokrasiye inanmış bir birey olarak bu ülkenin yarınları adına beni sevindiren bir gelişmedir. 28 Şubat halk iradesinin üzerine konmuş açık bir ipotektir. Adına ister modern ister post-modern deyin tamamıyla antidemokratik bir süreçtir. Bugün hayatta olmayan başta Başbakan Necmettin Erbakan olmak üzere dönemin seçilmişlerine vurulmuş prangalarla milletin cezalandırılmasıdır. Ancak devir değişmiştir ve bugünden itibaren darbesiz, darbeye teşebbüssüz bir Türkiye geleceği hiç olmadığı kadar açık ve nettir.

Tutuklamalarda ismi öne çıkan Çevik Bir benimde yer aldığım bugün 20 – 45 yaşları arasında olanlar için Kenan Evren’den çok daha sembol bir isimdir ve onun tutuklanmış olması bile yarınlar için umuttur. Ha soracak olursanız kardeşim adam görevini yaptı diye size cevabım benim reyimin üzerinde paşa postalının her hangi bir hak ya da görevinin olmadığıdır. Türkiye artık bu evrensel hakkı da tüm benliğiyle kabul etmelidir.

Sadece bugünkü tutuklamalarla ülkeye bahar gelmemiştir. Ancak bu önemli ve değerli bir adımdır. Halen hukuk sisteminde sorunlu bir yapı, tutukluluk halinin gerek süre gerekse de gereklilik olarak algılanmasında evrensel bir gerilik vardır. Ama özellikle her fırsatta Sayın Başbakan’a sallamaya meyilli gruplara sesleniyorum; doğruya doğru derseniz eğrinin de düzeltilmesi için sesinizi duyurabilir, fikirlerinizin değerlenmesine yol açabilirsiniz. Ama sırf karşıt olmak amacıyla demokrasi ve özgürlük için bu büyük adımları görmezden gelirseniz yanlış adımlarda da inandırıcılığınızı ve değer görmenizi, uyarılarınızın anlaşılmasını engellersiniz. O yüzden eksikliklerimizi unutmayalım ama gelin şu Başbakan’ı en azından her defasında bunu da yapmaz, Çevik Bir’in tutuklanmasına izin vermez dediğiniz için ve yapmaz dediğinizi yaptığı için takdir edin. Emin olun o zaman aydınlık yarınlarda katkınız da yeriniz de çok daha güzel olacaktır. Aksi takdirde devam eden yanlışlarda doğruyu savunmamış, desteklememiş ve takdir etmemiş olanlar olarak sizin de payınız olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

12 Nisan 2012

22:31

Read Full Post »

BENİM ANAYASAMIN RUHU…

BENİM ANAYASAMIN RUHU…

Dün “Yeni Anayasa Çıkmazı” başlığıyla yayınladığım ilkyazımda 12 Eylül Anayasasının aslında öyle herkesin söylediği gibi baskıyla gelmediğini dahası bugün bu anayasanın değişeceğine dair inancım olmadığını belirtmiştim. İnancımın sebeplerinden birisini sizlerle paylaşmak için Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Kanunu üzerine yıllardır yapılmamış değişiklerin sebeplerini, yine bu yasaların değiştiril(e)meyeceğini de belirtmiştim.

Tek bir alan üzerinden verdiğim bir örnekle bile ne kadar zor kalıplar ve olumsuz geleneklerle engellendiğini düşündüğüm Sivil Anayasa sürecinde beni umutsuzluğa götüren en önemli tespitte ne yazık ki halk olarak bizi geride tutan bu anayasaya karşı olmamamız. Herkes mevcut statükoyu bir şekilde savunuyor ve Sivil Anayasa bu ülkede gerçek bir “DEVRİM” olacağından kusura bakmayın ben etrafımda öyle bir devrimci halk göremiyorum. Canımız yanana kadar hiçbir şeyden şikayet etmiyoruz. Ekonomik olarak uçarken ayağımıza takılmış bu prangadan kurtulmayı düşünmüyoruz. Ve emin olun ilerde çok canımızı yakacak büyük bir hata yapıyoruz. Benim Türkiye hayalim bu anayasayla gerçekleşmeyecek, özgür, bağımsız, dünyaya örnek Türkiye’m ne yazık ki bugün bu cesaretten yoksun. Umarım uzun vadede olur ama size tavsiyem bu ülke statüko çıkmazından çıkmadan, yani biz gençler büyükleri zorlamadan, kendimiz için çocuklarımız için daha güzel bir ülke hayali kurmadan, o hayalin sadece ekonomik başarıyla gelmeyeceğini, özgürlük, eşitlik ve adaletsiz sadece para basan değersiz bir makineden farksız olacağını anlamadan siz de bu hayali rafa kaldırın. Yoksa bu sefer de “KARAVANA” demekten benim gibi sıkılırsınız.

Yeni Anayasa konusunda yazmaya başladığımda aklıma ilk gelen eser Montesquieu’nin kaleme aldığı Kanunların Ruhu isimli eseri olmuştu. Üniversiteye başladıktan sonra aldığım Siyasi Düşünceler Tarihi isimli derste tanıştığım bu kitap dünya görüşümü en çok etkileyen kitaplardandır. Bu kitaba neden şimdi değindiğimi sorarsanız ki sorarsınız bu kitabın yasa koyuculara temel öğüdünden yola çıkarak Yeni ve Sivil Anayasa’yı neden uzunca bir süredir yapamadığımızı ve yapmamız için gerekli olan temel değişimi açıklama isteğimi size sebep olarak gösteririm. Montesquieu bu eserinde Coğrafi Şartların, tarihin, dinin, dilin ve bunların bir bileşimi olarak gördüğü Kültürün etkisiyle her toplumun kendisine has bir dokusu olduğunu, bu dokunun da o toplumun Kanunlarının ana maddesi, ruhu olduğunu belirtir. Ona göre bu ruhun dışında yapılacak kanunlar geçerliliğini uzun bir süre koruyamaz ve tabii kanunlar zamanla onun yerini alır. Bu önermeden yaptığım çıkarımla kanunların anası olan Anayasa’nın da her ülkeye özgü olması gerektiği ve her ülkenin bu öze uygun bir Anayasaya sahip olması gerektiğini düşünürüm.

Peki, öyleyse sorayım sizlere; şu bizim Sivil Anayasa’nın Ruhu ne olacak? Türklük, Osmanlılık, İslamiyet ya da daha doğru ifadesiyle İslam Hukuku Şeriat, ya da Batılı ülkelerin yasalarının kopyalanmasıyla ulaşılacak bir Batılılık, evet sizce hangisi bizim anayasamızın ruhu olacak? Siz zorlamadan cevap vereyim: HİÇBİRİSİ… Evet, bence hiçbirisi olamaz. Bu kanıya nerden mi varıyorum, onu da açıklayayım. Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın tavsiyesiyle Fuat Keyman’ın Tuba Kancı’yla beraber yazdığı bir makalesini okudum. Türkiye’de vatandaşlık rejimi ve milliyetçilik üzerine yazılan bu makalede yazarlar Türkiye’de bu kavramları oluşturan temel argümanları 1923’ten günümüze Modernleşme, 1945’ten günümüze Demokratikleşme, 1980’den günümüze Küreselleşme ve 1999’dan günümüze de Avrupalılaşma olarak belirlemişler. Bu kavramları ilk gördüğüm an Türkiye’nin yolculuğunun da bir özetiyle yüzleştim sanki. Evet, 1923’te tüm geçmişi bir kenara koyup yeni bir devlet ve toplum yaratmak üzere yola çıktığımızdan bu yana bu kavramlarla yolculuğumuzu açıklayabiliriz. Aslında bunlardan sadece birisini tam olarak başarsak belki de yeni bir toplum amacına ulaşılmış da olurdu. Ama olmadı. Bu kavramlar belirtilen süreçlerden itibaren iç içe geçerek geldi. Dahası ABD’nin Yeşil Kuşak politikasının etkisiyle1960’lardan itibaren Muhafazakarlaşma da bu kavramlara eklendi.

Bugünkü Türkiye’nin resmini çizmek istesek bu 5 kavramın tonlarından oluşan bir karmaşık resimle karşı karşıya kalırız. Peki, o zaman yeni Anayasamızın ruhu bunlardan hangisi olacak? Cevap veriyorum; “HİÇBİRİSİ”… Neden mi; çünkü halen bu karmaşık resmin aslında bizim ruhumuz olduğunu, bu ülkenin bu resim gibi karmaşık ama karmaşayla dengede durduğunu, uçsa da koşsa da düşse de hep bu tonlarla açıklanacağını unutuyoruz. Dahası bu tonlardan birisinin biraz yoğunlaşmasıyla sırıtan bir ülke haline geldiğimizi göremiyoruz. Evet, bizim kanunlarımızın ruhu ya da kanunların anası Anayasa’mızın Ruhu ancak ve ancak bu 5 özelliğimizin birleşmesiyle elde edilecek, bize has, bize ait ve sadece bizim bahçemizde yetişmiş bir gül kadar nadide bu karışım olacaktı. Şimdi soruyorum siz bu karışımla Anayasa yapmaya hazır mısınız, ya da bu karışımı benim gibi algılıyor musunuz? Hepimiz hazır olana kadar Sivil Anayasa bana göre hayalden öteye geçmeyecektir. Yapılsa bile bu renklerin hepsini tam olarak içermeden hallaç pamuğuna dönüp değersizleşmekten öteye gidemeyecektir.

O zaman bize düşen bu karışımın doğurduğu zenginliğimizi, bize en çok uyanı bastırmadan bize en az uyanın da en az bizimki kadar bu ülkede var olduğunu kabul ederek bundan zevk almak ve bu ülkenin rotasını buna göre çizmektir. Aksi takdirde bu ülke hep bir ayağı çukurda olacaktır ve bu sadece ve sadece bizim suçumuz olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

11 Nisan 2012

01:50

Read Full Post »

HERKES İÇİN YENİ ANAYASA…

HERKES İÇİN YENİ ANAYASA…

2011’in son günlerini yaşıyoruz. Herkes geçtiğimiz yılın muhasebesini çıkartırken aynı zamanda yeni yıldan beklentilerinden bahsediyor. Benim yeni yıldan beklentim benim, senin, bizim hepimizin bir şekilde kendisinden bir parça bulacağı yeni bir anayasamızın olmasıdır. Yazımın başlığında herkes için yeni anayasa dememin sebebi istisnasız her kesimin buna ihtiyaç duyması ve bu yeni anayasanın Türkiye’nin önünü daha net görmesini sağlayacak olmasıdır. Nasıl mı? Açıklayalım…

Öncelikle iktidardan başlayalım. Benim iktidar tanımım her zaman sosyal ve siyasal iktidar olarak ikiye ayrılır. Siyasal iktidarda Ak Parti 10. Yılına giriyor, sosyal iktidarda ise her ne kadar son dönemde belli ayrışmalar gösterse de muhafazakârlar görülüyor.

Muhafazakâr kesim Osmanlı’nın son döneminden itibaren ciddi sıkıntılar çekmiştir. Yeni cumhuriyet kurulurken özellikle Fransa’dan ithal kıta laikliğiyle bir türlü uzlaşamamış ve uzunca bir süre kendi değerlerini koruma kaygısı duymuştur. Menderes ve Demirel dönemlerinde iktidarda yer alan grubun bir parçası olan muhafazakâr kesim, Anap ve Ak Parti döneminde ise iktidara doğrudan sahip olmuştur. Ak Parti döneminde kültürel, ekonomik bir genişlemeyle beraber muhafazakâr kesimde de belli sıkıntılar son dönemde baş göstermiştir. Öncelikle ele geçen gücün hazmı ve paylaşımı, temel değerlerin kuşaklar üzerinden aktarımı son dönemde bu kesimde hissedilen sıkıntılardandır. Özellikle içinde bulunduğum gençlik üzerine yaptığım analizde muhafazakâr gençlerin temel değerler üzerine yaklaşımlarında belli bir iktidar olmaktan doğan zafiyet görüyorum. Sırf bu sebepten bile Muhafazakârlar olası bir şekilde iktidar ellerinden gittiğinde karşılaşabilecekleri zorluklara karşı yeni bir anayasaya ihtiyaç duymaktadır. Türban, İmam-Hatip, Din ve Vicdan Özgürlüğü, Vakıf malları üzerinde son dönemde yapılan düzenlemeler gerek ana unsur olan Müslüman kesim, gerekse de azınlık cemaatlerinde yer alan muhafazakârlar açısından yeterli değildir. Bu kapsamlı değişimin anayasal boyuta taşınması ve muhafazakârların değerleri üzerinde gelecek kaygısı taşımaması için tek yol yeni anayasadır ve Muhafazakârlar buna kayıtsız destek vermelidir.

Siyasal iktidara gelindiğinde ise oy ve gelecek kaygısı yeni anayasayı zorunlu kılmaktadır. İktidarda olan Ak Parti 10 yıllık iktidarında yıpranmamış olarak görünse de yeni bir anayasa yapmaması onun gelecek iktidarını zora sokacaktır. Neden mi? Çünkü Türkiye nüfusunun önemli bir kesimi gençlerden oluşuyor ve bu gençler daha öncede belirttiğim gibi sembolizmin doruklarında yaşıyor. İçinde bulunduğum gençliğe baktığımda siyasi iktidarın popülerliliğini koruması ya da oy oranını arttırması için yeni anayasa temel ihtiyaç olarak görülüyor. İnsanlar pek çok ihtiyaçlarını yeni anayasa üzerinde sembolleştiriyor ve kanımca genelde sahip olduğu oy oranına bu genç grupta henüz sahip olmayan iktidar eğer yeni anayasayı yapmazsa Ak Parti yöneticilerinin Türkiye’nin 100. Yılında başta olma hayali gerçeğe dönüşmez. Ak Parti Başbakan sonrası ayakta kalmak ve Türkiye’yi ulaştırmak istediği hedeflere götürmek için gençlere ihtiyaç duymaktadır ve bu gençler yeni anayasa olmadan kazanılamayacaktır. Sırf bu bile iktidarın yeni anayasayı yapmasını ve bu anayasaya kayıtsız şartsız destek vermesini gerektirmektedir. Ayrıca Genel Başkan’ı yani Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere özellikle Milli Görüş’ten gelen yöneticileri ve tabanı düşünüldüğünde 12 Eylül Anayasasından en çok zarar gören kesimlerden olan Ak Parti için bu anayasayı kaldırıp yerine modern Türkiye’ye uygun anayasa yapmak özüne karşı bir sorumluluk ve ödevdir.

Sosyal ve siyasal muhalefet grupları açısından da yeni anayasa Türkiye için vazgeçilmez öncelik alanı olmalıdır. İsterseniz bu sefer siyasi muhalif kesimlerden başlayalım. Ana muhalefet CHP, yavru muhalefet olarak adlandırılan BDP ve MHP’nin her 3’nün de bugün seçilmiş vekilleri mevcut anayasa sebebiyle cezaevinde bulunmakta ve her 3 parti de her gün bundan yakınmaktadır. Ayrıca mevcut siyasi partiler yasası ve seçim kanunları 3 partinin de seçim bildirgesinde değiştirme sözü verdiği yasalardandır. Muhalefet partileri hem kendilerini ilgilendiren yukarıdaki sebepler hem de ülke içi siyasetin yapılma ortamının değişmesi, adalet ve güçler ayrılığı ilkelerinin yaygınlaşması sebebiyle yeni anayasaya muhtaçtırlar ve kayıtsız şartsız en azından anayasa yapma sürecine katılmalı ve katkı yapmalıdırlar.

Sosyal muhalefeti ise temelde liberaller ve Beyaz Türkler olarak da adlandırılan bana kalırsa Jön Türkler’in Osmanlı’da başlattığı değişimi tarihi süreç içerisinde sahiplenen, Cumhuriyet’e bağlılık ve onun değerlerini içselleştirme konusunda toplumun diğer kesimlerinin önünde yer alan gruptur. Beyaz Türkler ya da Jön Türkler olarak adlandırılacak sosyal gruplar ülkeyi 1849 – 2000 arasında belli kısa süreli aralıklar dışında kesintisiz yönetmiştir. Kendi yönetimleri zamanında zorlarına gitmeyen, muhalif gruplar üzerinde kullanmaktan çekinmedikleri baskıcı, adaletle uzaktan yakından ilgisi olmayan anti-demokratik yöntemler son 10 yıl içerisinde kendilerine karşı kullanıldığında adalet ve demokrasinin bir gün herkese lazım olacağı gerçeğiyle acı bir biçimde yüzleşmişlerdir. Şimdi yapılması gereken yarını ve bugünlerin öcünü almayı düşlemek olmamalıdır. Aksine bu kesim sivil anayasa sürecine geniş deneyimiyle katkıda bulunmaya çalışmalı, bir daha ne ezen ne de ezilen olmaması sadece adil düzen olması için anayasal süreci desteklemelidir.

Liberaller dünyanın hemen hemen her ülkesinde toplumsal ve siyasal iktidar değişim süreçlerinde muhafazakâr kesimlerle işbirliği yapar ve hemen hemen hepsinde daha sonra arkadan vurulmuş ya da kullanılmış hissine kapılırlar. Türkiye’de de 2006 yılına kadar iyi giden ilişkiler özellikle son dönemde gerilmiş ve muhafazakar kesime karşı en sert sözler liberallerden gelmeye başlamıştır. Sırf bu örnek bile liberallere daha geçiş dönemlerinde her iyi ve geçici işi desteklememeleri, temeli anayasal düzene oturtulmamış hak ve özgürlük açılımlarının asla kabul edilmemesi gerektiğini göstermiştir. Liberaller ancak anayasal güvencede hak ve özgürlüklerin olduğu bir ülke hayal edebilir ve bunun için de yeni anayasa şarttır.

Ülkemizde yaşanan belli insan hakları ihlalleri, kamuda görülen ve hayatın pek çok alanına damga vurmuş yolsuzluk ve yoksulluk çarkları, başta Kürt ve Alevi sorunları olmak üzere temeli hak ve özgürlük kısırlığında aranması gereken kitlesel sorunlar bizi yeni bir anayasa yapmaya mecbur bırakmaktadır. Artık 12 Eylül kafasıyla yapılmış dikta anayasaları iktidar – muhalefet hiç kimseye kazandırmayacak uzun vadede Türkiye’ye kaybettirecektir. Sırf bu yüzden o uzun vadenin bir parçası olarak 2012’den beklentim: Herkes için yeni bir anayasa…

Bilal ERTUĞRUL

29 Aralık 2011

17:38

Read Full Post »