Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘İnsan Doğası’

GÖÇ: ADEMOĞLU’NUN HÜZÜNLÜ ÖYKÜSÜ…

İnsanın yolculuğu kadim zamanlardan bu yana üzerinde en çok konuşulan konuların aşında gelir. Nedir, kimdir insanoğlu diye başlayan bu sorgulamanın devamında hep nereden gelip nereye gittiği sorusu çıkagelir akıllara. Çünkü insanoğlunun hikayesi aslında özünde bir Göç hikayesidir. Bazen dünyayı hak edip hak etmediği, bunca elinde olan güzelliğe rağmen gözünün neden doymadığı üzerine de sorgulamalar yapılır ona karşı. İşte bazen benim de içine düştüğüm bu soru çıkmazının belki de en güzel cevabı Ademoğlu’nun Öyküsünde yatmaktadır dedim ve bunun üzerine göç hikayelerini Modern Toplum Paradigmasına katmaya karar verdim. Evet Modern Toplum bir paradigma içerisinde ve bana kalırsa bunun çözümüne giden yolda en önemli aşamalardan birisi de bu yolculuğun iyi anlaşılmasında.

Ademoğlunun öyküsü kimle ya da neyle başlar. Kutsal kitaplar tüm kainatı onun varlığına bağlarken bilim ondan önce Big Bang ile başlatır serüvenini. Ancak halen bilimsel açıklamada Big Bang ve benim deyimimle Big Gift olan Ademoğlu arasındaki bağlantı ve aşamalar netleştirilemediğine göre konuya kadim kitaplardan yaklaşmayı doğru buldum. Bu yüzden de serüveni Hz. Ademle yani Ademoğlunun Babasıyla başlatmaya karar verdim.

Kutsal kitaplar Hz. Adem’in yaratılış yeri olarak Cenneti gösterir. Günahsız ve lekesiz yaratılan ilk insana eş olması amacıyla yaratılan bir de Havva anamız vardır. İkisinin serüveni Cennette devam etse bugün Melekler gibi halen Cennet de mi yaşardık orasını bilemem ama bizim bildiğimiz pek çok şey serüvenin dünyaya taşınmasıyla ortaya çıktı. Serüven yasak meyvadan ya da başka bir yanlıştan dünyaya taşındığından  bazı gruplar insanı günahkar olarak tanımlar ve bu günahı türlü yollarla çıkarıp cennete ulaşmaya çalışırlar. Benim inancım ise onlardan tamamen farklı. Ademoğlunun kaderi göç üzerine yazılmıştı. Melekler gibi her zaman cennete ait değildi. İşte bu kaderin başı da sonu da en azından bildiğimiz kadarıyla göçle şekillenmişti. Önce Cennetten dünyaya göç sonra dünyadan cennete ya da cehenneme olacağını bilmediğimiz Kıyamet sonrası göç. O halde yolculuğumuzun başı ve sonu olan göçle ilgilenmek, onun üzerinde kafa yormak gerekliydi. Ve göç ancak göçmenlerin anlatabileceği bir şey olduğundan hepimiz çok şanslıyız. Çünkü, temelde hepimiz baştan göçmeniz.

Ama insanoğlunun serüveninin başı ve sonunu oluşturan göç sadece baş ve sondan ibaret olmadı. İnsanoğlu dünyada da bir o yana bir bu yana göçtü. Binlerce neden sıralandı göç üzerine, binlerce can verildi uğruna ama aslında öze bakılsaydı bunun Ademoğlunun kaderi olduğundan başka bir açıklamaya ihtiyaç dahi duyulmayacaktı. Kaderin başı da sonu da ortası da aynıydı yani. Ve tek bir kelime özetliyordu bu koskoca tarihi: Göç…

Hz. Adem Cennet’ten dünyaya göçtüğünde kader göçle onun neslinin arasında bitmeyecek ilişkiyi de başlatıyordu. Dünyadaki ilk göç onun kendi göçüydü. Kadim efsaneler incelendiğinde Hz. Adem ile Havva Ana’nın dünyada ayrı yerlere indikleri sıkça söylenir. Onların bu koca dünyada birbirini bulma serüveni de işte Ademoğlunun bu dünyadaki ilk göçü oluyordu. Birbirlerine kavuşmaları da kaderdi göçleri de kaderdi. Ama kader onlarla durmuyordu. Bundan sonra bilinen göç oğulları Kabil’in göçüydü. Hani kardeş katili olan Kabil’in şeytana uyduktan sonra oldukları yerde kayaların dile geldiği, rüzgarın ona lanetler üflediği yerde dayanamamasıyla gelen göç. Göçün bu hali ilk göç sebeplerinin de üzerinde durmamızı kolaylaştırıyor. Göç ya bir ceza ya da artık bulunulan yerde kalamama üzerine zaruri bir hal olarak ortaya çıkıyor ve insanlar ne derse desin kader oyununu onun üzerinden oynuyordu.

Asırlar boyu göçler devam etti. Kimi zaman Kabil gibi işlenen bir günahın, yapılan bir hatanın sebep verdiği vicdan azabı, kimi zaman Spartalı Helen’in Truva’ya kaçmasına sebep veren aşkı. Sebepler değişiyor yazgı değişmiyordu.

Asırlar asırları kovaladı ama kader değişmedi. İnsanlar bazen bir at, katır, deve sırtında bazen yayan bazen de sallarla uzak diyarlara yeni başlangıçlara gidiyorlardı. İşte bu göç serüveninde Ademoğlunun gelişimi de şekilleniyordu. Bilim göçüyor, kültür geçiyor yeni ırklar yeni dinler oluşuyor ama yazgı aynı kalıyordu.

Bugün dünya karmaşanın, hızla akıp giden zamanın, asla tam olarak karşılanmayan ihtiyaçların olduğu bir yer. Ve insanlar halen değişik sebeplerden gönüllü ya da zorunlu olarak göçüyorlar. Bir başlangıca yelken açarken aslında bazı şeyleri de sonlandırıyorlar. Düşünün bakalım uzaklara göçmüş bir akrabanın dini, dili, milliyeti farklı olmuş çocuklarını düşünün. Ve aynaya şimdi onlar burada olsa ben nerede olurdum diye düşünürken bakın. O atalarını bilmeden büyümüş baba mezarına bir kez dahi uğrayamamış, bayramlarda festivallerde hep bir figüran olmuş ama hiç aktör olamamış uzak akrabalarınızı düşünün. Onların acıları üzerine kurulan dünya işte bu yüzden hiç birimize yetmiyor. Bu acılar aslında başlangıçlara gebe olduğundan ve her başlangıcın yeni bir sona gideceğini bildiğimizden doymadığımızı anlayın. Göç başladığı yere dönen kadar insan doymayacak. Hep yeni başlangıçlar peşinde, hep arkada bıraktıklarıyla kopan bağların, hep bir gözyaşı dökemediği mezarların hayaliyle yaşayacak. İşte bu yüzden çok zorlamayın dünya hiçbir zaman mutlu olmayacak…

Bilal ERTUĞRUL

19 Şubat 2012

23:43

Reklamlar

Read Full Post »

NERDESİN EY ÖMER!

İnsan nedir, niye yaşar? Bu dünyaya gelirken nasıl bir tabiatı vardır ve dünyadaki amacı nedir? Hıristiyanların Vaftiz törenlerine neden olarak gösterdiği üzere insan kötü mü doğar yoksa dünya mı onu kötüleştirir? Yoksa İslamiyet’in Tasavvufi düşüncede dile getirdiği gibi tertemiz doğup, içinde en derininde sakladığı İhsan-ı Kamil’e ulaşmak için mi yaşar? Yani insan iyi olarak mı kötü olarak mı doğar? Ve bu doğum yani başlangıç sonu ne kadar etkiler? Son zamanlarda buna yoğunlaştım ve bugünkü yazımda sizlerle bunu paylaşmak istedim.

İnsanoğlu ilk dünyaya ayak bastığı zamanlarda çok az şey mi biliyordu yoksa aslında özü yani her şeyi bilip her geçen gün ondan uzaklaşıyor muydu? Kanımca ikincisi çok daha doğru bir açıklama olacaktır. İnsan 3 şeyden oluşur Kalp, beyin ve ruh. Kalp hislere yani duygulara yön verir, beyin düşünce ve harekete yön verir, ruh ise hem ikisi arasındaki dengeyi sağlar hem de insana ölümsüzlüğü verir. Ölümlü bedenin parçaları olan kalp ve beyin dünyevidir. Dünya hayatı onlarla yaşanır ya da onlar bizi yaşatmaya çalışır. Ama sonlu olduklarını onlar da bilir. Bu yüzden asıl amaçları ölümsüze ulaştırmaktır. Yani Ruhun kontrolünü sağlamaktır. İnsan işte dünyaya ayak bastığı zaman bunu biliyordu. Yani kalp ve beyinle ulaşacağımız her şeyin özünü. Ama asırlar geçip insanlar özden uzaklaştıkça kalp ve beyin görevlerini ya da benim tabirimle asıl görevlerini unutuyorlardı. Unutmak onlara mahsustu çünkü dedim ya ölümlü olan onlardı. Peki, denge nasıl sağlanabilirdi ya da yeniden dengeyi nasıl sağlayabiliriz. İşte burada yeniden idrak ettiğim gerçekten vicdandan ve adaletten dolayı başlığım Nerdesin ey Ömer oldu.

Şu günlerde gerek ülkemizde gerekse de dünyada adaletsizlik hüküm sürüyor. İnsan dengesini kaybettiği gibi dünyaya da dengesini kaybettiriyor ve kanımca bu durumdan çıkmak için büyük bir musibet bizi bekliyor. İşte o musibete yakalanmadan önce bir an evvel kendimize çekidüzen vermeli ve doğruya ama evrensel içten gelen doğruya ulaşmalıyız. Adalete ulaşmalıyız ve bunun için Hz. Muhammed (SAV) sonrası İslam’ın 2. Halifesi Hz. Ömer’e adaletin kılıcına bakmamız yeterli olacaktır. Belki başka örneklerde bulabiliriz ama kendisini öncelikle Müslüman olarak tanımlayan, muhafazakâr olarak adlandıran çoğunluğumuz olduğu için Nerdesin Ey Ömer diyorum. Nerdesin…Kararan vicdanlarsa sen Nerdesin Ey Ömer…

Ömer’i arıyorum çünkü kararmış vicdanları görüyorum. Kısasa kısas denilerek hafifletilen ama asla vicdana sığmayan adaletten utanıyorum. İnsanlar suçlu ya da suçsuz demeden aylarca hapishanelerde yatıyor. Gencecik çocuklar sadece düşünmeye çalıştıklarından, haksızlıklara, ayrımcılıklara karşı baş kaldırdıkları için annelerinden, babalarından, sevdalarından ayrı kalıyor. Ve ne yazık ki bunlar canım ülkemde sadece bir şiir yüzünden hapishaneye giren ve halkın oyuyla seçildiği yerden koparılan bir Başbakan’ın, yüzyıllardır yok sayılan Anadolu insanının hani o kimin nesi olduğunu bilmeden dünyanın her hangi bir yerindeki zulümde sanki kendi canı yanıyormuş gibi üzülen Anadolu insanının iktidarında vuku buluyor. Biliyorum her şey yönetenden geçmiyor ama ne yazık ki bütün bunlar yöneten görmeden de olmuyor, olamıyor.

Ama ben burada da iğneyi Başbakan ya da yönetenlere saplarken çuvaldızı yukarda saydığım Anadolu insanında kendimde, annemde, babamda, sevdiğimde buluyorum. Hatayı, görmezden gelmeyi seçen bizde buluyorum. Yok oluyoruz. Bedenen, ekonomik güç açısından, siyasi güç açısından altın çağımızı yaşarken yok oluyoruz. Ve belki de gemiyi hiç kaçırmamamız gereken yerde görmezden geliyoruz.

İnsan kötü değildi. Ama iyilik için vicdana sarılması doğruyu kalp ve beyinde buluşturması gerekiyordu. Ama biz bunu yapamıyoruz. Biz Ömer’in uğruna canını verdiği davanın yolcuları bunu yapamıyoruz. Ben bugünden sonra en azından kendi hayatımda onun adaletini esas alarak yaşayacağım ve gerekirse bu yolda can da vereceğim. Bizi yönetenlere, dünyada kötü diye nitelendirdiğimiz insanlara kızmadan, saymadan sizleri de bu vicdan muhakemesine davet ediyorum. Tabi önce başımızdakileri değil kendimizi, başkasını değil bizi, eli değil yari çağırıyorum. Bir kez daha Ömer gibi yaşamayı başarabilenlerden olanlardan olmak dileğiyle, daha adil, daha barışçıl, çocuklarımıza utanmayacağımız bir dünya bırakmak için Ömer’e bakalım diyorum. Ömer’e… Ve vicdanlarımızda yankı bulması ümidiyle Nerdesin Ey Ömer diyorum. Nerdesin Ey Ömer…

Bilal ERTUĞRUL

18 Kasım 2011

22:28

Read Full Post »