Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘karar’

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 2…

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 2…

SURİYE’NİN KADERİ ONLARIN ELİNDE: TÜRKİYE VE İRAN…

Dün yazdığım Suriye analizimin ilk kısmında Suriye ve genel olarak Orta Doğu’da 1. Dünya Savaşı sonrası çizilen yapay sınırlar üzerinden dünyaya gelen ve kanımca bugünkü sorunların anlaşılmasında hayati önem arz eden Pandora’nın Kutusunu tanımlamış, konu hakkında başlıca sonuçları sizlerle paylaşmıştım. Bugünkü yazımda Suriye’deki olaylar, rejimin hayatta kalma çabaları ve bu çabalar karşısında bölgenin en önemli aktörleri Türkiye ve İran’ın attığı ve atacağı adımları, bu adımların sonuçlarını değerlendireceğim.

Bana göre Suriye’de dün olduğuyla, yarın ne olacağıyla da en çok ilgilenen ve bundan en çok etkilenecek olan ülkeler Türkiye ve İran’dır. Dünkü yazımda oluşturduğum Pandora’nın Kutusu konseptinden düşündüğümüzde Suriye’den sonra sıra bu iki ülkeye gelecektir ve bu ülkelere nasıl geleceğine de kanımca yine bu iki ülke karar verecektir. Peki, bu iki ülke ne yapabilir, yaptıklarının sonuçları neler olabilir? İsterseniz bu can alıcı kısma geçmeden her iki ülkenin süreç içerisindeki tavırlarını, süreci de analiz ederek açıklayalım.

Çok değil bundan 3-4 yıl önce Türkiye, İran ve Suriye arasında neredeyse tarihi seviyelerde bir iş birliği dönemi yaşanmış, her 3 ülkenin katılımıyla oluşacak Orta Doğu birlikleri bazı Avrupa Birliği karşıtları tarafından ülkemizde dahi seslendirilmeye başlamıştı. Ancak tarihi konjonktüre baktığımızda İran ve Suriye’de Batı’yla kavgalı rejimler varken, Türkiye’de her zaman meşruiyetini Batı’ya bağlamış bir elit yönetim anlayışı oluşmuşken bu pek de mümkün değildi. Ancak bu açılardan yaklaşılmadı ve 3 ülke arası ilişkiler geliştikçe gelişti, hatta Türkiye – Suriye ortak bakanlar kurulu toplantısı yapıldı. Halbuki çok değil bundan 15 yıl önce 3 ülke Kürt kozunu birbirine karşı oynamış, savaş borazanları uzun süre sınırlara yakın yerlerde seyretmişti. O zaman ilk tespitimiz bundan 3 yıl önce aşırı gelişmiş ilişkilerin geçmişte olanlara dikkat edilmeden, dahası bölgenin değişimi ve başta ABD olmak üzere batı etkisi göz ardı edilerek aşırı ve yapay bir seviyeye, ya da bu rejim yapılarıyla hiç ulaşmaması gereken bir seviyeye ulaştığıdır.

Tam da her şey yolunda giderken İran’la batı arasındaki ilişkilerin giderek gerginleşmesi, önce İran sonra Suriye’de patlak veren ve batı tarafından açıkça desteklenen yönetim karşıtı eylemlerle ilişkilerde ilk çatlaklar oluştu. Türkiye İran olaylarında sessiz kalsa da Suriye’deki olaylara karşı etkin olmak istedi. Burada kanımca Türkiye’nin tutum değişikliğinin 2 ana sebebi vardır. Bunlardan birincisi İran’daki olayların Tahran merkezli yani Türkiye’ye uzak meydana gelmesi ve bizi etkilememesine karşın Suriye’deki olayların hemen sınırımızda meydana gelmesi ve sınıra yığılan mültecilerle bir anda bizi de içine almasıdır. İkinci sebep se Orta Doğu’nun liderliğine soyunan Başbakan ve kurmaylarının Libya’da önce müdahaleye karşı çıkıp, sonra destek vermek zorunda kalmasıyla oluşan öncü rol oynama isteğidir. Her iki sebepte Türkiye’yi denklemin içine çekti ve Türkiye bir anda Suriye Muhalefetinin merkezi konumuna geldi. Bu arada İran ise eylemlere tamamen karşıt durdu, hatta Beşar Esad’a her türlü yardımı yapmaktan da sakınmadı.

Beşar Esad’ın artan şiddet kullanımıyla uluslar arası arenada Çin ve Rusya’nın karşıt olmasına rağmen bir müdahale kaçınılmaz olunca BM Eski Genel Sekreteri Annan’ın hazırladığı ateşkes anlaşması geçen hafta onaylandı. Ancak kanımca bu anlaşma geçersiz olacak ve Suriye’de artan şiddet olayları bir uluslar arası müdahale zorunluluğu doğuracaktır. İşte bu noktada asıl kazan kaynayacaktır. Neden mi açıklayalım. ABD seçim sürecinde ve böyle bir yılda uluslar arası koalisyonun liderliğini yapmayacaktır. Bu durumda koalisyon meşruiyetini de sağlamlaştırma amacıyla Türkiye merkezli bir müdahale çerçevesinde oluşacaktır. İşte bu noktada önümüze bazı seçimler, bu seçimlerin ve bu sonuçları çıkmaktadır. Şimdi isterseniz bunları maddeleyelim.

  1. Esad’ın insanlık dışı şiddeti devam eder ve Türkiye merkezli, güney sınırlarımızdan bir müdahale yapılır. Türkiye hem sınır kullandırması hem de koalisyonun ve Suriye muhalefetinin merkezi olması sebebiyle lider ülke olur. Ancak bu durumda gerek sınırlarına sıçrayacak savaşla, gerekse de olası müdahale sonrası Suriye’nin kaderinde atacağı adımlarla büyük bir bedel öder. İran bu müdahaleye karşı durur. Türkiye’yle Suriye yüzünden savaşı göze almaz ama Türkiye İran, Çin, Rusya ve Bağlantısız ülkeler arası ilişkiler tamir edilemez seviyede bozulur.
  2. Suriye ve Beşar Esad yükümlülüklerini yerine getirmez, uluslar arası bir koalisyonun hava saldırısıyla beraber Türkiye’den gönderilecek muhalif gruplar tıpkı Libya’da olduğu gibi rejimi devirmeye çalışır. Ancak bu durumda da Beşar Esad son çırpınışlarında yine Türkiye’yi hedef alır, dahası olası başarısızlıkta Türkiye’nin kucağında ciddi bir mülteci sorunu kalır. İran’la iyi ilişkiler ve bölgesel liderlik yine hayal olur.
  3. Suriye gerekli adımları atar, Beşar Esad tekrar ülkede huzuru sağlar. Bana göre en düşük olan bu ihtimal gerçekleşirse Türkiye güney sınırlarının her zaman tehdide açık olduğunu düşündüğü 2000 öncesi baba Esad dönemine döner.
  4. İran Suriye’de Beşar Esad’ın artık devam edemeyeceğini anlar, desteğini çeker, desteksiz kalan Esad Rusya ve Çin’in de veto etmeyeceği bir kısa operasyonla lağvedilir ve Suriye’de yeni dönem başlar. Olası muhalefet yönetiminde artık Suriye Türkiye’ye göbekten bağlı bir ülke konumuna gelir.

Evet, bugünkü tabloya baktığımda gerçekleşebilecek durumlar bunlardır. Peki, bunlar dışında bir şey olabilir mi, olur emin olun o da bir insanlık dramı olur…

Not: Suriye analizimize gerçekleşecek olaylar üzerinden ileride devam edeceğiz.

Bilal ERTUĞRUL

15 Nisan 2012

20:58

Reklamlar

Read Full Post »

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 1…

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 1…

SURİYE MESELESİNİN ARKA PLANI…

Son günlerde yoğun gündeme yönelik yazılarıma iki gün önce yazdığım 28 Şubat tutuklamaları ile başlamış ve Suriye ile devam edeceğimi yazmıştım. Bugün sizlerle konunun tarihi arka planına da değinerek bu konudaki görüşlerimi paylaşmak isteyeceğim.

Yazımın başlığını atarken Pandora’nın Kutusu ifadesini kullandım. Neden mi, açıklayayım. Pandora’nın Kutusu Yunan Mitolojisinde Hermes’in sahip olduğu dünyada olabilecek her türlü kötülüğün tanrılar tarafından içine hapsedildiği kutuyu anlatan bir mittir. Efsaneye göre bu kutuyu Hermes Pandora’nın evinde unutur, Pandora meraktan kutuyu açar ve tüm kötülükler dünyaya yayılır. İşte o günden bu güne bir dizi kötü olayın başlangıç halkaları hep Pandora’nın Kutusunun açılışı olarak adlandırılır.

İyi, güzelde bunun Suriye ile ne ilgisi var derseniz onu da şöyle açıklayayım. Bugün Orta Doğu olarak adlandırdığımız bölge İslamiyet’in ortaya çıkışından bu yana neredeyse hep aynı halkların oluşturduğu ama uzunca bir süre Türkler ve İranlılar tarafından yönetilmiş bir bölgeydi. İslamiyet çatısı altında Sünni, Şii, Alevi, Nusayri gibi grupların yanında Hıristiyan Arap olan Süryaniler ve Yahudilerle bölgenin inanç resmi oluşuyordu. Bölgenin etnik grupları ise Türkler, Farslar, Araplar ve Kürtlerden oluşmaktadır. Her etnik grup içerisinde yukarıda bahsi geçen İslami inanış şekillerinin, mezheplerin, bir alt grubu da mevcuttur. Dahası Kerbela’dan bu yana İslam dünyasında akan kardeş kanının durmayışıyla bu gruplar arasında her zaman ciddi bir mezhep çatışması da mevcuttur. İşte bu tablodan özellikle 1400 – 1900 yılları arası büyük kavgaların çıkmasını önleyen bölgedeki Türk ve İran hakimiyetiydi. Ancak 1. Dünya Savaşı sonunda bölgenin coğrafi sınırlarını kendi önceliklerine göre belirleyen İngiltere ve Fransa’nın yaptığı yapay devletler ve çizdiği yapay sınırlarla bölgenin ilerde yaşayacağı bölünme, savaş ve kıyımlarda Pandora’nın Kutusu’na hapsedildi. 1920’lerde bölgeye bakıldığında İran’da Şii, Türkiye ve Arap ülkelerinde ise Sünni yönetimler kurulmuş, ancak her ülkede önemli bir etnik ya da dini azınlık bırakılmıştı. İşte Pandora’nın Kutusu olarak adlandırdığım bu patlamaya hazır uyumsuzluğun o günlerde oluşturulmasıdır.1948’de İsrail’in kurulmasıyla kutuya bir de Yahudi – Filistin ya da Yahudi –Arap gerilimi de dahil edilmiş, kutu artık açılmak için gün saymaya başlamıştır. İlk açılmalar Arap – İsrail ve İran – Irak savaşlarıyla olsa da asıl büyük açılma için Pandora’nın ilk ülkelerinden birinde iç savaş çıkması gerekmiştir. Bu hamlede Saddam Hüseyin’den gelmiş ve onun Kuveyt’i işgaliyle Amerikan müdahalesi ve akabinde Saddam’ın Kürt bölgesine saldırılarıyla bu bölgenin fiili olarak ayrışması bölgedeki ayrışma sürecini başlatmıştır.

Ancak Pandora’nın Kutusu daha pek çok acı ve bölünme getirecektir ve bu başlangıç yeterli olmamıştır. Yetersiz başlangıcın devamı 11 Eylül sonrası Amerika’nın yine Irak’a müdahalesiyle gelmiş, Kürt ve Şii grupların desteğiyle Saddam rejimi yıkılmış, Irak nihayet 2011 yılı geldiğinde kâğıt üzerinde olmasa da fiiliyatta Kürt, Sünni ve Şii olmak üzere 3 parçaya ayrılmıştır. Pandora’nın ikinci parçasının Kürt, Azeri ve Farslardan oluşan ama mezhepsel anlamda tamamına yakınının Şii olduğu İran olacağı beklenmiştir. Ancak 2008 yılında yoğunlaşan dış destekli eylemlere rağmen güçlü merkezi otorite ve devlet geleneği ve özellikle nüfusta neredeyse Farslar kadar sayıları olan ancak siyasal hareketleri neredeyse hiç olmayan Azerilerin olası bölünme ve devrime destek vermemesi sebebiyle İran’daki bölünme zamana bırakılmıştır. İran bölünmesi olmayınca sıra kutunun son iki parçası olan Türkiye ve Suriye’ye gelmiştir. Türkiye’de Türk ve Kürtler arasında mezhepsel ayrımın derin olmaması, ülkenin Pandora’nın Kutusunun açıldığı dönemde tarihi bir istikrar dönemi yakalamasıyla geriye sadece Beşar Esad yönetimindeki Suriye kalmıştır. Kürt ve Arap olmak üzere iki ana etnisite, Şiiliğin veya Aleviliğin ayrı bir versiyonu olarak adlandırılabilecek Nusayri azınlığın uzunca bir süredir Sünni çoğunluk üzerinde yönetimde olması da bu ülkede yaşanacak ayrışmayı kolaylaştırmıştır.

Arap Baharı’yla Kuzey Afrika ülkelerindeki değişimden etkilenen Suriyeli muhaliflerin başta Türkiye olmak üzere batı dünyasından destek bulmasıyla başlayan eylemlere Beşar Esad’ın verdiği insanlık dışı sert tepkinin üzerine yeni bölünme sahasının Suriye olacağı resmen belgelenmiştir. İşte bu kutunun Irak’tan sonraki ikinci parçası olan Suriye’deki olaylara verdiğim bu tarihi arka plandan yaklaşmak hem olayların kaçınılmazlığını hem de Türkiye’nin atacağı adımlar ve sonuçlarından nasıl etkileneceğini kestirmekte kanımca hayati önemdedir. Bu sebepten analizime bu tarihi arka planı vererek başladım. Şimdi, Türkiye üzerinden Suriye’deki olayların sonuçları ve bize etkisini belirtmeden önce bu tarihi arka plandan çıkan sonuçları belirtmek istiyorum.

  1. Suriye’deki olaylar, rejimin yıkılması hatta bu sürecin sonunda yaşanacak Irak benzeri bölünme ne Arap Baharı’nın ne de başka bir olayın doğrudan sonucudur, bu 1920’lerde yapılmış yanlış sınırların bugün artık taşıyamadığı Pandora’nın Kutusunun kaçınılmaz sonudur.
  2. Suriye de bölünme ya da ayrışma olması durumunda Türkiye ve İran kutunun son parçaları olarak kalacak ve bu ülkelerde de yakın zaman kolay geçmeyecek bir süre olacaktır.
  3. Beşar Esad’ın arkasında oluşan Çin ve Rusya desteği tamamen İran merkezli ve İran sebebiyle verilen bir destektir. Suriye’den sonra sıranın kendisine geleceğini bilen İran bu yüzden Esad’ı vazgeçilmez olarak görmektedir.
  4. Türkiye henüz bu sürecin sonunda yaşayacağı zorlukların analizini tam olarak yapmamıştır. Arap Baharı, Başbakan’ın Orta Doğu’da yükseldiği bölgesel liderlik pozisyonu en önemlisi insani anlamda Suriye politikası şu ana kadar doğrudur ancak tüm bunlar uzun vadede oluşabilecek kar ve zarar analizinin yapılmadığını, duygusal adımların atıldığı tezini çürütmez.
  5. Suriye’de Beşar Esad ve rejimi öyle ya da böyle, bugün ya da yarın gidecektir ama Esad sonrası ne İran – Türkiye ilişkileri bir daha eskisi gibi olacaktır ne de Orta Doğu’da yeni bölünmelerin yolu kapanacaktır.
  6. Mezhep merkezli yaklaşımın artmasıyla İran’ın Bahreyn’de Türkiye’nin Suriye’de, insani anlamda doğru hamleleri ve muhalefete verdikleri destekler bölgede mezhepsel ayrışmayı azaltmayacak, aksine arttıracaktır.

Not: Suriye’ye olası müdahaleler, rejimin hayatta kalma çabası, bu süreçte en önemli bölgesel aktörler İran ve Türkiye’nin attığı ve atacağı adımlarla bu adımların olası sonuçlarını devam yazısında paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

14 Nisan 2012

22:58

Read Full Post »

AH BİZ AKDENİZLİLER…

Akdeniz asırlardır medeniyetin beşiği olarak görülen toprakların kavuşmak istediği sevgili denizleri olarak Afrika, Asya ve Avrupa arasında paylaşılamadan dalgalarıyla onlara yeterek yaşayıp gidiyordu. Önce Roma, sonra Osmanlı onun çehresinden çıkıp dünyaya hükmedecekti. İspanya ve Fransa’da onun çehresinden çıkacaktı ama onların dünya hakimiyeti Amerika ve diğer kıtalarda yakaladıkları güçle geliyordu. Daha sonra medeniyet merkezi önce İngiltere sonra da ABD’ye taşındı. Akdenizliler tüm bu süreçte hep beyinlerinden önce kalplerine güvenmişlerdi. Onlar kuzeyli komşuları Germen ya da Slav kavimlerin önce akla inandıkları zamanlarda kalplerine güvenmenin karşılığında önce dünyayı yönetiyor sonra dünya beynin hükmüne girince de bu lirik kahramanlar arka plana düşüyordu. Akdenizlilerin temel özellikleri sıralandığında dünyanın hemen hemen her yerinde ilk akla gelen canayakınlıkları, bazen aşırı da olsa sosyal insanlar olmaları ve çok konuşmaları gelir. Onlara hem o destansı romantikliklerini hem de efsanevi üçkağıtçılıklarını da bu Akdenizli tavrı verir. Yani önce kalbe ve zevke dayanan yaşama anlayışı.

Ancak dünya global bir köy haline gelip, bir ülkedeki en ufak bir sıkıntının diğer ülkeleri etkilemeye başladığı milenyumda bu anlayışla sürdürdükleri ekonomik yapılarının artık sürdürülemeyeceği anlaşıldı. Önce 2001 yılında uzun süredir ciddi yolsuzluk ve kötü yönetilmiş Türkiye ekonomisi iflas ediyor, Türkiye bu iflastan sonra çok ciddi ekonomik programlama ve  siyasi istikrarla çıkıyordu. İktidar değişiyor, Ak Parti 10 yıllık bir tek başına iktidar yolculuğuna çıkarken bir daha eski siyasiler bırakın başbakan ya da bakan olmayı önemli bir kısmı vekil dahi olamayacaklardı. Sürdürülebilir büyüme, siyasi istikrarla beraber Akdenizli olmanın zora düştüğünde var gücüyle kavga etmenin ve de içimizdeki o lirik kahramanın destan yazma yeteneğiyle bizi dünyanın en başarılın ekonomilerinden birisi haline getirdi.

Aradan geçen yıllarda 2009 krizinin etkisiyle açlık ve ciddi ekonomik zorlukların yaşandığı, Akdeniz’in güneyine uzun süredir demirlemiş otokrat rejimlerde sırayla devrileceklerdi. Bu rejimlerin devrilmesinde her ne kadar insanların özgürlük talepleri ve batı desteği önemli rol oynamışsa da pek çok uzmana göre 2009 ve 2010 yıllarında yaşanan ve dünyada gıda fiyatlarının ciddi derecede artmasına yol açan gıda krizi bu ülkelerdeki devrimin başlangıcını oluşturmuştu. Çünkü diktatörler insanları doyurdukları sürece onlara özgürlüğü ve diğer duyguları unutturmuştu ancak o insanlar doymadıkları an işte o an Arap Baharı geliyor ve Tunus, Mısır, Libya’da yönetimler değişiyordu. Bu ülekelerin bundan sonraki süreçlerinde olmak istedikleri ülke olarak tek bir cevap ortaya çıkıyor: TÜRKİYE. Zaten bu devrimlerin başarılı olması bir daha eski karanlık günlerine dönmemeleri için olmaları gereken de o.

Denizimizin güneyinde bunlaryaşanırken kuzeyindeki ülkeler ciddi ekonomik sıkıntılarla boğuşuyordu. Önce Yunanistan, sonra sırasıyla Portekiz, İspanya ve İtalya bu girdaba girdiler. Şimdi de bu denizin etrafında olup krizle tanışmayan tek ülke olan Fransa’yasıranın geldiği açıktan açığa konuşuluyor. Dış borçları, kamu borçları yüksek, bütçe açıkları kritik değerlerde olan daha da önemlisi büyümeleri duran bu ülkelerin en önemli sorunu ürettiklerinden fazlasını tüketmiş olmalarıydı. Yani klasik Akdenizli anlayışıyla Carpe Diem demiş anı yaşamış sonrasını düşünmeden, tasarruf yapmadan dahası istikrarsızlığı istikrar haline getirerek yola devam etmişler ancak yol bir yerde bitmişti. Bu biten yolun son dönüşü borçlanma faizlerinin %7’yi bulmasıydı. Borçlarınma faizleri %7’yi bulduktan sonra da liderlerin istifasına giden yol sonuna kadar açılıyor ve liderler görevlerini bırakıyorlar. Yunanistan’da böyle oldu, İtalya’da böyle oluyor, Portekiz ve İspanya buraya gelmeden dönebildiler ama geldikleri an böyle olacağı garanti.

Peki neden değişiyor bu liderler? Cevap çok basit: İstikrar ve Güven. Piyasalar bu ülkelerde bu faizi gördükleri an güveni kaybediyor, kaybettikleri güvenle beraber halkın da bu yönetimleri bir daha seçmeyeceğini fiyatlıyorlar yani istikrar da gidiyor ve lider Berlusconi gibi o koltuğa tutkalla yapışmış olsa dahi gitmek zorunda kalıyor. Yeni gelen liderler ne mi yapıyor? Aslında Türkiye’nin 2001 sonrası yaptığını. Önce on yıllardır çıkması gereken yasalar alelacele çıkıyor, tasarruf paketleri hazırlanıyor ve onca yılın acısı bir iki yılda çıkarılmaya çalışılıyor. Tabi bu kolay olmuyor. Başbakan’ın kafasına yazar kasa, yumurta atılıyor, liderlerin sağlığı bozuluyor bazen isyana varan toplumsal patlamalar yaşanıyor. Aslında bu tepkide Akdenizlilikten kaynaklanıyor. Hata yaptığını, kendisinin de bu çöküşte suçu olduğunu bilmesine rağmen insanlar cezayı siyasilere kesiyor. İşte bu süreç ne kadar kısa sürer ve ülke ne kadar hızlı istikrar ve güveni yakalarsa ülke o kadar rahat kurtuluyor. Bu noktada herkes Türkiye gibi olmak istiyor. Ama Türkiye olmak da zor bu anlarda. Bunu da önümüzdeki süreçte göreceğiz. Ama şimdiye kadar gördüğümüz resmin tüm özetini Akdenizlilerin yıllardır yapmadıklarını o sıcakkanlılıklarıyla bir kaç yıla sığdırma çabası olarak verebiliriz. Resmin sonunda ortaya Türkiye gibi bir sanat eseri mi yoksa en azından şimdilik Yunanistan gibi bir felaket mi çıkacağı ise Akdenizlilerin ne kadar süre kalplerinden önce beyinlerini dinleyeceklerine bağlı. Ama sonuç ne olursa olsun Akdenizliler en azından Avrupalılara artık o kadar da romantik ve sempatik gelmiyor…O yüzden hepsi bir ağızdan bu ülkelere bağırıyor: “Ah Siz Akdenizliler, Gidin Türklere Bakın ve Onlar Gibi Olup Gelin” diyorlar. Bakalım ne olacağını hep beraber göreceğiz. Şimdilik; Only God Konows…

Bilal ERTUĞRUL

11.11.2011

13:44

Read Full Post »

ORTA DOĞU’DA SAVAŞ ÇANLARI…

ORTA DOĞU’DA SAVAŞ ÇANLARI…

Orta Doğu kan ve gözyaşıyla sulanmış toprakların hiçbir zaman doymadığı doymayacağı diyar. İnsanlık kendi destanını yazmaya başladığı bu topraklara hep istediklerini verdi. Gözyaşı hiç durmadı, kan hep aktı. Ve bir kez daha kan, gözyaşı hazırlığında Orta Doğu. 8 Kasım günü Uluslar arası Atom Enerjisi Kurumu tarafından toplamda 7 yıldır süren İran’ın nükleer çalışmalarına yönelik rapor yayınlanacak. Ve daha rapor yayınlanmadan savaş borularından iğrenç sesler duyulmaya başlandı. Uluslar arası basın organlarında yaklaşık 2 haftadır İsrail’in İran’a olası bir askeri müdahalesinden bahsediliyordu. Ancak iki gündür İsrail’e ABD ve İngiltere’nin de katılımıyla İran’a askeri bir müdahale yapılacağı bizzat bu ülkelerin iktidara yakın basın organlarınca servis edilmeye başlandı. Raporun içeriğiyle ilgili sızıntılar olmasa da raporun bahane edilip İran’a saldırı yapılacağını pek çok düşünce kuruluşu da teyit ediyor.

Peki; durduk yere neden Orta Doğu’nun savaş tanrıları yine bölgeyi kana bulamak için harekete geçti. Neden İsrail, ABD ve İngiltere böyle bir müdahalede bulunacak? Bu savaşın görünürdeki sebebi yukarıda belirttiğim İran’ın nükleer silaha sahip olma ihtimali olacak ve bakalım dünya bu kez saldıran üç ülkenin de hali hazırda ihtimali bırakın bizzat nükleer silahlara sahip olduğu gerçeğini açıkça yüzlerine vurup, bu çılgınlığı durdurabilecek mi? Mesela Türkiye bu durumda ne yapacak? Türkiye’nin tepkisizliğine karşın İran kendisine en yakın ve Avrupa’daki en önemli Amerikan üssü olan İncirlik’i hedef alırsa bu savaşa Türkiye’de dahil olabilir mi? Bu sorulara daha niceleri eklenecek ama ne yazık ki savaş çıkmadan yine insanlar bunları düşünmeyecek.

Öncelikle savaş söylentisi dedikodudan daha öte bir boyuta geldiği için bu yazıyı yazdığımı belirteyim. Çok önemli ve ülke yönetimlerine yakın kaynaklar gündemi bu yönde yönlendirmeye çalışıyorlar ve bu durumları Irak, Afganistan, Libya gibi son örneklerde de yaşamıştık. Irak’ta da Bush nükleer raporları delil gösterip saldırmış, İngiltere’de yanında yer almıştı.

Şimdi de dilerseniz bu söylentilerde bahsi geçen ülkelerin sebeplerinin gerçek nedenlerini araştıralım. Önceliğimiz büyük abi Amerika… Seçildiği zaman halkımızın ve de dünya halklarının pek çoğunun Süpermen’i olan Obama neden böylesi bir müdahalede bulunacak: Tamamen duygusal sebeplerle… Bildiğiniz ve daha önceki yazılarımda sizlere aktardığım gibi 2012 Kasım’ında ABD Başkanlık Seçimleri var. Obama her ne kadar şu anda önde gözükse de özellikle olası bir ekonomik kötüleşme de Cumhuriyetçiler karşısına taş koysa yenilecek. Böyle bir mağlubiyeti engellemek içinse Cumhuriyetçilerin kozlarını ellerinden almalı. Cumhuriyetçiler milliyetçi bir sağ söylem geliştiriyor ve bunu en kolay kendi lehine çevirmesi bir savaş. Hele de öyle bir savaş silah sanayisinin çok önemli bir yer tuttuğu ABD ekonomisini de canlandırırsa bir taşla iki kuş vurulur.Birde İsrail’e verilen destekle yanına çekeceği Yahudi Lobisiyle ABD Başkanlık Seçimlerini rekor bir oy oranıyla kazanabilir. İşte Obama’yı bu savaşa sokacak en mantıklı sebepler ve sonuçları bunlar. Obama Libya müdahalesinde Avrupalıların gerisinde kalmış ve nispeten iç siyasetin gerektirdiğini değil de dünyada ona hayran insanların beklediğini yapmıştı. Bu sefer aksini yapacağını düşünüyorum. Umarım haksız çıkarım ama Obama’nın vicdanıyla çıkarı arasındaki savaşın galibi galiba bu savaşa karar verecek en önemli etmen. Çünkü ABD olmazsa savaş da olmaz dahası İsrail ve İngiltere tek başlarına İran’la büyük bir savaşı göze alamaz.

Amerika’nın Orta Doğu’daki elçisi, müttefiği olan ama artık onun mu ABD’yi ABD’nin mi onu yönettiği tartışılan İsrail bu savaşın temel sebebi olarak görülüyor. İsrail’de ise sebep hem güncel çıkarlar hem de Kutsal Amaçlar.  Kutsal amaçlarında Orta Doğu’nun eski İsrail toprakları olarak gördükleri tüm yerleri İsrail devleti çatısı altında toplamak yattığını binlerce yıldır hiç gizlemediler. Ve bu amaca günümüzde en büyük tehdit açıkça İran olarak görülüyor. Dahası iki din referanslı devletin de birbirinin bölgede yaşamasını istemediği bilinen bir gerçek. Güncel sebep ise İsrail’de artan ekonomik sıkıntılar ve yükselen milliyetçilik. Şu anda sağ ve milliyetçi bir koalisyonun bir sol ortakla yönettiği İsrail’de 2000’lerin başından beri sağ oyları arttı ve günümüzde %70’lerde. Başbakan Netanyahu son seçimde iktidarın küçük ortağı Lieberman’la birlikte bu artışın kaymağını yiyerek iktidara geldi. Ancak ekonomi düzelmezse ya da unutulmazsa gidici görünüyorlar. İran’a yapılacak bir müdahale hem milliyetçi oyları sabitleyip arttıracak hem de ekonomik sıkıntıları unutturacak. İşte bu sebepler onları bu müdahaleye götürüyor. ABD’deki Yahudi Lobisini kullanarak 2012 seçimlerinde kullanılacak güçleri onların ABD’yi bu savaşa çekebileceklerine inanmasını, İran’a iki yıl önce yapılan saldırıların karşılıksız kalması da cesaretlerinin artmasını sağlıyor. Dahası yılanın başını küçükken ez anlayışıyla uzun vadede varlıklarını tehdit edecek İran’ın bu aşamaya hiç gelmemesini, Orta Doğu’da nükleer güce sahip tek güç olarak kalmayı delicesine istedikleri de bir gerçek. Reel politik düşünüldüğünde İsrail savaş için en çok sebebi olan ve en karlı çıkacak devlet gibi görünüyor ve olası bir müdahale içinde en iyi zamanın bu dönem olduğu da açıkça belli oluyor.

İngiltere ise yönetimleri değişse bile 2. Dünya Savaşı sonrası düştükleri Amerika’nın her dediğini yapan uslu kardeşi rolünden başka hiçbir sebebe sahip değil. İngilizler zamanında İran petrollerinden aslan payını alıyordu ve bu payı kaybettikleri günden beri eski güçlerinde değiller. Bu da işin kuyruk acısı kısmı olarak göze çarpıyor. Ancak bırakın sağ muhafazakar dönemleri sol İşçi Partisi’nin iktidarı döneminde dahi ABD’nin sözünden çıkmamalarının onlara kaybettirdiği saygınlık ve artık büyük devlet olarak görülmemeleri gerçeği ilerde aşlarını çok ağrıtacak gibi duruyor.

İran ise tüm bu gelişmeler karşısında görünürde hazırlıksız duruyor. Saddam ve Kaddafi’nin verdiğinden öteye gidemeyen mesajların ne kadar arkası dolu olduğunu olası bir savaşta göreceğiz. Ve dahası olası bir savaş İran İslam Devrimi’nin 42 yıl sonra ülkedeki gerçek gücünü de bizlere gösterecek. Ancak İran böyle bir saldırıyla karşılaşırsa iki yıl önce İsrail ve ABD tarafından vurulan tesislerinden sonra tepkisiz kalmamasının da bir nevi bedelini ödeyecek. Ya da yine tepkisiz kalacak ki o noktadan sonra genç, muhafazakar ve milliyetçi gençlerle liberallerin ortaklığı mevcut yönetimin sonunu hazırlayabilecek bir ihtimal olarak görülüyor. Yani İran bu sefer müdahaleye uğrarsa topyekün cevap zorunluluğunda hissedecek ve işte Orta Doğu’nun felaketi de bundan sonra evlerimizin içine kadar girecek. İran’la ciddi silah anlaşmaları olan, ülkeyi uzun bir zamandır uluslar arası arenada kollayan Rusya ve Çin’in tepkileri de sürecin belirleyicilerinden olacak. Dahası Çin ilk kez sadece ekonomik bir dev olmadığını göstermek isterse işte o an dünya daha da büyük bir hengameye girecek. Ama dedim ya bunlar hep ihtimal.

Savaşın mutlaka Türkiye’ye de etkileri olacak. İran ve ABD arasında yapılmak zorunda kalacağı seçim, İsrail’le gergin ilişkilerin bu seçimde etkisi ve dahası savaşın İncirlik yoluyla kendi topraklarına sıçraması Türkiye’yi şu anda en çok korkutan olasılıklar. Ancak olası bir savaşta günümüzdeki gibi hem İran’la hem ABD ile iyi ilişki, İsrail’le düşman ABD ile dost ilişki sürdürülebilecek şeyler olmayacak. İşte o gün belki de liberal dış politikamız reel ve acı gerçeklerle yüzleşecek. Bakalım bu süreçte neler yapacağız. Bu hem savaşın, hem de bölgenin geleceğinde belirleyici olacak.

Savaşın çıkma sebepleri, ülkelerin gerçek emelleri ve Türkiye’ye yönelik olası sonuçlarına değindim. Şimdi bekleyip Kasım ortasına kadar önce raporun açıklanmasını, sonra da olacakları göreceğiz. Kim bilir belki 9 Aralık akşamı bambaşka ve asla şimdiki gibi olmayacak bir dünyaya uyanırız. İnşallah olmaz ve inşallah bu topraklardaki kan durur diye dileyeceğiz dilemesine de göz göre göre gelen gerçeği de görmezden gelmeyeceğiz. Umarım biz haksız çıkarız ve savaş olmaz, olursa işte o zaman bizleri yepyeni bir dünyaya götürecek süreci şanslı olanlarımız hep beraber görecektir.

Bilal ERTUĞRUL

04.11.2011

01:17

Read Full Post »

BİR YANLIŞ, KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR? LİBYA – 2

BİR YANLIŞ, KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR?

LİBYA – 2

2. Dünya Savaşı sonrası İtalyanlar Libya’yı İngiliz ve Fransızlara bırakıp giderken 1949 yılında Libya Birleşmiş Milletler tarafından bağımsızlık kazanması gereken ilk sömürge olarak açıklanıp, 1951 yılında BM eliyle bağımsız olan ilk ülke oluyordu. Ülkenin başına Kral olarak İdris Tunusi geçiyordu ki o Tunusi, kendisi Mısır’da sürgündeyken, Ömer Muhtar’ın Libya’da başlattığı İtalyan karşıtı direnişe katılmasını istediğinde hiç düşünmeden onu red edenler arasında yer alıyordu. Yani Libya bir bağımsızlık sevdalısının şehadetine layık olamıyordu.

İdris Tunusi’nin kurduğu krallık batı eliyle kuruluyor dahası batı mandası gibi hareket ediyordu. Ülkede artan milliyetçi rüzgarlar daha 30’una basmamış bir subay olan Kaddafi ve arkadaşlarının darbesiyle sonuçlanıyor ve 1969’da Kaddafi Libya Cumhuriyeti’ni kuruyordu. Türkiye’de hastalık sebebiyle tedavi olurken darbeye yenik düşen Kral İdris Bingazi bölgesinden çıkmıştı ve bu darbe daha o günlerde Trablus – Bingazi çatışmasını ülkenin kucağına bırakıyordu. Kral İdris kendisini krallığa taşıyan süreci başlatan Ömer Muhtar’ı kurşuna dizen İtalya’nın başkentinde 1990 yılında hayata gözlerini yumarken bu İroni en çok Bağımsız Libya hayaliyle yanıp tutuşanları parçalıyordu.

Kaddafi’nin sözde Cumhuriyeti zamanla tam bir dikta haline gelmiş, aşiretler arası kan davaları, şehirler arası çekişmeler ayarlanarak yıkılmaz bir hal almıştı. Ancak başta Mısır’da Panarabizm’in kurucusu, belki de Osmanlı’ya hançer saplamakla suçladığımız Şerif Hüseyin’in bir üst modeli olan bir başka diktatör Cemal Abdülnasır’dan da etkilenerek milliyetçi bir söylem geliştiren Kaddafi’nin de zamanla batının gizli servislerini kullanarak nasıl halkına ayar verdiği ortaya çıkacaktı. Ancak o da zamanla bu şekilde halkını susturamayacağını, diktasını sürdürmek için onlara bir düşman ve korku ütopyası gerektiğini fark edip, Pan-Amerikan Hava Yollarına ait uçağı terör saldırısıyla düşürtecek, çoğunluğu masum siviller olmak üzere pek çok kişiyi öldürecekti. Bunun üzerine dünyadan gelen ambargoyu da yine Avrupalı özellikle de İtalyan Başbakanlarıyla olan ilişkisiyle delecek, İtalyanların Libya’da sömürgeyken elde edemediği imtiyazları bir Libyalının eliyle almasını sağlayacaktı. Ama Kaddafi ve adamlarının ülkede estirdiği terör bunların hepsinin üzerinde olacaktı. Bazı aşiretler yok edilecek, en acı şartlara sürülecek, bazılarıysa özellikle memleketi olan Sirteliler ise baş tacı edilecekti. Üstelik Kaddafi diğer diktatörlerle bir araya geldiğinde ezilen halklarına bakmaksızın dünyadaki diğer ezilen halklara babalık taslamaya çalışacaktı. Ancak bu senaryonun uzun süre devam etmeyeceğini anlamaya da başlamıştı. Batılı dostlarının kendisinden sıkıldığını anladığında onlara en ucuz fiyattan petrol vermeye, Lockerbie Faciasını kabul edip tazminat ödemeye, Obama’ya mektuplar yazmaya, Roma meydanına çadır kurup İtalyanlara nasıl dost olduklarını belgelemeye çalışmıştı. Evet Kaddafi her şeyiyle tam bir diktatördü. Önce korku imparatorluğu kurmuş, daha sonra ebedi şeytan ilan ettikleriyle bile sırf koltuğunda kalma umuduyla iş birliğine, onlara ülkesini peş keş çekmeye başlamıştı. Ama onlar o kadar ustaydılar ki değil Saddam, değil Kaddafi bin diktatör toplansa onları ikna edemezdi. Çünkü aynı emperyalizm o diktaların yerine yeni dikta getirmeyi de başarabileceğine inanırdı. Ve beklendiği gibi oldu. Kaddafi’nin tüm kaleleri birer birer düştü Ağustos’ta Trablus’un düşmesi artık sonun geldiğinin habercisiydi. Ama bu son beraberinde binlerce tartışma, bir diktatörü kahraman haline getirecek bir travmayı başlatmalı mıydı? İşte bu esas can sıkan soru. Yani yapılan bir yanlış önceki yanlışları siler mi? Bana göre silemez, silmemeli. Neden mi, anlatalım…

Öncelikle Kaddafi’nin öldürülme şekli, tam bir cinayettir. Bunun adı her hangi bir dilde vahşettir. Hiçbir insan yargılanmadan cezası kesilemez. Hem de İslam inancında ahret ve en kötülerin dahi sorguya çekilip, dünyada yaptıkları işlerin sonucuna göre Cennete mi Cehenneme mi gidecekleri açıkça belirtilirken, bu din adına işler yaptıklarını söyleyenler korkunç bir yanılgı içindedir. Birinci yanlış budur. İkinci yanlış bu vahşeti en ufak bir şiddet olayını bile sansürleyen dünya medyasının sergileyiş biçimidir. O görüntüler tıpkı bizde olduğu gibi her ülkede sansürsüz gösterildi. Bunu izleyen çocukların bir diktatöre şefkat besleyeceği dahası bunun insanlarda diktaları sona erdirme mücadelelerine yönelik güçlü bir muhalefet oluşturacağı düşünülmedi. Bir başka yanlış ileri demokrat olmakla ya da aşırı, ılımlı dinsel görüşler üzerinden siyaset yapanların kendi ilkelerinden hiç birisine uymayan bu manzara karşısındaki suskunluklarıydı. Son günlerin moda deyimiyle; “Haksızlık karşısında, bilip de susan dilsiz şeytan değil midir? Ama ne yazık ki bu yanlışlar bir büyük yanlış doğurdu ya da var olan bazı büyük yanlışların silinmesine yol açtı. Türkiye’de de örneklerini özellikle sosyal medyada sıkça gördüğümüz Kaddafi’nin Libya’sını öven yazılar çıktı. Peki bunların ne kadarı doğruydu. Kaddafi’nin 168 Milyar Doları’nın batı tarafından iç edileceğinden başlayalım. Bu para Kaddafi tarafından kendi halkından iç edilirken neredeydiniz. Ya da Kaddafi hangi uluslar arası şirketin başındaydı da böyle bir servet edindi hiç düşündünüz mü? Hayır. Çünkü bir yanlışa duyduğunuz tepki sizi başka bir yanlışa sürükledi. Burada yapılması gereken şey ise özellikle İsviçre bankalarındaki servet başta olmak üzere bu paranın asıl sahibine Libya halkına dönmesi için mücadele etmek, kampanyalar yapmaktı. En azından böylece bir diktatörün avukatlığı yerine bir halkın avukatlığı yapılmış olabilirdi. Bu para Libya halkınındır ve eğer yeni Libya yönetimi basiretli durursa sahiplerine geri dönecektir. Durmazlarsa ne olacağına Hitler, Saddam gibi diktatörlerin paralarıyla bugün dünyanın en büyük kişi başına milli gelire sahip ülkelerinde neler yapıldığının tekrarının yaşanması kaçınılmazdır. O durumda da suç önce ilk hırsız Kaddafi’de sonra da yeni yönetimde olur ki o zaman gerçekten Kaddafi’nin ölmeden önce söylediği gibi onun evlatları olduklarını kanıtlarlar.

Bu ilk eleştiriden sonra Facebook paylaşımlarının esin kaynağı Aydınlık gazetesi yazarı Esra Atalay’ın haberinde değindiği noktaları cevaplayalım:

Libya’da her yurttaş devletin tüm hizmetlerini karşılıksız olarak alıyordu…

Libya’da elektrik, su, doğalgaz, eğitim, sağlık ve ilaç bedava veriliyordu. Benzinin litresi 20 kuruşa satılıyordu…

Libya’daki ulusal bankalar yurttaşlardan faiz almıyordu.  Libya halkı hiçbir şekilde vergi ödemiyordu.

Tüm dünyadaki tek borçsuz ülke olan Libya’da, araçlar fabrika çıkış fiyatına satılıyordu.

Kaddafi yönetimi yurt dışında burslu okuyan öğrencilere geri dönüşümsüz aylık 650 Euro kredi veriyordu.

Libya’da tüm üniversite mezunları iş bulana kadar maaşa bağlanıyordu. Evlenmek isteyen çiftlere ise 150 metrekarelik daireler tahsis ediliyordu…

Petrol gelirinin yüzde 90’nı Libya halkına dağıtan Kaddafi yönetimi, istisnasız olarak her aileye 300 Euro yardım da yapıyordu.

Evet bunlar iddia edilenlerdi yazıda. Peki gerçekler neydi Libya’da. Şimdi de bunlara bakalım:

1.Libya’da yurttaşların devletten aldığı yardım devlete bağlılıklarına orantılı değişiyordu. En çok yardım Kaddafi, aşireti ve dalkavuklarına giderken Bingazi’li aşiretler neredeyse hiç yardım alamıyordu.

2.Libya’da devlet sosyalist olmakla tüm özel sektörü kamulaştırmıştı. Yani tüm ekonomi devletin elindeydi. Devlet baba vereceği su, elektrik v.b. yardımlar içinde yukarıdaki devlete bağlılığı esas alıyordu. Yani öyle herkesin suyu, elektriği yoktu. Halkın bir kesimi unlarla karşılaşmadan ilkel şartlarda yaşıyordu.

3.Libya’da vergi yoktu, çünkü tüm ekonomi devlet elindeydi ve özel mülkiyete iş sahasında izin verilmiyordu. Olmayan kazancın vergisi insanların canından başka bir şey olamazdı ki, Kaddafi arada bunu da rahatlıkla alıyordu.

4.Libya borçsuz bir ülkeydi. Çünkü ambargo sebebiyle halen 1960’ların şartlarında yaşıyorlardı. Lüks kullanma yetkisi sadece Kaddafi ve çevresindeydi ki, bu kitle de dünyada en rahat petrol çıkarılan ülke olan Libya’da minimum maliyetle çıkartılan petrolü satarak yeterince kazanıyordu. Araçlar fabrika satış fiyatına çıkarılıyordu. Çünkü devlet bu araçları alıyor ve dilediğine satıyordu. Zaten insanlar devlet dışında para kazanamayacağından parayı da sadece devlet çalışanları yani Kaddafi A.Ş. ve çalışanları bulabiliyordu.

5.Diğer 3 maddede yazanlarda tamamen sistem içerisinde kalınan ve çarpıtılmış maddelerdir. Kaddafi’nin burs verdiği öğrenciler yine kendi seçtiği dikta kullarından öteye gitmiyordu. Evlenen çiftlerde olsun, petrol gelirinin dağıtılmasında olsun (ki tam oranı bilinmemekle beraber asla %50’yi geçmediği bilinmektedir) hep kendi adamları ön plandaydı.

Yani tıpkı Sovyetler yıkıldıktan sonra yine aynı gazetenin yaptığı gibi her dikta yıkılınca onun eşitlik anlayışını öne çıkaran, onu öven yazılardan farksız bir yazıydı buda. Ancak ilk başta saydığım yanlışlar sebebiyle bu sefer en azından bir kısım insanı kandırmayı ya da aldatmayı başardılar. Ancak gençlerde işsizliğin %40’ları bulduğu, genel işsizliğin hiçbir zaman tam ölçülemediği, %5’lik bir kesimin ülke gelirinin %90’ını elinde tuttuğu, dünyanın en çok petrol üreten ülkelerinden birisinde eşitlik sadece ezen ve ezilen gruplarda grup içi avutma amacıydı. İşte zaten bu gençlerin umutsuzluğu, halkın açlığı Kaddafi’nin sonunu getirdi. Sonu böyle olmamalıydı, ama bu onun yaptığı hiçbir şeyi haklı çıkarmaz. Dahası sadece ekonomi yazan arkadaşımız keşke biraz özgürlük, biraz insan haklarına da değinseydi. Dünyada siyasi partilerin yasak olduğu, çünkü yoldan çıkardıklarına inanıldığı, devletin feshedildiği çünkü gereksiz olduğunun vurgulandığı ama nasılsa Kaddafi tarafından hem içerde hem dışarıda temsil edildiği de keşke bu yazıda yer alsaydı. Yine Çad’lı milislerin elinden yapılan kıyımlarla dünyada en çok faili meçhul cinayetin işlendiği, televizyon, radyo ve gazetelerin devlete ait olduğu ama her nasılsa o devletin bizzat lideri tarafından olmadığının iddia ettiği devletin her şeyi kontrol ettiği de belirtilseydi. Tüm Kaddafi ailesinin halka yaptığı eziyet, işkence ve bu arada Kaddafi ailesinin özellikle İtalya’da kendi halkının parasıyla nasıl zevke sefaya daldığı, sırf oğlu oynasın diye futbol takımları aldığı ve unların hiç birisinin de olduğunu iddia ettiği sosyalizmle ilgisi olmadığını belirtseydi. Ama ne yazık ki özellikle bizim ülkemizde ulusalcı olarak nitelenen kesimler bazı gerçekleri görmemek üzerine uzmanlaştı. Dünyada da bu gerçekleri göremeyen sol hareketler yok olurken, sola uymayan u gerçeklerin uygulamadan silinmesine inanan sol iktidarlar oldukça başarılı oldu. Ama ne yazık ki bu haberleri paylaşanlar için Libya halkının çektiği acılar unutulmuştu. Bir yanlış, binlerce yanlışı götürmüştü. Ama umarım Libya’nın yeni yönetimi bayraklarını aldıkları Kral İdris ya da Kaddafi’yi değil de Ömer Muhtar’ı örnek alır ve halkların isyanlarının meyvelerini gün gelir en güzel şekliyle gösterir. Ama nerde ve nasıl gelirse gelsin demokrasi her zaman diktatörlerden iyidir, insan özgürken mutludur. Belki eksik, belki yarım mutludur ama mutludur. Özgürlük olmadan ise mutluluk sadece bir düştür.

Ben de özgürlüğüme değer veriyor, hiçbir diktayı desteklemiyor ve hepsini lanetliyorum. Ama insan haklarını referans almaktan çıkmış her harekete de karşı çıkıyorum. Ve artık diktaları öven zihniyetlerin bir an için kendi özgürlüklerinden bir dakika verip, o ülkelerde yaşadıklarını düşünmelerini diliyorum. Bakın bakalım yaşanılabilir mi o mutluluk tablolarınızın içindeki topraklar. Ve şimdi düşünüyorum da keşke yanlışlara sadece yanlış olarak bakabilecek şekilde yetiştirilseydik. Bu yolla ne doğrularımızı kaybederdik, ne de yanlışların üzerinden başka yanlışları kutsardık… Ama halen birilerinde hiçbir yanlış ne bir doğruyu ne de bir yanlışı götürmüyor. Darısı hepimizin başına…

Bilal ERTUĞRUL

29.10.2011

15:18

Read Full Post »

BİR YANLIŞ, KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR? LİBYA – 1

BİR YANLIŞ, KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR?

LİBYA – 1

Benim kuşağım yanlışların götürdüğü doğruları sayarak büyüdü. İlköğretim sıralarında başlayan okul yaşantısında tanıştığı ilk test sınavında tanıştı yanlışların doğruyu götürmesiyle. Sonra lise, üniversite derken hayatını doğruları götüren yanlışlar üzerinden yaşamaya başladı. Yani hep bir test mantığında yürüttü işlerini. Doğal olarak karşılaştığı olayları da bu mantıkla yorumladı. Zamanla yanlışlar doğruları götürmeyi bıraktı yanlışları da götürmeye başladı. Bu çıkmazın son örneğini Libya’yı 42 yıl demir yumrukla, her türlü insan hakkını ihlal ederek sürdüren dahası başkalarının gözyaşlarını kendi geniş çerçeveli güneş gözlüklerinin ardına saklayan Libya’nın devrik diktatörü Kaddafi’nin devrilmesi ve hunharca katledilişine verilen tepkilerde gördük. Önce insanların dikta karşısında baş kaldırışını Batı Uşaklığı ile yorumladık, sonra da onun katlinden bir kahraman yaratılmaya çalışıldı. Peki nedir bu Libya’daki durum? Hangi gruplar bu Kaddafi’yi devirenler ve Kaddafi ne yaptı da bu insanlık dışı katle kurban verildi.

Önce hikayenin başına gidelim ve Libya’yı inceleyelim isterseniz. Sadece Libya değil tüm Kuzey Afrika’nın kaderinden bahsedelim. Bir zamanlar dünyada Roma’ya kafa tutabilmiş Kartacalıların topraklarına. Evet insanlık kadar eski kadim Orta Doğu topraklarına en yakın bölgelerden olan Kuzey Afrika ile kara kıtanın güneyini orta bölgelere yoğunlaşmış çöller ayırıyor. Ve bu çöller yıllardır bu toprakların kaderini de belirlemişti. Güneyin çölleri bu bölgenin güney Afrika’nın ilkel kavimlerinden bihaber yaşamasını batı çölleri ise Fas üzerinden gelecek olası Avrupa etkisini engellemişti. Mısır’la da arada çöl olmasına rağmen bu çöl diğerlerine göre nispeten aşılabilir olduğundan bölge özellikle milattan sonra neredeyse tek etkileşimini Firavunların kutsal topraklarından almaktaydı.

Kartacalılar bu topraklarda devrinin en önemli uygarlıklarından birisini kurmuş, dahası Mısır etkisi olmadan yaratılan bu uygarlık tüm Afrika’nın belki de tek başına da medeni olabileceğinin tarihteki tek örneği olarak kalmıştı. Ancak Kartacalılar ve Romalılar arasındaki uzun süreli savaşlar Kaddafi’nin bir oğluna ismini verecek kadar hayranlık duyduğu, tarihin en şanlı komutanlarından Hannibal’in İspanya ve Alpler üzerinden Roma eteklerine kadar gelmesiyle Roma için ölüm-kalım savaşına dönecekti. Roma bu kabusu tüm tarihinde iki kez yaşayacak ve ikincisinde Atilla’nın kapılarına gelmesinden sonra pek de uzun yaşayamayacaktı. Ancak Roma ilk mücadelesinde tüm kuvvetleriyle saldırdığı Hannibal ve onun rüya şehri Kartaca’yı yok etmeyi başarmıştı. Bu yok oluş belki de bu toprakların günümüze kadar süren acılarını şekillendirdi. Kartaca örnek bir şehirdi ve belki de çöllerin Berberi topluluklarını, aşiretlerini yerleşik yaşama bir nevi medeniyete sürükleyecek serüvenin ilk halkasıydı. Ama Roma tarafından yıkılınca Berberi kavimler yerleşik yaşama dair olası meraklarını da kaybettiler.

Asla güçlü bir millet formu oluşmayan, Kafkaslarda olduğu gibi farklı diller ve inanışların hüküm sürdüğü bu topraklar güçlü bir medeniyetle karşılaştıklarında asimile olacakları neredeyse kesindi. Mısır kendi verimli toprakları dışına medeniyetini taşımaktan itinayla uzak durunca, bu toprakların karşılaşacağı ilk medeniyet İslam Medeniyeti olacaktı. Mısır üzerinden gelen İslam medeniyeti bölgede etrafında birleşilebilecek bir ışık gibi doğmuş, dahası İspanya’nın 800’lü yıllarda tamamıyla fethine kadar İslam dünyası kültür ve medeniyetini de bu bölgeye en etkili isimleri üzerinden taşımıştı. Ancak bölgede yeni bir umut doğarken Endülüs Emevileri üzerinden yoğunluğunu İber Yarımadasına veren İslam medeniyeti de bölge için beklenen kıvılcımı yakamıyordu. Ancak bu sefer güçlü medeniyetle karşılaşan Berberiler Arap dil ve kültürünü benimsiyor ve asimilasyon başlatılıyordu. Aslında bu durumda dahi İslam’a aykırılık seziliyordu. İslam kutsal kitabı Kuran’da defalarca ümmet kavramını öne çıkarmış, ancak milletlerin neden ayrıştığını kendi benliklerini ümmet kavramıyla nasıl sürdüreceklerini de ayrıntılarıyla ortaya koymasına rağmen İslam’ı Araplaşmak olarak yorumlayan bölgede bir kez daha bir şeyler eksik kalıyordu.

Bundan sonra Mısır’a hakim olan devletlerin sadece kısmi vergiler alıp kendi hallerine bıraktığı bu Berberi topluluklar Osmanlı kontrolünde de aynı kadere tabi tutuluyorlardı. Ne yazık ki Osmanlı bir Balkan yani Avrupa İmparatorluğu’ydu ve bir kez daha Orta Doğu ve Afrika öksüz kalıyordu. 19. Yüzyılda uzun yıllar Fransız, İspanyol ve Alman Kraliyet aileleri tarafından yönetilen İtalyan şehir devletleri birlik sağlayıp, dünyada sömürecekleri alan aradıklarında burunlarının dibini görmeleri pek de zor olmadı. Petrol yeni yeni bulunuyordu ve İtalyanların bölgeye ilgisinin altında yatmıyordu, ama özellikle Akdeniz ticaretini çift yönlü kontrol etme ve güvenlik İtalyanların öncelikli işgal sebepleriydi. Trablusgarp Savaşı’nda Mustafa Kemal henüz genç bir subayken, o ve arkadaşları bölgeye İtalyan karşıtı direnişi örgütlemek için geliyor ve Kartaca’dan asırlar sonra beklenen kıvılcım yakılıyordu.

Osmanlı Balkan Savaşları sebebiyle bölgedeki genç subaylarını çekerken Libya’da yanan kıvılcımla harekete geçen meşaleyi taşıma görevi 50 yaşındaki Ömer Muhtar’a kalıyordu. Sonraları emperyalist batının Çöl Aslanı adıyla bir filmle ölümsüzleştireceği bu kahraman 70 yaşında 1931 yılında, İtalyanlarla savaşırken esir düşüyor, bir günde yargılanıp kurşuna diziliyordu. Meşhur Çöl Aslanı filminde bir çocuğun onun yere düşen gözlüğünü aldığı sahne unutulmazlar arasına girmiş, Kaddafi yıllar sonra o çocuğun kendisi olduğu söylentilerini çıkarsa da bu kurşuna dizilmeden 11 yıl sonra doğması bu söylentileri asılsız çıkarıyordu.

Not: Yazının devamı, Kaddafi Dönemi, sonrası ve Libya’da yaşanabileceklere dair kısmı bu yazının ikinci bölümünde paylaşılacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

28.10.2011

19.25

Read Full Post »

« Newer Posts