Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘kim takas oldu’

BİR KRALIN HİKAYESİ – 2…

KRAL TAHTINA KAVUŞTU…

Bu serinin ilk yazısında LeBron James’in Miami serüvenine kadar olan yolculuğunu anlatmış, bu serüvenin başlangıcında yapılan hatalar ve hali hazırda Amerikan kamuoyunda bulunan art niyetin birleşimiyle nasıl bir anda ulusal şeytan haline getirildiğini sizlerle paylaşmıştım. Evet, 3 arkadaşın başarı için maddi fedakarlıkta bulunup bir araya gelmesi onların da hatalarının etkisiyle bir anda Amerika’da aranan yeni düşmanı yaratmıştı. 2010 yazında takım kurulurken bu 3 isme ek olarak oynayacak pivot ve oyun kurucuların yetersizliği bu takımın hedefine ulaşması önünde en ciddi engeller olarak gözüküyordu ve NBA’de her takım o yıl için 67 Milyon Dolar olan ve aşıldığında cezalarla karşılaşılan Lüks Vergisine tabi olduğundan bu mevkiler basit oyunculara kalıyordu. Ve serüven bu şekilde binanın bazı ayakları olmadan yükselmesiyle başlıyordu.

2010 sezonuna çok kötü giren Miami ilk 17 maçının 9’unu kaybederken onların düşmesi için fırsat bekleyen kargalar hemen üşüşüyor, bu başarısızlığın onların aslında en iyilerden olmadıklarını gösteren ilk işaret olduğunu söylüyorlardı. Sezon ilerledikçe takım oturuyor ve Doğu Konferansını Chicago Bulls’un ardından ikinci sırada tamamlıyordu. Ancak bazı maçlarda ve belli rakiplere karşı alınan başarısızlıklarda hemen dalgalar başlıyor, takımın asla vaat ettikleri şampiyonluklara ulaşamayacağı üzerine sayfalarca yorum yapılıyordu. Dahası LeBron’ın Cleveland’dan ayrılmasına neden olarak görülen Boston’a karşı alınan mağlubiyetlerle herkes Play-off’larda da takımın doğu konferansından çıkamayacağını iddia ediyordu. Play-off’lar başlarken son iki yılın en değerli oyuncusu ödülünün sahibi LeBron NBA tarihinin en iyi istatistiksel sezonlarından birisini geçirmesine ve tarafsız kesimlerce gerçek MVP olduğu belirtilmesine rağmen MVP seçilmiyor, onun yerine ligin yeni starlarından, Miami’nin de en büyük rakiplerinden Chicago’nun guardı Derrick Rose MVP seçiliyordu. Yani tüm Amerika onun karşısında yer aldığını ayan beyan gösteriyordu. Ama bunlar o günkü LeBron için bir şey ifade etmiyordu.

Play-off’larda önce Philadelphia, sonra sene içerisinde 4 maç kaybettikleri Boston ve son olarak da doğu finalinde Chicago’yu eleyerek NBA finalinde Dallas Mawericks’in rakibi oluyorlardı. LeBron hem rakip takımları hücumda darmadağın ediyor hem de savunmada onların en iyi oyuncusunu tutuyordu ama kapanmış gözler bunları görmüyordu. Final serisinde Miami Dallas karşısında 2-1 öne geçince bir anda Amerikalılar kabus görmeye başlıyorlardı. Acaba Şeytan, Kötü Adam kazanıyor muydu, bu olamazdı, olmamalıydı. Tüm ülkenin beklediği fırsatı Kral kendi elleriyle veriyor, son 3 maçta ortalarda gözükmüyor ve takımı şampiyonluğu kaybediyordu. O andan sonra yeni yılın başında lig başlayana kadar Amerika da tek gündem maddesi Kral’ın başarısızlıkları, onun aslında lider ya da şampiyon olamayacağı, kişilik olarak adam olmadığı üzerine kuruluyor, Kral sessiz sedasız bunları dinliyor ve sadece susuyordu.

Miami 2011 yazında takımda çok fazla değişiklik yapmıyor ve Lokavt nedeniyle kısaltılmış sezona deplasmanda Final serisinde kendileriyle dalga geçen Dallas karşısında başlayacaktı. Dallas şampiyonluğunu simgeleyen yüzükleri ve tüm tebrikleri o gece maç başlamadan alıyor, bunlar üzerinden dalga geçilen Kral ise kenardan izliyordu. Bir ara hafif bir gülümseme beliriyordu yüzünde ve kimse buna anlam veremiyordu. Oysa o artık değişmişti. Artık insanların eleştirilerine kulaklarını tıkamış, sırtını takımına dayamış ve o kupayı almak için yaz boyunca hep fiziksel hem de mental olarak çok çalışmıştı. Şimdiye kadar en zayıf noktası olarak gösterilen duygusal yanı yüzünde hiç belirmiyordu. Bu değişimi dünyaya deklare etmek için de o geceden daha iyi bir zaman yoktu. Kral ve arkadaşları daha birkaç ay önce kendilerini dağıtan takımı hem de kendi evinde yok ediyor ve tüm dünyaya daha güçlü döndükleri mesajını veriyorlardı. Onlar daha güçlüydü çünkü artık daha çok birbirlerine inanıyor, çalışmadan hiçbir şey kazanmayacaklarını biliyor ve bir şey kazanmama durumunda yaşadıklarını hırs olarak geri döndürüyorlardı.

Sezonun ilk yarısına damga vuran Miami aslında destekçilerinin bu takım kurulduğunda istenilen oyunu oynuyordu. Tam saha defans, hızlı hücum, bol paslı set ve sonunda Kral’ın içerden oynadığı oyunlarla pota altının domine edilmesi olarak özetlenebilecek bu oyunla All Star arasına ligin en iyi takımı olarak giriyorlardı. Ama sezonun ikinci yarısında hızlarını kaybediyor, defanslarında zamanla açıklar veriyor ve ilk yarıdaki performanslarının bariz bir şekilde altında görülüyorlardı. Play-offlara girilirken Batıdan rüzgar gibi gelen San Antonio ve Oklahoma City, Doğuda normal sezonu üst üste ikinci kez lider bitiren Chicago Miami’ye oranla çok daha fazla şans verilen takımlar oluyordu. Ama destan yeni yazılmaya başlıyordu ve fırtına öncesi sessizlikte olduklarını kimse bilmiyordu.

Play-offların ilk turunda süper starlarla dolu ama tıpkı bir yıl önceki Miami gibi takım olmanın çok uzağındaki New York ile karşılaşıyorlar, kolay geçen seride rakiplerine almaları gereken yolu da oldukça net biçimde göstererek 4 – 1 ile adlarını Doğu Yarı Finaline yazdırıyorlardı. Yarı finalde karşılarına Doğu’nun en güçlü 3. Takımı olarak görülen, geniş rotasyonu ve etkili uzunlarıyla Miami’ye ters geleceği düşünülen İndiana Pacers geliyordu. İlk maçı kazanan Miami tüm uzun sıkıntısına ek olarak Süper 3’lüsünün tek uzunu Chris Bosh’u da sakatlığa kurban veriyor ve zor günler başlıyordu. İndiana sonraki 2 maçı alıp seride avantajı eline geçirirken Dwayne Wade’in koçuyla tartışması gibi olaylar basına Miami’nin çöküşü için gerekli malzemeyi veriyordu. O ana kadar Play-offlarda ortalama bir oyun (tabi onun ortalaması NBA’de sadece 3-4 oyuncunun ulaşabileceği bir seviye) ortaya koyan LeBron bu yılın neden farklı olduğunu 4. Maçtan itibaren gösteriyor ve Dwayne Wade’inde son iki maçta uyanmasıyla Miami’yi Doğu Finali’ne, Boston Celtics’in karşısına çıkarıyordu.

Şimdiye kadar yaptıkları bir yana bu seri LeBron için belki de tüm kariyerini temsil ediyordu. O ana kadar Play – ofların en iyi oyuncusu olsa da daha önce Şampiyonluk yolunda kendisini en çok engelleyen takım olan Boston’un yenilenmiş ve enerjik gözüken yaşlı kurtlarına karşı alınacak bir yenilgi onun yine bir yıl öncesine dönmesine daha da kötüsü kariyeri boyunca bencil, korkak, lider olamayan birisi olarak anılmasına yol açacaktı. Bunları bilen ama eskiden olduğu gibi negatif etkilenmeyen Kral’ın önderliğinde seride ilk 4 maç 2-2 sonuçlanıyordu. 5. Maçı Miami’de etkili bir oyun ve farkla kazanan Boston kendi evine seriyi bitirmek ve LeBron’ı NBA tarihinin yetenekli ama karaktersiz yıldızları arasına göndermek için gidiyordu. Ama LeBron James önceki yıllardan çok farklıydı ve bunu kanıtlamak için aradığı fırsat eline geçmişti. Deplasmanda 45 Sayı, 15 Ribaund, 6 Asistlik tarihi performanslardan birisine imza atarken yıllarca boynu bükük ayrıldığı Boston’dan bu sefer kendi efsanesini yazmaya başlayan bir kahraman olarak ayrılıyordu. Son maçı kendi evlerinde kazandıktan sonra Final’e, bir yıl önce yarım bıraktıkları işi tamamlamak için Oklahoma’ya doğru yola çıkıyorlardı.

Oklahoma Batı Finali’nde sezonun son aylarının mükemmel basketbol oynayan takımı San Antonio’yu hem de 2-0 geriden gelip devirince oyuncularının enerjileri, daha genç olmaları ve form grafikleriyle bir anda seriye favori olarak başlıyordu. NBA’in yeni jenerasyonunun en etkin ismi, Amerikan Medyasının iyi çocuğu ve MVP oylamasında LeBron’ın takipçisi Durant’ın bu takımda olması da aslında NBA’in en iyi 2 oyuncusunun ilk kapışması olarak da bu seriye önem kazandırıyordu. Ama Kral artık tahtını istiyor, yüzüğüne olan hasreti bitirmeye and içmiş görülüyordu. Seriyi 4-1’le kazanan Miami şampiyon oluyor, Oklahoma bir yıl önce onların düştüğü çaresizliğe düşüyor, Kral artık Dünyanın En İyisi olduğunu seven, sevmeyen herkese kabul ettiriyordu.

LeBron James bundan 28 yıl önce dünyanın gelmiş geçmiş en yetenekli atletlerinden birisi olarak doğdu. Çok genç yaşta yaşıtlarından çok farklı bir yaşam sürdü. Hatalar yaptı ve bazı hatalarıyla bir ülkenin Şeytan’ı ilan edildi. Ama onun hikayesi inanmanın, takım olabilmenin neden bireysel yetenekten önemli olduğunu, insanların hem de en tepedeki insanların bile amaçlarına ulaşmak için değişmek zorunda kalabileceklerini gösteren uzun ve yorucu bir hikaye oldu. Ama seyretmesi çok zevkli oldu. Ve Kral sonunda tahtına kavuştu…

Bilal ERTUĞRUL

4 Temmuz 2012

19:01

Read Full Post »

BİR KRALIN HİKAYESİ – 1…

KRALIN DOĞUŞU…

Bundan tam 9 yıl önce bu günlerde Amerika Birleşik Devletleri’nde gündem 18 yaşında bir çocuğa kilitlenmiş durumdaydı. Ülkenin en çok takip edilen ikinci spor ligine söylentilere göre 100 yılda bir gelecek yetenekte bir oyuncu katılacaktı. Daha birkaç yıl öncesinde o çocuk henüz 15-16 yaşındayken ülkede söylentiler başlamıştı aslında. Ohio eyaletinin Akron kentinde bir çocuk Allah vergisi yetenekleri, yaşıtlarının çok önündeki atletizmi ve fiziksel özellikleriyle basketbol kortlarını coşturuyordu. Henüz lise 3’deyken lise takımının maçlarını binlerce kişi takip etmeye başlamıştı. Bir sonraki yıl yani onun lise son sınıfta oynayacağı tüm maçlar lise salonlarının yetersizliği sebebiyle üniversitelerin 20 bin kişi kapasiteli salonlarına alınıyordu. NBA’de yani dünyanın en iyi basketbol liginde 20 bin seyirci çeken takım sayısının bir elin parmaklarını geçmediği düşünüldüğünde bu sayının ona gösterilen dev ilgiyi açıklamasını bekliyorum. Son yılında Amerikan lise tarihine rekorlarla geçen bu çocuk için en büyük arenaya çıkma vakti gelmişti. NBA’de önceki yılın en kötü 14 takımının galibiyet sayılarına ters oranlı şansla girdikleri draft da oyuncular seçilir. İşte bu noktada şans buya macerası daha da büyüsün diye doğduğu şehrin takımı Cleveland Cavaliers 1 numaradan oyuncu seçme hakkını kazandı ve tüm dünyanın beklediği gibi kendisini o günlerde biraz da medyanın verdiği etkiyle KRAL ya da SEÇİLMİŞ olarak adlandıran LeBron James’i seçti. NBA ve dünya spor tarihinin en büyük hikayelerinden birisi de o gün başlamış oluyordu.

Bilmeyenler için açıklayayım NBA’de 30 takım yer alır. Amerika’nın diğer sporlarına paralel olarak bu ligde de oyunculara cazip gelen, parasal güçleri yüksek şehirlerin takımları tarihi anlamda çok başarılıdır. Örneğin ligin en büyük 3 takımı Los Angeles, Boston ve Chicago’dandır ve tesadüf olmasa gerek bu şehirler Amerika’nın 5-6 büyük ve zengin şehri listesinin değişmezleridir. Ancak LeBron’ın Cleveland’ı küçük, hiçbir branşta şampiyonluk yaşamayı bırakın Final dahi görmemiş bir şehirdi. Bu şehirde 18 yıl önce doğan, küçük yaşta babası terk edince annesi ve kardeşleriyle zor bir hayata adım atan, annesi çalıştığından gece yarıları eve gelebilen ve çoğu gün onu göremeden okula giden bir çocuğa koskoca bir şehrin kaderi hem de başarısızlıkla eşdeğer bilinen makus kaderi yüklenmişti. Ancak Amerika buydu, bu ülke bu hikayelerle kurulmuş, onlarla güçlenmiş ve pek çok şeyde zirveye yükselmişti. O yüzden bu çocuk bu görevi mutlaka başarmalıydı.

İlk sezonunda yani basketbol deyimiyle çaylak sezonunda NBA tarihinin en iyi çaylak performanslarından birisini ortaya koysa bile oyununda elli eksiklikler göze çarpıyordu. Evet, çok yetenekliydi, var olan yıldızların ayrı ayrı yapabildiği şeyleri tek başına yapabiliyordu ama oyuna kendini adamamış, zevk için oynayan Harlem çocuklarından farksızdı. İlk yılında takımı Play-off’a kalamıyordu ama yavaştan hem o hem de takımı gelişiyordu. 22 yaşında takımını NBA finallerine taşıdığında karşılarında San Antonio Spurs’ü buluyordu ve basketbol tabiriyle süpürülüp 4-o kaybedilen bir seriyle evine dönüyordu. Sonraki yıllarda sayı kralı, en değerli oyuncu oluyordu ama bir türlü takımıyla Finallere ulaşamıyordu. Nihayet 2010 yazında Boston’a elendikleri zaman sahada mücadele etmediği, bencil oynadığı, cesur olmadığı gibi kimisi kişiliğine varan eleştiriler alıyordu. Artık Cleveland ve başarısızlık sarmalında adı Loser’a çıkıyordu. Ama o yaz her şey hem de bir daha geri döndüremeyeceği şekilde değişecekti.

2010 yazında NBA’in en iyi 10 oyuncusundan 3’ü olarak gösterilen LeBron James, Dwayne Wade ve Chris Bosh serbest oyuncu oldular. Bu 3 isim de maaş baremleri içinde istedikleri takıma gidebilirlerdi ve neredeyse her takım onlarla görüşüp kadrosuna katmak istedi. Ancak aynı yıl lige gelen, arkadaştan öte dost olan bu oyuncuların farklı bir planı vardı. Onlar şampiyonluk için alabilecekleri maksimum maaştan vazgeçip bir araya gelmeye karar verdiler ve Miami Heat çatısı altında toplandılar. Aslında bu NBA’de normal bir şeydi ve daha önce de bazı oyuncular bir araya gelmişti ama LeBron James’in bu kararını bir saatlik bir televizyon şovuyla duyurması, sonrasında Miami’de yapılan sanki o günden şampiyon olmuşlar partisi gibi berbat halkla ilişkileri sonucunda bu takım Amerikanın şeytanı haline dönüştürüldü. Zayıfın güçlüyü yenmesi gibi Hollywood hikayelerine sapkın, düşman yaratmaya yatkın Amerikan medyasının da başarılı çalışmasıyla bir anda Amerika da en çok nefret edilen adam daha bir ay önce en beğenilen sporculardan olan LeBron oldu.

Not: Kralın tahtına kavuşma hikayesi olan son iki yıllık süreci devam yazısında sizlerle paylaşacağım…

Bilal ERTUĞRUL

27 Haziran 2012

20:24

 

Read Full Post »

TAKASLARIN ARDINDAN NBA – 2…

İlk yazımda takas döneminin bana göre kesin kazananlarına değindim. Ancak tabii ki takas döneminde sadece kazananlar yok. Bir de işin kaybedenleri ya da durumu kısa vadede belli olmayanları var. Şimdi de bunlara değinelim…

Kanımca takas döneminin en büyük kaybedeni ise New Jersey Nets oldu. Dwight Howard’ı alıp, Deron Williams – Dwight Howard ikilisiyle NBA’in en iyi 1-5 numara kombinasyonuna sahip olup önümüzdeki yıldan itibaren zirveye oynamaya çalışan Nets, Dwight’ı alamadığı gibi Williams’ı da sene sonunda tutması da oldukça zorlaştı. Ellerindeki tek ciddi yeniden yapılanma kozu olan draft hakkını da Portland’a göndererek kanımca uzun yıllar kalabilecekleri bir batağa saplandılar. Bu bakımdan uzun ve kısa vadede en çok kaybeden onlar oldu. Sene sonunda Deron’da giderse, ki kanımca gidecek, işte o zaman New Jersey Brooklyn’e taşınırken NBA’in en kötü takımı apoletini de taşıyacaktır.

Takas döneminde bu yılı bir kenara bırakan ve geleceğe yatırım yapan takımların başında Golden State Warriors var. Her ne kadar son maçlardaki performansıyla batı konferansında Play – Off potasına girse de takım yöneticileri bu durumdan tatmin olmamış olacaklar ki takımlarını baştan aşağı yenilediler. Öncelikle neredeyse tıpatıp aynı özelliklere sahip iki skorer guard arasında seçimlerini sakatlıklardan muzdarip Stephen Curry lehine kullandılar ve Monta Ellis’i Milwaukee’ye takas ettiler. Bunun karşılığında yine sakatlıklardan muzdarip pivot Andrew Bogut’u aldılar. Uzun zamandır iyi bir pivot almak istiyorlardı ve sağlıklı olduğunda NBA’in en iyi 5 pivotundan birini alarak bu emellerine ulaştılar. Dahası Stephon Jackson’ı Milwaukee’den alıp, Richard Jefferson karşılığında San Antonio’ya yollayarak 3 numaraya da iyi bir parça buldular. 2 numarada skorer çaylak Klay Thompson’a da ciddi bir güven duyuyorlar ve bu yılı onun gelişimi için kullanacakları netleşti. Her ne kadar Golden State kısa vadede draft dönemine kadar bu yılı kapatsa da sağlıklı olurlarsa seneye NBA’in en iyi 5’lerinden birine sahip olacaklar ve çok baş ağrıtabilirler. Ancak sağlık onlar için en azından kısa vadede en önemli soru işareti olacak.

Golden State gibi bu yıldan vazgeçen bir diğer takımda Portlan Trail Blazers oldu. Onlar da sene sonunda sözleşmesi bitecek olan Gerald Wallace ve Nicolas Batum arasında seçimlerini Batum’dan yana kullanıp, Wallace’ı New Jersey’e takas ettiler. Aldıkları Mehmet Okur ve Shwayne Williams düşünüldüğünde en değerli geri dönüş ilk 10’da olması yüksek ihtimal olan Draft hakkı olacak. Yine yeniden yapılanma kapsamında pivot Marcus Camby’i Houston’a yollayıp genç guard Flynn ve 2 yıl öncesinin draft fiyaskosu pivot Thabeet’i aldılar. Bu hamlelerle bu yılı çöpe attılar. Ancak eğer Thabeet bulduğu sürelerde kendini geliştirir ve Draft’tan iyi bir oyuncu çıkarırlarsa seneye tekrar arenaya döneceklerdir.

Önemli bir takasla, NBA’in en iyi pota altı oyuncularından Nene’yi takasla alan Washington’da seneye yatırım yapanlar arasında. Onlar da şutör guard pozisyonunda seçim yapmak zorundaydı ve Jamaal Crawford’u Nick Young’a tercih ettiler. Ama bence bu tercihte hata yaptılar tabii zaman en doğruyu gösterecek. NBA’in en iyi genç guardlarından John Wall ve Nene etrafında seneye yapılanmaya çalışacak olan Washington bu takasları takım içi disiplin için yapmış gözüküyor ve sonuçlarını zamanla göreceğiz. Ama şu anki hallerinden (en kötü 2. takım) daha da kötüye gitmezler diye düşünüyorum.

Takas döneminde yaptıkları hamlelerle geriye gitmeyecek ama ileriye gidip gitmeyeceklerini zamanla göreceğimiz takımlar da var. Bunların başında Doğu’nun 4 numarası İndiana, yine Doğu’nun 5 numarası Philadelphia ve Batı’nın 2 numarası San Antonio var. İndiana her ne kadar Doğu’da 4. Takım olsa da ilk iki sıradaki Miami ve Chicago ile baş etmeleri beklenmiyordu. Onlar da bunu düşünerek Toronto’dan Barbosa’la bençlerini güçlendirdiler. Ancak bu hamlenin onları Doğu Finali’ne taşımaya yetmeyeceğini düşünmekteyim. Çünkü büyük ağabeylerle uğraşacak bir süperstarları yok ve onu bulana kadar büyükbaşların ensesinde dolaşmaya devam edecekler.

Philadelphia da neredeyse İndiana’yla aynı konumda yer alıyor. Onlar da Doğu’nun iki büyük başından gerideler ama diğerlerinden öndeler. Onlardan da bir süperstar atağı bekleniyordu. Ama onlarda tıpkı İndiana gibi kendilerini bu aşamaya getiren takım oyunundan vazgeçemediler ve Memphis’te rotasyon dışına çıkan Sam Young’u aldılar. Ancak onların İndiana’ya göre içerde bir umudu var. O da son iki haftada ilk 5’e yerleştirdikleri Evan Turner. Eğer Turner beklenen patlamayı yapar ve bu takımın starı olursa kanımca büyükbaşlar için Orlando’yla beraber en büyük problem olacaklardır. Aksi takdirde onlarda o süperstarı bulana kadar bugünkü konumlarında kalacaklardır.

Bu iki takımla benzer bir hamleyi de yaşlı kurtların takımı San Antonio yaptı. Golden State’den eski oyuncuları Stephon Jackson’ı takasla aldılar. Son senesinde şampiyon olduğu takıma geri dönen Jackson’ın katkısı bu takımın yıl sonundaki sıralamasını da doğrudan etkileyecektir. Eğer uyum sağlarsa Batı’da Los Angeles takımları ve Oklahoma’ya ciddi problem yaratabilirler. Aksi takdirde bu takımın da yeniden yapılandırma zamanı gelmiş demektir.

Son olarak da son gün takaslarıyla kendisini şampiyonluk potasına atmaya çalışan Houston’a bakalım. Houston Batı’nın İndiana’sı gibi duruyor. Onlar da bir süperstar eksikliğindeler ve ne yazık ki yine bu sorunu çözemediler. Kanımca son takaslarla Golden State ve Portland Play – Off yarışından çekilince onlar kendilerine yer bulacak. Ama belki bir maç alacakları bir seriden sonra elenmeye mahkum gibi duruyorlar. Bence halen değeri varken Kevin Martin’i takas edebilseler çok güzel olurdu. Ama kanımca onlar da daha birkaç yıl orta sıra takımı olmanın ötesine geçemeyeceklerdir.

Evet yapılan yapılamayan, son anda iptal olan takaslarla bir dönem daha geçti. Bundan sonraki yazımı Play – Offlar öncesi yazacak ve size o günkü düşüncelerimi aktaracağım. O zamana kadar NBA’yle kalın…

Bilal ERTUĞRUL

16 Mart 2012

01:03

Read Full Post »

TAKASLARIN ARDINDAN NBA – 1…

Amerikan Basketbol Ligi NBA uzun sevdam 90’lı yılların sonunda maçlar Kanal D ekranlarından yayınlanırken başlamıştı. Çok sevdiğim Futbol’un aksine bol skorlu, güç dengelerinin daha hızlı değiştiği ve insanoğlunun fiziksel olarak en mükemmele ulaşmaya çalıştığı bu sporun 2001 Avrupa Şampiyonası’nda gelen ikincilikle beraber ülkemizde de yaygınlaşmasıyla NBA’e erişimimiz de kolaylaştı. Ortaokul yıllarımda haftada bir gün, Salı günleri çıkan Fanatik Basket gazetesini her elime aldığımda gruplardaki puan durumlarını, istatistikleri okuma hazzım artık bu spora çok ciddi derecede bağlandığımı belgeliyordu.

Artık ülkemizden 5 oyuncunun oynadığı, globalleşen dünyayla beraber pek çok gencin takip ettiği bu ligde en güzel dönemlerden birisi de takas dönemleridir. Yılın ilk yarısı geçtikten, All Star şovu tamamlandıktan sonra gerçekleşen takasların dedikoduları aylar alır, son gün ise gerçekten tam bir karnaval yaşanır. Takım değiştiren oyuncular, şampiyonluk için son hamlelerini yapan takımlar, bu sezon için havlu atıp gelecek planlamasına girenler derken bu günlerde alınan ya da alınamayan kararlar hem o takımların hem de onları takip eden milyonların kaderini değiştirir. İşte dün de o güzel günlerden birisiydi ve takas sezonu kapandı. Bendeniz de naçizane bilgimle gerçekleşen takasları ve onların olası etkilerini ele alan bir yazıyla sizlere ulaşmak istedim.

Öncelikle kanımca Takas döneminin en büyük kazananıyla başlamak istiyorum. Milli oyuncumuz Hidayet Türkoğlu’nun da formasını giydiği Orlando Magic hakkında en çok söylenti çıkan takımdı. NBA’in en iyi 5 oyuncusundan birisi olarak gösterilen, şüphesiz en iyi pivot Dwight Howard sezon öncesi hazırlık kampında takımdan ayrılmak istediğini belirtmişti. Dallas, Los Angeles Lakers ve New Jersey Nets’i takas olmak istediği takımlar olarak açıklayan Dwight, takas sebebi olarak da takımının şampiyonluğa oynayacak kadroya sahip olmamasını göstermişti. Bu istek aslında son 2 yılda pek çok süperstar tarafından istenmiş ve takımları onları gönülsüzce de olsa takas etmişlerdi. Dahası Howard yıl sonunda sözleşmesindeki bir maddeye dayanarak elini kolunu sallayarak ve takımına hiçbir şey kazandırmayarak da ayrılabilirdi. Ancak Orlando yönetimi onu tutmak için her şeyi yaptı. Howard2ın duygusal yapısı da onların en büyük kozu oldu. Defalarca gitmek ve kalmak arasında karar değiştiren Howard son olarak sözleşmesindeki maddeyi iptal edip, takımda en azından 2013 yazına kadar kalma kararı verince de en büyük kazanan Orlando oldu. Neden mi kazandı? Çünkü istatistiklere göre 10 yılda bir gelen, NBA’in en iyi pota altı oyuncusunu kadrolarında tuttular. Dahası onu uzun vadede korumak için 1,5 yıl da kazandılar. Orlando kanımca Doğu Konferansı’nın en iyi iki takımı olan Miami ve Chicago’nun başına en büyük belayı açabilecek takıma sahip. Onlar için en zoru ilk turdaki olası İndiana, Atlanta ve Philadelphia 3’lüsünü geçmek olacak. Bu yıl daha iyi oynayan Hidayet, son maçlarda toparlanan Nelson ve pota altındaki skorerleri Anderson’la ilk turu geçerlerse finale kadar yürümeleri bile hiç kimseyi şaşırtmayacak.

Takas döneminin bir diğer kazananı Los Angeles Lakers oldu. Son demlerini yaşayan ama yılmadan savaşan NBA’in en iyi kumandanı Kobe Bryant’a son bir şampiyonluk yüzüğü alması için gereken yardımı bulmak amacında olan Lakers önce guard pozisyonu için Cleveland’dan Ramon Sessions’ı, sonra da benç için Jordan Hill’i takas ettiler. Yeni oyun kurucularıyla NBA’in en iyi ilk 5’lerinden birisine ve daha güçlü bir bençe sahip olan Lakers Batı’da Oklahoma’nın en büyük rakibi olmaya aday oldu. Dahası tecrübeleri ve son çeyreklerin efsanelerinden Kobe’yle birkaç gün önce hayal bile etmedikleri bir şampiyonluğu da alabilecek güçte olduklarını kabullenmek gerekiyor. Eğer sakatlıklarla uğraşmazlarsa Play-Off’larda büyük sürprizler yapabilirler.

Takas döneminde Doğu Konferansı takımlarından Milwaukee Bucks kısa dönemde kazanan ama uzun dönemde belirsiz bir konumda. Monta Ellis’le aradığı skoreri alan, Ekpe Udoh’la gelecek vaat eden bir uzuna sahip olan Milwaukee kanımca Ersan’ın da son dönemdeki oyunuyla Play-Off’a kalacaktır. Orada ne yapacakları ise tamamen rakibe ve biraz da Brandon Jennings’e bağlı. Sene başından bu yana hiç kullanmadıkları Stephon Jackson önemli bir oyuncu olmasına rağmen hiç katkı veremediğinden önemli bir kayıp değil. Ancak uzun dönemde takımdan ayrılırsa ciddi sorunlar yaşayacaklardır. Onların uzun dönemde kazanıp kazanmayacağı ise Andrew Bogut’un sağlığına bağlı. Orta düzey ücretli eski draft bir numarası sağlıklı olduğunda bir takımın çehresini değiştirecek bir oyuncu ancak sağlığı son 3 yıldır ciddi soru işaretleri taşıyor. Eğer iyileşip, yeniden eski formunu kazanırsa yaşına da dikkat edildiğinde aranacak bir değer olabilir. Ama kısa vadede bu yıl takıma katkı vermediği düşünüldüğünde Milwaukee kesinlikle kısa dönem için iyi bir iş yaptı.

Takas yapması en muhtemel takımlardan olan Los Angeles Clippers beklentiyi boşa çıkarmadı ve Chauncey Billups’ın sakatlığından sonra boşalan şutör guard pozisyonuna Washington’dan Nick Young’u hem de neredeyse hiçbir şey vermeden kadrosuna kattı. Nick Young takıma uyum sağlarsa Clippers 5’i ligin en iyi 5’lerinden ve Play-Off’ta çok can yakabilir. Ama her halükarda genç ve gelecek vadeden dahası son yıllarda çok kaliteli oyuncunun çıkmadığı bir pozisyonda oynayan bir oyuncuyu karşılıksız almak her halükarda iyi bir yatırımdır.

Clippers’ın Nick Young’ı aldığı takasın asıl aktörlerinden Denver’da kısa vadede kazanan olacak takımlardan birisi gibi geliyor bana. Çaylak Kenneth Faried’in oyunuyla 4 numara pozisyonunda Nene’ye ihtiyacı azalan Denver hem onun uzun ve yüklü kontratından kurtuldu hem de JaVale McGee gibi yetenekleri tartışmasız bir pivotu kadrosuna kattı. Burada asıl soru işareti de bu yetenekli ama vurdumduymaz uzunun Koç George Karl’ın denetiminde adam olup olmayacağı. Nene’nin takasıyla Wilson Chandler’ı da tekrardan kadrosuna katma imkanı bulan Denver McGee’den de verim alırsa batıda işler çok karışır. Ama kısa vadede kazanan takımlardan olmasını bekliyorum.

Not: Takas döneminin kısa vadeli kazananlarına yazımın ilk kısmında değindim. Takas dönemiyle bu yılı kapatan ve geleceğe yatırım yapan takımları, ya da durumları net olmayanları da ikinci yazımda belirteceğim…

Bilal ERTUĞRUL

16 Mart 2012

00:24

Read Full Post »