Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘kim transfer oldu’

BİR KRALIN HİKAYESİ – 2…

KRAL TAHTINA KAVUŞTU…

Bu serinin ilk yazısında LeBron James’in Miami serüvenine kadar olan yolculuğunu anlatmış, bu serüvenin başlangıcında yapılan hatalar ve hali hazırda Amerikan kamuoyunda bulunan art niyetin birleşimiyle nasıl bir anda ulusal şeytan haline getirildiğini sizlerle paylaşmıştım. Evet, 3 arkadaşın başarı için maddi fedakarlıkta bulunup bir araya gelmesi onların da hatalarının etkisiyle bir anda Amerika’da aranan yeni düşmanı yaratmıştı. 2010 yazında takım kurulurken bu 3 isme ek olarak oynayacak pivot ve oyun kurucuların yetersizliği bu takımın hedefine ulaşması önünde en ciddi engeller olarak gözüküyordu ve NBA’de her takım o yıl için 67 Milyon Dolar olan ve aşıldığında cezalarla karşılaşılan Lüks Vergisine tabi olduğundan bu mevkiler basit oyunculara kalıyordu. Ve serüven bu şekilde binanın bazı ayakları olmadan yükselmesiyle başlıyordu.

2010 sezonuna çok kötü giren Miami ilk 17 maçının 9’unu kaybederken onların düşmesi için fırsat bekleyen kargalar hemen üşüşüyor, bu başarısızlığın onların aslında en iyilerden olmadıklarını gösteren ilk işaret olduğunu söylüyorlardı. Sezon ilerledikçe takım oturuyor ve Doğu Konferansını Chicago Bulls’un ardından ikinci sırada tamamlıyordu. Ancak bazı maçlarda ve belli rakiplere karşı alınan başarısızlıklarda hemen dalgalar başlıyor, takımın asla vaat ettikleri şampiyonluklara ulaşamayacağı üzerine sayfalarca yorum yapılıyordu. Dahası LeBron’ın Cleveland’dan ayrılmasına neden olarak görülen Boston’a karşı alınan mağlubiyetlerle herkes Play-off’larda da takımın doğu konferansından çıkamayacağını iddia ediyordu. Play-off’lar başlarken son iki yılın en değerli oyuncusu ödülünün sahibi LeBron NBA tarihinin en iyi istatistiksel sezonlarından birisini geçirmesine ve tarafsız kesimlerce gerçek MVP olduğu belirtilmesine rağmen MVP seçilmiyor, onun yerine ligin yeni starlarından, Miami’nin de en büyük rakiplerinden Chicago’nun guardı Derrick Rose MVP seçiliyordu. Yani tüm Amerika onun karşısında yer aldığını ayan beyan gösteriyordu. Ama bunlar o günkü LeBron için bir şey ifade etmiyordu.

Play-off’larda önce Philadelphia, sonra sene içerisinde 4 maç kaybettikleri Boston ve son olarak da doğu finalinde Chicago’yu eleyerek NBA finalinde Dallas Mawericks’in rakibi oluyorlardı. LeBron hem rakip takımları hücumda darmadağın ediyor hem de savunmada onların en iyi oyuncusunu tutuyordu ama kapanmış gözler bunları görmüyordu. Final serisinde Miami Dallas karşısında 2-1 öne geçince bir anda Amerikalılar kabus görmeye başlıyorlardı. Acaba Şeytan, Kötü Adam kazanıyor muydu, bu olamazdı, olmamalıydı. Tüm ülkenin beklediği fırsatı Kral kendi elleriyle veriyor, son 3 maçta ortalarda gözükmüyor ve takımı şampiyonluğu kaybediyordu. O andan sonra yeni yılın başında lig başlayana kadar Amerika da tek gündem maddesi Kral’ın başarısızlıkları, onun aslında lider ya da şampiyon olamayacağı, kişilik olarak adam olmadığı üzerine kuruluyor, Kral sessiz sedasız bunları dinliyor ve sadece susuyordu.

Miami 2011 yazında takımda çok fazla değişiklik yapmıyor ve Lokavt nedeniyle kısaltılmış sezona deplasmanda Final serisinde kendileriyle dalga geçen Dallas karşısında başlayacaktı. Dallas şampiyonluğunu simgeleyen yüzükleri ve tüm tebrikleri o gece maç başlamadan alıyor, bunlar üzerinden dalga geçilen Kral ise kenardan izliyordu. Bir ara hafif bir gülümseme beliriyordu yüzünde ve kimse buna anlam veremiyordu. Oysa o artık değişmişti. Artık insanların eleştirilerine kulaklarını tıkamış, sırtını takımına dayamış ve o kupayı almak için yaz boyunca hep fiziksel hem de mental olarak çok çalışmıştı. Şimdiye kadar en zayıf noktası olarak gösterilen duygusal yanı yüzünde hiç belirmiyordu. Bu değişimi dünyaya deklare etmek için de o geceden daha iyi bir zaman yoktu. Kral ve arkadaşları daha birkaç ay önce kendilerini dağıtan takımı hem de kendi evinde yok ediyor ve tüm dünyaya daha güçlü döndükleri mesajını veriyorlardı. Onlar daha güçlüydü çünkü artık daha çok birbirlerine inanıyor, çalışmadan hiçbir şey kazanmayacaklarını biliyor ve bir şey kazanmama durumunda yaşadıklarını hırs olarak geri döndürüyorlardı.

Sezonun ilk yarısına damga vuran Miami aslında destekçilerinin bu takım kurulduğunda istenilen oyunu oynuyordu. Tam saha defans, hızlı hücum, bol paslı set ve sonunda Kral’ın içerden oynadığı oyunlarla pota altının domine edilmesi olarak özetlenebilecek bu oyunla All Star arasına ligin en iyi takımı olarak giriyorlardı. Ama sezonun ikinci yarısında hızlarını kaybediyor, defanslarında zamanla açıklar veriyor ve ilk yarıdaki performanslarının bariz bir şekilde altında görülüyorlardı. Play-offlara girilirken Batıdan rüzgar gibi gelen San Antonio ve Oklahoma City, Doğuda normal sezonu üst üste ikinci kez lider bitiren Chicago Miami’ye oranla çok daha fazla şans verilen takımlar oluyordu. Ama destan yeni yazılmaya başlıyordu ve fırtına öncesi sessizlikte olduklarını kimse bilmiyordu.

Play-offların ilk turunda süper starlarla dolu ama tıpkı bir yıl önceki Miami gibi takım olmanın çok uzağındaki New York ile karşılaşıyorlar, kolay geçen seride rakiplerine almaları gereken yolu da oldukça net biçimde göstererek 4 – 1 ile adlarını Doğu Yarı Finaline yazdırıyorlardı. Yarı finalde karşılarına Doğu’nun en güçlü 3. Takımı olarak görülen, geniş rotasyonu ve etkili uzunlarıyla Miami’ye ters geleceği düşünülen İndiana Pacers geliyordu. İlk maçı kazanan Miami tüm uzun sıkıntısına ek olarak Süper 3’lüsünün tek uzunu Chris Bosh’u da sakatlığa kurban veriyor ve zor günler başlıyordu. İndiana sonraki 2 maçı alıp seride avantajı eline geçirirken Dwayne Wade’in koçuyla tartışması gibi olaylar basına Miami’nin çöküşü için gerekli malzemeyi veriyordu. O ana kadar Play-offlarda ortalama bir oyun (tabi onun ortalaması NBA’de sadece 3-4 oyuncunun ulaşabileceği bir seviye) ortaya koyan LeBron bu yılın neden farklı olduğunu 4. Maçtan itibaren gösteriyor ve Dwayne Wade’inde son iki maçta uyanmasıyla Miami’yi Doğu Finali’ne, Boston Celtics’in karşısına çıkarıyordu.

Şimdiye kadar yaptıkları bir yana bu seri LeBron için belki de tüm kariyerini temsil ediyordu. O ana kadar Play – ofların en iyi oyuncusu olsa da daha önce Şampiyonluk yolunda kendisini en çok engelleyen takım olan Boston’un yenilenmiş ve enerjik gözüken yaşlı kurtlarına karşı alınacak bir yenilgi onun yine bir yıl öncesine dönmesine daha da kötüsü kariyeri boyunca bencil, korkak, lider olamayan birisi olarak anılmasına yol açacaktı. Bunları bilen ama eskiden olduğu gibi negatif etkilenmeyen Kral’ın önderliğinde seride ilk 4 maç 2-2 sonuçlanıyordu. 5. Maçı Miami’de etkili bir oyun ve farkla kazanan Boston kendi evine seriyi bitirmek ve LeBron’ı NBA tarihinin yetenekli ama karaktersiz yıldızları arasına göndermek için gidiyordu. Ama LeBron James önceki yıllardan çok farklıydı ve bunu kanıtlamak için aradığı fırsat eline geçmişti. Deplasmanda 45 Sayı, 15 Ribaund, 6 Asistlik tarihi performanslardan birisine imza atarken yıllarca boynu bükük ayrıldığı Boston’dan bu sefer kendi efsanesini yazmaya başlayan bir kahraman olarak ayrılıyordu. Son maçı kendi evlerinde kazandıktan sonra Final’e, bir yıl önce yarım bıraktıkları işi tamamlamak için Oklahoma’ya doğru yola çıkıyorlardı.

Oklahoma Batı Finali’nde sezonun son aylarının mükemmel basketbol oynayan takımı San Antonio’yu hem de 2-0 geriden gelip devirince oyuncularının enerjileri, daha genç olmaları ve form grafikleriyle bir anda seriye favori olarak başlıyordu. NBA’in yeni jenerasyonunun en etkin ismi, Amerikan Medyasının iyi çocuğu ve MVP oylamasında LeBron’ın takipçisi Durant’ın bu takımda olması da aslında NBA’in en iyi 2 oyuncusunun ilk kapışması olarak da bu seriye önem kazandırıyordu. Ama Kral artık tahtını istiyor, yüzüğüne olan hasreti bitirmeye and içmiş görülüyordu. Seriyi 4-1’le kazanan Miami şampiyon oluyor, Oklahoma bir yıl önce onların düştüğü çaresizliğe düşüyor, Kral artık Dünyanın En İyisi olduğunu seven, sevmeyen herkese kabul ettiriyordu.

LeBron James bundan 28 yıl önce dünyanın gelmiş geçmiş en yetenekli atletlerinden birisi olarak doğdu. Çok genç yaşta yaşıtlarından çok farklı bir yaşam sürdü. Hatalar yaptı ve bazı hatalarıyla bir ülkenin Şeytan’ı ilan edildi. Ama onun hikayesi inanmanın, takım olabilmenin neden bireysel yetenekten önemli olduğunu, insanların hem de en tepedeki insanların bile amaçlarına ulaşmak için değişmek zorunda kalabileceklerini gösteren uzun ve yorucu bir hikaye oldu. Ama seyretmesi çok zevkli oldu. Ve Kral sonunda tahtına kavuştu…

Bilal ERTUĞRUL

4 Temmuz 2012

19:01

Reklamlar

Read Full Post »

BİR KRALIN HİKAYESİ – 1…

KRALIN DOĞUŞU…

Bundan tam 9 yıl önce bu günlerde Amerika Birleşik Devletleri’nde gündem 18 yaşında bir çocuğa kilitlenmiş durumdaydı. Ülkenin en çok takip edilen ikinci spor ligine söylentilere göre 100 yılda bir gelecek yetenekte bir oyuncu katılacaktı. Daha birkaç yıl öncesinde o çocuk henüz 15-16 yaşındayken ülkede söylentiler başlamıştı aslında. Ohio eyaletinin Akron kentinde bir çocuk Allah vergisi yetenekleri, yaşıtlarının çok önündeki atletizmi ve fiziksel özellikleriyle basketbol kortlarını coşturuyordu. Henüz lise 3’deyken lise takımının maçlarını binlerce kişi takip etmeye başlamıştı. Bir sonraki yıl yani onun lise son sınıfta oynayacağı tüm maçlar lise salonlarının yetersizliği sebebiyle üniversitelerin 20 bin kişi kapasiteli salonlarına alınıyordu. NBA’de yani dünyanın en iyi basketbol liginde 20 bin seyirci çeken takım sayısının bir elin parmaklarını geçmediği düşünüldüğünde bu sayının ona gösterilen dev ilgiyi açıklamasını bekliyorum. Son yılında Amerikan lise tarihine rekorlarla geçen bu çocuk için en büyük arenaya çıkma vakti gelmişti. NBA’de önceki yılın en kötü 14 takımının galibiyet sayılarına ters oranlı şansla girdikleri draft da oyuncular seçilir. İşte bu noktada şans buya macerası daha da büyüsün diye doğduğu şehrin takımı Cleveland Cavaliers 1 numaradan oyuncu seçme hakkını kazandı ve tüm dünyanın beklediği gibi kendisini o günlerde biraz da medyanın verdiği etkiyle KRAL ya da SEÇİLMİŞ olarak adlandıran LeBron James’i seçti. NBA ve dünya spor tarihinin en büyük hikayelerinden birisi de o gün başlamış oluyordu.

Bilmeyenler için açıklayayım NBA’de 30 takım yer alır. Amerika’nın diğer sporlarına paralel olarak bu ligde de oyunculara cazip gelen, parasal güçleri yüksek şehirlerin takımları tarihi anlamda çok başarılıdır. Örneğin ligin en büyük 3 takımı Los Angeles, Boston ve Chicago’dandır ve tesadüf olmasa gerek bu şehirler Amerika’nın 5-6 büyük ve zengin şehri listesinin değişmezleridir. Ancak LeBron’ın Cleveland’ı küçük, hiçbir branşta şampiyonluk yaşamayı bırakın Final dahi görmemiş bir şehirdi. Bu şehirde 18 yıl önce doğan, küçük yaşta babası terk edince annesi ve kardeşleriyle zor bir hayata adım atan, annesi çalıştığından gece yarıları eve gelebilen ve çoğu gün onu göremeden okula giden bir çocuğa koskoca bir şehrin kaderi hem de başarısızlıkla eşdeğer bilinen makus kaderi yüklenmişti. Ancak Amerika buydu, bu ülke bu hikayelerle kurulmuş, onlarla güçlenmiş ve pek çok şeyde zirveye yükselmişti. O yüzden bu çocuk bu görevi mutlaka başarmalıydı.

İlk sezonunda yani basketbol deyimiyle çaylak sezonunda NBA tarihinin en iyi çaylak performanslarından birisini ortaya koysa bile oyununda elli eksiklikler göze çarpıyordu. Evet, çok yetenekliydi, var olan yıldızların ayrı ayrı yapabildiği şeyleri tek başına yapabiliyordu ama oyuna kendini adamamış, zevk için oynayan Harlem çocuklarından farksızdı. İlk yılında takımı Play-off’a kalamıyordu ama yavaştan hem o hem de takımı gelişiyordu. 22 yaşında takımını NBA finallerine taşıdığında karşılarında San Antonio Spurs’ü buluyordu ve basketbol tabiriyle süpürülüp 4-o kaybedilen bir seriyle evine dönüyordu. Sonraki yıllarda sayı kralı, en değerli oyuncu oluyordu ama bir türlü takımıyla Finallere ulaşamıyordu. Nihayet 2010 yazında Boston’a elendikleri zaman sahada mücadele etmediği, bencil oynadığı, cesur olmadığı gibi kimisi kişiliğine varan eleştiriler alıyordu. Artık Cleveland ve başarısızlık sarmalında adı Loser’a çıkıyordu. Ama o yaz her şey hem de bir daha geri döndüremeyeceği şekilde değişecekti.

2010 yazında NBA’in en iyi 10 oyuncusundan 3’ü olarak gösterilen LeBron James, Dwayne Wade ve Chris Bosh serbest oyuncu oldular. Bu 3 isim de maaş baremleri içinde istedikleri takıma gidebilirlerdi ve neredeyse her takım onlarla görüşüp kadrosuna katmak istedi. Ancak aynı yıl lige gelen, arkadaştan öte dost olan bu oyuncuların farklı bir planı vardı. Onlar şampiyonluk için alabilecekleri maksimum maaştan vazgeçip bir araya gelmeye karar verdiler ve Miami Heat çatısı altında toplandılar. Aslında bu NBA’de normal bir şeydi ve daha önce de bazı oyuncular bir araya gelmişti ama LeBron James’in bu kararını bir saatlik bir televizyon şovuyla duyurması, sonrasında Miami’de yapılan sanki o günden şampiyon olmuşlar partisi gibi berbat halkla ilişkileri sonucunda bu takım Amerikanın şeytanı haline dönüştürüldü. Zayıfın güçlüyü yenmesi gibi Hollywood hikayelerine sapkın, düşman yaratmaya yatkın Amerikan medyasının da başarılı çalışmasıyla bir anda Amerika da en çok nefret edilen adam daha bir ay önce en beğenilen sporculardan olan LeBron oldu.

Not: Kralın tahtına kavuşma hikayesi olan son iki yıllık süreci devam yazısında sizlerle paylaşacağım…

Bilal ERTUĞRUL

27 Haziran 2012

20:24

 

Read Full Post »

YILIN EN İYİLERİ…

YILIN EN İYİLERİ…

Süper Final’in de tamamlanmasıyla Türkiye’de futbol koca bir yılı tamamlayıp yaz tatiline girmiş oldu. Ben de geçen yazımda ilk 4 takım için yaptığım değerlendirmeden sonra bugün de sizlerle bana göre sezonun en iyi 11’ini paylaşmak istedim. Baştan belirtmeliyim ki ligimizde pek çok takımın uygulamış olduğu 4-3-3 taktiğine göre yaptığım bu 11’de bazı oyuncular mevkilerinde kendilerinden daha iyileri olduğu için ilk 11’de yer alamadılar, ancak onlara da değindim. Mevkii ayrımına da dikkat ederek yapacağım bu 11’de ilgili mevkii de diğer göze çarpan performansları da sizlerle paylaşacağım.

Yılın En İyi Kalecisi: Fernando Muslera – Galatasaray

Mondragon sonrası bir türlü aradığı güvenli eldivenlere kavuşamayan Sarı Kırmızılılarda sene başında belki de Fatih Terim’in en çok istediği oyuncu olmuştu. Avrupa’da yıllardır Lazio gibi önemli bir takımın kalesini koruyan, Amerika kıtasının son şampiyonu Uruguay’ın kalecisi çok da yüksek olmayan bir maliyetle takıma kazandırıldı. Ligde cezalı olduğu bir maçın haricinde 39 maç kalesini koruyan ve bu maçlar sonunda açık ara ligin en az gol yiyen kalecisi olan 25 yaşındaki Muslera’yla beraber Galatasaray kalesi uzun süre güvende duruyor. Sene içerisinde bu mevkide iyi performans sergileyen diğer isimler Trabzonspor’dan Tolga, Fenerbahçe’den Volkan, Bursaspor’dan Carson ve Gaziantepspor’dan Karcemarskas oldu.

Yılın En İyi Sağ Beki: Emanuel Eboue – Galatasaray

Aslında Eboue ve takipçileri Fenerbahçe’den Gökhan, Trabzonspor’dan Serkan ve Beşiktaş’tan Hilbert arasında çok da büyük performans farkı yoktu. Ancak gerek yokluğunda takımının yaşadığı sıkıntı gerekse de kritik derbi maçlarında hem savunmaya hem de hücuma verdiği katkıyla Eboue benim tercihim oldu. Ama herkesin listesinde değişime en açık ve çok bariz bir iyi performans konulmayan mevkiinin yani ligin en eksik mevkiinin de burası olduğunu belirtmeliyim.

Yılın En İyi Sol Beki: Hasan Ali Kaldırım – Kayserispor

Son iki yıldır ligin ilgi çeken genç yeteneklerinden olan Hasan Ali Kaldırım bu yılda performansıyla göz doldurdu. Özellikle defansif anlamda hızını kullanırken her geçen gün güçlenmesi, hücumda her zaman doğru işler yapmaya çalışması ve teknik kapasitesinin yüksekliğiyle bu mevkide sorun yaşayan büyüklerin bu yaz en büyük iç piyasa hedefi olacağını düşünüyorum. Bu mevkide büyüklerde oynayan oyuncuların hiç birisi sürekli ve akılda kalıcı performans ortaya koyamazken Hakan Balta’nın Fatih Hoca’yla beraber son iki yıla oranla nispeten kıpırdadığını belirtmek kanımca faydalı olacaktır.

Yılın En İyi Stoperleri: Semih Kaya – Galatasaray & Egemen Korkmaz – Beşiktaş

Seçim yapmanın bana göre en zor olduğu mevkii bu yıl için stoper mevkisi oldu. Beklerin aksadığı, orta sahada defansif oynayan oyuncuların verimlerinin düştüğü bir yılda ligimizin en kaliteli oyuncuları arasında pek çok stoper sayma fırsatımız oldu. Ben Galatasaray’ın şampiyonluğunda kritik önemde olduğu için Semih Kaya’yı yılın stoperi seçtim. Çünkü eğer Fatih Hoca onu keşfedemeseydi  Galatasaray bugünkü konumunda olmazdı. Egemen Korkmaz’da hem gittiği Trabzonspor’un yaşadığı zorluklar hem de Beşiktaş ve milli takımda yoğun maç trafiğinde gösterdiği performansla benim bu listemde kendisine yer buldu. Bu mevkii de sezonun genelinde iyi performans ortaya koyan diğer isimler Fenerbahçe’den Yobo, Galatasaray’dan Ujfalusi, Beşiktaş’tan Sivok, Kayserispor’dan Eren Güngör, Gaziantepspor’dan Danny ve Bursaspor’dan Serdar Aziz oldu. Ama genel anlamda dediğim gibi bu yıl stoperlerin yılı oldu.

Yılın En İyi Orta Saha Oyuncuları: Selçuk İnan – Galatasaray, Manuel Fernandes – Beşiktaş & Christian Baroni – Fenerbahçe

Yılın en iyi orta saha oyuncusu bence hiç tartışmasız Galatasaraylı Selçuk İnan oldu. Trabzonspor’dan bonservis bedelsiz ama ciddi bir maliyetle Fenerbahçe’den önce transfer edilen Selçuk İnan bence bu yıl Galatasaray’ın Şampiyonluğunda oyuncu bazında en önemli isim. Attığı goller, yaptığı asistler ve en önemlisi Melo’yla kurduğu uyumlu ikiliyle bir anda ülkenin en iyi orta sahasını oluşturdu. Seneye de hem milli takım hem de Galatasaray için en önemli isimlerden olacak ve birkaç yılda iki takımda kaptanlığa yükselecek diye düşünüyorum.

Selçuk’tan sonra performanslarıyla dikkat çeken isimler Fenerbahçe’den Christian Baroni ve Beşiktaş’tan Manuel Fernandes oldu. Son iki yıl takımının en çok eleştirilen ismi olan Baroni tamamı kritik dakika ve maçlarda gelen golleri, Emre ve Alex’in sakatlıklarla boğuşmasıyla tek başına doldurduğu orta saha ve takımın saha içi liderliğiyle bu yıl Fenerbahçe’nin başarısında en önemli isim oldu. Gelecek yıl yeni partneri ve daha düzenli takım yapısıyla yine iyi işler yapacağını ve taraftarın aklındaki soru işaretlerini sildiğini düşünüyorum. Beşiktaş’ın içine düştüğü karanlık dehlizde bir elmas gibi parlayan Manuel Fernandes gerek Avrupa’da gerekse de ligde uzun süre takımını tek başına sırtladı. Attığı milimlik paslar, yaptığı ortalarla ölümcül hale gelen duran toplar ve tek kelimeyle mükemmel teknik kapasitesiyle saha içerisinde bu yıl en çok zevk veren oyuncu oldu. Pek çok maçta gösterdi ki hem Beşiktaş’a hem de ligimize fazla gelen bir oyuncu. Sene sonunda çıkan alacak sıkıntısıyla kaybedilirse ikinci Ribery faciası olarak kayıtlara geçecek ve ne yazık ki kaybeden futbol zevkimiz yani bizler olacağız. Bu isimler dışında Galatasaray’dan Melo, Trabzonspor’dan Colman, Gençlerbirliği’nden Soner, Eskişehirspor’dan Alper ve sene sonuna doğru yükselen performansıyla seneye bu listeye gireceğini düşündüğüm Bursaspor’un genç Fransız oyuncusu N’diaye ve bir diğer Bursalı Batalla da burada anmamız ve tebrik etmemiz gereken diğer oyuncular olarak dikkat çektiler.

Yılın En İyi Orta Alan – Forvet Oyuncuları: Miroslav Stoch & Alex De Souza – Fenerbahçe

Bu mevkii asıl yeri orta saha olarak görülen ama 4-3-3 sisteminin kanatlar ya da forvet arkası mevkilerinde serbest oyuncular için oluşturduğum mevki ve bence bu yıl be mevkiyi en iyi dolduran oyuncular sarı lacivertli takımdan çıktı. Uzun bir süre Semih ve Bienvenu ikilisinin sahada var ya da yok olduklarının anlaşılamaması sebebiyle takımın neredeyse tüm skor yükünü çektiler. Dahası orta sahayla hücum arasında bağlantı kurdukları için her maç çok yıprandılar ama takımlarının ligi ikinci bitirmesini sağladılar. Miroslav Stoch kabus gibi geçen ilk yılın ardından neden Avrupa’nın en iyi genç oyuncularından birisi olarak gösterildiğini dosta düşmana gösterdi ve bence bu performansla Türkiye’de uzun süre kalmaz. Kaptan Alex ise gerek centilmenliği gerek saha içi ve dışı kişiliği gerekse de yaşlandıkça güzelleşen oyunuyla ben bir yıl daha bu ligde en üst düzeyde oynarım mesajını herkese verdi. Bu isimler dışında Galatasaray’da bazı maçlarda sıyrılan Emre, Kayserispor’dan Amrabat, Sivasspor’dan Grosicki, Eskişehirspor’dan Kamara ve İstanbul Büyükşehir Belediyespor’dan Doka bu mevkii de lig genelinde öne çıkan oyuncular oldular.

Yılın En İyi Forveti: Burak Yılmaz – Trabzonspor

Geçtiğimiz yıl attığı 19 golle ben olgunlaştım diyen Burak Yılmaz Hakan Şükür sonrası ligin gördüğü en iyi forvet performansıyla ligin bu yıl mevkisinde en iyi oyuncusu oldu. Trabzonspor’un hücumda neredeyse her şeyi olan Burak seneye iyi bir partnerle beraber çok daha fazla can yakabilir ve eldeki forvetlere bakıldığında milli takım için de değişmez oyuncu olacaktır. Ancak bazen kolay gelen sakatlıklar ve saha içi gerginlikler halen kaçınması gereken özellikleri olarak dikkat çekiyor. Ama her şeye rağmen Burak sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da yılın en iyileri arasına ismini yazdırmayı başardı.

Yılın Teknik Direktörü: Fatih Terim – Galatasaray

İmparator kendisine yakışır bir geri dönüş gerçekleştirdi. 3 yıl aradan sonra kulüp çalıştırdı ve şampiyonluk sayısında lig tarihine geçti. Takımına verdiği ruh, her zaman oynatmaya çalıştığı hücum futbol anlayışı, yeniden gündeme soktuğu çift forvet ve futbolu güzelleştirmek adına aldığı risklerin sonucunda şampiyon olurken neden bu ülkenin en iyisi olduğunu da adeta herkese bir kez daha gösterdi. İmparator dışında Şenol Güneş, Aykut Kocaman ve ligin ikinci yarısında Karabük’te yakaladığı çıkışla Bülent Korkmaz bu yıl ligde ellerindeki imkanlarla iyi işler ortaya koyan isimler olarak ortaya çıktı.

Bu listede ismi geçen, geçmeyen ama ligimize değer katan, insanları bir gece dahi olsa yataklarına mutlu ve huzurlu gönderen tüm futbol ailesine teşekkürler. Seneye görüşmek üzere…

Bilal ERTUĞRUL

13 Mayıs 2012

15:58

Read Full Post »

SÜPER FİNAL’İN ARDINDAN…

SÜPER FİNAL’İN ARDINDAN…

Bu gece itibariyle Türkiye Spor Toto Süper Lig’in şampiyonu belli oldu. Lig tarihinin en uzun maratonu olarak kayda geçen 40 haftalık yorucu sürecin ardından bu akşam Kadıköy’de yapılan maçla beraber şampiyon olan Galatasaray’ı tebrik ederek genel analizime başlamak istiyorum. Evet, zor oldu en az şampiyon Galatasaray kadar tebrik edilmeyi hak eden Fenerbahçe de ikinci oldu.

Lig analizimi süper final öncesi sizlerle paylaşmıştım. Bu yazımda süper final, genel sezon değerlendirmesi ve gelecek yıla yönelik beklentilerimi paylaşacağım. Galatasaray zorlu geçen 3 yılın ardından yeni Başkan’ı Ünal Aysal, yeni stadı Türk Telekom Arena, yeni hocası Fatih Terim ve ilk 11’inin 7 yeni oyuncusuyla şampiyon oldu. Lig genelinde en çok gol atan, en az gol yiyen ve süper finale 9 puanlık farkla giren sarı kırmızılılar süper finalde taraftarlarının beklentilerini futbol anlamında karşılayamasa da sonuçta amacına ulaştı. Maçlar zorlaşıp takımlar aynı trafikte maç oynamaya başlayınca ligin açık ara en iyi takımı gözüken Galatasaray’ın zayıf yönleri de ortaya çıktı. Ancak bu yıl her anlamda sarı kırmızılılar için kazanç yılı oldu. Gelecek yıl planlaması yapılırken kale ve defansın aynı kalacağını düşünüyorum. Orta sahada tüm ligin bence en iyi oyuncusu olan Selçuk İnan takımın beyni olmaya devam edecek. Forvet hattında da Elmander ilk 11’deki yerini koruyacak diye düşünüyorum. Galatasaray için en önemli kararlardan birisi orta sahada Selçuk’un partneri olan Felipe Melo’nun bonservisinin alınıp alınmayacağı olacak. Melo’nun bonservisi alınırsa ilk 11’de 5 yabancı olacak ve geri kalan 3 mevki için tek yabancı hakkı olacak. Türk oyuncular incelendiğinde benim tahminim seneye ilk 11’e yönelik önemli bir yabancı forvet alınacağı yönünde. Bu durumda kanat oyuncuları Türk olacak. Eldeki oyunculara bakıldığında Aydın, Emre ve Yiğit bu mevkileri dolduracak kapasitede görünmediğinden kanatlara yönelik 1 ya da 2 yerli oyuncu alınacağını düşünüyorum. Bana göre ilk aday Real Madrid forması giyen Hamit Altıntop. Onun dışında alınacak oyuncular ise tamamen Fatih Terim’in inisiyatifinde olacak. Bunlara ek olarak gelecek yıl yeniden dönülecek şampiyonlar ligi ve şampiyonluk gelirleriyle sarı kırmızılıların maddi olarak Fenerbahçe ile aradaki farkı kapatacağını da düşünüyorum.

Ligi ikinci sırada bitiren Fenerbahçe ise belirsizliklerle dolu bir yılın ardından yine belirsizliklerle dolu bir yaz dönemine dalacak. Başkan Aziz Yıldırım’ın tutukluluk halinin ne zaman biteceği, sarı lacivertli yöneticilere ceza verilip kulübe ceza verilmemesi üzerine UEFA’nın vereceği karar ve bunlara göre yapılacak planlama kanımca önümüzdeki 1 ay içerisinde belli olur. Her şey yolunda gider ve sarı lacivertliler Şampiyonlar Ligi’ne ilerlerse kaleci Volkan, sağ bek Gökhan, stoper Yobo, orta saha da Alex ve Christian, forvet hattında Stoch ve Moussa Sow’un yerleri bana göre garanti gözüküyor. Bu 7 oyuncudan 5’inin yabancı olduğu dikkate alınırsa geriye kalan 4 mevkii için ya eldeki yerlilere dönülecek ya da piyasadaki diğer yerli oyuncular hedeflenecek.  Orta sahada yerli isimler arasında yine Hamit Altıntop ve devre arasında transferi gerçekleştirilemeyen Alper Potuk isimleri düşünülecektir. Savunmanın göbeği için Bursaspor’dan Serdar Aziz ve Kayserispor’dan Eren Güngör hedeflenecek onlar olmazsa Bekir ve Serdar’la yola devam edilecektir. Kanatlar için Dia’ya ek olarak bir Türk oyuncu hedeflenecektir. Sol bekte Ziegler’in bonservisinin alınmasını beklemediğim için Kayserispor’dan Hasan Ali Kaldırım’ı da olası transfer hedeflerinden birisi olarak görüyorum. Bu mevkilerden hangisine yerli transfer yapılamazsa o mevkiye de yabancı oyuncu alınacaktır. Aziz Yıldırım cezaevinden çıkar ve şike cezaları UEFA’dan dönmezse ben bu yaz büyük isimlerin transfer edileceğini düşünmekteyim. Ancak başta da belirttiğim gibi bu zorlu süreçte Fenerbahçe’nin aldığı sonuçlar başarılıdır ve taraftar da bu takımla gurur duymalıdır.

Ligi üçüncü sırada bitiren Trabzonspor seneye 4 maçlık seyircisiz oynama cezasıyla başlayacak. Bunun yanında savunmanın göbeğine bir yerli ya da yabancı oyuncu, orta sahaya Zokora ve Colman’ın yanına bir yerli oyuncu, Forvet hattına Burak’ın yanına mücadeleci ve son vuruşlarda eldekilerden daha becerikli bir oyuncunun transfer edilmesi şart olarak gözüküyor. Maddi zorluklar ve yedek kulübesinin güçlendirilmesi de bordo mavililerin önündeki diğer büyük engeller olarak görülüyor. Tüm bunlara rağmen eldeki kadroyla ligi üçüncü bitiren Şenol Güneş gelecek yılda bordo mavililerin en büyük güvencesi olacaktır.

Sezona büyük umutlarla başlayan Beşiktaş şike soruşturmasına biraz da ilgisiz bir şekilde dahil edilmesi, hoca değişikliği derken sezonu ancak dördüncü olarak tamamlayabildi. Sen sonunda şike soruşturmasından temizlenerek çıkılmasına rağmen maddi sorunlar tavan yapmış durumda. Demirören döneminde yapılan yanlış transfer ve hukuksuz işlemlerin yükü de artık kulübün başını ciddi olarak ağrıtıyor. Yaz döneminde büyük transferler yapmasını beklemediğim Beşiktaş’ta sağ bek, kale ve orta sahaya takviyeler şart olarak gözüküyor. Ancak bu transferler için nasıl kaynak yaratılacağı da büyük bir muamma. Bunun yanında Portekiz çetesiyle iki yılda gelmeyen başarı ve yerli oyuncu kalitesinin düşüklüğü siyah beyazlıların yaz döneminde üzerinde düşünmesi gereken konular olarak ortada duruyor. Sözün özü zor geçen bir yılın ardından yetersiz gördüğüm bir hoca ve takım yapısı, maddi zorluklar ve stadsız girilecek bir yılda Beşiktaş için yine tünelin ucunda pek ışık görülmediğini düşünüyorum. Sezonun oyuncu bazında en iyi ilk 11’ine yönelik yapacağım değerlendirmeyi gelecek yazımda sizlerle paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

12 Mayıs 2012

22:59

Read Full Post »