Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Küçük Amerika’

Tarihte ilk toplu yaşam formları ortaya çıktığından beri toplumlar arası üstünlük mücadelesi var olmuştur. Ancak kimi zaman belli toplumların diğerleriyle arasındaki güç farkı arttığında diğer ülkeler ona benzemeyi onunla rekabet etmeye yeğlerler. Ancak tarihin cazibesi o devletten sonra yeni gelen süper güçlü ülkeler hiç bir zaman o benzemeye çalışan ülkelerden çıkmaz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemde bu gerçeğin çok net bir şekilde farkında olan yönetici kadrolar ülkeyi muassır medeniyet seviyesine taşıma hedefini koyarken bu noktaya çok dikkat etmişlerdir. Zaten Kurtuluş Savaşı sırasında kurulan ve diğer ülkelerin manda ya da himayesine destek veren cemiyetlerin yeni yönetimce feshi de bu konudaki hassasiyeti göstermektedir. Bu dönemde Atatürk ve devrimin önde gelen kadroları tarafından direkt olarak bazı ülkeler üzerinden gelişme hedefi konmamış onun yerine belli bir medeni seviye esas alınmıştır.

Ancak 2. Dünya Savaşı’nın sonucunda Hitler’in ve Almanya’nın düşmesi dünyada pek çok dengeyi değiştirmiştir. Değişen dengelerden birisi de artık çift kutba bürünmüş sistemde kendi yolunu çizmenin çok zorlaşmasıdır. Tabi bu durumda yaklaşık 20 yıldır başlarını kuma gömmüş bulunan çeşitli muhipler cemiyeti taraftarları bir anda yeniden ortaya çıkmış ve Türkiye’nin iki kutuptan birisine girmesini istemişlerdir. İlk olarak 1949 yılında devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye yakınlığıyla bilinen Nihat Erim tarafından kullanılan “Küçük Amerika Olacağız” sözü başta Demokrat Parti liderleri Celal Bayar ve Adnan Menderes olmak üzere daha sonra gelen nerdeyse her siyasi tarafından kullanılmıştır. Bu noktada Necmettin Erbakan ve Bülent Ecevit’i geleneksel çizgiden uzak durmuş ve bu yola girmemiş liderler olarak ayırmakta fayda vardır. Ancak önce “Her mahallede 1 milyoner”, “Alırsın Ford, olursun lord” gibi bugün dahi kullanılan sloganlarla yönetilen bu Küçük Amerika Türkiye rüyası ne yazık ki tam bir hüsranla sonuçlanmıştır. Menderes döneminin ilk yarısında 1955’e kadar Marshall ve Truman yardımlarının da desteğiyle patlayan üretim ve ekonomik büyüme 1955-1960 arası Menderes hükümetlerinin ise en büyük başarısızlığı olacaktır.

Cumhuriyet döneminin ilk darbesi sonrası 60’larda özellikle Kıbrıs üzerinden gerilen ilişkilere rağmen bahsi geçen yıllarda Türk siyasetine girmiş Süleyman Demirel’de aynı rotayı sürdürmüştür. Aslında Süleyman Demirel’in siyasi yaşamına bakıldığında bu kimliği bilinçli olarak isteyip seçtiğine kesin olarak ulaşılmaz. Pragmatist bir insan olan Süleyman Demirel’in Robert Kolej terk İngiltere referanslı halkçı Bülent Ecevit’e karşı çobanlıktan başbakanlığa çıkma vurgusunu yaparak yarattığı bir nevi Monşer kimliği fikri bir yaklaşımdan çok siyasi bir adımdır. 80’lerde Özal döneminde yine Türkiye’de artan bir Amerikan hayranlığı mevcuttur. Bugün o yılların gençliğinin özlemle andığı Dallas dizisi, gençliğin yaşam tarzındaki değişim ve ülkede yerleşen liberal düzen hep bu hayranlığın sonucudur. 90’larda Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla sadece bizde değil  bir kaç akıllı ülke dışında her ülkede temel gündem olan Küçük Amerika hayali bizde ise hazırlıksız gelişinin acılarını çektiriyordu.

2000’li yıllarda Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk başbakanlık döneminde bu hayalin en uç noktasından dönülmüştür. ABD çıkarları için yaratılan bir savaş olan Irak İşgaline katılmaya hazırlanan Türkiye belki de tarihinde nadir görülen bir olayla Başbakan’ın desteğine rağmen 1 Mart 2003 tarihinde oylanan Tezkere’yi reddetmiştir. Meclisin sesinin halkın sesiyle bütünleştiğinadir durumlardan olan bu dönemi iyi okuyan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan özellikle 2007 sonrası 60 yıllık Küçük Amerika hayalinden vazgeçmiş ve belki de Türkiye kurulduğu günlerdeki rotasına geri dönmüştür.

Biliyorum bu noktada pek çoğunuz bana dönemler arası uygulama ve mentalite farklarından bahsedeceksiniz ama ben geminin rotasından bahsediyorum geminin içindeki değişime iç politika konularında değinilebilir. Evet Atatürk’ten sonra ilk kez bir Türk lider diğer uluslarca coşkuyla karşılanıyor, Batı’da ve Doğu’da onun uyandırdığı gibi hayranlık uyandırıyor. Bence bu bile bize aradan kaybettiğimiz yılların önemini gösteriyor. Ve 60 yıl sonra bu ülke gerek ekonomik gerekse de kültürel anlamda br güç olmaya doğru ilerliyor. Daha önce de belirttiğim gibi metodlar, uygulamalar, dünyaya bakış açıları farklıda olsa bu ülkeye, bu halka ihtiyacı olan inancı, güveni ve rotayı veren liderlerimiz Mustafa Kemal Atatürk ve Recep Tayyip Erdoğan’dır. İkisinde de beğendiğiniz ya da beğenmediğiniz pek çok yön olabilir ya da ikisinin birbirine benzetilmesini de bir diğeri için yeterince büyük bir saygısızlık olarak yorumlayabilecek kadar uçta dahi yer alabilirsiniz ama bu ülkenin bu rotada yolunun açık olduğuna ve yolun sonunda güneşin ışıklar saçtığına inanmak zorundasınız. Ve ancak inanarak güneşe akın eden çocuklar gibi bu karanlık yolun neferleri olabilirsiniz. Günü geldiğinde bu ülkede liderlerin “Ne olmuş Amerika olamadıysak, Atamız Osmanlı gibi cihana Sultan olduk ya” diyebilmesi dileğiyle…

Not: 2. Dünya Savaşı sonrası iki kutbun dışında kalıp kendi öykülerini yazan ülkeleri yarın ki yazımızda inceleyeceğiz…

Bilal ERTUĞRUL

28.09.2011

13:20

Read Full Post »