Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Milliyetçilik’

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

Dün Kabil, Bağdat, Gazze

Bugün yürekte yangın adı çok uzak Hula

Ölen de öldüren de benzemiyor burada

Çıkan kurşun hesapsız saplanmış çocuklara

Ölen her çocuk için açılsın okyanuslar

Yeryüzü denen cehennemi kaplasın azgın sular

Hula’nın çocukları yetim, hepsi bin yıl anılsın

Kararmış vicdanlar yana yana kan kussun

Görmeyen gözlerden yaş hiç durmadan aksın

Belki o zaman anlarız silahları

Belki o an yakarız başıboş cellatları

El ele yok ederken son kalan insanlığı

Damla damla kan çeker Hula’nın toprakları

El insaf demez gider diktanın korkakları

Anlamazlar ölen kendi çocukları

Ana ayrı, baba ayrı, kader ayrı olsa da

Hepsi aynı sevdaya akan aşk sunakları

O sunaklar gün gelir, taşar sel olurlar

Hem de öyle bir sel ki, Şam’ı yakıp yıkarlar

Ama orası yetmez yıksınlar tüm dünyayı

Öyle bir yıksınlar ki dünya tatsın acıyı

Her gördüğüm çocukta yaşarım bu anları

Anne deyip ölürken Hula’nın çocukları

Dur, düşün bir an olsun bırak boş mavraları

Vicdanına kulak ver, aç göz kapaklarını

Duymasan da uzaktan o acı çığlıkları

Sen uyurken ölüyor Hula’nın çocukları…

Bilal ERTUĞRUL

2 Mayıs 2012

21:08

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

TEK YOL BİRLİK…

Dünkü yazımda Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun bugünkü resmini tamamlayıp, mevcut durumda ortada duran sorunları, bu sorunların olası sonuçlarını yazmıştım. Peki, bu sorunların üstesinden nasıl geliriz? İşte onun için de açık bir öneri. Öncelikle bölgede akan kardeş kanının 1350 yıllık geçmişi düşünüldüğünde birkaç yılda durmayacağını bilmeliyiz. Ama bu kanı durduracak tek ülkenin de Türkiye olduğu bilinciyle kendimize güvenmeliyiz. Bunun yanı sıra Suriye’de Beşar Esad olduğu müddetçe hiçbir konuda bölgede yükselemeyeceğimizi de kabul etmeliyiz. Bu durumda ilk yapılması gereken barış ya da savaş hangisini seçerse kendi yöntemiyle Esad’ın kaçınılmaz gidişini hızlandırmalıyız. Bu noktada gerekirse belli tavizler ya da söz hakkıyla dünyaya açılan tek kapısı Türkiye olan İran’ı mutlaka yanımıza almalıyız. Bunu başardıktan sonra dar anlamda Türkiye, İran, Irak ve yeni Suriye arasında bir üst düzey işbirliği örgütü kurmalıyız. Eğer mevcut sınırlar devam ettirilemiyor ve yeniden de çizilemiyorsa bunu çözmenin tek yolu yıllar önce Fransa – Almanya arasında yapıldığı gibi o sınırları kökten ortadan kaldırmaktır. Bu yolla en azından etnik sorunların çözümünü sağlayabiliriz. Aksi takdirde Irak’tan başlamak üzere kurulacak bağımsız Kürdistan üzerinden bölgede yeni bir savaş serisi doğması kaçınılmaz olacaktır. Her ne kadar kurulacak devlet Araplara nazaran Türkiye ve İsrail’e daha yakın olacak olsa ve İsrail’in uzun vadeli planlarında yer almasa da bu devletle beraber doğacak sorunlardan en çok etkilenecek olan ülkede Türkiye’dir. Dahası bahsettiği birliğin oluşumunda Türkiye’yle ilişkilerinde bir aşiret liderinden disiplinli ve pratik bir devlet başkanı kimliğine dönüşen Barzani’nin de hoşlanacağı son dönemdeki tavırları dikkate alındığında çok açıktır. Etnik sorunların çözümünden sonra liderliği güçlenen Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde Arap Dünyasında artan popülaritemiz ve muhafazakârlaşmayı da kullanarak yine hızla artan Arap Milliyetçiliği’ni de bu potaya katmalıyız. Burada en önemli sorun Arap Milliyetçiliğinin mutlaka muhafazakar kanadının kullanılıp daha ılımlı bir çizgiye çekilmesidir. Bu noktada uygulanacak muhafazakar tonajda da bölgeden çıkmış El Kaide benzeri yapılanmaların unutulmaması, her hangi bir şekilde şiddete kayacak aşırılıkların engellenmesi şarttır. Bunu başarabilirsek Orta Doğu tekrar barışa, huzura ve medeniyete kavuşur. Yok başaramazsak bu kan durmaz ve emin olun gün gelir bize de bulaşır. İşimiz zor, yükümüz ağır ama şunu bilmeliyiz ki;

“Orta Doğu’da akan kardeş kanı durmalı ve güneş bir zamanlar ayrılığına dayanamayıp göz yaşları döktüğü bu topraklara dönemli… Bunu da ya biz yaparız ya da biz yaparız…”

Bilal ERTUĞRUL

26 Nisan 2012

00:13

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

SORUNLAR VE TESPİTLER…

Dün yazdığım dış politika analizimin ilk yazısında Türk Dış Politikasının tarihsel perspektifini 1923 sonrası dönemden itibaren ele almış, Ak Parti döneminde yaşanan gelişmeler ve bu bağlamda arabulucu ülke konumundan lider konumuna nasıl yükseldiğimizi açıklamaya çalışmıştım. Bugün bu statüyü biraz daha açacak yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, karşılaşacağımız zorluklara ve bunlara olası cevaplarımıza değineceğim. Bu analizi yaparken de temel bazı kavramsal gerçeklikler üzerinden bölümlendirmelere gideceğim.

1 – Komşularla “0” Sorun Politikası Miladını Doldurmuştur

Kanımca Türk Dış Politikasının bugün ilk olarak kabul etmesi gereken husus Komşularla “0” Sorun politikasının süresini doldurduğudur. 2002 sonrası ilk döneminde Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği konseptiyle bu politika Türk Dış Politikasının 60 yıllık TARAFSIZLIK ya da diğer adıyla ETKİNSİZLİK putundan sıyrılmasını sağlamıştır. İlk yıllarından İsrail ve Suriye üzerinden oldukça iyi yönetilen politika Ermenistan’la yapılan protokollerin iflasıyla ilk önemli başarısızlığını almıştır. Gerek Ermenistan ve Türkiye iç kamuoylarının bu adımlara hazır olmaması gerekse de Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ sorununun çözülmemiş olması bu protokollerin yürümemesinin asıl sebeplerini oluşturmuştur. Yüzyıllık Türk – Ermeni, en az 50 yıllık Kıbrıs sorunları masadayken bu politikanın kısa dönemde etkinlik sağlamak dışında başarısız olacağı herkesin kabulü olmalıdır. Bu politikanın geçerliliğini yitirmesi korkulduğu gibi ülke açısından olumsuz değildir. Aksine bu son bir sonraki maddede belirteceğim Bölgesel Liderlik konseptine de önemli bir katkıda bulunmuştur.

2 – Türkiye Artık Bölgesel Liderdir

Komşularla “0” sorun politikası süresince arabulucu rolüne soyunan Türkiye için bu politikanın sonlandırılmasının en önemli nedenlerinden bir diğeri de bölgesel liderliğin ülke istesin ya da istemesin artık kaçınılmaz olmasıdır. Geleneksel anlamda Kuzey Afrika’dan doğuda Afgan dağlarına batıda Viyana kapılarına kuzeyde Moskova steplerine kadar olan bölgenin en önemli aktörleri bugün Mısır, Suudi Arabistan, Sırbistan, Türkiye ve İran isimleri altında toplanmış olan devletlerdir. Sırbistan’ın Bosna ve Kosova savaşlarıyla kendi sonunu hazırlaması, Mısır’ın Mübarek yönetiminde iç meselelerde kaybolması, İran’ın devrim sonrası küresel dışlanmışlığı ve devrim ihracı korkusuyla bölgesel dışlanmışlığı, son olarak da Suudi Arabistan’ın bölgede artan demokratikleşme isteğinin önündeki en önemli engel olması zaten Türkiye’yi bu rol için tek ülke yapmaktaydı. Bunlara ek olarak Ak Parti döneminde yapılan başarılı kültürel yayılma, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da vuku bulan yegane Bölgesel Lider imajı ve ekonomik güçlenmeyle bu rolün taşınabileceği de gösterildi. Artık en azından Başbakan sağ oldukça bu görevin ve gücün red edilemeyeceği bundan sonraki dış politikamızın temeli olmalı ve adımlar da buna göre atılmalıdır.

3 – Bölgesel Liderlikte En Büyük Zorluk: Mevcut Sınırların Korunması Politikası

Bölgesel liderlik güç verir ancak güç sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Bugün karşılaşılan bölgesel sorunların bizi bu derece ilgilendirmesi de bu sebeptendir. Bölgesel sorunlarda ülkeden ülkeye farklı politikalar uygulasak da temel önceliğimizin mevcut sınırların korunması olduğu çok açık bir şekilde ön plana çıkmaktadır. Ancak daha önceki yazılarımda da ele aldığım gibi 1920’lerde cetvelle her hangi bir etnik ya da kültürel ayrım fark edilmeden kardeşleri farklı ülkelerde bırakan sınırların korunması mümkün değildir. Şüphesiz mevcut sınırların değişmesi bizi de uzun dönemde zor durumda bırakacak ve bu açıdan bakıldığında politikamızın doğru olduğu düşünülebilir ama az sonra sıralayacağım iki farklılık bu politikanın sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Ve kanımca sınırların korunması bir yere kadar sürdürülüp daha sonra ya bölgesel bir birlikle ülke sınırları önemsizleştirilmeli ya da sınırlar yeniden bir şekilde (savaş ya da barış) yeniden belirlenmelidir.

4- Bölgenin En Önemli Farklılıkları ve En Hassas Noktalar

Mevcut sınırların korunamayacağı düşüncesi bugün oluşmuş bir düşünce değildir. 1920’lerde bu sınırları çizenlerin çok iyi bildiği ama bilinçli bir şekilde bölgenin kucağına bıraktığı bir bombadır. Bölgede sınırlar belirlenirken dikkat edilmesi gereken önemli farklılıklar etnik ve dini farklılıklardır. Etnik anlamda bölgede Türkler ve Araplardan sonra en kalabalık grup olan Kürtlerin Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında 4 ayrı ülkeye dağılmış olma durumları en önemli sorundur. Irak’ta görüldüğü gibi Kürt gruplar ve olası Bağımsızlık istekleri bölgedeki ülkelerin dış müdahaleye en açık noktasıdır. Bu zayıflık dün Irak’ta başarılı olmuş, Türkiye ve İran’da ise devletlerin uzun süredir başını ağrıtan nokta olmuştur. Irak bölünsün ya da bölünmesin Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin varlığı artık realitedir. Bu durumda daha önce sadece hayal olarak algılanan bir durumun realiteye dönüşmesi ülkelerdeki ayrılıkçı hareketler için önemli bir destek noktası olacaktır. Zaten Türkiye’nin Irak’ın resmi olarak bölünmüşlüğünün resmiyete dökülmesini istememe sebebi de budur. Ancak fiiliyat her zaman er ya da geç resmiyete dönüşür. Bu durumda bölgede uzun süreli bir çözüm olması için yukarda bahsettiğim Bölgesel Birlik zorunlu bir yöntem olarak ortaya çıkabilir. Tabi bunun için özellikle Suriye’de yönetimin değişmesi ve Irak’taki İran etkisinin kırılması gerekir.

İşte bu noktada da bölgenin ikinci önemli farklılığı ortaya çıkar. Her ne kadar ülkemizde Alevi vatandaşlarımızın devlete bağlılığıyla ayrımcılığa yönelmese de mezhepsel farklılık olarak adlandırılabilecek Sünni – Şii ayrımı bölgenin üzerinde oturduğu ikinci bombanın adıdır. Suriye’de Sünni çoğunluk Şii yönetim, Irak ve İran’da hem çoğunluk hem de yönetim olarak Şiilik mevcuttur. Ancak özellikle Suriye ve Irak’ta İran etkisinin açıkça hissedilmesiyle ciddi bir ayrım ortaya çıkmıştır. Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde ise Şii çoğunluğun Suudi Arabistan destekli Sünni yönetim karşıtlığı artık açıkça ortada durmaktadır. Kardeşin kardeşi katliyle Kerbela’dan bu yana durmayan bu kan bölgesel liderlikte en önemli sorunlardan birisi olacaktır. Özellikle İran’dan dolaylı ağızlardan, Irak’tan da İran yönlendirmesiyle açıkça yükselen Türkiye’nin Sünni bloğa yaklaştığı eleştirileri dikkatle incelenmelidir. Bu noktada nasıl bir denge oluşturacağımız Bölgesel Liderliğimizin en önemli noktası olacaktır. Eğer başarılı olursak Bölgesel Lider oluruz. Ama başarısız olursak Sünni blokta Arabistan güdümüne girmekle karşı karşıya kalırız.

Not: Yazı dizimin son yazısında mevcut sorunların bana göre tek çözüm yolunu yazacağım.

Bilal ERTUĞRUL

25 Nisan 2012

22:19

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

Malumunuz son günlerde dış politikayla yatıp dış politikayla kalkmaya başladık. Arap Baharı’yla geçen 2011 yılından sonra Bahar’ın son ulaştığı yer olan Suriye’de hiç de beklemediği ölçüde sert bir karşılık bulması, dahası başta İran ve ondan dolaylı olarak Çin ve Rusya’nın Beşar Esad’a verdikleri desteği çekmemesiyle sınırlarımızda çiçeği burnunda bir sorun doğdu. Bunun yanında Irak’ta İran destekli Şii yönetimin artan baskısıyla kendilerini Türkiye’nin yanında gören Sünni ve Kürt yöneticilerin Türkiye’den yardım ve görüş almaları derken İran’la olası savaş ve Nükleer Müzakereler bile gündemde hızla gerilere kaydı. Ben de sizlere bugün bu dış politika denkleminde nerede olduğumuzu uzun vadede nereye gidebileceğimizi yazmak istedim.

Öncelikle Türk Dış Politikası’nın bugününü anlamak için devletin kuruluş dönemine gideceğim. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman yönetici kesimin pek çoğunda Osmanlı’nın temel yıkılma sebebi olarak Batı’da yaşanan gelişmeleri takip edememesi ya da doğulu köklerinden ayrılamaması inancı vardı. Bunun yanında çoğunluğu asker olan yeni yönetim Araplardan gerek 1. Dünya Savaşı’nda gerekse de sonrasında ciddi bir ihanet gördüğüne inanmakta, diplomasi bunu unutulmaması gereken bir gerçek olarak belleğine kazımaktaydı.

1923 – 1938 arası Atatürk dönemi dış politikasının bana göre en temel ilkesi; “Güçlü oluncaya kadar dayan ve güçlü olmak için Batı’ya yaslan” olarak ele alınabilir ki bu da dönemin koşulları düşünüldüğünde pek de yanlış bir politika olarak sayılmazdı. Bu bağlamda Milletler Cemiyeti üyeliği uğruna Sınırlarımızın, özellikle güney sınırlarımızın, her hangi bir kültürel unsur yani din, dil, mezhep unsurları göz önünde bulundurulmadan çizilmesine de Osmanlı’dan miras kalan topraklarda her hangi bir hak iddia etmeyi bırakın bu toprakların Türkiye için yasak bölgelere çevrilmesine de göz yumuldu. Bu sürecin sonunda batılılaşma da tam anlamıyla başarılamadan 2. Dünya Savaşı çıkageldi. 1938 – 1945 yılları arasında 50 yıllık müttefik Almanya ve yeni süper güç ABD – Sovyetler Birliği arasında seçim yapamayan Türk dış politikası için denge dönemi de başlıyordu. Denge en temel anlamıyla taraf olmamak ya da söz sahibi olamamak anlamına da geliyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası Stalin’in erken davranıp Kars ve Ardahan illeriyle Boğazlar üzerinde söz hakkı istemesiyle Türk dış politikası seçeneksiz bir şekilde batılıların kucağına atılıyordu. Menderes döneminde ekonomik anlamda desteklenen batılılaşmanın özellikle evrensel liberal değerler olarak atfedilen insan hakları ve demokratikleşme alanında desteklenememesiyle dış politikada uzunca bir süre sürecek bocalama dönemi de başlıyordu.

Pek çok konuda kararsızlığın ve güdümlenmenin ötesine geçemeyen politik anlayış Kıbrıs Müdahalesi’yle kucağında uzun yıllar sürecek bir sorunu da buluyordu. Nihayet Özal döneminde kendisini kuşatan kalıplarını yıkmaya çalışan politika bu sefer de çağın konjonktürünü karşısında buluyordu. Özal liberalleşmeye paralel olarak özellikle bölgesel anlamda aktif bir dış politikaya yönelmek istiyor, bu yönde adımlar atıyordu. Ancak uzun süre halen eski kalıplarda düşünen askeri vesayetin altında olması, Sovyetler Birliği’nin varlığıyla özellikle Orta Doğu ve Kafkaslar da gerekli adımların atılamaması sonucu bu ilk “KABUK KIRMA” operasyonu başarısız oluyordu.

Benim kayıp yıllar olarak nitelendirdiğim 1993 – 2002 yılları arasında içerdeki sorunlardan dünyanın dönüşümüne ayak uyduramayan Türk Dış Politikası nihayet 2002 sonrası kendisine yeni bir yol çizmeye başlıyordu. Ahmet Davutoğlu yönetmenliğinde oluşturulan yeni dış politikanın temeli “KOMŞULARLA “0” SORUN” ilkesine dayanıyordu. Dahası ekonomik ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesiyle Türkiye’nin ekonomik ve askeri gücünün çok ötesinde bir konum kazanması amaçlanıyordu. Bu bağlamda tüm adımları mahvedecek 1Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi ve Avrupa Birliği yolunda atılan demokratikleşme adımlarıyla ülke yavaş yavaş kabuğunu kırıyor, tekrar bir zamanlar tek merkezden yönettiği topraklarda adından söz edilir bir konuma yükseliyordu. Öncelikle “0” Sorun politikası kapsamında bölgenin tüm aktörleriyle iyi ilişkiler geliştirilmeye çalışılıyor, Türkiye herkesin güvendiği bir diplomasi ülkesi olmaya doğru yol alıyordu. Ancak bir anda gelişen bazı olaylarla ülke tamamen farklı bir yöne doğru yol aldı. Birkaç yıl önce tüm gücünü diplomasiden bulan dış politika bu sefer ekonomi, kültür gibi diğer güç parçalarını da arkasına alıyordu. Peki, bu dönüşüm nasıl yaşanıyordu. İsterseniz bu bağlamda bazı kritik dönüşümleri sizlerle paylaşayım.

Bence Türkiye’yi bölgede aracı ülke konumundan lider ülke konumuna yükselten bu sebeplerin başında bölge ülkelerinde yaşanan iç politik gelişmelerin etkisi yadsınamayacak kadar büyüktür. Bu değişimlerden bazıları “0” sorun politikasının sürdürülemeyeceğini gösterdiği için Türkiye’yi bir politika değişimine sürükledi. İsrail’de aşırı sağın güçlenip iktidarı almasıyla bölgedeki zulmün ve anlaşmazlığa olan inancın artması sonucu hem İsrail’le mevcut yöneticilerle var olan Müttefik ve dostluk ilişkisinin sürdürülemeyeceği görülmüş hem de Arap dünyasında artan tepki bir seçim zorunluluğu getirmişti. Aynı zamanda Arap Dünyasında artan tepkinin lidersiz olduğu ve bunun da bir fırsat olduğu ortaya çıkmıştı. İşte bu lidersizlik Başbakan’ın “One Minute” çıkışıyla çözülüyor, Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aranan lider olarak ortaya çıkıyordu. Yine Ermenistan’da Karabağ kökenli sağ yöneticilerin yönetime gelmesi ve olası çözüm hamlelerini boşa çıkartmalarının garantilenmesiyle “0” sorunun bir ayağının daha sürdürülemeyeceği anlaşılıyordu. Yine Suriye’de sertleşen yönetimle ilişkilerin sürmeyeceğinin ortaya çıkması da benzer değişimlere örnek olarak verilebilirdi.

Bu ülkelerin iç değişimleri dışında küresel konjonktürde meydana gelen bazı değişimlerde Türkiye’nin dış politikasında değişime destek oldu. ABD’de Orta Doğu’da aktör olma hevesiyle yanıp tutuşan Bush yönetimi yerine sorunlarda bölgesel destek arayan, sorunları bölgede çözmek isteyen Obama yönetiminin göreve gelmesi bence en önemli destek noktası oldu. Kanımca Bush yönetiminde Orta Doğu’da bu güçlü lider ülke profiline asla izin verilmezdi. Bundan sonra Avrupa Birliği’nde yaşanan ekonomik krizle beraber Türkiye’de birliğe yönelik yaklaşımın değişmesi ve dahası birliğin bu iç sorunlarına paralel olarak güçlenen Türkiye üzerinde uzun süredir sürdürdüğü güdümleme yetisini kaybetmesi de prangaların atılmasını kolaylaştırıyordu. Ve son olarak dünyada artan iletişimin bir sonucu olarak ortaya çıkan Arap Baharı’nda bir anda son 10 yılda sağladığı ekonomik başarı, 90 yılda eksikte olsa kısmi derecede başarılan demokratik ve modern ülke duruşuyla örnek ülke statüsü kazanması Türkiye’nin lider ülke olmaya doğru konumlanmasına önemli katkılarda bulundu.

Peki, şimdi nerdeyiz, ne yapıyoruz, ne yapmalıyız ve ne tür zorluklarla karşılaşacağız? Bu soruların cevabını da devam yazısında sizlerle paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

24 Nisan 2012

22:09

Read Full Post »

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 2…

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 2…

SURİYE’NİN KADERİ ONLARIN ELİNDE: TÜRKİYE VE İRAN…

Dün yazdığım Suriye analizimin ilk kısmında Suriye ve genel olarak Orta Doğu’da 1. Dünya Savaşı sonrası çizilen yapay sınırlar üzerinden dünyaya gelen ve kanımca bugünkü sorunların anlaşılmasında hayati önem arz eden Pandora’nın Kutusunu tanımlamış, konu hakkında başlıca sonuçları sizlerle paylaşmıştım. Bugünkü yazımda Suriye’deki olaylar, rejimin hayatta kalma çabaları ve bu çabalar karşısında bölgenin en önemli aktörleri Türkiye ve İran’ın attığı ve atacağı adımları, bu adımların sonuçlarını değerlendireceğim.

Bana göre Suriye’de dün olduğuyla, yarın ne olacağıyla da en çok ilgilenen ve bundan en çok etkilenecek olan ülkeler Türkiye ve İran’dır. Dünkü yazımda oluşturduğum Pandora’nın Kutusu konseptinden düşündüğümüzde Suriye’den sonra sıra bu iki ülkeye gelecektir ve bu ülkelere nasıl geleceğine de kanımca yine bu iki ülke karar verecektir. Peki, bu iki ülke ne yapabilir, yaptıklarının sonuçları neler olabilir? İsterseniz bu can alıcı kısma geçmeden her iki ülkenin süreç içerisindeki tavırlarını, süreci de analiz ederek açıklayalım.

Çok değil bundan 3-4 yıl önce Türkiye, İran ve Suriye arasında neredeyse tarihi seviyelerde bir iş birliği dönemi yaşanmış, her 3 ülkenin katılımıyla oluşacak Orta Doğu birlikleri bazı Avrupa Birliği karşıtları tarafından ülkemizde dahi seslendirilmeye başlamıştı. Ancak tarihi konjonktüre baktığımızda İran ve Suriye’de Batı’yla kavgalı rejimler varken, Türkiye’de her zaman meşruiyetini Batı’ya bağlamış bir elit yönetim anlayışı oluşmuşken bu pek de mümkün değildi. Ancak bu açılardan yaklaşılmadı ve 3 ülke arası ilişkiler geliştikçe gelişti, hatta Türkiye – Suriye ortak bakanlar kurulu toplantısı yapıldı. Halbuki çok değil bundan 15 yıl önce 3 ülke Kürt kozunu birbirine karşı oynamış, savaş borazanları uzun süre sınırlara yakın yerlerde seyretmişti. O zaman ilk tespitimiz bundan 3 yıl önce aşırı gelişmiş ilişkilerin geçmişte olanlara dikkat edilmeden, dahası bölgenin değişimi ve başta ABD olmak üzere batı etkisi göz ardı edilerek aşırı ve yapay bir seviyeye, ya da bu rejim yapılarıyla hiç ulaşmaması gereken bir seviyeye ulaştığıdır.

Tam da her şey yolunda giderken İran’la batı arasındaki ilişkilerin giderek gerginleşmesi, önce İran sonra Suriye’de patlak veren ve batı tarafından açıkça desteklenen yönetim karşıtı eylemlerle ilişkilerde ilk çatlaklar oluştu. Türkiye İran olaylarında sessiz kalsa da Suriye’deki olaylara karşı etkin olmak istedi. Burada kanımca Türkiye’nin tutum değişikliğinin 2 ana sebebi vardır. Bunlardan birincisi İran’daki olayların Tahran merkezli yani Türkiye’ye uzak meydana gelmesi ve bizi etkilememesine karşın Suriye’deki olayların hemen sınırımızda meydana gelmesi ve sınıra yığılan mültecilerle bir anda bizi de içine almasıdır. İkinci sebep se Orta Doğu’nun liderliğine soyunan Başbakan ve kurmaylarının Libya’da önce müdahaleye karşı çıkıp, sonra destek vermek zorunda kalmasıyla oluşan öncü rol oynama isteğidir. Her iki sebepte Türkiye’yi denklemin içine çekti ve Türkiye bir anda Suriye Muhalefetinin merkezi konumuna geldi. Bu arada İran ise eylemlere tamamen karşıt durdu, hatta Beşar Esad’a her türlü yardımı yapmaktan da sakınmadı.

Beşar Esad’ın artan şiddet kullanımıyla uluslar arası arenada Çin ve Rusya’nın karşıt olmasına rağmen bir müdahale kaçınılmaz olunca BM Eski Genel Sekreteri Annan’ın hazırladığı ateşkes anlaşması geçen hafta onaylandı. Ancak kanımca bu anlaşma geçersiz olacak ve Suriye’de artan şiddet olayları bir uluslar arası müdahale zorunluluğu doğuracaktır. İşte bu noktada asıl kazan kaynayacaktır. Neden mi açıklayalım. ABD seçim sürecinde ve böyle bir yılda uluslar arası koalisyonun liderliğini yapmayacaktır. Bu durumda koalisyon meşruiyetini de sağlamlaştırma amacıyla Türkiye merkezli bir müdahale çerçevesinde oluşacaktır. İşte bu noktada önümüze bazı seçimler, bu seçimlerin ve bu sonuçları çıkmaktadır. Şimdi isterseniz bunları maddeleyelim.

  1. Esad’ın insanlık dışı şiddeti devam eder ve Türkiye merkezli, güney sınırlarımızdan bir müdahale yapılır. Türkiye hem sınır kullandırması hem de koalisyonun ve Suriye muhalefetinin merkezi olması sebebiyle lider ülke olur. Ancak bu durumda gerek sınırlarına sıçrayacak savaşla, gerekse de olası müdahale sonrası Suriye’nin kaderinde atacağı adımlarla büyük bir bedel öder. İran bu müdahaleye karşı durur. Türkiye’yle Suriye yüzünden savaşı göze almaz ama Türkiye İran, Çin, Rusya ve Bağlantısız ülkeler arası ilişkiler tamir edilemez seviyede bozulur.
  2. Suriye ve Beşar Esad yükümlülüklerini yerine getirmez, uluslar arası bir koalisyonun hava saldırısıyla beraber Türkiye’den gönderilecek muhalif gruplar tıpkı Libya’da olduğu gibi rejimi devirmeye çalışır. Ancak bu durumda da Beşar Esad son çırpınışlarında yine Türkiye’yi hedef alır, dahası olası başarısızlıkta Türkiye’nin kucağında ciddi bir mülteci sorunu kalır. İran’la iyi ilişkiler ve bölgesel liderlik yine hayal olur.
  3. Suriye gerekli adımları atar, Beşar Esad tekrar ülkede huzuru sağlar. Bana göre en düşük olan bu ihtimal gerçekleşirse Türkiye güney sınırlarının her zaman tehdide açık olduğunu düşündüğü 2000 öncesi baba Esad dönemine döner.
  4. İran Suriye’de Beşar Esad’ın artık devam edemeyeceğini anlar, desteğini çeker, desteksiz kalan Esad Rusya ve Çin’in de veto etmeyeceği bir kısa operasyonla lağvedilir ve Suriye’de yeni dönem başlar. Olası muhalefet yönetiminde artık Suriye Türkiye’ye göbekten bağlı bir ülke konumuna gelir.

Evet, bugünkü tabloya baktığımda gerçekleşebilecek durumlar bunlardır. Peki, bunlar dışında bir şey olabilir mi, olur emin olun o da bir insanlık dramı olur…

Not: Suriye analizimize gerçekleşecek olaylar üzerinden ileride devam edeceğiz.

Bilal ERTUĞRUL

15 Nisan 2012

20:58

Read Full Post »

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 1…

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 1…

SURİYE MESELESİNİN ARKA PLANI…

Son günlerde yoğun gündeme yönelik yazılarıma iki gün önce yazdığım 28 Şubat tutuklamaları ile başlamış ve Suriye ile devam edeceğimi yazmıştım. Bugün sizlerle konunun tarihi arka planına da değinerek bu konudaki görüşlerimi paylaşmak isteyeceğim.

Yazımın başlığını atarken Pandora’nın Kutusu ifadesini kullandım. Neden mi, açıklayayım. Pandora’nın Kutusu Yunan Mitolojisinde Hermes’in sahip olduğu dünyada olabilecek her türlü kötülüğün tanrılar tarafından içine hapsedildiği kutuyu anlatan bir mittir. Efsaneye göre bu kutuyu Hermes Pandora’nın evinde unutur, Pandora meraktan kutuyu açar ve tüm kötülükler dünyaya yayılır. İşte o günden bu güne bir dizi kötü olayın başlangıç halkaları hep Pandora’nın Kutusunun açılışı olarak adlandırılır.

İyi, güzelde bunun Suriye ile ne ilgisi var derseniz onu da şöyle açıklayayım. Bugün Orta Doğu olarak adlandırdığımız bölge İslamiyet’in ortaya çıkışından bu yana neredeyse hep aynı halkların oluşturduğu ama uzunca bir süre Türkler ve İranlılar tarafından yönetilmiş bir bölgeydi. İslamiyet çatısı altında Sünni, Şii, Alevi, Nusayri gibi grupların yanında Hıristiyan Arap olan Süryaniler ve Yahudilerle bölgenin inanç resmi oluşuyordu. Bölgenin etnik grupları ise Türkler, Farslar, Araplar ve Kürtlerden oluşmaktadır. Her etnik grup içerisinde yukarıda bahsi geçen İslami inanış şekillerinin, mezheplerin, bir alt grubu da mevcuttur. Dahası Kerbela’dan bu yana İslam dünyasında akan kardeş kanının durmayışıyla bu gruplar arasında her zaman ciddi bir mezhep çatışması da mevcuttur. İşte bu tablodan özellikle 1400 – 1900 yılları arası büyük kavgaların çıkmasını önleyen bölgedeki Türk ve İran hakimiyetiydi. Ancak 1. Dünya Savaşı sonunda bölgenin coğrafi sınırlarını kendi önceliklerine göre belirleyen İngiltere ve Fransa’nın yaptığı yapay devletler ve çizdiği yapay sınırlarla bölgenin ilerde yaşayacağı bölünme, savaş ve kıyımlarda Pandora’nın Kutusu’na hapsedildi. 1920’lerde bölgeye bakıldığında İran’da Şii, Türkiye ve Arap ülkelerinde ise Sünni yönetimler kurulmuş, ancak her ülkede önemli bir etnik ya da dini azınlık bırakılmıştı. İşte Pandora’nın Kutusu olarak adlandırdığım bu patlamaya hazır uyumsuzluğun o günlerde oluşturulmasıdır.1948’de İsrail’in kurulmasıyla kutuya bir de Yahudi – Filistin ya da Yahudi –Arap gerilimi de dahil edilmiş, kutu artık açılmak için gün saymaya başlamıştır. İlk açılmalar Arap – İsrail ve İran – Irak savaşlarıyla olsa da asıl büyük açılma için Pandora’nın ilk ülkelerinden birinde iç savaş çıkması gerekmiştir. Bu hamlede Saddam Hüseyin’den gelmiş ve onun Kuveyt’i işgaliyle Amerikan müdahalesi ve akabinde Saddam’ın Kürt bölgesine saldırılarıyla bu bölgenin fiili olarak ayrışması bölgedeki ayrışma sürecini başlatmıştır.

Ancak Pandora’nın Kutusu daha pek çok acı ve bölünme getirecektir ve bu başlangıç yeterli olmamıştır. Yetersiz başlangıcın devamı 11 Eylül sonrası Amerika’nın yine Irak’a müdahalesiyle gelmiş, Kürt ve Şii grupların desteğiyle Saddam rejimi yıkılmış, Irak nihayet 2011 yılı geldiğinde kâğıt üzerinde olmasa da fiiliyatta Kürt, Sünni ve Şii olmak üzere 3 parçaya ayrılmıştır. Pandora’nın ikinci parçasının Kürt, Azeri ve Farslardan oluşan ama mezhepsel anlamda tamamına yakınının Şii olduğu İran olacağı beklenmiştir. Ancak 2008 yılında yoğunlaşan dış destekli eylemlere rağmen güçlü merkezi otorite ve devlet geleneği ve özellikle nüfusta neredeyse Farslar kadar sayıları olan ancak siyasal hareketleri neredeyse hiç olmayan Azerilerin olası bölünme ve devrime destek vermemesi sebebiyle İran’daki bölünme zamana bırakılmıştır. İran bölünmesi olmayınca sıra kutunun son iki parçası olan Türkiye ve Suriye’ye gelmiştir. Türkiye’de Türk ve Kürtler arasında mezhepsel ayrımın derin olmaması, ülkenin Pandora’nın Kutusunun açıldığı dönemde tarihi bir istikrar dönemi yakalamasıyla geriye sadece Beşar Esad yönetimindeki Suriye kalmıştır. Kürt ve Arap olmak üzere iki ana etnisite, Şiiliğin veya Aleviliğin ayrı bir versiyonu olarak adlandırılabilecek Nusayri azınlığın uzunca bir süredir Sünni çoğunluk üzerinde yönetimde olması da bu ülkede yaşanacak ayrışmayı kolaylaştırmıştır.

Arap Baharı’yla Kuzey Afrika ülkelerindeki değişimden etkilenen Suriyeli muhaliflerin başta Türkiye olmak üzere batı dünyasından destek bulmasıyla başlayan eylemlere Beşar Esad’ın verdiği insanlık dışı sert tepkinin üzerine yeni bölünme sahasının Suriye olacağı resmen belgelenmiştir. İşte bu kutunun Irak’tan sonraki ikinci parçası olan Suriye’deki olaylara verdiğim bu tarihi arka plandan yaklaşmak hem olayların kaçınılmazlığını hem de Türkiye’nin atacağı adımlar ve sonuçlarından nasıl etkileneceğini kestirmekte kanımca hayati önemdedir. Bu sebepten analizime bu tarihi arka planı vererek başladım. Şimdi, Türkiye üzerinden Suriye’deki olayların sonuçları ve bize etkisini belirtmeden önce bu tarihi arka plandan çıkan sonuçları belirtmek istiyorum.

  1. Suriye’deki olaylar, rejimin yıkılması hatta bu sürecin sonunda yaşanacak Irak benzeri bölünme ne Arap Baharı’nın ne de başka bir olayın doğrudan sonucudur, bu 1920’lerde yapılmış yanlış sınırların bugün artık taşıyamadığı Pandora’nın Kutusunun kaçınılmaz sonudur.
  2. Suriye de bölünme ya da ayrışma olması durumunda Türkiye ve İran kutunun son parçaları olarak kalacak ve bu ülkelerde de yakın zaman kolay geçmeyecek bir süre olacaktır.
  3. Beşar Esad’ın arkasında oluşan Çin ve Rusya desteği tamamen İran merkezli ve İran sebebiyle verilen bir destektir. Suriye’den sonra sıranın kendisine geleceğini bilen İran bu yüzden Esad’ı vazgeçilmez olarak görmektedir.
  4. Türkiye henüz bu sürecin sonunda yaşayacağı zorlukların analizini tam olarak yapmamıştır. Arap Baharı, Başbakan’ın Orta Doğu’da yükseldiği bölgesel liderlik pozisyonu en önemlisi insani anlamda Suriye politikası şu ana kadar doğrudur ancak tüm bunlar uzun vadede oluşabilecek kar ve zarar analizinin yapılmadığını, duygusal adımların atıldığı tezini çürütmez.
  5. Suriye’de Beşar Esad ve rejimi öyle ya da böyle, bugün ya da yarın gidecektir ama Esad sonrası ne İran – Türkiye ilişkileri bir daha eskisi gibi olacaktır ne de Orta Doğu’da yeni bölünmelerin yolu kapanacaktır.
  6. Mezhep merkezli yaklaşımın artmasıyla İran’ın Bahreyn’de Türkiye’nin Suriye’de, insani anlamda doğru hamleleri ve muhalefete verdikleri destekler bölgede mezhepsel ayrışmayı azaltmayacak, aksine arttıracaktır.

Not: Suriye’ye olası müdahaleler, rejimin hayatta kalma çabası, bu süreçte en önemli bölgesel aktörler İran ve Türkiye’nin attığı ve atacağı adımlarla bu adımların olası sonuçlarını devam yazısında paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

14 Nisan 2012

22:58

Read Full Post »

BENİM ANAYASAMIN RUHU…

BENİM ANAYASAMIN RUHU…

Dün “Yeni Anayasa Çıkmazı” başlığıyla yayınladığım ilkyazımda 12 Eylül Anayasasının aslında öyle herkesin söylediği gibi baskıyla gelmediğini dahası bugün bu anayasanın değişeceğine dair inancım olmadığını belirtmiştim. İnancımın sebeplerinden birisini sizlerle paylaşmak için Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Kanunu üzerine yıllardır yapılmamış değişiklerin sebeplerini, yine bu yasaların değiştiril(e)meyeceğini de belirtmiştim.

Tek bir alan üzerinden verdiğim bir örnekle bile ne kadar zor kalıplar ve olumsuz geleneklerle engellendiğini düşündüğüm Sivil Anayasa sürecinde beni umutsuzluğa götüren en önemli tespitte ne yazık ki halk olarak bizi geride tutan bu anayasaya karşı olmamamız. Herkes mevcut statükoyu bir şekilde savunuyor ve Sivil Anayasa bu ülkede gerçek bir “DEVRİM” olacağından kusura bakmayın ben etrafımda öyle bir devrimci halk göremiyorum. Canımız yanana kadar hiçbir şeyden şikayet etmiyoruz. Ekonomik olarak uçarken ayağımıza takılmış bu prangadan kurtulmayı düşünmüyoruz. Ve emin olun ilerde çok canımızı yakacak büyük bir hata yapıyoruz. Benim Türkiye hayalim bu anayasayla gerçekleşmeyecek, özgür, bağımsız, dünyaya örnek Türkiye’m ne yazık ki bugün bu cesaretten yoksun. Umarım uzun vadede olur ama size tavsiyem bu ülke statüko çıkmazından çıkmadan, yani biz gençler büyükleri zorlamadan, kendimiz için çocuklarımız için daha güzel bir ülke hayali kurmadan, o hayalin sadece ekonomik başarıyla gelmeyeceğini, özgürlük, eşitlik ve adaletsiz sadece para basan değersiz bir makineden farksız olacağını anlamadan siz de bu hayali rafa kaldırın. Yoksa bu sefer de “KARAVANA” demekten benim gibi sıkılırsınız.

Yeni Anayasa konusunda yazmaya başladığımda aklıma ilk gelen eser Montesquieu’nin kaleme aldığı Kanunların Ruhu isimli eseri olmuştu. Üniversiteye başladıktan sonra aldığım Siyasi Düşünceler Tarihi isimli derste tanıştığım bu kitap dünya görüşümü en çok etkileyen kitaplardandır. Bu kitaba neden şimdi değindiğimi sorarsanız ki sorarsınız bu kitabın yasa koyuculara temel öğüdünden yola çıkarak Yeni ve Sivil Anayasa’yı neden uzunca bir süredir yapamadığımızı ve yapmamız için gerekli olan temel değişimi açıklama isteğimi size sebep olarak gösteririm. Montesquieu bu eserinde Coğrafi Şartların, tarihin, dinin, dilin ve bunların bir bileşimi olarak gördüğü Kültürün etkisiyle her toplumun kendisine has bir dokusu olduğunu, bu dokunun da o toplumun Kanunlarının ana maddesi, ruhu olduğunu belirtir. Ona göre bu ruhun dışında yapılacak kanunlar geçerliliğini uzun bir süre koruyamaz ve tabii kanunlar zamanla onun yerini alır. Bu önermeden yaptığım çıkarımla kanunların anası olan Anayasa’nın da her ülkeye özgü olması gerektiği ve her ülkenin bu öze uygun bir Anayasaya sahip olması gerektiğini düşünürüm.

Peki, öyleyse sorayım sizlere; şu bizim Sivil Anayasa’nın Ruhu ne olacak? Türklük, Osmanlılık, İslamiyet ya da daha doğru ifadesiyle İslam Hukuku Şeriat, ya da Batılı ülkelerin yasalarının kopyalanmasıyla ulaşılacak bir Batılılık, evet sizce hangisi bizim anayasamızın ruhu olacak? Siz zorlamadan cevap vereyim: HİÇBİRİSİ… Evet, bence hiçbirisi olamaz. Bu kanıya nerden mi varıyorum, onu da açıklayayım. Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın tavsiyesiyle Fuat Keyman’ın Tuba Kancı’yla beraber yazdığı bir makalesini okudum. Türkiye’de vatandaşlık rejimi ve milliyetçilik üzerine yazılan bu makalede yazarlar Türkiye’de bu kavramları oluşturan temel argümanları 1923’ten günümüze Modernleşme, 1945’ten günümüze Demokratikleşme, 1980’den günümüze Küreselleşme ve 1999’dan günümüze de Avrupalılaşma olarak belirlemişler. Bu kavramları ilk gördüğüm an Türkiye’nin yolculuğunun da bir özetiyle yüzleştim sanki. Evet, 1923’te tüm geçmişi bir kenara koyup yeni bir devlet ve toplum yaratmak üzere yola çıktığımızdan bu yana bu kavramlarla yolculuğumuzu açıklayabiliriz. Aslında bunlardan sadece birisini tam olarak başarsak belki de yeni bir toplum amacına ulaşılmış da olurdu. Ama olmadı. Bu kavramlar belirtilen süreçlerden itibaren iç içe geçerek geldi. Dahası ABD’nin Yeşil Kuşak politikasının etkisiyle1960’lardan itibaren Muhafazakarlaşma da bu kavramlara eklendi.

Bugünkü Türkiye’nin resmini çizmek istesek bu 5 kavramın tonlarından oluşan bir karmaşık resimle karşı karşıya kalırız. Peki, o zaman yeni Anayasamızın ruhu bunlardan hangisi olacak? Cevap veriyorum; “HİÇBİRİSİ”… Neden mi; çünkü halen bu karmaşık resmin aslında bizim ruhumuz olduğunu, bu ülkenin bu resim gibi karmaşık ama karmaşayla dengede durduğunu, uçsa da koşsa da düşse de hep bu tonlarla açıklanacağını unutuyoruz. Dahası bu tonlardan birisinin biraz yoğunlaşmasıyla sırıtan bir ülke haline geldiğimizi göremiyoruz. Evet, bizim kanunlarımızın ruhu ya da kanunların anası Anayasa’mızın Ruhu ancak ve ancak bu 5 özelliğimizin birleşmesiyle elde edilecek, bize has, bize ait ve sadece bizim bahçemizde yetişmiş bir gül kadar nadide bu karışım olacaktı. Şimdi soruyorum siz bu karışımla Anayasa yapmaya hazır mısınız, ya da bu karışımı benim gibi algılıyor musunuz? Hepimiz hazır olana kadar Sivil Anayasa bana göre hayalden öteye geçmeyecektir. Yapılsa bile bu renklerin hepsini tam olarak içermeden hallaç pamuğuna dönüp değersizleşmekten öteye gidemeyecektir.

O zaman bize düşen bu karışımın doğurduğu zenginliğimizi, bize en çok uyanı bastırmadan bize en az uyanın da en az bizimki kadar bu ülkede var olduğunu kabul ederek bundan zevk almak ve bu ülkenin rotasını buna göre çizmektir. Aksi takdirde bu ülke hep bir ayağı çukurda olacaktır ve bu sadece ve sadece bizim suçumuz olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

11 Nisan 2012

01:50

Read Full Post »

HERKES İÇİN YENİ ANAYASA…

HERKES İÇİN YENİ ANAYASA…

2011’in son günlerini yaşıyoruz. Herkes geçtiğimiz yılın muhasebesini çıkartırken aynı zamanda yeni yıldan beklentilerinden bahsediyor. Benim yeni yıldan beklentim benim, senin, bizim hepimizin bir şekilde kendisinden bir parça bulacağı yeni bir anayasamızın olmasıdır. Yazımın başlığında herkes için yeni anayasa dememin sebebi istisnasız her kesimin buna ihtiyaç duyması ve bu yeni anayasanın Türkiye’nin önünü daha net görmesini sağlayacak olmasıdır. Nasıl mı? Açıklayalım…

Öncelikle iktidardan başlayalım. Benim iktidar tanımım her zaman sosyal ve siyasal iktidar olarak ikiye ayrılır. Siyasal iktidarda Ak Parti 10. Yılına giriyor, sosyal iktidarda ise her ne kadar son dönemde belli ayrışmalar gösterse de muhafazakârlar görülüyor.

Muhafazakâr kesim Osmanlı’nın son döneminden itibaren ciddi sıkıntılar çekmiştir. Yeni cumhuriyet kurulurken özellikle Fransa’dan ithal kıta laikliğiyle bir türlü uzlaşamamış ve uzunca bir süre kendi değerlerini koruma kaygısı duymuştur. Menderes ve Demirel dönemlerinde iktidarda yer alan grubun bir parçası olan muhafazakâr kesim, Anap ve Ak Parti döneminde ise iktidara doğrudan sahip olmuştur. Ak Parti döneminde kültürel, ekonomik bir genişlemeyle beraber muhafazakâr kesimde de belli sıkıntılar son dönemde baş göstermiştir. Öncelikle ele geçen gücün hazmı ve paylaşımı, temel değerlerin kuşaklar üzerinden aktarımı son dönemde bu kesimde hissedilen sıkıntılardandır. Özellikle içinde bulunduğum gençlik üzerine yaptığım analizde muhafazakâr gençlerin temel değerler üzerine yaklaşımlarında belli bir iktidar olmaktan doğan zafiyet görüyorum. Sırf bu sebepten bile Muhafazakârlar olası bir şekilde iktidar ellerinden gittiğinde karşılaşabilecekleri zorluklara karşı yeni bir anayasaya ihtiyaç duymaktadır. Türban, İmam-Hatip, Din ve Vicdan Özgürlüğü, Vakıf malları üzerinde son dönemde yapılan düzenlemeler gerek ana unsur olan Müslüman kesim, gerekse de azınlık cemaatlerinde yer alan muhafazakârlar açısından yeterli değildir. Bu kapsamlı değişimin anayasal boyuta taşınması ve muhafazakârların değerleri üzerinde gelecek kaygısı taşımaması için tek yol yeni anayasadır ve Muhafazakârlar buna kayıtsız destek vermelidir.

Siyasal iktidara gelindiğinde ise oy ve gelecek kaygısı yeni anayasayı zorunlu kılmaktadır. İktidarda olan Ak Parti 10 yıllık iktidarında yıpranmamış olarak görünse de yeni bir anayasa yapmaması onun gelecek iktidarını zora sokacaktır. Neden mi? Çünkü Türkiye nüfusunun önemli bir kesimi gençlerden oluşuyor ve bu gençler daha öncede belirttiğim gibi sembolizmin doruklarında yaşıyor. İçinde bulunduğum gençliğe baktığımda siyasi iktidarın popülerliliğini koruması ya da oy oranını arttırması için yeni anayasa temel ihtiyaç olarak görülüyor. İnsanlar pek çok ihtiyaçlarını yeni anayasa üzerinde sembolleştiriyor ve kanımca genelde sahip olduğu oy oranına bu genç grupta henüz sahip olmayan iktidar eğer yeni anayasayı yapmazsa Ak Parti yöneticilerinin Türkiye’nin 100. Yılında başta olma hayali gerçeğe dönüşmez. Ak Parti Başbakan sonrası ayakta kalmak ve Türkiye’yi ulaştırmak istediği hedeflere götürmek için gençlere ihtiyaç duymaktadır ve bu gençler yeni anayasa olmadan kazanılamayacaktır. Sırf bu bile iktidarın yeni anayasayı yapmasını ve bu anayasaya kayıtsız şartsız destek vermesini gerektirmektedir. Ayrıca Genel Başkan’ı yani Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere özellikle Milli Görüş’ten gelen yöneticileri ve tabanı düşünüldüğünde 12 Eylül Anayasasından en çok zarar gören kesimlerden olan Ak Parti için bu anayasayı kaldırıp yerine modern Türkiye’ye uygun anayasa yapmak özüne karşı bir sorumluluk ve ödevdir.

Sosyal ve siyasal muhalefet grupları açısından da yeni anayasa Türkiye için vazgeçilmez öncelik alanı olmalıdır. İsterseniz bu sefer siyasi muhalif kesimlerden başlayalım. Ana muhalefet CHP, yavru muhalefet olarak adlandırılan BDP ve MHP’nin her 3’nün de bugün seçilmiş vekilleri mevcut anayasa sebebiyle cezaevinde bulunmakta ve her 3 parti de her gün bundan yakınmaktadır. Ayrıca mevcut siyasi partiler yasası ve seçim kanunları 3 partinin de seçim bildirgesinde değiştirme sözü verdiği yasalardandır. Muhalefet partileri hem kendilerini ilgilendiren yukarıdaki sebepler hem de ülke içi siyasetin yapılma ortamının değişmesi, adalet ve güçler ayrılığı ilkelerinin yaygınlaşması sebebiyle yeni anayasaya muhtaçtırlar ve kayıtsız şartsız en azından anayasa yapma sürecine katılmalı ve katkı yapmalıdırlar.

Sosyal muhalefeti ise temelde liberaller ve Beyaz Türkler olarak da adlandırılan bana kalırsa Jön Türkler’in Osmanlı’da başlattığı değişimi tarihi süreç içerisinde sahiplenen, Cumhuriyet’e bağlılık ve onun değerlerini içselleştirme konusunda toplumun diğer kesimlerinin önünde yer alan gruptur. Beyaz Türkler ya da Jön Türkler olarak adlandırılacak sosyal gruplar ülkeyi 1849 – 2000 arasında belli kısa süreli aralıklar dışında kesintisiz yönetmiştir. Kendi yönetimleri zamanında zorlarına gitmeyen, muhalif gruplar üzerinde kullanmaktan çekinmedikleri baskıcı, adaletle uzaktan yakından ilgisi olmayan anti-demokratik yöntemler son 10 yıl içerisinde kendilerine karşı kullanıldığında adalet ve demokrasinin bir gün herkese lazım olacağı gerçeğiyle acı bir biçimde yüzleşmişlerdir. Şimdi yapılması gereken yarını ve bugünlerin öcünü almayı düşlemek olmamalıdır. Aksine bu kesim sivil anayasa sürecine geniş deneyimiyle katkıda bulunmaya çalışmalı, bir daha ne ezen ne de ezilen olmaması sadece adil düzen olması için anayasal süreci desteklemelidir.

Liberaller dünyanın hemen hemen her ülkesinde toplumsal ve siyasal iktidar değişim süreçlerinde muhafazakâr kesimlerle işbirliği yapar ve hemen hemen hepsinde daha sonra arkadan vurulmuş ya da kullanılmış hissine kapılırlar. Türkiye’de de 2006 yılına kadar iyi giden ilişkiler özellikle son dönemde gerilmiş ve muhafazakar kesime karşı en sert sözler liberallerden gelmeye başlamıştır. Sırf bu örnek bile liberallere daha geçiş dönemlerinde her iyi ve geçici işi desteklememeleri, temeli anayasal düzene oturtulmamış hak ve özgürlük açılımlarının asla kabul edilmemesi gerektiğini göstermiştir. Liberaller ancak anayasal güvencede hak ve özgürlüklerin olduğu bir ülke hayal edebilir ve bunun için de yeni anayasa şarttır.

Ülkemizde yaşanan belli insan hakları ihlalleri, kamuda görülen ve hayatın pek çok alanına damga vurmuş yolsuzluk ve yoksulluk çarkları, başta Kürt ve Alevi sorunları olmak üzere temeli hak ve özgürlük kısırlığında aranması gereken kitlesel sorunlar bizi yeni bir anayasa yapmaya mecbur bırakmaktadır. Artık 12 Eylül kafasıyla yapılmış dikta anayasaları iktidar – muhalefet hiç kimseye kazandırmayacak uzun vadede Türkiye’ye kaybettirecektir. Sırf bu yüzden o uzun vadenin bir parçası olarak 2012’den beklentim: Herkes için yeni bir anayasa…

Bilal ERTUĞRUL

29 Aralık 2011

17:38

Read Full Post »

AH BİZ AKDENİZLİLER…

Akdeniz asırlardır medeniyetin beşiği olarak görülen toprakların kavuşmak istediği sevgili denizleri olarak Afrika, Asya ve Avrupa arasında paylaşılamadan dalgalarıyla onlara yeterek yaşayıp gidiyordu. Önce Roma, sonra Osmanlı onun çehresinden çıkıp dünyaya hükmedecekti. İspanya ve Fransa’da onun çehresinden çıkacaktı ama onların dünya hakimiyeti Amerika ve diğer kıtalarda yakaladıkları güçle geliyordu. Daha sonra medeniyet merkezi önce İngiltere sonra da ABD’ye taşındı. Akdenizliler tüm bu süreçte hep beyinlerinden önce kalplerine güvenmişlerdi. Onlar kuzeyli komşuları Germen ya da Slav kavimlerin önce akla inandıkları zamanlarda kalplerine güvenmenin karşılığında önce dünyayı yönetiyor sonra dünya beynin hükmüne girince de bu lirik kahramanlar arka plana düşüyordu. Akdenizlilerin temel özellikleri sıralandığında dünyanın hemen hemen her yerinde ilk akla gelen canayakınlıkları, bazen aşırı da olsa sosyal insanlar olmaları ve çok konuşmaları gelir. Onlara hem o destansı romantikliklerini hem de efsanevi üçkağıtçılıklarını da bu Akdenizli tavrı verir. Yani önce kalbe ve zevke dayanan yaşama anlayışı.

Ancak dünya global bir köy haline gelip, bir ülkedeki en ufak bir sıkıntının diğer ülkeleri etkilemeye başladığı milenyumda bu anlayışla sürdürdükleri ekonomik yapılarının artık sürdürülemeyeceği anlaşıldı. Önce 2001 yılında uzun süredir ciddi yolsuzluk ve kötü yönetilmiş Türkiye ekonomisi iflas ediyor, Türkiye bu iflastan sonra çok ciddi ekonomik programlama ve  siyasi istikrarla çıkıyordu. İktidar değişiyor, Ak Parti 10 yıllık bir tek başına iktidar yolculuğuna çıkarken bir daha eski siyasiler bırakın başbakan ya da bakan olmayı önemli bir kısmı vekil dahi olamayacaklardı. Sürdürülebilir büyüme, siyasi istikrarla beraber Akdenizli olmanın zora düştüğünde var gücüyle kavga etmenin ve de içimizdeki o lirik kahramanın destan yazma yeteneğiyle bizi dünyanın en başarılın ekonomilerinden birisi haline getirdi.

Aradan geçen yıllarda 2009 krizinin etkisiyle açlık ve ciddi ekonomik zorlukların yaşandığı, Akdeniz’in güneyine uzun süredir demirlemiş otokrat rejimlerde sırayla devrileceklerdi. Bu rejimlerin devrilmesinde her ne kadar insanların özgürlük talepleri ve batı desteği önemli rol oynamışsa da pek çok uzmana göre 2009 ve 2010 yıllarında yaşanan ve dünyada gıda fiyatlarının ciddi derecede artmasına yol açan gıda krizi bu ülkelerdeki devrimin başlangıcını oluşturmuştu. Çünkü diktatörler insanları doyurdukları sürece onlara özgürlüğü ve diğer duyguları unutturmuştu ancak o insanlar doymadıkları an işte o an Arap Baharı geliyor ve Tunus, Mısır, Libya’da yönetimler değişiyordu. Bu ülekelerin bundan sonraki süreçlerinde olmak istedikleri ülke olarak tek bir cevap ortaya çıkıyor: TÜRKİYE. Zaten bu devrimlerin başarılı olması bir daha eski karanlık günlerine dönmemeleri için olmaları gereken de o.

Denizimizin güneyinde bunlaryaşanırken kuzeyindeki ülkeler ciddi ekonomik sıkıntılarla boğuşuyordu. Önce Yunanistan, sonra sırasıyla Portekiz, İspanya ve İtalya bu girdaba girdiler. Şimdi de bu denizin etrafında olup krizle tanışmayan tek ülke olan Fransa’yasıranın geldiği açıktan açığa konuşuluyor. Dış borçları, kamu borçları yüksek, bütçe açıkları kritik değerlerde olan daha da önemlisi büyümeleri duran bu ülkelerin en önemli sorunu ürettiklerinden fazlasını tüketmiş olmalarıydı. Yani klasik Akdenizli anlayışıyla Carpe Diem demiş anı yaşamış sonrasını düşünmeden, tasarruf yapmadan dahası istikrarsızlığı istikrar haline getirerek yola devam etmişler ancak yol bir yerde bitmişti. Bu biten yolun son dönüşü borçlanma faizlerinin %7’yi bulmasıydı. Borçlarınma faizleri %7’yi bulduktan sonra da liderlerin istifasına giden yol sonuna kadar açılıyor ve liderler görevlerini bırakıyorlar. Yunanistan’da böyle oldu, İtalya’da böyle oluyor, Portekiz ve İspanya buraya gelmeden dönebildiler ama geldikleri an böyle olacağı garanti.

Peki neden değişiyor bu liderler? Cevap çok basit: İstikrar ve Güven. Piyasalar bu ülkelerde bu faizi gördükleri an güveni kaybediyor, kaybettikleri güvenle beraber halkın da bu yönetimleri bir daha seçmeyeceğini fiyatlıyorlar yani istikrar da gidiyor ve lider Berlusconi gibi o koltuğa tutkalla yapışmış olsa dahi gitmek zorunda kalıyor. Yeni gelen liderler ne mi yapıyor? Aslında Türkiye’nin 2001 sonrası yaptığını. Önce on yıllardır çıkması gereken yasalar alelacele çıkıyor, tasarruf paketleri hazırlanıyor ve onca yılın acısı bir iki yılda çıkarılmaya çalışılıyor. Tabi bu kolay olmuyor. Başbakan’ın kafasına yazar kasa, yumurta atılıyor, liderlerin sağlığı bozuluyor bazen isyana varan toplumsal patlamalar yaşanıyor. Aslında bu tepkide Akdenizlilikten kaynaklanıyor. Hata yaptığını, kendisinin de bu çöküşte suçu olduğunu bilmesine rağmen insanlar cezayı siyasilere kesiyor. İşte bu süreç ne kadar kısa sürer ve ülke ne kadar hızlı istikrar ve güveni yakalarsa ülke o kadar rahat kurtuluyor. Bu noktada herkes Türkiye gibi olmak istiyor. Ama Türkiye olmak da zor bu anlarda. Bunu da önümüzdeki süreçte göreceğiz. Ama şimdiye kadar gördüğümüz resmin tüm özetini Akdenizlilerin yıllardır yapmadıklarını o sıcakkanlılıklarıyla bir kaç yıla sığdırma çabası olarak verebiliriz. Resmin sonunda ortaya Türkiye gibi bir sanat eseri mi yoksa en azından şimdilik Yunanistan gibi bir felaket mi çıkacağı ise Akdenizlilerin ne kadar süre kalplerinden önce beyinlerini dinleyeceklerine bağlı. Ama sonuç ne olursa olsun Akdenizliler en azından Avrupalılara artık o kadar da romantik ve sempatik gelmiyor…O yüzden hepsi bir ağızdan bu ülkelere bağırıyor: “Ah Siz Akdenizliler, Gidin Türklere Bakın ve Onlar Gibi Olup Gelin” diyorlar. Bakalım ne olacağını hep beraber göreceğiz. Şimdilik; Only God Konows…

Bilal ERTUĞRUL

11.11.2011

13:44

Read Full Post »

ORTA DOĞU’DA SAVAŞ ÇANLARI…

ORTA DOĞU’DA SAVAŞ ÇANLARI…

Orta Doğu kan ve gözyaşıyla sulanmış toprakların hiçbir zaman doymadığı doymayacağı diyar. İnsanlık kendi destanını yazmaya başladığı bu topraklara hep istediklerini verdi. Gözyaşı hiç durmadı, kan hep aktı. Ve bir kez daha kan, gözyaşı hazırlığında Orta Doğu. 8 Kasım günü Uluslar arası Atom Enerjisi Kurumu tarafından toplamda 7 yıldır süren İran’ın nükleer çalışmalarına yönelik rapor yayınlanacak. Ve daha rapor yayınlanmadan savaş borularından iğrenç sesler duyulmaya başlandı. Uluslar arası basın organlarında yaklaşık 2 haftadır İsrail’in İran’a olası bir askeri müdahalesinden bahsediliyordu. Ancak iki gündür İsrail’e ABD ve İngiltere’nin de katılımıyla İran’a askeri bir müdahale yapılacağı bizzat bu ülkelerin iktidara yakın basın organlarınca servis edilmeye başlandı. Raporun içeriğiyle ilgili sızıntılar olmasa da raporun bahane edilip İran’a saldırı yapılacağını pek çok düşünce kuruluşu da teyit ediyor.

Peki; durduk yere neden Orta Doğu’nun savaş tanrıları yine bölgeyi kana bulamak için harekete geçti. Neden İsrail, ABD ve İngiltere böyle bir müdahalede bulunacak? Bu savaşın görünürdeki sebebi yukarıda belirttiğim İran’ın nükleer silaha sahip olma ihtimali olacak ve bakalım dünya bu kez saldıran üç ülkenin de hali hazırda ihtimali bırakın bizzat nükleer silahlara sahip olduğu gerçeğini açıkça yüzlerine vurup, bu çılgınlığı durdurabilecek mi? Mesela Türkiye bu durumda ne yapacak? Türkiye’nin tepkisizliğine karşın İran kendisine en yakın ve Avrupa’daki en önemli Amerikan üssü olan İncirlik’i hedef alırsa bu savaşa Türkiye’de dahil olabilir mi? Bu sorulara daha niceleri eklenecek ama ne yazık ki savaş çıkmadan yine insanlar bunları düşünmeyecek.

Öncelikle savaş söylentisi dedikodudan daha öte bir boyuta geldiği için bu yazıyı yazdığımı belirteyim. Çok önemli ve ülke yönetimlerine yakın kaynaklar gündemi bu yönde yönlendirmeye çalışıyorlar ve bu durumları Irak, Afganistan, Libya gibi son örneklerde de yaşamıştık. Irak’ta da Bush nükleer raporları delil gösterip saldırmış, İngiltere’de yanında yer almıştı.

Şimdi de dilerseniz bu söylentilerde bahsi geçen ülkelerin sebeplerinin gerçek nedenlerini araştıralım. Önceliğimiz büyük abi Amerika… Seçildiği zaman halkımızın ve de dünya halklarının pek çoğunun Süpermen’i olan Obama neden böylesi bir müdahalede bulunacak: Tamamen duygusal sebeplerle… Bildiğiniz ve daha önceki yazılarımda sizlere aktardığım gibi 2012 Kasım’ında ABD Başkanlık Seçimleri var. Obama her ne kadar şu anda önde gözükse de özellikle olası bir ekonomik kötüleşme de Cumhuriyetçiler karşısına taş koysa yenilecek. Böyle bir mağlubiyeti engellemek içinse Cumhuriyetçilerin kozlarını ellerinden almalı. Cumhuriyetçiler milliyetçi bir sağ söylem geliştiriyor ve bunu en kolay kendi lehine çevirmesi bir savaş. Hele de öyle bir savaş silah sanayisinin çok önemli bir yer tuttuğu ABD ekonomisini de canlandırırsa bir taşla iki kuş vurulur.Birde İsrail’e verilen destekle yanına çekeceği Yahudi Lobisiyle ABD Başkanlık Seçimlerini rekor bir oy oranıyla kazanabilir. İşte Obama’yı bu savaşa sokacak en mantıklı sebepler ve sonuçları bunlar. Obama Libya müdahalesinde Avrupalıların gerisinde kalmış ve nispeten iç siyasetin gerektirdiğini değil de dünyada ona hayran insanların beklediğini yapmıştı. Bu sefer aksini yapacağını düşünüyorum. Umarım haksız çıkarım ama Obama’nın vicdanıyla çıkarı arasındaki savaşın galibi galiba bu savaşa karar verecek en önemli etmen. Çünkü ABD olmazsa savaş da olmaz dahası İsrail ve İngiltere tek başlarına İran’la büyük bir savaşı göze alamaz.

Amerika’nın Orta Doğu’daki elçisi, müttefiği olan ama artık onun mu ABD’yi ABD’nin mi onu yönettiği tartışılan İsrail bu savaşın temel sebebi olarak görülüyor. İsrail’de ise sebep hem güncel çıkarlar hem de Kutsal Amaçlar.  Kutsal amaçlarında Orta Doğu’nun eski İsrail toprakları olarak gördükleri tüm yerleri İsrail devleti çatısı altında toplamak yattığını binlerce yıldır hiç gizlemediler. Ve bu amaca günümüzde en büyük tehdit açıkça İran olarak görülüyor. Dahası iki din referanslı devletin de birbirinin bölgede yaşamasını istemediği bilinen bir gerçek. Güncel sebep ise İsrail’de artan ekonomik sıkıntılar ve yükselen milliyetçilik. Şu anda sağ ve milliyetçi bir koalisyonun bir sol ortakla yönettiği İsrail’de 2000’lerin başından beri sağ oyları arttı ve günümüzde %70’lerde. Başbakan Netanyahu son seçimde iktidarın küçük ortağı Lieberman’la birlikte bu artışın kaymağını yiyerek iktidara geldi. Ancak ekonomi düzelmezse ya da unutulmazsa gidici görünüyorlar. İran’a yapılacak bir müdahale hem milliyetçi oyları sabitleyip arttıracak hem de ekonomik sıkıntıları unutturacak. İşte bu sebepler onları bu müdahaleye götürüyor. ABD’deki Yahudi Lobisini kullanarak 2012 seçimlerinde kullanılacak güçleri onların ABD’yi bu savaşa çekebileceklerine inanmasını, İran’a iki yıl önce yapılan saldırıların karşılıksız kalması da cesaretlerinin artmasını sağlıyor. Dahası yılanın başını küçükken ez anlayışıyla uzun vadede varlıklarını tehdit edecek İran’ın bu aşamaya hiç gelmemesini, Orta Doğu’da nükleer güce sahip tek güç olarak kalmayı delicesine istedikleri de bir gerçek. Reel politik düşünüldüğünde İsrail savaş için en çok sebebi olan ve en karlı çıkacak devlet gibi görünüyor ve olası bir müdahale içinde en iyi zamanın bu dönem olduğu da açıkça belli oluyor.

İngiltere ise yönetimleri değişse bile 2. Dünya Savaşı sonrası düştükleri Amerika’nın her dediğini yapan uslu kardeşi rolünden başka hiçbir sebebe sahip değil. İngilizler zamanında İran petrollerinden aslan payını alıyordu ve bu payı kaybettikleri günden beri eski güçlerinde değiller. Bu da işin kuyruk acısı kısmı olarak göze çarpıyor. Ancak bırakın sağ muhafazakar dönemleri sol İşçi Partisi’nin iktidarı döneminde dahi ABD’nin sözünden çıkmamalarının onlara kaybettirdiği saygınlık ve artık büyük devlet olarak görülmemeleri gerçeği ilerde aşlarını çok ağrıtacak gibi duruyor.

İran ise tüm bu gelişmeler karşısında görünürde hazırlıksız duruyor. Saddam ve Kaddafi’nin verdiğinden öteye gidemeyen mesajların ne kadar arkası dolu olduğunu olası bir savaşta göreceğiz. Ve dahası olası bir savaş İran İslam Devrimi’nin 42 yıl sonra ülkedeki gerçek gücünü de bizlere gösterecek. Ancak İran böyle bir saldırıyla karşılaşırsa iki yıl önce İsrail ve ABD tarafından vurulan tesislerinden sonra tepkisiz kalmamasının da bir nevi bedelini ödeyecek. Ya da yine tepkisiz kalacak ki o noktadan sonra genç, muhafazakar ve milliyetçi gençlerle liberallerin ortaklığı mevcut yönetimin sonunu hazırlayabilecek bir ihtimal olarak görülüyor. Yani İran bu sefer müdahaleye uğrarsa topyekün cevap zorunluluğunda hissedecek ve işte Orta Doğu’nun felaketi de bundan sonra evlerimizin içine kadar girecek. İran’la ciddi silah anlaşmaları olan, ülkeyi uzun bir zamandır uluslar arası arenada kollayan Rusya ve Çin’in tepkileri de sürecin belirleyicilerinden olacak. Dahası Çin ilk kez sadece ekonomik bir dev olmadığını göstermek isterse işte o an dünya daha da büyük bir hengameye girecek. Ama dedim ya bunlar hep ihtimal.

Savaşın mutlaka Türkiye’ye de etkileri olacak. İran ve ABD arasında yapılmak zorunda kalacağı seçim, İsrail’le gergin ilişkilerin bu seçimde etkisi ve dahası savaşın İncirlik yoluyla kendi topraklarına sıçraması Türkiye’yi şu anda en çok korkutan olasılıklar. Ancak olası bir savaşta günümüzdeki gibi hem İran’la hem ABD ile iyi ilişki, İsrail’le düşman ABD ile dost ilişki sürdürülebilecek şeyler olmayacak. İşte o gün belki de liberal dış politikamız reel ve acı gerçeklerle yüzleşecek. Bakalım bu süreçte neler yapacağız. Bu hem savaşın, hem de bölgenin geleceğinde belirleyici olacak.

Savaşın çıkma sebepleri, ülkelerin gerçek emelleri ve Türkiye’ye yönelik olası sonuçlarına değindim. Şimdi bekleyip Kasım ortasına kadar önce raporun açıklanmasını, sonra da olacakları göreceğiz. Kim bilir belki 9 Aralık akşamı bambaşka ve asla şimdiki gibi olmayacak bir dünyaya uyanırız. İnşallah olmaz ve inşallah bu topraklardaki kan durur diye dileyeceğiz dilemesine de göz göre göre gelen gerçeği de görmezden gelmeyeceğiz. Umarım biz haksız çıkarız ve savaş olmaz, olursa işte o zaman bizleri yepyeni bir dünyaya götürecek süreci şanslı olanlarımız hep beraber görecektir.

Bilal ERTUĞRUL

04.11.2011

01:17

Read Full Post »

Older Posts »