Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘nasıl başarılır’

BİR KRALIN HİKAYESİ – 2…

KRAL TAHTINA KAVUŞTU…

Bu serinin ilk yazısında LeBron James’in Miami serüvenine kadar olan yolculuğunu anlatmış, bu serüvenin başlangıcında yapılan hatalar ve hali hazırda Amerikan kamuoyunda bulunan art niyetin birleşimiyle nasıl bir anda ulusal şeytan haline getirildiğini sizlerle paylaşmıştım. Evet, 3 arkadaşın başarı için maddi fedakarlıkta bulunup bir araya gelmesi onların da hatalarının etkisiyle bir anda Amerika’da aranan yeni düşmanı yaratmıştı. 2010 yazında takım kurulurken bu 3 isme ek olarak oynayacak pivot ve oyun kurucuların yetersizliği bu takımın hedefine ulaşması önünde en ciddi engeller olarak gözüküyordu ve NBA’de her takım o yıl için 67 Milyon Dolar olan ve aşıldığında cezalarla karşılaşılan Lüks Vergisine tabi olduğundan bu mevkiler basit oyunculara kalıyordu. Ve serüven bu şekilde binanın bazı ayakları olmadan yükselmesiyle başlıyordu.

2010 sezonuna çok kötü giren Miami ilk 17 maçının 9’unu kaybederken onların düşmesi için fırsat bekleyen kargalar hemen üşüşüyor, bu başarısızlığın onların aslında en iyilerden olmadıklarını gösteren ilk işaret olduğunu söylüyorlardı. Sezon ilerledikçe takım oturuyor ve Doğu Konferansını Chicago Bulls’un ardından ikinci sırada tamamlıyordu. Ancak bazı maçlarda ve belli rakiplere karşı alınan başarısızlıklarda hemen dalgalar başlıyor, takımın asla vaat ettikleri şampiyonluklara ulaşamayacağı üzerine sayfalarca yorum yapılıyordu. Dahası LeBron’ın Cleveland’dan ayrılmasına neden olarak görülen Boston’a karşı alınan mağlubiyetlerle herkes Play-off’larda da takımın doğu konferansından çıkamayacağını iddia ediyordu. Play-off’lar başlarken son iki yılın en değerli oyuncusu ödülünün sahibi LeBron NBA tarihinin en iyi istatistiksel sezonlarından birisini geçirmesine ve tarafsız kesimlerce gerçek MVP olduğu belirtilmesine rağmen MVP seçilmiyor, onun yerine ligin yeni starlarından, Miami’nin de en büyük rakiplerinden Chicago’nun guardı Derrick Rose MVP seçiliyordu. Yani tüm Amerika onun karşısında yer aldığını ayan beyan gösteriyordu. Ama bunlar o günkü LeBron için bir şey ifade etmiyordu.

Play-off’larda önce Philadelphia, sonra sene içerisinde 4 maç kaybettikleri Boston ve son olarak da doğu finalinde Chicago’yu eleyerek NBA finalinde Dallas Mawericks’in rakibi oluyorlardı. LeBron hem rakip takımları hücumda darmadağın ediyor hem de savunmada onların en iyi oyuncusunu tutuyordu ama kapanmış gözler bunları görmüyordu. Final serisinde Miami Dallas karşısında 2-1 öne geçince bir anda Amerikalılar kabus görmeye başlıyorlardı. Acaba Şeytan, Kötü Adam kazanıyor muydu, bu olamazdı, olmamalıydı. Tüm ülkenin beklediği fırsatı Kral kendi elleriyle veriyor, son 3 maçta ortalarda gözükmüyor ve takımı şampiyonluğu kaybediyordu. O andan sonra yeni yılın başında lig başlayana kadar Amerika da tek gündem maddesi Kral’ın başarısızlıkları, onun aslında lider ya da şampiyon olamayacağı, kişilik olarak adam olmadığı üzerine kuruluyor, Kral sessiz sedasız bunları dinliyor ve sadece susuyordu.

Miami 2011 yazında takımda çok fazla değişiklik yapmıyor ve Lokavt nedeniyle kısaltılmış sezona deplasmanda Final serisinde kendileriyle dalga geçen Dallas karşısında başlayacaktı. Dallas şampiyonluğunu simgeleyen yüzükleri ve tüm tebrikleri o gece maç başlamadan alıyor, bunlar üzerinden dalga geçilen Kral ise kenardan izliyordu. Bir ara hafif bir gülümseme beliriyordu yüzünde ve kimse buna anlam veremiyordu. Oysa o artık değişmişti. Artık insanların eleştirilerine kulaklarını tıkamış, sırtını takımına dayamış ve o kupayı almak için yaz boyunca hep fiziksel hem de mental olarak çok çalışmıştı. Şimdiye kadar en zayıf noktası olarak gösterilen duygusal yanı yüzünde hiç belirmiyordu. Bu değişimi dünyaya deklare etmek için de o geceden daha iyi bir zaman yoktu. Kral ve arkadaşları daha birkaç ay önce kendilerini dağıtan takımı hem de kendi evinde yok ediyor ve tüm dünyaya daha güçlü döndükleri mesajını veriyorlardı. Onlar daha güçlüydü çünkü artık daha çok birbirlerine inanıyor, çalışmadan hiçbir şey kazanmayacaklarını biliyor ve bir şey kazanmama durumunda yaşadıklarını hırs olarak geri döndürüyorlardı.

Sezonun ilk yarısına damga vuran Miami aslında destekçilerinin bu takım kurulduğunda istenilen oyunu oynuyordu. Tam saha defans, hızlı hücum, bol paslı set ve sonunda Kral’ın içerden oynadığı oyunlarla pota altının domine edilmesi olarak özetlenebilecek bu oyunla All Star arasına ligin en iyi takımı olarak giriyorlardı. Ama sezonun ikinci yarısında hızlarını kaybediyor, defanslarında zamanla açıklar veriyor ve ilk yarıdaki performanslarının bariz bir şekilde altında görülüyorlardı. Play-offlara girilirken Batıdan rüzgar gibi gelen San Antonio ve Oklahoma City, Doğuda normal sezonu üst üste ikinci kez lider bitiren Chicago Miami’ye oranla çok daha fazla şans verilen takımlar oluyordu. Ama destan yeni yazılmaya başlıyordu ve fırtına öncesi sessizlikte olduklarını kimse bilmiyordu.

Play-offların ilk turunda süper starlarla dolu ama tıpkı bir yıl önceki Miami gibi takım olmanın çok uzağındaki New York ile karşılaşıyorlar, kolay geçen seride rakiplerine almaları gereken yolu da oldukça net biçimde göstererek 4 – 1 ile adlarını Doğu Yarı Finaline yazdırıyorlardı. Yarı finalde karşılarına Doğu’nun en güçlü 3. Takımı olarak görülen, geniş rotasyonu ve etkili uzunlarıyla Miami’ye ters geleceği düşünülen İndiana Pacers geliyordu. İlk maçı kazanan Miami tüm uzun sıkıntısına ek olarak Süper 3’lüsünün tek uzunu Chris Bosh’u da sakatlığa kurban veriyor ve zor günler başlıyordu. İndiana sonraki 2 maçı alıp seride avantajı eline geçirirken Dwayne Wade’in koçuyla tartışması gibi olaylar basına Miami’nin çöküşü için gerekli malzemeyi veriyordu. O ana kadar Play-offlarda ortalama bir oyun (tabi onun ortalaması NBA’de sadece 3-4 oyuncunun ulaşabileceği bir seviye) ortaya koyan LeBron bu yılın neden farklı olduğunu 4. Maçtan itibaren gösteriyor ve Dwayne Wade’inde son iki maçta uyanmasıyla Miami’yi Doğu Finali’ne, Boston Celtics’in karşısına çıkarıyordu.

Şimdiye kadar yaptıkları bir yana bu seri LeBron için belki de tüm kariyerini temsil ediyordu. O ana kadar Play – ofların en iyi oyuncusu olsa da daha önce Şampiyonluk yolunda kendisini en çok engelleyen takım olan Boston’un yenilenmiş ve enerjik gözüken yaşlı kurtlarına karşı alınacak bir yenilgi onun yine bir yıl öncesine dönmesine daha da kötüsü kariyeri boyunca bencil, korkak, lider olamayan birisi olarak anılmasına yol açacaktı. Bunları bilen ama eskiden olduğu gibi negatif etkilenmeyen Kral’ın önderliğinde seride ilk 4 maç 2-2 sonuçlanıyordu. 5. Maçı Miami’de etkili bir oyun ve farkla kazanan Boston kendi evine seriyi bitirmek ve LeBron’ı NBA tarihinin yetenekli ama karaktersiz yıldızları arasına göndermek için gidiyordu. Ama LeBron James önceki yıllardan çok farklıydı ve bunu kanıtlamak için aradığı fırsat eline geçmişti. Deplasmanda 45 Sayı, 15 Ribaund, 6 Asistlik tarihi performanslardan birisine imza atarken yıllarca boynu bükük ayrıldığı Boston’dan bu sefer kendi efsanesini yazmaya başlayan bir kahraman olarak ayrılıyordu. Son maçı kendi evlerinde kazandıktan sonra Final’e, bir yıl önce yarım bıraktıkları işi tamamlamak için Oklahoma’ya doğru yola çıkıyorlardı.

Oklahoma Batı Finali’nde sezonun son aylarının mükemmel basketbol oynayan takımı San Antonio’yu hem de 2-0 geriden gelip devirince oyuncularının enerjileri, daha genç olmaları ve form grafikleriyle bir anda seriye favori olarak başlıyordu. NBA’in yeni jenerasyonunun en etkin ismi, Amerikan Medyasının iyi çocuğu ve MVP oylamasında LeBron’ın takipçisi Durant’ın bu takımda olması da aslında NBA’in en iyi 2 oyuncusunun ilk kapışması olarak da bu seriye önem kazandırıyordu. Ama Kral artık tahtını istiyor, yüzüğüne olan hasreti bitirmeye and içmiş görülüyordu. Seriyi 4-1’le kazanan Miami şampiyon oluyor, Oklahoma bir yıl önce onların düştüğü çaresizliğe düşüyor, Kral artık Dünyanın En İyisi olduğunu seven, sevmeyen herkese kabul ettiriyordu.

LeBron James bundan 28 yıl önce dünyanın gelmiş geçmiş en yetenekli atletlerinden birisi olarak doğdu. Çok genç yaşta yaşıtlarından çok farklı bir yaşam sürdü. Hatalar yaptı ve bazı hatalarıyla bir ülkenin Şeytan’ı ilan edildi. Ama onun hikayesi inanmanın, takım olabilmenin neden bireysel yetenekten önemli olduğunu, insanların hem de en tepedeki insanların bile amaçlarına ulaşmak için değişmek zorunda kalabileceklerini gösteren uzun ve yorucu bir hikaye oldu. Ama seyretmesi çok zevkli oldu. Ve Kral sonunda tahtına kavuştu…

Bilal ERTUĞRUL

4 Temmuz 2012

19:01

Reklamlar

Read Full Post »

BİR KRALIN HİKAYESİ – 1…

KRALIN DOĞUŞU…

Bundan tam 9 yıl önce bu günlerde Amerika Birleşik Devletleri’nde gündem 18 yaşında bir çocuğa kilitlenmiş durumdaydı. Ülkenin en çok takip edilen ikinci spor ligine söylentilere göre 100 yılda bir gelecek yetenekte bir oyuncu katılacaktı. Daha birkaç yıl öncesinde o çocuk henüz 15-16 yaşındayken ülkede söylentiler başlamıştı aslında. Ohio eyaletinin Akron kentinde bir çocuk Allah vergisi yetenekleri, yaşıtlarının çok önündeki atletizmi ve fiziksel özellikleriyle basketbol kortlarını coşturuyordu. Henüz lise 3’deyken lise takımının maçlarını binlerce kişi takip etmeye başlamıştı. Bir sonraki yıl yani onun lise son sınıfta oynayacağı tüm maçlar lise salonlarının yetersizliği sebebiyle üniversitelerin 20 bin kişi kapasiteli salonlarına alınıyordu. NBA’de yani dünyanın en iyi basketbol liginde 20 bin seyirci çeken takım sayısının bir elin parmaklarını geçmediği düşünüldüğünde bu sayının ona gösterilen dev ilgiyi açıklamasını bekliyorum. Son yılında Amerikan lise tarihine rekorlarla geçen bu çocuk için en büyük arenaya çıkma vakti gelmişti. NBA’de önceki yılın en kötü 14 takımının galibiyet sayılarına ters oranlı şansla girdikleri draft da oyuncular seçilir. İşte bu noktada şans buya macerası daha da büyüsün diye doğduğu şehrin takımı Cleveland Cavaliers 1 numaradan oyuncu seçme hakkını kazandı ve tüm dünyanın beklediği gibi kendisini o günlerde biraz da medyanın verdiği etkiyle KRAL ya da SEÇİLMİŞ olarak adlandıran LeBron James’i seçti. NBA ve dünya spor tarihinin en büyük hikayelerinden birisi de o gün başlamış oluyordu.

Bilmeyenler için açıklayayım NBA’de 30 takım yer alır. Amerika’nın diğer sporlarına paralel olarak bu ligde de oyunculara cazip gelen, parasal güçleri yüksek şehirlerin takımları tarihi anlamda çok başarılıdır. Örneğin ligin en büyük 3 takımı Los Angeles, Boston ve Chicago’dandır ve tesadüf olmasa gerek bu şehirler Amerika’nın 5-6 büyük ve zengin şehri listesinin değişmezleridir. Ancak LeBron’ın Cleveland’ı küçük, hiçbir branşta şampiyonluk yaşamayı bırakın Final dahi görmemiş bir şehirdi. Bu şehirde 18 yıl önce doğan, küçük yaşta babası terk edince annesi ve kardeşleriyle zor bir hayata adım atan, annesi çalıştığından gece yarıları eve gelebilen ve çoğu gün onu göremeden okula giden bir çocuğa koskoca bir şehrin kaderi hem de başarısızlıkla eşdeğer bilinen makus kaderi yüklenmişti. Ancak Amerika buydu, bu ülke bu hikayelerle kurulmuş, onlarla güçlenmiş ve pek çok şeyde zirveye yükselmişti. O yüzden bu çocuk bu görevi mutlaka başarmalıydı.

İlk sezonunda yani basketbol deyimiyle çaylak sezonunda NBA tarihinin en iyi çaylak performanslarından birisini ortaya koysa bile oyununda elli eksiklikler göze çarpıyordu. Evet, çok yetenekliydi, var olan yıldızların ayrı ayrı yapabildiği şeyleri tek başına yapabiliyordu ama oyuna kendini adamamış, zevk için oynayan Harlem çocuklarından farksızdı. İlk yılında takımı Play-off’a kalamıyordu ama yavaştan hem o hem de takımı gelişiyordu. 22 yaşında takımını NBA finallerine taşıdığında karşılarında San Antonio Spurs’ü buluyordu ve basketbol tabiriyle süpürülüp 4-o kaybedilen bir seriyle evine dönüyordu. Sonraki yıllarda sayı kralı, en değerli oyuncu oluyordu ama bir türlü takımıyla Finallere ulaşamıyordu. Nihayet 2010 yazında Boston’a elendikleri zaman sahada mücadele etmediği, bencil oynadığı, cesur olmadığı gibi kimisi kişiliğine varan eleştiriler alıyordu. Artık Cleveland ve başarısızlık sarmalında adı Loser’a çıkıyordu. Ama o yaz her şey hem de bir daha geri döndüremeyeceği şekilde değişecekti.

2010 yazında NBA’in en iyi 10 oyuncusundan 3’ü olarak gösterilen LeBron James, Dwayne Wade ve Chris Bosh serbest oyuncu oldular. Bu 3 isim de maaş baremleri içinde istedikleri takıma gidebilirlerdi ve neredeyse her takım onlarla görüşüp kadrosuna katmak istedi. Ancak aynı yıl lige gelen, arkadaştan öte dost olan bu oyuncuların farklı bir planı vardı. Onlar şampiyonluk için alabilecekleri maksimum maaştan vazgeçip bir araya gelmeye karar verdiler ve Miami Heat çatısı altında toplandılar. Aslında bu NBA’de normal bir şeydi ve daha önce de bazı oyuncular bir araya gelmişti ama LeBron James’in bu kararını bir saatlik bir televizyon şovuyla duyurması, sonrasında Miami’de yapılan sanki o günden şampiyon olmuşlar partisi gibi berbat halkla ilişkileri sonucunda bu takım Amerikanın şeytanı haline dönüştürüldü. Zayıfın güçlüyü yenmesi gibi Hollywood hikayelerine sapkın, düşman yaratmaya yatkın Amerikan medyasının da başarılı çalışmasıyla bir anda Amerika da en çok nefret edilen adam daha bir ay önce en beğenilen sporculardan olan LeBron oldu.

Not: Kralın tahtına kavuşma hikayesi olan son iki yıllık süreci devam yazısında sizlerle paylaşacağım…

Bilal ERTUĞRUL

27 Haziran 2012

20:24

 

Read Full Post »

TOPLUMSAL PLANLAMA VE EĞİTİM ÜZERİNE…

TOPLUMSAL PLANLAMA VE EĞİTİM ÜZERİNE…

Dün yazdığım kuşakların bir siyasi otorite tarafından kazanılacağına dair yazıma çeşitli tepkiler aldım. Kimileri Ak Parti’nin hali hazırda kuşakları kazandığını, kimileri Ak Parti’ye akıl vermenin haddi olmadığını kimileri çok fazla Ak Parti ağzıyla yazdığımı belirtti. Hepsinin fikrine saygım var ama sanırım bazı noktalarda açık olamadım. Bana göre Milli Görüş hareketinin lideri Sayın Necmettin Erbakan her ne kadar yeri geldiğinde çok ağır eleştirse de 2007 sonrası Ak Parti’nin aldığı oy oranlarının %50’lere dayandığını görünce daha 90’larda söylediği; “Bir gün her iki kişiden birisi Milli Görüşçü olacak” sözünü hatırlayıp mutlu olmuştur. Ben de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şu anda lider olduğu için, Allah (c.c.)nasip eder uzun bir ömür yaşarsa aynı mutluluğu nasıl yaşayabilmesi için yapılması gereken bir değişimi dilim döndüğünce aktardım. Lakin yazımda belirttiğim hususlar memleketin idaresiyle şereflenmiş her lider ve hareket için geçerlidir.

Bugün de dün az ucundan değindiğim eğitim üzerine yoğunlaşmaya devam etmek istedim. Malum son dönemde eğitim üzerine ciddi tartışmalar yaşandı. Kamuoyunda 4+4+4 yasası olarak bilinen geniş kapsamlı reform paketi yeni Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer ve ekibinin oluşturmak istediği eğitim sisteminin ilk aşamasını oluşturuyordu. Bana göre kapsamlı düşünüldüğünde çok önemli dönüşümlerin başlangıcını ifade eden ve desteklediğimi belirttiğim bu paketin halka yeteri kadar anlatılamamasıyla oluşan tartışmalar ne yazık ki eğitim sistemimize bir fayda vermedi. Yine her üniversite sınavı sonrası ortaya çıkan “0” çeken öğrenciler tartışmasının da bizi ileriye götürmediği artık hepimizin malumudur. İşte ben de bu yüzden bugün eğitim sistemimizi başka bir açıdan ele alacağım. Dün Eğitim sistemleri kuşak yetiştirir demiştim, peki, bizdeki kuşaklar nerede ve hepimizin içinden geldiği eğitim sistemimiz ne yetiştiriyor?

Eğitim sistemimizin ne yetiştirdiği üzerinde durmak istediğimden yazımda yüksek öğrenime yoğunlaşacağım. Ancak bir ülkenin genel eğitim sisteminin yargılanmasının ana okul düzeyinden yapılması gerektiğini de sizlere hatırlatmak isterim. Bu yüzden ben tarlanın nasıl sürüldüğüne değil hasadın nasıl toplandığı ve işe yarayıp yaramadığına değineceğim.

Bir eğitim sisteminin ne yetiştirdiğine bakmak için o sistemin en üst kısmına bakılır ve buradaki istatistikî bilgilerle analiz yapılır. Ülkemizde 1970’lere kadar bu değerlendirmenin yapılacağı alan liselerken, 1970 sonrası üniversiteler, öğrencilerin mezun oldukları bölümler dikkate alınırsa daha doğru analiz yapılır. Bu bağlamda bizim sistemimiz ne yetiştiriyor? Öncelikle 1970’lerden itibaren her üniversitenin kendi sınavı yerine genel bir sınav yapılmasıyla ülkenin en demokratik alanlarından birisi yüksek öğrenime geçiş olmuştur. Her ne kadar son yıllarda dershane, genelde maddi imkân ya da imkansızlıklar bu eşitliği gölgelese de Van’ın bir köyünden bir öğrenciyle İstanbul’un Etiler’inden bir öğrencinin aynı koşullar altında olmasa da aynı celladın elinde olması bana göre bir eşitliktir. Yani bana göre üniversiteye yerleştirme sisteminde sorun o kadar da büyük değildir. Peki, sorun nerde? Bundan 10 yıl öncesine kadar iki ciddi sorunumuz vardı. Unların ilki çok sayıda öğrenci sınava girmesine rağmen yeterli sayıda üniversite olmaması, ikincisi ise lise eğitimi ve özellikle mesleki eğitimin iflas etmiş olmasıydı. Hükümet u sorunlardan ilkinin çözümü için üniversite sayısını arttırdı. Bu özünde iyi bir adım olmasına rağmen bana göre yeterli planlama olmadan atılmış bir adımdı. 1930’lardaki her ile bir şeker fabrikası furyasının her ile bir üniversite versiyonuna dönüşmesi de uzun sürmedi. Halbuki daha planlı yapılabilirdi. Dikkat çeken en önemli eksiklikler öğretim elemanı eksikliği ve illerin sosyo-ekonomik durumlarına göre özelleşebilecek üniversitelerin yapılmamasıydı. Bu özelleşme örneğin bir tarım ve turizm şehri olan Şanlı Urfa’da bu alanlara yoğunlaşılırken, sanayi şehirleri olan Gazi Antep, Kayseri gibi şehirlerde kurulan yeni üniversitelerin tamamıyla teknik üniversite olması şeklinde olabilirdi. Ancak öyle olmadı. Her üniversitede şartmışçasına iktisat, fen edebiyat, işletme, eğitim fakülteleri kuruldu. Dahası YÖK tarafından daha önce konulan bariyerlerin kalkmasıyla Hukuk ve Tıp fakülteleri ve kontenjanları geometrik bir büyüme gösterdi. Peki, böyle mi olmalıydı? Bence “HAYIR”. Çünkü bu kadar üniversite açılacaksa bazıları sadece Hukuk ya da Tıp üniversitesi olarak planlanabilirdi. Örneğin Ardahan Hukuk Üniversitesi kurulur, burada hangi hukuksal alanlarda eksiklik olduğu belirlenir ve 20 – 30 bin kişilik bir hukuk şehri oluşturulurdu. Ya da Afyon Tıp Üniversitesiyle Tıp fakülteleri ve bağlı bölümlerden oluşan kompleks ve uzmanlaşmış üniversiteler kurulabilirdi. Bu yapılmalıydı ve bence sırf bu sebepten bile reform yarım kaldı. Mesleki eğitime yönelik de 4+4+4 reformu yapıldı. Bu reformunda amacına uygun uygulanıp uygulanmayacağını zaman içerisinde göreceğiz.

Bu iki konu dışında son günlerde Başbakan’ın “Dindar bir nesil” sözüyle başlayan toplumsal planlama üzerine bir öneriyle yazımı tamamlayacağım. Malum toplumsal planlamayı eski Sovyetler Birliği benzeri ülkeler yapardı. Ama modern dünyada liberal sistemin merkezi ABD’de bile bir planlama en azından eğitimsel yönlendirme olduğu görülmektedir. ABD tarihi incelendiğinde orduda belli, adli sistemde belli, siyasi arenada belli ailelerin isimleri sıklıkla görülür. Toplumda sanki cetvelle sınırlanmış bir düzen görülür. Bu tamamen eğitim sistemiyle yapılır. Her grubun yöneleceği alan da eğitimi de bellidir. Bunun istisnaları Başkan Obama gibi çıkabilir ama istisnalar kaideyi bozmaz. Son 50 yılda sırf Anadolu’dan çıkan çocuklar ailelerin ve kendi hayatlarının erken kurtulması için istesin ya da istemsin Mühendisliklere ya da Tıp fakültelerine pek de düzenli olmayan bir şekilde yığılmıştır. Halbuki bu çocuklar arasında farklı alanlarda çok daha başarılı olacak çocuklar mevcuttur ve bunun farkına pek çok kişi varmıştır. Ama maddi sınırlandırmalar çocukların ilgilerini köreltmiştir. Bu bağlamda henüz ilk okullarda başlayarak yetenek ve zekaları ayrışan, belli alanlara yatkınlıkları kolayca fark edilen çocuklar ayrıştırılmalı, gerekirse özel koşullar sağlanarak bu çocuklar neyi iyi yapacaklarsa o alana yönlendirilmelidirler. 4+4+4 yasasıyla bu kısmi olarak yapılabilecek olsa da daha kapsamlı bir eğitimsel planlamayla uzun vadede ülkenin çok daha hayrına olacak kuşaklar yetiştirilebilir.

Sözün özü 10 yıl önceyle bugünkü eğitim sistemlerimiz ve bu sistemlerin ürünleri düşünüldüğünde artan adet ve düşen kaliteden başka bir şeyle karşılaşmıyoruz. Bunu değiştirmek için üniversitelerde dediğim uzmanlaşmaya ya da alanlaşmaya gidilmeli ve 4+4+4 yasasının temel nedeni olan erken yaşta yeteneğe göre ayrıştırma tavizsiz ve ilerletilmiş bir şekilde yapılmalıdır. Aksi takdirde 10 yıl sonra 10 yıl önceyle tek farkları lise diplomalarını üniversite diplomasıyla değiştirmiş vasıfsız, çoğunlukla işsiz ama kesinlikle verimsiz kuşaklarla karşılaşırız. Yerimizde saymayı bırakın geriye gideriz.

Bilal ERTUĞRUL

28 Nisan 2012

21:59

Read Full Post »

SEÇİMLER KAZANILDI PEKİ YA KUŞAKLAR…

SEÇİMLER KAZANILDI PEKİ YA KUŞAKLAR…

Son dönemde Türk siyasetinde ortaya çok net çıkan bir tablo var. Ak Parti hele de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olduğu müddetçe büyük bir terör eylemi (11 Eylül benzeri), ciddi bir ekonomik kriz (2001 krizi gibi) ya da büyük bir doğal afet (99 depremi ya da 2007 Endonezya tsunamisi gibi) olmadığı müddetçe yakın seçimlerden hep birinci parti olarak çıkacak. Peki, Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN Cumhurbaşkanı ya da Başkan olursa veyahut siyasi ya da dünyevi ömrünü tamamlarsa ne olacak? Yine seçimleri Ak Parti mi kazanacak? Bugün sanırım Ak Parti’nin yönetici kadrolarının dahi pek çoğu bu soruya yanıt veremiyor. Yanıt verenlerde de büyük bir çoğunluk “HAYIR” yanıtını tercih ediyor. Peki, neden bu soruya “EVET” denemiyor ve evet denmesi için ne yapılması gerekiyor? Bana göre cevap çok net: “Seçimler kazanılırken, kuşakların da kazanılması gerekiyor!” Ancak kuşaklar kazanıldığında bu soruya evet yanıtı kolaylıkla verilebilir. Peki, kuşakların kazanılmadığını neden iddia ediyorum ve kazanılması için ne yapılır? Bugün bu konudaki fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti toplum yapısı bana göre 1923’de neyse bugün de aynı şeklini koruyor. Peki, nasıl oluyor da bu kadar çok iktidar değişti? Bana göre iktidar hiç değişmedi. Devlet 1923 yılında kurulduğunda yönetici kesimle halk arasında ciddi bir düşünsel farklılık mevcuttu. Atatürk ve yakın çalışma arkadaşlarının önderliğinde düşünülen batı değerleriyle oluşturulmuş modern toplum Anadolu insanının rüyalarında gördüğü İslam Birliği ve dirilişinden çok farklıydı. Halk muhafazakar, yönetim devrimciydi. Halkın giyim kuşamının ya da yazdığı yazının değişmesi halkın fikri değişimini ifade etmiyordu. Nitekim ilk çok parti denemesinde Demokrat Parti’nin muhafazakar ve liberal söylemiyle CHP’nin devrimci, devletçi söylemine karşı aldığı başarı bunun en açık örneğiydi. Ama ne Demokrat Parti, ne Adalet Partisi ne de Turgut Özal’ın Anavatan Partisi uzun süreler iktidarı ellerinde tutamadı. Onlardan sonra değer olarak benzer değerlere sahip ama yeni olarak ifade edilebilecek parti ve isimler iktidarı bir şekilde ele geçirdi.

Son dönemde Ak Parti’de illerde yapılan kongrelerle başlayan teşkilat yenileşme döneminde öne çıkan özellikle genç isimlere baktığımda Ak Parti’nin de öncüllerinden çok da farklı bir yönde gitmediğini görüyorum. Farklı sosyolojik çevrelerden, farklı ideolojik düşüncelerden gelen insanlar başarı garantili gördükleri parti çatısı altında kendilerine yer bulmak için yarışıyor. Tüm bunlar Ak Parti şu ana kadar seçimleri kazandığı için oluyor ama bence bunlar kuşakları kazanmaya yetmiyor.

Son örnek Anavatan Partisi’nde gördüğümüz üzere bu kadar geniş yelpazeden başarı odaklı ya da kaba tabiriyle çıkarcı bir kitlenin buluşması partiye güç katmıyor sadece Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sonrası olası dağılma sürecinin hızını arttırıyor. Bu çok güçlü tespite sadece ülke siyaset tarihimize bakarak ulaşıyorum. Demokrat Parti de, Adalet Partisi de, Anavatan Partisi de benzer süreçlerden geçtiler ve dağıldılar. Evet, hiç birisi Ak Parti’nin ulaştığı güce ulaşmamıştı ama hiçbirisi de bu kadar çıkar amaçlı kişinin partiye uzun süre dolmasına dayanamamıştı. Tıpkı onlar gibi Ak Parti de liderinin kişiliğinde benlik bulan bir parti ve bu süreç bana ne zaman olacağını bilmesem de lider sonrası dağılma sürecinin de hepsinden daha acılı olacağını gösteriyor.

Peki, Ak Parti bu durumdan nasıl kurtulabilir ve nasıl seçim değil de kuşak kazanabilir? Bu bugün Ak Parti’nin bulunduğu konumda yanıtlanmasını bırakın sorulması bile ciddi bir cesaret isteyen sorudur. Çözüm için farklı yollar olmakla beraber uygulamada bence her hangi bir adım yoktur. Çözüm yollarından birisi parti içi kimlik geleneğini oluşturmak için soy vesayetine dayanan yöntemdir. Bu yolla partiye geçmişte parti hareketinde bulunmuş ailelerden gençler dahil edilir ve parti bu yolla ayakta tutulmaya çalışılır. Ancak Ak Parti’nin doğuşunun kendi kimliği olan Milli Görüş Gömleğini Çıkarmak üzerine kurulu olduğu, partinin tıpkı Özal’ın Dört Eğilimi buluşturması gibi farklı eğilimlerden oluşturulması bu yolu uygulanması en zor yöntem haline getiriyor. Bunun yanında özellikle Muhafazakar geleneğin muhaliflik ve mağdur kimliğini taşıdığı 80 yıl sonrası o zorlu yılları sadece lafızatta bilen, iktidarın mağrur kimliğine inancı muhalefetin devrimci, mücadeleci kimliğinden çok uzak olan kuşaklardan gelen parti vesayeti uzun süreli başarı için mantıklı bir çözüm değildir. Belli aşamalarda bu yöntemin uygulandığını görmekle beraber bu yöntemin kuşak kazanmada başarıdan çok başarısızlığı getireceğine inancım katidir.

Bunun dışında evrensel anlamda kullanılan yöntem genel ve lokal eğitimdir. İçsel eğitim olarak da adlandırılan eğitimde parti içi eğitim ve mücadeleyle gelinen noktanın değerinin bilinmesi ve geçmişin unutulmaması sağlanır. Bu yöntemde uygulanan bir araç da aynı amaçla yola çıkılan ama iktidar döneminde harekete mesafeli durup muhalefet direncini halen bünyesinde tutan kardeş hareketlerden faydalanmaktır. Bu bağlamda Saadet Partisi ve Has Parti kadrolarıyla siyasi arenanın dışında kalmayı yeğleyen muhafazakar gençlerin parti kadrolarında yer bulmasının teşvik edilmesi elzemdir. Genel eğitim ise partinin adı, teşkilatı, başkanı değişse de ideolojisinin iktidarda kalmasını sağlaması açısından önemlidir. Gelin görün ki bana göre Ak Parti döneminde toplumun en çok ilgilendiren alanlardaki politikalar arasında eğitim politikası açık ara en başarısız olan ya da toplumdan karşılık alamayan alandır. Dahası eğitimde ilk iki bakanın yaptığı karşılıklı yap bozlarla harcanan zaman bugün 15-25 yaş arasını oluşturan kuşağın kazanılmasını imkansız hale getirmiştir. Bundan sonra yapılması gereken daha tutarlı, halka ve en önemlisi onun denekleri olacak öğrencilere daha iyi anlatılmış ve benimsenmiş politikalarla yeni kuşakların kazanılması çalışmasıdır.

Yukarıda belirttiğim gibi eğer lokal ve genel eğitimde kuşak kazandıracak devrim gerçekleştirilir ve partinin atardamarı muhafazakar ideolojiden olup partide yer almayan hareketlerin muhalefet sinerjisi partiye dahil edilebilirse Ak Parti sadece Başkan’ı varken seçim kazanan, sonra da dağılan partiler listesinden kuşak kazanan ve uzun yıllar kendi ideolojisiyle ülkenin de kaderini değiştiren ülke tarihinin yegane partisi olur. Olmazsa ne mi olur 1950’den bu yana olduğu gibi yeni bir yüz, yeni bir yol ve yeni bir parti doğar ama ülke asla 1920’lerden bu yana Anadolu halkının yüreğinde yatan değerlerin birleşimindeki evrensel liderliğe ulaşamaz. Yani şarkı değişir, ezgi aynı kalır ama bu şarkı bir türlü tamamlanamaz.

Bilal ERTUĞRUL

27 Nisan 2012

22:22

Read Full Post »