Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘nasıl bir yer’

BABAMIN KÖYÜ…

BABAMIN KÖYÜ…

Orda bir yerde

Ne uzak ne yakın

Sana göre uzak bana göre yakın

Bir köy var babamdan dinlediğim

Gitmediğim bir zaman, bir zamansa gidemediğim

Pınarlar var derdi, yaylalık bir yermiş

Memleketin kimine çok uzak kalan bir yerinde

Sessiz ama çaresiz değilmiş insanlar

Arada köy kavgaları olurmuş

Amma yakılan ağıtlar buradakinden daha bir anlam katarmış ölüme

Sonra oraya gömün beni derdi

Hep bir özlem, hep bir hasret

Tuhaf gelirdi anlamazdım, anlasam da anlamazdım

Çünkü görmeden, o hep bahsettiği kokusunu duymadan

Nasıl anlayacaktım

Aslında orayı onun kadar sevdiğimi çok sonra anlayacaktım

Bu sefer ağlayan yüreğimde tutacaktım

Her şey için geç zannederdim

Oysa bir gitsem, bir görsem kesin severdim

Dedim ya orası babamın köyüydü

Bir nevi ata yurdum

Memleket içinde memleket yani…

Bilal ERTUĞRUL

14 Ekim 2012

09:14

Read Full Post »

SANA RAĞMEN…

SANA RAĞMEN…

Adını bile bilmeden seviyorum seni

Zaten ihtiyaç dahi duymuyorum

Hiç bilmediğin, tanışmanın mümkün olmadığı

Anadolu’nun uçsuz bucaksız ovalarından çiçekler topluyorum sana

Tek bir siluete dünyayı yüklüyorum

Haberin yok…

Sırf sen geçeceksin diye yollarda kalıyorum

Ve sırf belki sen kokarsın diye çiçekler topluyorum

Kopardığımı sanma sadece kokluyorum

Uzaktan, hesapsız, kitapsız seviyorum seni

Bir uzak diyardan bakar gibi yani

Kapını çalmak istiyorum en uslanmaz saatlerimde

Sonra vazgeçiyorum

Çünkü sana sen de olmayan her şeyle bakıyorum

Belki o kadar güzel konuşmuyorsundur

Belki öyle çok fazla gülmüyorsundur

En kötüsü belki sana verilen hiçbir şeyi hak etmiyorsundur

Ama olsun ben seni sende olan olmayan her şeyle seviyorum

Ben seni sen olmadan seviyorum

Çünkü sen olsan kaybedeceğimden korkuyorum

Seni, sade katıksız senle kirlenmeyecek kadar seviyorum

Anlasana ben seni sana rağmen seviyorum…

Bilal ERTUĞRUL

6 Eylül 2012

17:18

Read Full Post »

GÖZYAŞLARIN SEBEBİM…

GÖZYAŞLARIN SEBEBİM…

Ağlama demiyorum ağla istediğin kadar

Ne de olsa yalnız değiliz buralarda

Elbet gözyaşını silecek biri çıkar

Gözyaşını sileni bulmak kolay nasılsa

Ama ağladığını anlayacak zor çıkar

Hani gözlerin güldüğünde kalbinin ağladığını

Sen diye kendinden geçecek olanı

Ve sen ağladın diye

Sırf sen ağladın diye

Ağlayacak olanı…

Sana beni bulamazsın demiyeceğim

Bulursun belki

Ama zor olacak araman

Zor olacak onca şeyi anlatman…

Belki de bu yüzden büyütüyorum kendimi

Sırf bu sebeptendir belki de

Sen gitmek istediğinde

Kapatmaya çalıştım kalmayan gücümle bütün kapıları

Anlasana bulamazsın benim gibi birini

Sen ağladın diye dünyayı yıkacak olanı

İşte eskimiş sevdiğin sen için böyle deli

Ama artık gücüm kalmadı

Durduramıyorum seni…

Oysa sen biraz sakin olsan

Biraz durup dinlenebilsen

Bak neler yapacaktım

Sen için benden vazgeçmişken

Gözyaşlarına dayanamadım

Belki de sırf bu sebepten izin verdim gitmene

Sırf sen bir daha ağlama diye…

Bilal ERTUĞRUL

5 Eylül 2012

22:34

Read Full Post »

YARIMSA YARIM…

YARIMSA YARIM…

Tuhaf bir adamım derler ya

İnanmayın yalandır

Ben de herkes gibiyim

Sıradansa sıradan, yarımsa yarım

Herkes gibi benim de kadınlarım vardı

Doğumdan ölüme kadar

Hep yarım bıraktığım

Hiç tamamlayamadığım

Her birinde diğerini aradığım

Ama hiçbirini tam anlayamadığım

Kimisine hiç kavuşamadım

Kimisinden ölümden evvel ayrılmadım

Anlayacağınız basit bir hayat yaşadım

Onlar kadar uzun

Onlar kadar kısadır bu yaşamım

Dedim ya benim de kadınlarım vardı

Doğumdan ölüme kadar

İşte ben tam da onlar kadardım

Ne eksik ne fazla

Tamsa tam, yarımsa yarım…

Bilal ERTUĞRUL

3 Eylül 2012

22:29

Read Full Post »

ZAMAN…

ZAMAN…

Maziden gelen birkaç misafir gibi şimdi onlar

Uzaklar hem de çok uzaklar

Bir zamanlar dosttular, dostumdular

Fakat demişler ya hayat mefhumu diye

İşte o vurdu bizi böyle birden bire

Hatırlamaz olduk güzeli, iyiyi, sevmeyi

Ve yalnız yok olmanın acısını tattık

Oysa böyle olmamalıydık

Hatırlamaz mısın yol üstü lokantaları

Hani şu suya ücret almayanları

Bir hafif terk edilmişlik kokusundan karışık

Kucaklarını açmış yoldaş arayanları

İşte onlar gibiyiz şimdi

Bir zamanlar gelenlerin değerini bilemedik

Nitekim bugün gelsinler diye bekleriz

Ama zaman işte tam da bu

Bolluktan yokluğu vuslattan hasrete

Doğumdan ölüme götürür bizleri

Anlaşılmadığı yalan anlaşılır aslında zaman

O acı gerçekten kaçmak için verilen çabadır var olan…

Bilal ERTUĞRUL

01 Eylül 2012

21:36

Read Full Post »

ANADOLU…

ANADOLU…

Ben yüzyıl değil bin yıl değil ezelle yaşıtım

Sen gidersin o gider ebed de yaşlanırım

Lakin her biriniz çıkmış benim yurdumdan

Anayım evladımı nasıl da unuturum!

Sen bilmezsin ömrün yetmez ama belki dinlersin

Ne de olsa atan izin sürersin

Sen gibi nice demir kısraklı geçti benim koynumdan

Hepsi kanarak içti tükenmeyen suyumdan

Üç yanım deniz diye birisini kararttım

Neme lazım beğenmezsin açık kapı bıraktım

Sen gün görmemiş, terli bozkır çocuğu

Ataların uzaktan gelip belledi yurdu

Şimdi sen büyüyünce tanımazsın belki de

Hâlbuki sana ninni söyleyen çağlayan’da ben suydum

Ufaktan yaran olsa önce ben kanıyordum

Ama şimdi esrarlı, hayal meyal o geçmiş

Unuttuğun türküler sana benden bir deyiş

Hani mışıl mışıl uyurdun ya koynumda

Ana deyip sarıldın ufakken toprağıma

Şimdi büyüdüm deyip tersin atar gidersin

Ama ege şahidim gün olur geri dönersin

O gün geldiğinde kırlarımda çiçekler

Dört bir yanım bayramda sen gibi hain bekler

Çünkü ben Anadolu’yum kimseler kıymet’m bilmez

Gidenlere sorsan dönecekler yüz yetmez

Sen de git git bakalım elbet bir gün dönersin

Sen onlar gibi yapma mutlak dön yurduna

Gurbetten vatan olmaz bunu sakın unutma

Hele yurdun dört yanı cennet Anadolu’ysa…

Bilal ERTUĞRUL

25 Temmuz 2012

19:11

Read Full Post »

MEMLEKET…

MEMLEKET…

Memleket öyle bir yer ki

Her ufka baktığında onu görürsün

Bir kuru toprak

Bir deli rüzgar

Bir taşkın, bir sel, zincirleri kırmış bir nehir

Hepsinden öte, her şeyden önce

Kendini en çok unuttuğunda

Hem de ondan çok uzakta

Hatırladığın yegane şeydir memleket

Sorgusuz, sualsiz

Zaten seçme hakkın hiç olmadan

Sevilen, sevdiğin yerdir memleket

Şu 3 günlük dünyanın doğum ve ölüm dışında

En güzel, her şeyden güzel hediyesidir memleket

Hele de birikirse hasret

Birileri manasız manasız bakarken

Elde bir şey yok toprak diyip üstüne basarken

Kanayan her ağaç yaprağında

Çekilen acıdır memleket

Her kavuşmanın bayram

Her ayrılığın kavuşmaya gün sayan

Bir aşk olduğu ve aşkın gerçekten uzakta olduğu

Yegane sevgilidir memleket

En güzel uzaktayken sevilir

Belki göremediğinden, dokunamadığından

Ama aldığın her nefeste buram buram hissettiğindendir

Bilemem

Ama o memleket

Her karış, her köşe

Suya kavuşmamış her çıplak toprak

O kadar güzeldir ki

Her dönüş bir doğuştur ona

İşte bu yüzden

Memleket, en vefalı ana…

Bilal ERTUĞRUL

1 Haziran 2012

17:15

Read Full Post »

POZANTI “UTANÇ” EVİ…

Geçtiğimiz hafta Türkiye bir 28 Şubat festivali yaşadı. Demokrasi kahramanları nasıl karşı durduklarını, nasıl o zihniyeti yok ettiklerini yazdı. Halbuki bir önceki yazımda belirttiğim gibi olay olduğunda ülkede herkes 3 maymunu oynamıştı. Bu 3 Maymun oyunu 12 Eylül’le bir milletin damarlarına aşılanmış olan ne kadar insanlık dışı olay olursa olsun, insan hakları, demokrasi ne kadar ayaklar altına alınırsa alınsın “Duyma, Görme, Söyleme” oyunuydu. Ve bir paşa çıkıp bu daha 1000 yıl sürer demişti. Paşanın neyi kast ettiğini bilmem ama kastı bu ülkenin insanlarına, o insanlarında vicdanlarına en büyük utanç karşısında dahi 3 maymunu oynamayı öğretme zihniyetiyse ne yazık ki çok geçmeden tarih bize henüz o paşayı yalanlayamadığımızı, tam da onun dediği gibi devam ettiğimizi gösterdi. Nasıl mı açıklayayım…

Türkiye tarihinin pek çok döneminde insan hakları ihlalleriyle anılan ve ne yazık ki bundan kurtulmaya çalışmayan bir ülke olarak kayıtlara geçti. Gün geldi içerde, dışarıda bu sorunlara yönelik filmler yapıldı ve içerdekiler vatan haini, dışarıdakiler Türk düşmanı olarak tanımlanıp konular kapatıldı. Ama açıkça bir iç hesaplaşma, kendi kendimizle bir vicdan muhakemesi yapmadan kapatılan konuların yerini hep başka konular aldı. 12 Eylül sonrası işkence, gözaltındaki kayıplar ve ölümler, tecavüzler, karakol ve hapishanelerdeki kötü koşullar bir kuşağın yok olmasına neden oldu. Gün geldi, birileri “Anne Kafamda Bit Var…” dedi, birileri bugünlerle savaşmak için “Bir Dakika Karanlık” eylemleri yaptı, acılı anneler in adı yüreklerinde kanla, gözlerinde yaşla kaybolmuş çocuklarının en azından bir mezar taşı olması için “Cumartesi Anneleri” oldu, vekiller, bakanlar, Başbakan çıkıp özürler diledi, 12 Eylül mağdurları için gözyaşı döktü. Umut edilen artık bu olayların bu ülkede yaşanmayacağı beklentisiydi. Ama gelin görün ki hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Tüm bu demokratik söylem altında son günlerde eski alışkanlıkların halen sistem içinde yaşadığını gösteren bir utanç manzarası ortaya çıktı: Adana Pozantı M Tipi Kapalı Çocuk ve Genç Islahevi ya da hak ettiği adıyla; POZANTI “UTANÇ” EVİ…

Evet, Pozantı’da yaşanan rezalet geçtiğimiz hafta ülke gündemine bomba gibi düştü. Kamuoyunda “Taş Atan Çocuklar” olarak bilinen birkaç çocuğun şikayetleri üzerine başlayan soruşturmalar anlaşıldığı üzere bugüne kadar pek bir sonuç vermemiş. Bunun üzerine medyaya yansıyan olay kısa sürede herkesin dikkatini çekecek kadar gündeme geldi. İktidar Partisi olan Ak Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik kendi seçim bölgesi olan Adana’da meydana gelen olayın üzerinde en çok duran isim olarak dikkat çekerken, Adalet Bakanı’nın hafta bitmeden ilgili Utanç Evi’nin kapatılacağını ve çocukların Ankara’da Sincan Islah Evi’ne alınacakları açıklamasıyla hafta tamamlandı. Muhalefet partilerinden de daha önce de aynı Utanç Evi’ne yönelik şikayetler olduğu, ama bunların dikkate alınmadığı, dahası suçlanan eski yöneticilerin Ankara’ya atanarak bir nevi yükseldiklerine dair eleştiriler geldi. Yine hafta sonunda olaylarda adı geçen 4 yöneticinin soruşturma süreci sonuna kadar tedbirli olarak görev yeri değişikliğiyle denetime alındıkları açıklandı. Buraya kadar her şey medeni bir ülkede böyle iğrenç bir olayla karşılaşıldığında olacak olanlara benziyor. Ama bundan sonra vahim olan başlıyor.

Öncelikle vahim olan, ülkeyle ilgili kaygıya sürükleyen şey basın, siyaset ve sivil toplum kuruluşlarının hassas bir biçimde değindiği bu önemli konuda halkın sessizliği. Evet, bir ülkenin gelecek kuşakları olarak görülen gençler Islah evi altında tecavüze, işkenceye, hakarete uğruyor ama halk en azından bence sessiz kalıyor. Kusura bakmayın ama 12 Eylül’den bahsedildiğinde aslan kesilen sol, sağ, merkez grupların acılarını paylaşan ya da bu acılar üzerinden propaganda yapan ama bu olayda kılını kıpırdatmayanlardansanız kusura bakmayın andıklarınızın adlarını da kirletmekten başka bir şey yapmamışsınızdır. Burada tecavüze uğrayan sizin çocuklarınız, kardeşleriniz, arkadaşlarınız da olabilirdi. Yani sistem yanlışsa bu yanlış da zarar gören olma ihtimali herkes için vardı. Ama gelgelelim depremde bile kararan vicdanların, yeni doğmuş çocukların ölümüne “OH” çekenlerin olduğu bir ülkede, henüz aklı ermeyen, reşit sayılmayan, yolda para bulsa devleti tarafından harcama ehliyetine bile erişmemiş kabul edilen bu çocuklar polis arabalarına taş attıkları için, birileri tarafından kullanıldıkları için her türlü muameleyi hak ediyorlar algısı yaratılması da çok zor değil.

Evet, gerçekle yüzleşelim. Tıpkı deprem Van’da olduğu için acımayan yürekler, konuşmayan diller, bu olayda da öne çıkan çocuklar hani o “Taş Atan Çocuklar” olduklarından yine acımıyor belki içten içe yine “”Oh Olsun” diyor. Bunu demiyorsanız bile bu tarz utanç dolu, yüz kızartıcı olaylarda susmak suçu onaylamaktan başka bir şey değildir. Daha birkaç gün önce herkes bu ülkede 28 Şubat’tan bahsedip kahramanlıklar anlatıyordu ya, o gün yazıp bugün bu çocuklar için yazmayan da, o gün konuşup bugün bu çocuklar için konuşmayan da 28 Şubat zihniyetinin yegane türevleri olmaktan öteye gidemez. Pek çok olayda olanın aksine bu sefer sağır, kör, dilsiz olan toplum, konuşanlar, görenler, acı duyanlar ise siyasetçiler. Bu bile bu olayda duyulan utanç da sorun yaşandığını açıkça göstermektedir.

Ha bir de bu olayda sorumlu olan, sorumlu olmayıp da ses çıkarmayanlar yarın bir gün Türkiye’de cezaevlerinde işkence var, tecavüz var, ölüm var diye rapor veren Avrupa Birliği’ne, filmler çeken yönetmenlere, kitap yazan yazarlara kaymaya sıra gelince ilk sıraya geçeceklerle aynı kişilerdir. Çünkü vicdan körelince başkasının vicdanının acı gerçeğiyle yüzleşemezler. Çünkü herkesin kendileri gibi kör, sağır ve dilsiz olmasını isterler. İşte bu olayda görüldüğü gibi birilerinin iddia ettiği gibi bu ülkenin cezaevlerinde de, karakollarında da halen bazı utançlar var. Ve bu ülkede her ne kadar halkın büyük bir kesimi kulaklarını tıkamış, gözlerini kapamış da olsa ne yazık ki halen utanılacak şeyleri yazacak olanlar, onlardan utanacak olanlar var. Bu bağlamda da kendilerini takdir ediyorum.

Türkiye isteyen görsün, isteyen görmezlikten gelsin modern çağa, temelde insanlığa yakışmayan bir muamelenin, bizzat devlet kontrolündeki bir alanda körpecik çocuklara yapıldığıyla yüzleşti. Bundan ders alırsa, denetimler, insan haklarına yönelik cezaların ağırlaştırılması (bugüne kadar benzer şeyler yapan yöneticilerin en fazla 2 yıl hapsi istenmiş), gerektiği gibi yapılırsa gerçekten ta 12 Eylül’den kalan, 28 Şubat’ta çağlayan düşünce ve duyu rahatsızlığından kurtulur. Aksi takdirde açıkça belirtelim, çocukların karakollarda dayak yediği, hapislerde tecavüze uğradığı bir ülkede ne insan haklarından, ne vicdandan, ne de insanlıktan söz edilebilir. Paşanın hani o 28 Şubat’ta “Bin yıl sürecek” dediği eğer böyle bir zihniyetse, evet halen sürüyor ve korkarım belirttiklerimi yapmazsak bu ülkede gerçekten de 1000 yıl sürecek bir Utanç asrı yaşanabilir.

Bilal ERTUĞRUL

05 Mart 2012

00:35

Read Full Post »