Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Ne oldu’

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 6…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 6…

Geçtiğimiz hafta içerisinde başladığım bölgedeki son gelişmeler hakkındaki fikirlerimi sizlerle paylaştığım bu yazı dizisinin son yazısına gelmiş bulunmaktayım. Bu yazımda son yazımda yaptığım bölgesel değerlendirmenin bir sonucu olarak geldiğim Suriye analizi noktasında Suriye’yle ilgili olası senaryoları ve bunların olabilirliklerini paylaşacağım.

Bu yazı Suriye ismin bugünkü ülke topraklarının tamamı için kullanacağım son yazılarımdan birisi olabilir. Beşar Esad her ne kadar uluslar arası arenada İran, Rusya ve Çin tarafından korunsa da her geçen gün artan muhalif baskı, adamlarında oluşan korku sebebiyle Suriye lideri olarak kalamaz ve kalmayacaktır. Ancak Esad ve adamları Suriye’nin bundan sonra tek bir lideri olmasına da izin vermeyeceklerdir. Bu bağlamda Esad’ı destekledikleri bilinen Alevi Araplar ve Hıristiyan Araplar Akdeniz sahilinde küçük bir devlet kuracak ve bu devlet Rus savunmasıyla korunacaktır.

Esad’ın akıllıca bir davranış olan bu küçülme ve kendi adamlarınla yaşama yerine Şam’ı elinde tutmayı denemesi halinde ise sonu Kaddafi’den farklı olmayacaktır ve kendisinin yaptığı gibi canice katledilecektir. Esad’ın kendi bölgesini kurması halinde Sünni Araplar Suriye’nin diğer kısımlarına egemen olacak ve kendi yönetimlerini kuracaklardır. Burada özellikle Kuzey’de yaşayan Kürtlerin sistemdeki temsil oranları önemli bir detay olacaktır. Eğer Özgür Suriye Ordusu ve Meclisi, Kürtleri sisteme dahil ederse Suriye iki parça halinde yani Esad bölgesi ve Sünni Arap – Kürt Bölgesi halinde yoluna devam edecektir. Aksi takdirde Kürt Bölgesi’nde yaşanacak ayrılık ya da Esad’la birleşme hareketleri bugünün Özgür Suriye Ordusu’nun Şii İran ve onun güdümündeki Irak, Esad – Kürt Ortak Bölgesi ve İsrail arasında kalması yüksek ihtimal taşımaktadır. Böyle bir gelişme muhalefetin Şam merkezli yalnız ve çaresiz bir bölgeyi yönetmesi sonucunu doğuracak ve bu bölge uzun ömürlü olmayacağından savaş çok kısa süre sonra yine bu topraklara gelecektir.

Bunun yanında tıpkı Mısır’da olduğu gibi muhalif kesimin aşırı İslamcı olarak tanımlanması, aralarında El Kaide dahil olmak üzere dünya tarafından terör örgütü olarak adlandırılmış grupların yer alması ve bu grubun olası bir grup liderliği yakalaması da mümkündür. Bu bugün bu gruplara sınırsız destek veren Türkiye ve Amerika’nın yarın hemen yanı başımızda yeni bir Afganistan ve Taliban yaratmaları olasılığı da doğurmaktadır ve bence şu anda her kesimde gözden kaçan, uzun vadede bize en çok zarar verebilecek olan ihtimal tam da budur. Bu düşünce ışığında Suriye olayında Esad’ın devrilmesi bir caninin sonu olacağı gibi dikkatsizlik durumunda o caniden çok daha tehlikeli bir canavarın doğması ihtimalini de taşımaktadır ve buna özellikle Türkiye kesinlikle izin vermemelidir.

Suriye konusuna değinmişken son dönemde Türkiye’nin en büyük korkularından olan olası bir Kürt Bölgesi ve bunun Kuzey Irak’la birleşme ihtimalini de değerlendirmek istiyorum. Her zaman ve her fırsatta söylediğimiz gibi Orta Doğu’da cetvelle çizilen sınırlar Kürtler kadar hiçbir milleti olumsuz etkilememiştir. Suriye, Irak, İran ve Türkiye arasında 4’e ayrılmış olan Kürtler bu duruma 1. Dünya Savaşı sonrası sınırların dini temeller alınarak çiziliyormuş gibi yapılmasıyla düşmüştür. Ancak dünyada özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonucu oluşan her ulusun kendi devletine sahip olma fikri onları da etkilemiş ve bu durumu doğal kabul etmeyi bırakmışlardır. İşte bu anlayış değişimidir ki bugün bölgenin diğer ülkelerinde ciddi bir korku yaratmıştır.

Baştan belirtmek durumundayım ki 4 ülke arasında hiçbir Kürt azınlığı Irak’taki Kürtlerin sahip olduğu bölgesel ekonomik kaynaklara sahip değildir. Bu durum diğer ülkelerdeki Kürt oluşumların güçlenmesini engellediği gibi ciddi terörist akımların ve silahlı mücadelelerin oluşmasına yol açmıştır. İşte bu bağlamda düşünüldüğünde Suriyeli Kürtlerin bağımsız bir devlet kurması ekonomik ve bölgelerindeki nüfus dağılımı incelendiğinde mümkün değildir. O halde Suriye merkezli bir bağımsız Kürt devleti üzerinde tartışma geliştirmek abesle iştigaldir. Ancak ülkedeki Kürt azınlığın Esad ve Baas dönemindeki gibi yok sayılması ve yok edilmeye çalışılması da en az bir önceki anlayış kadar ulaşılmaz ve düşünülmezdir. Bu durum Suriyeli Kürtler için sadece ve sadece iki seçenek oluşmasına yol açmaktadır. Bunlardan ilki Esad’ın Şam’ı kaybetmesi sonrası oluşmasını beklediğim iki ayrı Suriye’den birinde yer almak diğeri de Kuzey Irak’taki Kürt bölgesiyle olası bir birleşme imkanı arayıp uzun vadede Kürt Devleti’nin bir parçası olmaktır. İlk seçenekte kendi içinde iki ayrı ihtimal doğurmaktadır. Bunlardan ilki ve bana göre en zoru Kürtlerin bir kez daha Esad’la işbirliği yapıp Kuzey ve Batı Suriye’de yeni bir devlet oluşturmalarıdır. Halep’in Esad tarafından kaybedilmesiyle coğrafi bağı bulunmayacak olan bu seçenek aynı zamanda Kürtler ve Esad arasında yaşanmış tarihsel gelişmeler incelendiğinde de imkansızdır. Ancak yine de Esad’ın zor durumda olması, değişmek zorunda kalması ve Kürtlerin Muhalif gruplarda adil bir şekilde temsil edilmediklerini düşünmesi bu seçeneğin hayata geçirilmesini imkan dahiline alacaktır.

Diğer seçenek olan Kürtlerin muhalif gruplarla beraber yeni Suriye’de çok daha önemli roller alarak birleşik bir Suriye’nin parçası olması şu anda en muhtemel seçenektir. Bu yönde son dönemde Muhalif Suriyelilerin başına bir Kürtün geçmesi, Kürt grupların daha fazla temsil alması olumlu adımlar olmuştur. Aynı zamanda Kürt bölgesinin bağımsızlık için yeterli ekonomik kaynağı olmaması, Muhaliflerin dört yanları karşıtlarıyla çevrilmişken en önemli destekçileri Türkiye’yle doğrudan temas halinde olmak için Kürt bölgesine ihtiyaç duyması bu işbirliğini iki taraf için de hayati boyuta ulaştırmıştır. Bana göre kısa vadede en muhtemel oluşum bu oluşum olacaktır.

Kürtlerin Suriye’nin bir parçası olmak dışındaki tek alternatifleri olan Kuzey Irak Kürtleriyle birleşip bağımsız Kürdistan kurması ise bana göre orta vadede düşünülecek bir gelişmedir. Kısa vadede Iraklı Kürtlerin henüz ayrılmaya hazır olmaması, bu ayrılığın Türkiye tarafından şu ya da bu şekilde kabul edilmeden hayata geçirilmeyecek olması bu düşüncemi destekleyen savlar olarak masada durmaktadır. Ancak orta vadede Suriye muhalefetinin kontrolden çıkıp aşırıya kaçarak bölge için sorun haline gelme olasılığı bağımsız bir tampon bölgenin Türkiye ve bölge çıkarlarına uyması bu seçeneği güçlendirebilecek gelişmelerdir. Ancak bahsettiğim olayların oluşması için Türkiye’nin iradesi olmazsa olmazdır ve Türkiye’nin kontrolü olmadan bölgede bir Kürt devleti olma ihtimali imkansızdır.

Bilal ERTUĞRUL

7 Ağustos 2012

01:01

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 5…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 5…

Bu yazı serisinde sizlerle her geçen gün ısınmakla beraber 18 aydır ülke gündemimizi meşgul eden, dahası gelecek yıllarda etkilerini çok daha fazla hissedeceğimiz Orta Doğu ve özelde Suriye’de yaşanan gelişmeler, bunların tarihi temelleri ve yarınlara dönelik olası sonuçları üzerinde fikirlerimi paylaşmak istedim. Bu yazı dizisinin son yazılarında kısa ve orta vadeli gelecek için yaptığım tahminleri bildireceğim. Kısa ve orta vadeli çünkü Orta Doğu’da uzun vade henüz hayal edebileceğimiz bir şey değil!

Öncelikle artık hepinizin malumu olduğu şekilde Orta Doğu bir daha asla eski Orta Doğu olmayacaktır. Arap Baharı bölgede yüzyıl önce yaşanan dönüşümü tamamlamamış aksine bambaşka bir yere taşımıştır. Etnik kökenlere bakıldığında 4-5 unsurdan oluşan, dini inançlara bakıldığında İslamiyet, Yahudilik ve az da olsa Hıristiyanlığın bulunduğu bölgede doğal sınırlarla bugünkü sınırlar arasında ciddi farklar mevcuttur. Doğal sınırlar oluşması durumunda 5-6 devletin varlığının yeterli olacağı bölgenin daha da parçalanmaya gitmesi, benzerliklerin değil de farklılıkların önem kazanması orta vadede barışın bölgeye gelmekte yine zorlanacağını gösteren işaretler olarak gözüme çarpıyor. Şimdi isterseniz önce genel bir bölgesel gelecek tahmininde bulunup, daha sonra özelde Suriye’yle ilgili olası senaryoları inceleyelim.

GENEL BÖLGESEL ANALİZ

Orta Doğu tarihi bir dönemden geçiyor ve hiçbir şey daha önce olduğu gibi olmayacak. Önce Irak’ta Saddam’ın koltuğunu kaybetmesiyle başlayan, Mısır, Libya ve Tunus’ta yaşanan Arap Baharı’yla yayılan bu dönüşüm süreci sonunda bizim sınırlarımıza kadar geldi. Sürece önce temkinli yaklaşan Türkiye Libya’da olaya geç dahil olmanın getirdiği eksiklik duygusuyla Suriye konusunda herkesten bir adım önde olma politikasını uyguladı. Önce Esad’a asla uymayacağını bildiği demokratik dönüşümü tavsiye eden Türkiye, daha sonra muhaliflerin sınırları içinde örgütlenmesine izin verip onlara en fazla destek çıkan ülke olarak ön plana çıktı. Türkiye’nin Ak Parti dönemi aktif dış politikası ve sınırlarında yaşanacak bir değişimden ayrı durma durumu olmadığı için hak verdiğim bu politikada bazı hesaplama hataları olduğunu düşünmekteyim ve bunları da sizlerle paylaşmak istiyorum. Öncelikle az önce de belirttiğim gibi kesinlikle ve kesinlikle bu sürece dahil olmamız hatta yapabildiğimiz kadar yönlendirmemiz gerekmekteydi ve bu konuda acele edildiği gibi eleştirilere tamamen karşı çıktığımı belirtmeliyim. Bence Türkiye şu ana kadar süreçte önemli rol oynadı ve bundan sonra da bu aktifliğini sürdürmeli. Ancak ve ancak muhalif grupların yapısı, Libya’da olduğu gibi bir zaman sonra kontrolden çıkıp kendi cinnet dönemlerini yaşatma ihtimalleri dikkatle takip edilmeliydi ve bence bu konuda geride kalındı. Örneğin muhalif bölgelerde Türkmenler ve Türk mallarına verilen zararlar, Hatay’da yaşanan sıkıntılar hep bu eksik tanımlamanın bir sonucuydu. Aynı zamanda Türkiye’nin de Sünni bir ülke olması sebebiyle Sünni de olsa muhalif gruplarda aşırıya kaçan ve İslam’ın ruhuna aykırı bulduğum yapılanmalarda engellenmeli ve bence u konuda da yeterince söz sahibi değiliz. Olası yeni Suriye’nin bu muhalif yapı ve kimlikle daha katı olacağı, aşırı İslamcı grupları barındırabileceği ve bunun da herkesten önce Türkiye’ye ciddi sorunlar yaratacağı dış basında her zaman değinilen bir konuyken Türk kamuoyunun bu durumdan habersizmiş gibi davranması da muhtemel sıkıntılara hazırlıksız yakalanma ihtimalimizi arttırmaktadır. Ancak hiçbir şey için geç kalınmadığını belirterek bu noktadan sonra bu detaylara dikkat etmenin bize uzun vadede huzurlu bir komşuluk ve barış yaşatacağını da belirteyim.

Suriye dışında Mısır ve Libya’da da benzer yapıda grupların bir şekilde iktidarı ele geçirmesi uzun vadede bölgede hem Şii – Sünni gerilimini hem de Arap – Yahudi gerilimini arttırabilecek gelişmelerdir. Nitekim her ne kadar bizim basınımızda yer almasa da Ramazan ayında İsrail’le Mısır arasında yaşanan ve şu ana kadar 50’ye yakın kişinin öldüğü çatışmaların zaman içerisinde yaygınlaşmasının beklenmesi bu yönde hiç de iyi olmayan ilk işaretler olarak kabul edilebilir. Bu tarz haberlere kulaklarımızı kapatmak yerine bunları dikkatle takip etmek, demokrasi ve barışçıl dış politika deneyimlerimizi bu yeni yönetimlerle paylaşmamız uzun vadede bölgesel barış açısından çok ama çok önemlidir. Dahası Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın bölgede sahip olduğu etki de tam da bu aşamada kullanılmalıdır. Aksi takdirde bugün Türkiye’de çok olumlu yaklaşılan Mısır’daki Müslüman Kardeşler ve Suriyeli muhaliflerin uzun vadede ülkemize ve bölgeye vereceği zarar tahminlerimizin çok daha ötesine geçme riski taşımaktadır.

Orta Doğu bir daha asla ve asla eskisi gibi olmayacaktır ve diktatörler devri kapanmıştır. Bu dalga her ne kadar sürecin başlatanı Amerika ve Türkiye’de istenmese de günü geldiğinde Körfez ülkeleri ve Arabistan’a da dayanacaktır. İşte o aşama Türkiye için bugün savunduğu değerlerin önemini ve gerçekten bu değerlere inanılıp inanılmadığını gösterecektir. Ancak ondan önce bölgede aşırı İslam’ın tırmanışta olduğu gerçeği kabullenilmelidir. Bu kabullenişle beraber bölgede atılacak adımlarda çok daha önemli olacaktır. Aynı zamanda Şii – Sünni gerilimi ve Arap – Yahudi geriliminin her geçen gün arttığı bu gerilim tırmanışının bizi çok da uzak olmayan bir gelecekte yeni bir savaşa sürükleyebileceği ve bu savaşların öncekilere benzemeyeceği de dış politika yapıcılarımızın unutmaması gereken bir gerçektir. Türkiye şu ya da bu şekilde bu süreçte bölgenin kendisine benzemesi istenilen ülkedir ama bölge ülkeleriyle arasındaki deneyim farkı, sürecin pek fazla bilinmeyen denklem içermesi bundan sonrası için riskleri ve ne yazık ki çoğu olumsuz olasılıkları arttırmaktadır. Orta Doğu’nun bundan sonra asla eskisi gibi olmayacağını bilip buna göre değerlendirmeli, bahsettiğim olasılıkları her zaman ihtimal dahilinde tutup bundan sonra bu yönde bize her açıdan bağlı bu eski topraklara bakmalıyız.

Bilal ERTUĞRUL

6 Ağustos 2012

21:43

Read Full Post »

ŞANLIURFA’DAN ÇIKAN ACI GERÇEKLER…

Şanlı Urfa Cezaevi’nde Cumartesi günü yaşananlar modern Türkiye’nin bir kısım acı gerçeklerini gözler önüne koydu. 10’u tutuklu, 3’ü hükümlü 13 kişinin yaşamını yitirdiği bu olaylardan sonra çıkan yangında da bazı mahkumlar yaralandı. Dün akşam saatlerinde bu cezaevine yakın 4 cezaevinde daha bu olayların ve yangınların çıkması akıllara “Orada Neler Oluyor?” sorusunu getirdi. Evet, gerçekten özelde cezaevlerinde genelde adalet sisteminde neler oluyor? Bugün bu soruya Şanlı Urfa Cezaevi’nden yükselen feryatlarla cevap bulmaya çalışacağım.

Türkiye’de adalet hep tartışmalı bir konu oldu. Tarihimizden bahsederken adil hükümdarlardan, adalet simgesi, İslam Halifesi Hz. Ömer’den bahsetmeyi bir ülke olarak sevsek de adaleti hiç bugüne getiremedik. Tüm adilliğimiz hep geçmişteki övünmelerde kaldı. Hal böyle olunca memlekette zaten genel anlamda adalete inanan hiç kimse kalmadı. Ama son aylarda adaletin bir kısmındaki sorunlar can yakmaya, vicdanları karartmaya başladı. Önce Pozantı Cezaevi’ndeki çocuklara yönelik akıl almaz olaylar, sonra Şanlı Urfa derken cezaevlerinin de büyük bir sorun olarak ortaya çıktığını gördük. Peki, bu sorunun temeli nedir, nasıl çözülebilir ve bu bağlamda çalışmalar yapılmakta mıdır?

Öncelikle şunu söyleyelim bu sorunun da temeli toplumsal adalet yaklaşımımızdan başlayıp özelde adalet sistemindeki neredeyse tüm eksikliklerden oluşmaktadır. Toplumsal adalet anlayışımızda hapis kavramı suçlu olsun ya da olmasın oraya düşen mahkumun en ağır şekilde cezalandırılması, her yapılanı hak etmesi üzerine kurgulanmıştır. Hal böyle olunca uzun bir süre toplum olarak hapishanelerimizde yaşanan insanlık dışı durumlara ses çıkarmadık. Bu ses çıkarmama bugün toplum olarak canımızı çok yakan adalet sistemimizin de bu kadar kötü, vurdumduymaz ve sorgulanmaz olmasına neden oldu. Hapishane koşulları, işkence ve şiddet, mahkumların yaşam alanları üzerine hiç düşünmedik. Onları sanki insanlıklarını kaybetmiş mahlukatlar olarak sınıflandırdık ve bunun sonucunda da ne yazık ki onlara insanca yaşama ve davranma şansı bırakmadık. Bu yaklaşımımızdan dolayı daha önce Pozantı olayında da belirttiğim gibi bu tarz olayların ilk sorumlusu toplum olarak biziz ve kimse bu gerçekten kaçamaz.

Olaylara yol açan özel sebeplere baktığımızda ise Pozantı Cezaevi olaylarında karşımıza çıkan sebeplerden çok da farklı sebeplerle karşılaşmıyoruz. Hapishanelerimiz eski, bakımsız dahası memlekette adalet tutuklama üzerine kurulduğu için kapasitelerinin üzerinde mahkum barındırıyorlar. Bunların dışında yeni Adalet Sarayları yapmakla meşgul Adalet akanlığı uzunca bir zamandır denetim konusunda en kötü bakanlıklardan birisi olma görevini layıkıyla sürdürüyor. Pozantı da kaç kez uyarılmasına rağmen çocuklara tacizi soruşturmadığı ortaya çıkan yöneticilerle karşılaşmıştık. Burada ise hem 2010 hem de 2011 de hazırlanan raporlarda kapasite üstü kullanımda olduğu belirtilen, mahkumların insani yaşamın sınırlarına geldikleri belirtilen bir cezaevinin bu şekilde kullanıma devam etmesi yine yapılan denetimlerin geçersizliğini göstermekte. Sayın Bakan bugün yaptığı açıklamada “İstifam sorunları çözecekse ederim” diyor . Bence sayın bakan bu derece yapısal değişimlerle uğraştığı bir dönemde temel sorunlardan birisi olduğu artık gün gibi açığa çıkmış bu konuya daha fazla zaman ayırmalı. Kendi istifasının sonucu belli olmamakla beraber bu tarz olaylarda daha önce gelmiş raporları hiçe sayan, durumu olduğu gibi sürdüren bürokratlarının istifasını alsa daha iyi olur. Pozantı olayından sonra bu olmadı, umarım bu olayda yapar ve kendisi de rahatlar.

Şanlı Urfa’dan çıkan bir diğer acı gerçek ise tutuklu / hükümlü oranları ve bu sorunun cezaevlerinde en azından kapasite sorununun da temelinde olduğunun görülmesidir. Ölen 13 kişiden 10’unun tutuklu olması yani eğer adam gibi bir hukuk sistemimiz olsa dışarıda olacak olma durumları olayın en acıtıcı noktalarından birisi olarak göze çarpmaktadır. Daha önce de defalarca sizlerle paylaştığım üzere bir ülkede tutuklu / hükümlü oranı modern oran olan 1’in altı yerine 3’ü bulmuşsa yani modern dünyada suçun kesinleşmesine kadar kişilerin özgürlüğü önemliyken bir ülkede tutuklama hüküm vermeye dönmüşse o ülkede adalet yoğun bakımda kalmıştır. Bizde de durum bundan öte değildir. Hükümet son yıllarda ardı ardına yeni yasalar ve yeni adalet sarayları yapmakta ama sorun azalmak yerine artmaktadır. Bu durumda hukukun yeniden düzenlenmesi ve yeni anayasa ama işine değil ülkeye gelen anayasa için de artık zaman daralmaktadır. Eğer düzgün ve tutarlı, modern bir hukuk sistemimiz olsa bu kadar tutuklu olmaz ve hapishanelerde 6 kişilik koğuşlarda 20 kişi kalmazdı. Bu bakımdan bu olayların en acı çığlığı bu ülkede hukukun bittiği gerçeği olmuştur.

Türkiye’de hukuk iflas etmiş, ölüm fermanı başta halkın genel hukuksuzluğu sonra da yönetenlerin hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunu tercih etmeleriyle imzalanmıştır. Ancak bu durum artık bu şekilde gitmeyecektir ve gitmemelidir. Halk olarak kapanan gözleri açmalı, susan vicdanları konuşturmalıyız. Bugün yanan başkası yarın biz olabiliriz. Hali hazırda her an nefes almaktan ötürü tutuklanabileceğimiz bu ülkede artık buna bir son vermeliyiz. Ak Parti hükümeti de artık üstünler hukukuna çalışmaktan vazgeçmeli kendisini seçen halkın bir gün karar değiştirebileceğini, o karar değiştiğinde üstünlüğünün kaybolacağını ve o gün yananların kendilerinden olacağını görmeli, yeni anayasayla hukukun üstünlüğü için daha fazla can kaybettirmemelidir. Yoksa bu yük, bu feryat bir gün onun sonunu getirecek bir büyüklüğe ulaşabilir.

Bilal ERTUĞRUL

19 Haziran 2012

17:20

Read Full Post »

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

Dün Kabil, Bağdat, Gazze

Bugün yürekte yangın adı çok uzak Hula

Ölen de öldüren de benzemiyor burada

Çıkan kurşun hesapsız saplanmış çocuklara

Ölen her çocuk için açılsın okyanuslar

Yeryüzü denen cehennemi kaplasın azgın sular

Hula’nın çocukları yetim, hepsi bin yıl anılsın

Kararmış vicdanlar yana yana kan kussun

Görmeyen gözlerden yaş hiç durmadan aksın

Belki o zaman anlarız silahları

Belki o an yakarız başıboş cellatları

El ele yok ederken son kalan insanlığı

Damla damla kan çeker Hula’nın toprakları

El insaf demez gider diktanın korkakları

Anlamazlar ölen kendi çocukları

Ana ayrı, baba ayrı, kader ayrı olsa da

Hepsi aynı sevdaya akan aşk sunakları

O sunaklar gün gelir, taşar sel olurlar

Hem de öyle bir sel ki, Şam’ı yakıp yıkarlar

Ama orası yetmez yıksınlar tüm dünyayı

Öyle bir yıksınlar ki dünya tatsın acıyı

Her gördüğüm çocukta yaşarım bu anları

Anne deyip ölürken Hula’nın çocukları

Dur, düşün bir an olsun bırak boş mavraları

Vicdanına kulak ver, aç göz kapaklarını

Duymasan da uzaktan o acı çığlıkları

Sen uyurken ölüyor Hula’nın çocukları…

Bilal ERTUĞRUL

2 Mayıs 2012

21:08

Read Full Post »

GÜNDEME DAİR – 3…

GÜNDEME DAİR – 3…

MEMURLAR VE GENEL OLARAK EKONOMİK YANSI(MA)MA…

Gündeme dair yazı dizimin ilk iki yazısında özellikle son 1 ayda çok konuşulan, 29 Mayıs tarihli mahkemeye doğru daha da yoğunlaşacağını düşündüğüm Aziz Yıldırım’ın tutukluluğu, Cemaat ve Fenerbahçe camiası arasında oluşmaya başladığı iddia edilen kavga üzerine fikirlerimi sizlerle paylaştım. Bu konu dışında özellikle dün yaşanan grev ve eylemlerle bir kez daha gündemin ilk sırasına oturan Memur maaşlarına zam ve genel olarak ekonomik performansın halka yansı(ma)ması üzerine fikirlerimi bildireceğim.

Geçtiğimiz hafta Türkiye eski ama uzun zamandır görmediği bir dostu yeniden gördü: Memurların Toplu Görüşme Haberleri ve Eylemler… Evet, Türkiye memurlarla hükümet arasındaki zam görüşmelerini her iki yılda bir görür, konuşur, az bir süre de olsa tartışırdı. Ama memurların masadan kalkması, eylem ve grev çağrısı yapması gibi hareketler en son rahmetli Bülent Ecevit döneminde yani ekonomik kriz döneminde görülmüştü. Ak Parti döneminde Cumhuriyet Mitingleri ya da çeşitli insan hakları mitingleri yapıldı yapılmasına ama direkt olarak ekonomik temelli memur, işçi yürüyüşleri (tekel işçileri eylemi hariç) pek görülmüyordu. Memurlar toplu görüşme hakkına ek olarak yine Ak Parti döneminde Toplu Sözleşme hakkını da aldılar ve bu hakkı açıktan ilk kullanma fırsatlarında pek de beklediklerini alamadılar. İsterseniz önce özelde memur maaşları, istenen zam ve olabilirliği üzerine konuşup daha sonra da genel olarak ekonomik yansı(ma)maya bakalım.

Memurlarla hükümet arasında geçtiğimiz hafta son aşamasına gelinen zam pazarlığında memurlar 2012 ve 2013 için %15-20 aralığında maaş artış isteklerinde bulundu. Hükümet buna karşı en son ilk yıl için %7,5, 2013 için ise %6,5 gibi memurların isteklerinden oldukça aşağıda teklif getirdi ve görüşmeler çıkmaza girdi. Çıkmaza girilen görüşmelerde bundan sonra hakem heyetinin kararı beklenecek ama memurların sokaklarda görünmeye başlaması bazı değişimlerin habercisi olarak ortaya çıkabilir.

Peki, gerçekten memurlar hak ettikleri bir zammı mı istiyor yoksa hükümetten gelen tepkilerde belirtildiği gibi çok mu yüksekten uçuyorlar? Kanımca memurların istekleri beklenen seviyenin üzerinde de olsa hak etmedikleri bir istek değil. Çünkü seçim meydanlarında hükümetin sıkça başvurduğu istikrar ve bu istikrarın getireceği ekonomik refahın halka yansıma isteği artık pek çok kesimde baş gösteren bir istek. Bundan önce eskiye göre iyiyiz diyenlerin yerini nasıl daha iyiyiz, cebimizde daha iyi olsun diyenler alacak. Hükümetin söylediği gibi Türk ekonomisi son 10 yılda gerçekten ciddi bir performans ortaya koydu. Ancak bu performansın halka yansıması yarım kaldı. Ülkedeki gelir dağılımını gösteren Gini katsayılarından da anlaşılacağı üzere Türkiye’de son 10 yılda ekonomik kalkınmayla paralel olarak gelir dağılımında da bir adaletsizlik ortaya çıktı. Hal böyle olunca ekonomik performans halka yansımadı. Peki, ne oldu da bugün insanlar bu durumdan şikayet etmeye başladı? Neden daha önce bu istekler açıklanmıyordu? Şimdi bu noktaya yoğunlaşalım isterseniz…

Türkiye 90’lı yılları ülke tarihinin en kötü ekonomik dönemi olarak yaşadı. Yarım yamalak başlatılan ama tamamlanamayan Liberal ekonomik düzenin sahtekar yetiştirme yetisi ve siyasi becerisizlik, yolsuzlukla birleşince yoksulluk ve krizler kaçınılmaz oldu. Bu krizlerin sonuncusu olan 2001 krizi sonucu halk siyasi arenayı baştan aşağı değiştirdi ve malumunuz Ak Parti’de bu dönemde iktidarı aldı. İktidarın ilk yıllarında halk eski kötü günlerin getirdiği yüksek enflasyon, yüksek faiz, işsizlik gibi rakamları görmediği için ekonomiye hep iyi not verildi. Ancak zaman geçti, kuşak değişti ve insanlar yavaştan bu büyümenin kalkınma olarak kendilerine dönemsini istedi. Aradan geçen 10 yıldan sonra artık 90’ların karanlık dehlizlerinden dem vurmak insanlar için yeterli değil. Dahası pek çok kesim ekonomik kalkınmanın kendilerine yansıması için Ak Parti’ye yeteri kadar destek verdiklerini düşünüyor. Örneğin memur sendikaları pek çok değişiklikte hükümetin yanında durduklarından bugünde bunun karşılığını almak istiyorlar. Dahası hükümetin sürekli olarak ekonomik başarıdan dem vurması, uluslar arası kuruluşlarla yapılan not kavgaları insanların ülkenin ekonomik durumunu belki de gereğinden daha iyi görmesine yol açtı. E hal böyle olunca insanlar daha yüksek maaş artışları, daha düşük zamlar beklemeye başladı. İşte bu sebeptendir ki insanlar son yapılan zamlara da düşük maaş artışlarına da daha önce en azından Ak Parti döneminde vermedikleri tepkiyi vermeye başladılar. Örneğin daha önce hep hükümetle uyumlu gözüken Memur-Sen Başkanı Sayın Gündoğdu’nun hükümet bize sürekli ekonomik başarıdan bahsediyor ama masada sanki derecelendirme kuruluşlarının ağzından konuşuyor diyerek bu rahatsızlığı en yüksek ağızdan duyurdu. Peki, u noktada olası çözüm nasıl sağlanır ve bundan sonra bu süreç nasıl gider. İsterseniz son olarak da bu konuya değinelim.

Türkiye Ak Parti döneminde önemli değişimler yaşadı. 90’lı yılların karmaşasından özellikle Ak Parti’nin ilk dönemindeki devrimci yaklaşımla uzaklaşan ülke son dönemde daha farklı istekleri dile getirmeye başladı. Başbakan seçim propagandasında bu Ustalık dönemim olacak derken aslında halkın kendisinden beklediğini bildiğini de gösteriyordu. Sırf bu ustalık dönemi beklentileri bile hükümetin işini zorlaştıracaktı ve nitekim zorlaştırıyor. İnsanlar değişti, kuşak değişti. Yeni kuşak daha fazla adalet ve özgürlük istiyor bu yüzden Yeni Anayasa diyor. Yeni kuşak güçlü ekonomi diyor bu yüzden daha yüksek maaş ve daha düşük zam oranları istiyor. Bu kuşak daha güçlü ülke diyor ve bu yüzden terör gibi kronikleşmiş sorunlarda daha hızlı ve kalıcı çözümler istiyor. Yani açıkçası yeni kuşak ilk iki Ak Parti iktidarında istediğinden Daha Çok Şeyi istiyor. Bu noktada önemli olan hükümetin ev genel konjonktürün buna uygun olup olmadığıdır. Kanımca ne hükümet ne de konjonktür şu anda buna uygun değil. Yani ustalık dönemi bu değil. Belki yanılıyorumdur ama Ak Parti’de oluşan ne yaparsak kazanırız havası, olduğumuzdan daha güçlüyüz mesajının pek çok alanda gereksiz bir biçimde verilmesiyle beklentilerin arttırılması ve buna uygun kadroların oluşturulmaması bugün yaşanmaya başlayan sorunların temel sebebidir. Ha bu durum nasıl devam eder derseniz ben bundan sonra daha zorlu bir süreç yaşanacağını düşünüyorum. İnsanlar daha fazlasını isteyecek, eldekiyle yetinme devri bitecek ve belki de iktidarın buna vereceği cevap onun kimileri için bitmez gözüken ömrünü belirleyecek. Hep beraber seyredip göreceğiz…

Bilal ERTUĞRUL

27 Mayıs 2012

06:06

Read Full Post »

GÜNDEME DAİR – 2…

FENERBAHÇE VE CEMAAT – 2…

İlk yazımda genel olarak şike soruşturması süreci, futbol yönetiminde yaşanan değişimler ve Etik Kurulu kararlarına kadar olan süreci aktarmış, alınan kararlar da unutulan iki önemli nokta olduğunu düşündüğümü sizlerle paylaşmıştım. Evet, unutulan ya da gözden kaçan ama bence kesinlikle kaçmaması gereken şey Fenerbahçe taraftarı, bu taraftarın yıl boyunca takımına ve başkanına verdiği destek ve bu desteğin aklanmış bir kulübe rağmen Aziz Yıldırım içerdeyken dinmeyeceği hatta bir öfke seline dönüşeceğiydi. Peki, bu sel nereye akacaktı, işte bu yazıda akan sel, nereye aktığı ya da nereye akıtılmak istendiğiyle ilgili fikirlerimi paylaşacağım.

Yıldırım Demirören’in Şubat ayı sonunda Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olmasıyla yavaş yavaş herkes kulüplerin ceza almayacağını benimsemeye başlamıştı. Ancak Fenerbahçe taraftarının yüreği rahat değildi. Tam o dönemde başlayan Aziz Yıldırım’ın davası bu rahatsızlığı giderecekti. Başkanlarını aylar sonra dışarıda gören taraftar onun “kesinlikle şike yapmadık” söylemi ve hakkındaki iddialara verdiği yanıtlarla rahatlıyor ama bu rahatlık aynı zamanda Aziz Yıldırım’a verilen desteği bir çığa dönüştürüyordu. Taraftar başından beri sahada şike yaşanmadığına inanmıştı ama yavaş yavaş Başkanlarının farklı bir hesaplaşmadan içerde olduğuna kanaat getirdi ve bu ona verilen destekle birleşince karşısına çıkacak her şeyi yok edebilecek bir büyüklüğe ulaştı.

Bu arada Demirören Federasyonu ve Fenerbahçe yönetimi arasında yapıldığını düşündüğüm anlaşmayla Fenerbahçe Cas davasını çekti ve ardından beklendiği gibi Federasyon da tüm kulüpleri akladı. İçerde her şey netleşmiş, Fenerbahçe puan silinmesiyle dahi karşılaşmamış dahası futbol takımının geçen yılki kupası alınmamıştı. Peki, o zaman Aziz Yıldırım halen neden içerdeydi? İşte bu sorunun gerçek yanıtını bilen insan sayısı kanımca Türkiye’de bir elin parmaklarını geçmiyor ve bu bilinmezlik de açıkçası her geçen gün toplumu geriyor. Son duruşmaya işte bu duygularla giden Fenerbahçe taraftarı ve polis kuvvetleri arasında yaşanan olaylar demin bahsettiğim selin akması için bir yer gösterdi ve bir anda medyanın, olayların bu yönde akışını isteyenlerin desteğiyle, gündemin bir numaralı kavgasının adı kondu: Fenerbahçe vs. Cemaat…

Peki, gerçekten böyle bir şey var mı? Aziz Yıldırım’ı içerde tutan, dahası kulübü ele geçirmek isteyen cemaat mi? Yoksa birileri hedef şaşırtmak ve cemaatle açıktan yapamadıkları kavgayı yapmak için Fenerbahçe camiasını kullanıyor mu? İşte bu sorulara verilecek cevaplar kanımca Türkiye’nin yakın gelecekteki en önemli meselelerinden birisi olacak. Neden mi, olaya çift taraflı bakıp, açıklayalım.

Öncelikle mağdur olduğunu düşünen Fenerbahçe camiası ve milyonlarca taraftarı artık başkanlarının suçsuzluğuna %100 inanmış durumda ve onu orada tutandan ne pahasına olursa olsun öç alınması gerektiğini düşünmekteler. Türk yargı sisteminde Cemaat’in uzun süredir bilinen ve arttırdığı varlığı, polisle yaşanan çatışmalar, Türkiye’de yaşanan her gelişmeyi kontrol edecek iki güç olduğu bunlardan hükümetin başında Fenerbahçeli Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın olması ve ondan kulübe karşı bir operasyon beklenmemesi olağan şüpheli olarak Cemaat’i ön plana çıkarmış durumda. Ve sarı lacivert camia son kongrede olduğu gibi tüm oklarını cemaate çevirmiş halde 29 Mayıs duruşmasını bekliyor. Aziz Yıldırım tahliye olursa herkesten daha iyi bildiğini düşündüğüm rakipleri ve onu içerde tutanlarla hesaplaşacağından ya da barışacağından dolayı en azından ortalığın sakinleşip, UEFA cezası dışında gündemden silineceğini düşünmekteyim. Ancak ve koskoca bir ancak, eğer bu duruşmada da Aziz Yıldırım serbest kalmazsa tepkinin artacağı, hatta Cemaat boyutunu aşıp hükümete doğru yönelebileceği, bunun da önümüzdeki 3 yılda yapılması muhtemel 3 seçimde hükümetin son istediği şeylerden olacağı da benim tahmin ettiğim senaryolardan.

Bir de olayın diğer tarafına bakalım. Son yıllarda pek çok konuda olayın diğer tarafı olan, polis, yargı ve devlet içerisindeki her yanlış ya da tepki çeken unsurda ismi servis edilen modern Türkiye’nin sosyal iktidarı olarak daha önce tanımladığım Cemaat ya da Hizmet’e bakalım yani… Evet, son yıllarda Türkiye’de çok güçlenen Anadolu sermayesi ve orta sınıfın etkinliğinde, Fethullah Gülen’in ruhani önderliğinde ılımlı İslam anlayışı ve belli alanlarda yaptıkları evrensel çalışmalarla sadece Türkiye’de değil dünyada da tepki, hayret ya da tebrikle karşılaşan Cemaate. Cemaat ya da kendi tanımlamasıyla Hizmet 2000’li yılların büyüyen Türkiye’sine paralel bir büyüme gösterdi. Eğitim üzerine yapılan yoğun çalışmaların sonucunda pek çok alanda cemaate sempati duyan, bir şekilde onunla bağlantılı pek çok üst düzey yönetici yetişti. Resmi bir siyasi parti desteklememekle beraber Ak Parti’ye ciddi bir destek veren Cemaat – Ak Parti ile oluşturduğu bu iş birliğiyle aslında ilk dönem demokratikleşme dalgasında da önemli rol oynadı. Ancak son yıllarda bu birliğin çatırdamaya başladığına dair olaylar ardı ardına gelmeye başladı. Öncelikle şunu belirteyim bu iş birliği resmi olarak tüm Cemaat mensuplarının Ak Partili olması anlamına gelmiyordu ve bugün de öyle değil. Ancak özellikle her iki gruba karşı kişiler uzun bir dönem Cemaat = Ak Parti izlenimi yaratmaya çalıştılar. Bu izlenim başarılı oldu mu olmadı mı tartışılır ama son dönemde hem Cemaat hem de AK Parti içerisindeki belli grupları rahatsız ettiği ve bu birliğin dışarıdan değil de içerden bozulduğunu düşünmekteyim. Nasıl mı açıklayalım.

Az önce de belirttiğim gibi son dönemde her olumsuz olayda, özellikle yargı ve polis işin içindeyse tepkiler bir şekilde Cemaat’e yönetiliyor. Peki bu Cemaat bu kadar güçlü mü ve gerçekten bu olayların hepsini o mu yapıyor? Öncelikle son Fenerbahçe olayı başta olmak üzere bir ülkenin çok önemli bir kısmını ilgilendiren operasyonları sosyal iktidar da bulunan güçler yapamaz, mutlaka siyasi iktidarın desteği olması lazımdır. Yine Oda Tv, Ergenekon, Balyoz gibi Cemaate mal edilen diğer davalara bakalım. Ahmet Şık ve Nedim Şener sembolleşip tepkilerin merkezsine gelince tutukluluk halleri sona erdirildi. Sizce onları göz altında tutan Cemaat olsa kahramanlaştırıp hadi bunun ekmeğini yiyin deyip dışarı salar mıydı? Ya da Fenerbahçe’yle Cemaat arasında bir savaş yaşansa Fenerbahçe gerçekten içerde ceza almadan kurtulabilir miydi? Yapmayın, oyunu görün. Evet, Türkiye’de cemaat pek çok kamu kuruluşunda aktif ama yalnız değil. Üstelik kontrolsüz hiç değil. Bunu en son Mit Müsteşarı ifadeye çağrıldığında gördük. Cemaat bu kadar güçlü olsa onu da içeri alamaz mıydı ya da sınırsız bir gücü varsa nasıl sınırlandırıldı? İşte bu sorulara odaklandığımızda 29 Mayıs tarihli Aziz Yıldırım’ın duruşması kanımca içerde pek çok olaya gebe olacaktır. Olası bir tutukluluk halinin devam kararıyla gözler siyasi arena ve hükümete çevrilecek, Cemaat’e çevrilen oklar yön değiştirecektir.

Cemaatlerin neden var olması gerektiğine dair daha önceki haftalarda bir yazı yayınlamıştım. Halen aynı fikirdeyim ve karşıtlarının da oluşumuyla bir ülkenin gelişiminde önemli rol oynayacaklarını düşünüyorum. Ama bazı huyların hem cemaatte hem de genel kamuoyunda değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Kamuoyu her taşın altına cemaati sokmaktan vazgeçmeli, yeri geldiğinde siyasi irade ve ona oy veren bizatihi kendi yarısını yanlış ve aksak giden işler için eleştirebilmelidir. Cemaatte pek çok alanda geliştirdiği etkinliğini tıpkı 4-5 yıl önce olduğu gibi daha demokrat, daha özgür bir Türkiye için harcamalı. Yanlış da olsa her anda iktidarın sözcüsü olmamalı, Uludere gibi vicdanlara vurulan yaralarda sesini duyurmalı. Çünkü artık görülmüştür ki Cemaat bunları yapmazsa her taşın altında aranacaktır ve emin olunmalıdır ki hatır uğruna altına bakmadığı taşlar yanında olmayacaktır. Yani bana göre bugün bir oyun oynanmakta, Aziz Yıldırım’ı içerde tutan irade Cemaat’i Fenerbahçe’ye karşı getirerek her iki kuvvete de zarar vermeye çalışmaktadır. Her iki taraf da bundan nasıl mı kurtulur, Cemaat suçsuz olduğu artık görülen ve vicdanlara yerleşen Aziz Yıldırm’ın çıkması için elinden geleni yapar, o da çıkınca onlara bu oyunu oynayanı açıklar. Bundan başka bir ihtimalde ise bu konu gündemi daha uzun süre mıncıklar.

Bilal ERTUĞRUL

23 Mayıs 2012

19:38

Read Full Post »

GÜNDEME DAİR – 1…

FENERBAHÇE VE CEMAAT – 1…

Bir süredir Türkiye’nin iç gündemine yönelik konularda fikirlerimi sizlerle paylaşma fırsatı bulamadım. Yaz başlangıcıyla beraber temposu artan iş ve akademik kariyer yazılarıma kısa bir ara vermeme neden oldu. Bugün sizlerle daha önce de üzerinde konuştuğumuz şike soruşturması, tutuklanmalar, Fenerbahçe ve cemaat arasında yaşanan ya da yaşanması amaçlanan kavgaya dair fikirlerimi paylaşarak gündeme ilişkin fikirlerimi paylaşacağım.

Hepinizin malumu 3 Temmuz 2011 Pazar sabahı Türkiye son yıllarda artık anormallikten çıkan ve bizim için normale dönen büyük bir soruşturma ve tutuklama dalgasıyla güne merhaba dedi. Başta Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım olmak üzere futbol camiasından pek çok kişi 2010 – 2011 sezonuna yönelik yapılan Şike ve Teşvik Operasyonu kapsamında gözaltına alındı ve daha sonra tutuklandı. Aynı ay içerisinde 3 ayrı dalgada soruşturma önce Trabzonspor sonra da Beşiktaş ve sayısı 8’i bulan Süper Lig takımını kapsayacak şekilde genişletildi. Önceleri basının da abartısıyla neredeyse geçtiğimiz yıl her maçta şike yapıldığı zannedildi. Sonra şike yapılan maç olmadığı teşebbüs edilen maçlar olduğu söylenirken o dönem Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olan Mehmet Ali Aydınlar ve yönetimi UEFA’nın da yaptığı baskı sonucu Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’ne göndermedi.

Olaylar tam bir sarmala girmişken nerede kaldı dediğimiz siyaset de nihayet davaya müdahil oldu. Önce Aziz Yıldırım’ı kurtarmak için yasa çıkartılacağı söylendi. Sonra henüz 6 ay önce yasalaşmış bir yasanın maddeleri değiştirilip şike ve teşvik yapan kişilere yönelik adli cezalarda indirime gidildi. Bu indirimden aşta Serdar Adalı ve Tayfur Havutçu olmak üzere pek çok kişi faydalanırken Aziz Yıldırım içerde tutulmaya devam etti. Yani Yıldırım’ın içerde tutulma sebebinin şike olmadığı ortaya ancak 5 ay sonra çıktı.

Hazır siyasiler indirim yapmışken bizler de futboldaki cezaları düzenleyelim diyen başlarını Yıldırım Demirören’in çektiği bir grup Mehmet Ali Aydınlar’ı bir kongre toplaması ve bu cezaları düzenleyen 58. Maddeyi düzenlemesi konusunda ikna etti. Ancak kongre günü sadece Beşiktaş ve birkaç kulüp değişikliğe onay verirken başta herkes “adaletin bekçisi benim” demeye başladı. Kendisine kurulan bu tuzağa düşen, dahası aldatılmış hisseden, daha 7 ay önce tam destekle başkanlığa seçilen ama başkanlığının ertesi haftasında bu kaosun içinde kalan, hayatının en önemli göreviyle hayatını adadığı renklerin arasında kalan, en kötüsü yanlış yönlendirilen Mehmet Ali Aydınlar bu kirli ve herkesin bir yerlerden elini soktuğu, bugün söylenenin yarını tutmadığı ortamda kalmadı ve istifa etti. Bir bakıma ortalıkta dolaşan son erlerden birisi meydanı terk etti

Mehmet Ali Aydınlar’ın istifa etmesiyle bir anda daha bir hafta önce onu istifaya sürükleyen kongreyi düzenleten, kongrede Aydınlar’ın arkasında duran tek büyük kulüp başkanı olan Yıldırım Demirören adaylığını açıkladı. Adaylık döneminde “Gerekirse tüm takımlarımız 5 yıl Avrupa’ya gitmez” tarzı açıklamalarıyla tehlike sinyalleri verse de Galatasaray hariç tüm futbol ailesi tarafından Başkanlığa getirildi. Başkanlığa gelmesiyle beraber önceki 6 ayda karmaşa haline gelmiş sorunları da çözdü gerçekten ama yaptığı çözümün Avrupa’daki sonucu ne olacak onu bilmiyoruz. Peki, nasıl çözdü, kısaca hatırlatayım.

Öncelikle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın desteğini aldı ve içerde elini güçlendirdi. Başbakan’ın da yukarda değindiğim gerekirse Avrupa’ya gitmeme şeklindeki açıklamalarıyla futbol dünyasını aynı görüşte olduklarına ikna etti. Sonra Fenerbahçe yönetimiyle federasyon arasında atılan köprüleri kurdu. Fenerbahçe yönetimi aylar boyunca namus davamız dediği Cas Davası’nı çektiği an zaten bu anlaşmanın yapıldığı ve Fenerbahçe’nin herhangi bir ceza almayacağı garantilenmiş oldu. Diğer takımlar ucu kendisine değer mi bilmedikleri ve bu çözümün bir şekilde Başbakan destekli olduğunu bildikleri için adalete güvenmek yerine adalete sırt dönmeyi ve güce güvenmeyi kabul edip sustular. Sonra cezalar açıklandı. Bazı oyuncular kendi kendilerine şike yapmaktan 2-3 yıl ceza aldı, bazı yöneticiler teşebbüs etmekten ceza aldı ama tüm kulüpler aklandı. Yani Demirören dediğini yaptı.

Demirören dediğini yaptı yapmasına ama o ve bu çözümü destekleyen, göz yuman ya da yo gösteren herkes bu süreçte çok ama çok önemli iki şeyi unuttu. Bunların ilki UEFA’nın oyuncu ve yöneticiler ceza alırken kulüplerin ceza almamasını kabul etmeyeceğiydi ki kanımca 1 Haziran’da adli körlüğün sadece bizde olduğunu hem de ülke olarak genelimize yayılmış bir hastalık olduğunu çok acı bir şekilde gösterecekler. İkinci unutulan şey ise dünya takım sporları ve taraftarlık tarihinin en büyük kaynaşma ve bütünleşme örneklerinden birini hem de bir iki gün değil bir sezon boyunca gösteren Fenerbahçe taraftarının herkes temizlenirken başkanlarının aklanmış bir biçimde içerde yatmasına sessiz kalmayacaklarıydı.

Not: İlk unutulana 1 Haziran sonrası UEFA kararları çıkınca değineceğim, devam yazımda ikinci unutulanla yani Fenerbahçe taraftarının tepkisi, bu tepkinin cemaate yönelmesi ve oluşan ortamla ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

22 Mayıs 2012

17:42

Read Full Post »

Older Posts »