Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘ne yapmalı’

Türkiye 2 gündür sokaklarda… İnsanlar bir şekilde seslerini duyurup, toplumun kanayan yaralarından birisine karşı duruşlarını gösteriyorlar. Tarsus’da hayatının baharında, önünde yaşayacağı onca yıl varken tecavüze uğrayıp hunharca yakılan Özgecan’ın yası bu ülkenin son dönemdeki en büyük yaslarından birisi olmaya doğru gidiyor. İnsanlığını öldürmemiş, bir şekilde kırıntılarını bir yerlerinde saklayabilmiş herkesin yüreğinin bir yerine düşen ateş olup çıkıverdi Özgecan. İnsanlar hem acısını paylaşıyor hem de suçlunun kim olduğunu, benzer cinayetlerin nasıl durdurulabileceğini tartışıyorlar. Peki, Özgecan kimdi, katili, o gencecik cana kıyanlar kimlerdi?

Özgecan, milyonlarcamız gibi benimde tanımadığım, daha önce görmediğim ama aslında hayatımın her anında bana pek çoklarından yakın olan birisiydi. Özgecan; çok sevdiğim bu ülkede bir türlü kıymetini anlayamadığımız fidanlarımızdan birsiydi. Belki tanışmamıştık ama onun gibi onlarcası geçmişti ömrümden ve geçecekti, kimisi kısmen kimisi derinden etkileyecekti. Bazılarını hiç unutamayacaktım, bazılarından kaçacaktım ama hepsi hayatıma o ya da bu şekilde anlam katacaktı. Özgecan, bu toplumun yarattığı kültürün masum kurbanlarından sadece birisi. Ondan önce de çok kurban verdik ve belki de ondan sonra da kurbanlarımız olacak. Her seferinde seslerimiz yükselecek, paylaşıp duracağız tepkilerimizi ama hiçbirisini geri getiremeyeceğiz. İşin kötü yanı bu masum fidanların katili olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmekten sürekli kaçacağız. Evet, Özgecan’ın ve ondan önce katledilmiş onlarca canın katilini uzakta aramaya gerek yok. Hepimiz ellerimizi alıp bakınca kandan başka bir şey görmeyeceğiz. Bu gencecik masumların kanından başka bir kan değil ellerimizdeki ve ne gün o kanlı ellerin bize ait olduğu gerçeğiyle yüzleşirsek o gün Özgecanları kaybetmemeyi başaracağız.

Biliyorum bu satırları okurken bazılarınız zoruna gidecek, “ne yani 80 milyonu 3 insanlıktan çıkmış mahlukat yüzünden katil mi ilan ediyorsun” diyenler olacak, “ben her zaman bu cinayetlerin karşısında sesimi çıkardım, elimden geleni yaptım, nasıl katili ben olurum?” ama kusura bakmayın bu gaddarlığın aramızda filizlendiğini, o katillerin bizden birileri olduğunu görmezden geldiğimiz sürece, bu ölümlere ferman çıkardığımız sürece eli kanlı katillerden başka bir şey değiliz. Bugün Özgecan’ın önce tecavüz sonra yakılmasıyla yüreğimize düşen acı elimizdeki kanı temizlemeye yetmeyecek. Çünkü yıllardır uçkuruna hakim olamayan canilerin anlık tatminlerine kurban verdiğimiz onlarca cana rağmen değişmediysek, değiştiremediysek suçun en büyük ortakları da biziz demektir. Bugün Özgecan için göz yaşlarımızı akıtmak yerine birilerini suçlayıp kendimize hiç dönüp bakmadıysak, utanmadıysak hayatının baharında koparılan bu fidan için yaşattığımız bu kültürden, suçlu biziz demektir. Bundan önce öldürülen onlarca kadının hikayelerini üçünce sayfalardan okuyup geçen, en çok önemsediğimizi birkaç günde unutan da biz değil miyiz? Peki, o zaman nasıl bu katlin ortağı değiliz?

Özgecan’ın katili benim, sensin ve bizim gibi gözünün önünde koparılan onlarca fidana karşı dur diyemeyenlerden başkası değil. Peki, ne zaman bu kadar duyarsız olduk, sanırım işin orasını bu sefer anladım. Özgecan’dan önce kaybettiklerimizi anamız, bacımız ya da çok değil 2 gece önce yüreğimizi çıkarıp ellerine sunacak kadar sevdiğimiz yârimiz kadar önemsemedik. Onların da birilerinin anası, bacısı, yâri olduğunu, onlarla beraber solan hayatların da en az bizimkiler kadar kutsal olduğunu ve en temelde her şeyin üzerinde kadın, ana, bacı, yar olmadan “insan” olduklarını ve yaşama hakkının en az bizim kadar onların da hakkı olduğunu hatırlasaydık ya da hatırladıklarımız da unutmasaydık belki bugün Özgecan aramızdaydı. Çünkü ancak unutmasaydık, unutturmasaydık toplumun içinde yeşermiş bu caniliği engelleyebilirdik. Peki biz ne yaptık, hep canımız yandığında sesimizi çıkardık, ateş bizim ocağımıza düştüğünde yandık, canilerle her gün yüzleşmemize rağmen üç maymunu oynamaktan bıkmadık.

Bugün bu ateş tüm ülkeyi yakıyorsa utancımızın artık taşınmayacak hale geldiğini umut ediyorum. Artık içimizde yeşerttiğimiz bu kültürel uçkur sevdasının, hep ötekileştirerek baktığımı, ne sevincini ne acısını paylaşamadığımız insana değer vermemenin, bizden uzakta olan bize hiç uğramayacakmış gibi hayatlarımızı sürdürüp, olanları hep uzaktan izlemenin taşınmayacak boyutlara erişmiş olmasını, yüreğimize hançer gibi saplanan, oluk oluk dökmeye utandığımız göz yaşlarımızın akma zamanının geldiğini umut ediyorum. Ama dedim ya sadece umut ediyorum, şu anda ne halde miyim, ellerime bakıyorum kan görüyorum, evim, sokağım, şehrim, ülkem; dört bir yan eli kanlı katillerden ibaret ve bu kanın katlettiğim son fidanın kanı olmasını umuyorum. Göz yaşlarım, yüreğimin taşıyamayacağı boyuta gelen, adı her aklıma geldiğinde yanı başımdan koparıldığını düşündüğüm bu fidanın acısını unutmayacağım ve adını her andığımda bir kez daha katil olmamak için elimden gelen çabayı göstereceğim. Gelin siz de başkalarını suçlamaktan, birilerini karalarken kendinizi akladığınızı düşünmekten vazgeçin. Önce hep beraber katil olduğumuzu kabul edelim, edelim ki bir daha yüreklerimize hançer gibi batan bu acıları yaşamayalım. Kabul edelim ki bir fidanın daha koparıldığını görmeyelim. Yoksa, eğer öncekiler gibi yaparsak, birkaç gün sonra unutursak ve bir daha hatırlamazsak günü gelir bu acı sizin, benim, herhangi birimizin ocağına da düşer ve o gün katlettiğimiz onlarca fidanın yükü bizi ezer. Ve o gün ateşin sadece düştüğü yeri yakmaması gerektiğini, bu katil düşüncenin bize uğramaz olmadığını anlarız, ama ne giden fidanlarımızı geri getirebiliriz, ne de elimizdeki kanı temizleyebiliriz. O yüzden bu son olsun…

Reklamlar

Read Full Post »

İNANMAK BAŞARMAKTIR…

BİR DESTAN BÖYLE YAZILDI…

Tarih büyük adamların büyük zaferlerinin not edildiği bir günlükten başka bir şey değildir. Ve yine kimlerin büyük adam olduğuna karar veren yegane yerdir. Asırlardır yazdığımız, yaptığımız onca işin öyküsüdür o. Ve bu öykü aslında sıradan insanlarla efsaneler arasındaki farkın öyküsüdür. Çocukluğumuzdan bu yana zorluklar karşısında yılmamamız gerektiği, onları yenebileceğimiz ve bunun için öncelikle inanmamız gerektiğini anlatıp duran büyüklerle karşılaştık. Önce anne, babamız, sonra hocalarımız sonra fikri bizim için değer ifade eden ya da kendisi öyle zanneden herkes aynı şeyi tekrarlayıp durdu:” İnanmak, Başarmanın Yarısıdır.” Ama pek çoğu kendisi de en kritik dönemeçlerinde inanmadıkları için bu öğütleri bizim için anlam ifade etmedi. Ta ki efsaneleşecek anlara şahit olana kadar. İşte böyle bir ana Pazar akşamı İstanbul’da şahit olduk. Yunanistan’ın Olympiakos takımı CSKA Moskova’yı 19 sayı geriye düştüğü maçta son saniyede devirip Avrupa’nın en büyüğü oldu. Ve tüm sezonki yolculuklarının özeti şuydu: “İnanmak, Başarmaktır…”

Arada sizlerle spor hakkında bazı yazılar paylaşmamdan da anlayacağınız gibi spor hayatımda önemli yer tutmaktadır. Türkiye bazında Futbol, basketbol, voleybol, güreş, halter vb olimpik branşları yakından takip ederim. Uluslar arası arenada ise NBA, Formula 1, Euroleague, Moto Gp, Olimpiyatlar, Diamond League Yarışları, Grand Slamler ve yine pek çok ülkenin yerel liglerini uzunca bir süredir, ki bu sürenin başlangıcı yaşım çift hanelere ulaşmadan önce, takip etmeye çalışırım. Pek çok efsaneye, unutulmaz ana, şampiyona tanık oldum. Ama bu hafta sonu İstanbul’da yaşanan sevinç kadar anlamlısına çok az şahitlik ettim. Bu yüzden de inancın zaferini ve öyküsünü sizlerle paylaşmak istedim.

Avrupa’da kulüpler düzeyinde kıtanın en büyüğünü belirleyen basketbol organizasyonunun tarihi 1958 yılına kadar uzanır. İlk yıllarında kuzey Avrupa takımlarının hegemonyasında olan şampiyona daha sonra Sovyet Basketbolunun beşiği CSKA Moskova ve Real Madrid hegemonyasına girer. 80’lerden itibaren Yugoslav ekolünün gelişmesiyle bu ülke takımlarının başarıları gelirken yavaş yavaş Amerikalı oyuncuların kıtaya gelmesiyle, en çok rağbet ettikleri İtalyan takımları yükselir. 90’lı yıllarda çeşitli karmaşalarla çalkalanan Avrupa Basketbolu Yunan takımlarının ilk kez sahneye çıkışına tanık olur ve 96’da Panathinaikos ve 97’de ezeli rakibi Olympiakos Avrupa’nın en büyüğü olurlar. 2000 yılında Avrupa’nın önde gelen kulüpleri bir araya gelip FİBA’nın dışında kendi liglerini kurmaya karar verirler ve 2000 sezonunda Avrupa’da biri Suproleague diğeri Euroleague olmak üzere iki şampiyona ve iki ayrı şampiyon çıkar. 2001 sezonunda FİBA kulüpler kavgasından kulüpler galip çıkar ve Euroleague kıtanın resmi turnuvası haline gelir. Son 10 yılda ikişer kez CSKA Moskova, Barselona ve Maccabi’nin şampiyonluğuyla sonuçlanan Euroleague’nin bu süreçteki en büyük hayal kırıklığı ise şüphesiz her yıl en güçlü takımı oluşturup sene sonunda evine eli boş dönen Olympiakos oluyordu.

Evet, bu yıla kadar Olympiakos Euroleague tarihinin en büyük hayal kırıklığının adı olarak anılıyordu. Çünkü Sovyetler ve Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya yeni bir güç olarak çıkan Yunan ekolünün iki temsilcisinden birisi olan Olympiakos 15 yılda sadece 1 kez şampiyon olabiliyordu. Hâlbuki ekolün diğer takımı ve tüm kıtada en çok nefret ettikleri takım olan Panathinaikos son 16 yıla 6 şampiyonluk sığdırıp 2 seferden fazla şampiyon olan tek takım olarak rekorları paramparça ediyordu. Yine aynı süreçte ligde son 10 yıl aralıksız şampiyon olan ezeli rakiplerine finalde kaybetmek de her yıl Olympiakos taraftarlarını çileden çıkarıyordu. 2003 – 2005 arasında iyice bataklığa saplanan kulübün bu bataklıktan çıkıp çıkmayacağı merakla bekleniyordu. Kulübün sahipleri olan Angelopulos kardeşler de en az taraftar kadar sabırsızdı ve büyük transferlerle başarıyı yakalayacaklarına inanıyorlardı. Özellikle 2007 – 2011 arasında bu durumu tersine çevirmek için harekete geçen takımın sahipleri büyük isimleri kadrolarına katıyor, Avrupa’da görülmemiş miktarda ödemeler yaparak başarılı olmaya çalışıyor ama takım ne Euroleague ne de Yunan Liginde şampiyon olamıyordu. Bunun üzerine geçen yılın başında takımın başına 97 şampiyonluğunda da takımın başında olan Sırp milli takımının efsane koçu Duşan İvkoviç getiriliyordu. Geçtiğimiz yıl normal sezonda ligi kasıp kavuran takım Euroleague çeyrek finallerinde ilk maçta 89 – 41 ile yani tam 48 sayı farkla yendiği Montepaschi Siena’ya arka arkaya 3 maç kaybediyor ve senen sonunda ezeli rakibi Panathinaikos kupayı alırken evinden izlemekle yetiniyordu.

Bu yıl başlarken 2011 yılında tüm Yunanistan’ı kasıp kavuran ekonomik kriz ülkenin basketboldaki devleri Olympiakos ve Panathinaikos’u da vuruyor ve iki takım da küçülmeye gidiyordu. Ancak Olympiakos’un sahipleri krizden doğrudan etkilenince takım hem ezeli rakibinden hem de Euroleague’de bulunan diğer ekiplerden çok daha mütevazi bir bütçeyle kuruluyordu. Bu bütçe kıyaslamasını yapacak olursak Olympiakos ülkemizin temsilcileri olan Fenerbahçe Ülker ve Efes Pilsen’in yarısından daha az, ilk kez bu lige katılan Galatasaray ile ise eşit seviyede bütçeyle sezona başladı. Finalde karşılaştıkları bu yılın en büyük bütçesine sahip CSKA Moskova’nın ise beşte biri bir bütçeye sahip olduğu söyleniyordu.

Sene başında kaliteli yabancı oyuncusu olmamasıyla neredeyse tamamen Yunan oyunculara yüklenen takım hem ligde hem de Avrupa’da üst üste mağlubiyetler alıyor Euroleague’in en büyüklerinden olan takımın 24 takımdan 16’sının yükseleceği ikinci tura bile çıkması zor gözüküyordu. Fenerbahçe Ülker’in lider bitirdiği grupta kötü giden takım ancak deplasmanda Nancy’i mağlup edip gruptan çıkıyordu.

Gruptan son maçta çıkan Olympiakos ikinci turda Türk takımları Efes ve Galatasaray ile birlikte sezonun açık ara en büyük favorisi CSKA Moskova ile aynı gruba düşüyordu. CSKA’nın 6’da 6 yapıp çıkması beklenen grupta ikincilik içinse Türk takımlarına Olympiakos’tan daha fazla şans veriliyordu. Nitekim ilk maçta sahasında CSKA’ya, ikinci maçta deplasmanda Galatasaray’a yenilen takımın gruptan çıkması artık mucizelere bağlı olacak deniyordu. 3. Hafta Galatasaray namağlup CSKA’yı yenince Anadolu Efes’in sahasında Olympiakos’u yenmesiyle evine dönecek Kırmızı beyazlılar önce deplasmanda geriden gelip kazanıyor sonra da Efes’i kendi sahasında yenerek bende varım diyordu. CSKA deplasmanında alınan 96 – 64’lük mağlubiyet takımın gruptan çıkma şansını son maçta Galatasaray’ı yenmesine bağlıyordu. Galatasaray’ın en etkili oyuncusu Jamon Gordon’un sakatlanması ve maç sonunda sarı kırmızılıların tecrübesizliklerinin bir sonucu olarak yaptığı basit hatalar Olympiakos’u kendilerinin dahi hayal etmediği 8’li finallere taşıyordu.

8’li finallerde rakip bir önceki yıl ilk maçta 48 sayı fark atıp sonra inanılmaz bir şekilde 3 maç kaybettikleri ve tarihlerinin en güçlü kadrosunun Final Four görmesini engelleyen İtalyan devi Montepaschi Siena oluyordu. Takımını koruyan Siena’ya karşı bir önceki takımının yarısını kaybetmiş Olympiakos’a kimse şans tanımıyor ve 3 maçta yenilip evlerine dönmeleri bekleniyordu. Ama bu sefer 3-1 kazanan onlar oluyordu, dahası kaybettikleri tek maçı da son top da kaybediyorlar ve biz ölmedik diyorlardı.

Tüm yaptıklarına rağmen bu peri masalının Final Four ve ligin en güçlü ikinci takımı olan Barcelona’ya kadar süreceği tahmin ediliyordu. Ligi savunma anlamında en az sayı yeme rekoruyla kapatan, ligin en iyi skorerine sahip Barcelona’nın yarı final maçını almasını bekleyenleri bir kez daha yanıltıyorlar ve İstanbul’daki Final’de ezeli rakipleri Panathinaikos’u eleyen CSKA’nın karşısına bu sezon üçüncü kez çıkıyorlardı. Tribünleri dolduran taraftarları dahi kimse onların CSKA gibi bir takımı yeneceğini düşünmüyor dahası herkes fark yemelerini bekliyordu. Nitekim koçları Duşan İvkoviç Final Four öncesi CSKA ile 100 kez karşılaşsak ancak bir kaçını kazanabiliriz ve bu birkaç taneden birisinin İstanbul’da olması için mücadele edeceğiz diyordu. Maç beklendiği gibi başlıyordu. CSKA her alanda oyunu domine ediyor, maçın ilk yarısında rakibine sadece ve sadece 20 sayı şansı tanıyıp farkı 14’e çıkarıyordu. 3. Periyodun sonuna doğru fark 19 sayıya çıkarken tarihi bir farkın geldiği düşünülüyordu ve Olympiakos skorboardda sadece 3 oyuncusunun sayı kaydettiğini görüyordu. Her anlamda Euroleague tarihinin en dengesiz Final maçının oynandığı, CSKA ile kupa arasında sadece geçecek sürenin kaldığı düşünülüyordu. Ama Olympiakos buraya kolay gelmemişti. Her düştüklerinde yerden daha güçlü kalkmış, herkes inancını kaybettiğinde onlar biraz daha fazla inanmış ve başarmışlardı. Bu inancı onlara aşılayan kurt hoca İvkoviç son çeyreğe başlarken tamamı Yunan ve 4’ü yedek olan bir beşle sahaya çıkmış ve bu beş 8-0’lık seriyle akıllara “ACABA” sorusunu sokmayı başarmıştı. Bundan sonra sahada inancın, hırsın, birbirine güvenmenin dahası takım olmanın ne demek olduğunu gösteren bir maç izledik. Rakip CSKA hem oyuncu kalitesi, hem aldıkları ücret hem de sene oyunca oynadıkları üstün oyunla herkesin favorisiydi ve ilk 30 dakikada bunu kanıtlamışlardı. Ama onlar da herkes gibi bir an gaflet uykusuna daldılar ve rakiplerinin nereden geldiğini unuttular. Bundan sonrası herkesin malumu. Olympiakos savaşa savaşa, oyunu son topa getirdi. Son top beklendiği gibi takımın tek kalburüstü oyuncusu ve buralara kadar gelmesinin en büyük sebebi oyun kurucu Spanoulis’in ellerindeydi. Lider topu aldı, 8 saniyelik süre işlemeye başladı yavaş yavaş ama ne yapacağını bilerek potaya doğru yöneldi, bunu bekleyen CSKA takımı bir bütün halinde üzerinde toplandı ve o basit düşünenler için bir liderden beklenmeyeni ama aslında liderliğin en önemli yanını ekibini işin içine katmayı ve onlara inanmayı gösterdi, topu boştaki arkadaşına verdi ve 0.7 saniye kala top CSKA potasından içeri doğru süzülürken İstanbul’da kazanan İNANÇ oldu. Sonrası zaten inanılmaz bir duygu seli ve akan gözyaşları, şaşırmış onlarca dünyalı ve bir avuç kahramanın her şeyin rasyonel olduğu, sayılarla ifade edildiği ya da ifade edilmeye çalışıldığı bir dünyada halen İnancın ne denli büyük bir güç olduğunu göstermesi oldu.

Evet, İstanbul Liverpool – Milan Şampiyonlar Ligi Finalinden sonra bir kez daha inanmanın, asla pes etmemenin, liderliğin ve takım olmanın nasıl bir şey olduğuna şahit oldu. Dahası dünya bir kez daha antikleştirdiği duyguların önünde Saygı duruşunda bulundu. Olympiakos herkese ama herkese açık seçik bir gerçeği ama unutulan bir gerçeği bir kez daha gösterdi…

İNANMAK BAŞARMAKTIR…

Bilal ERTUĞRUL

14 Mayıs 2012

21:32

Read Full Post »

CHP’DE NELER OLUYOR? – 2…

CHP’DE NELER OLUYOR? – 2…

PARTİ İÇİ İKTİDAR MÜCADELESİ Mİ İDEOLOJİK ÇEKİŞME Mİ?

İlk yazımda Gürsel Tekin’in İstanbul’da CHP için bir umut ve değişim sembolü olarak ortaya çıkışı, Kemal Kılıçdaroğlu’yla yaptığı İstanbul – Ankara yolculuğu ve istifasıyla yalnız başına eve, İstanbul’a dönüşünü anlattım. Bu yazımda ise bu istifadan sonra çok konuşulan istifanın sebebi üzerinde duracak, bana göre arka planda kalan noktalara değinip uzun dönemdeki olası hareketlere dair fikirlerimi sunacağım.

Gürsel Tekin’in istifası bazıları tarafından beklense de pek çokları için, en çok da ona belki de en çok değer veren (kimisi oy veren, kimisi vermeyen ama onda bir ışık gören) halk için tam bir sürpriz oldu. Dahası Kılıçdaroğlu’nun bu istifayı engellemek için en azından görünürde hiçbir şey yapmaması, en yakın yol arkadaşı giderken kapıyı gösterme dışında girişimde bulunmaması akla pek çok soru getiriyordu. Ama bu sorular arasında en başta yazımın başlığında yazdığım soru akıllara geliyor; “Acaba bu istifanın sebebi parti içi iktidar mücadelesi mi yoksa ideolojik bir çekişme mi?”

Kesin kanı vermek için erken olsa da bana göre bu istifanın altında yatan sebep ideolojik çekişmeden öteye bir şey değil. Çünkü ilkyazımda da belirttiğim gibi eğer ortada bir parti içi iktidar hesabı olsaydı Gürsel Tekin için çok daha uygun zamanlar mevcuttu. Hâlbuki o hiçbir zaman Kemal Kılıçdaroğlu’na sırtını dönmedi ya da onu arkadan vurmadı. Aksine istifasının ardından da Genel Başkan’a destek vereceğini açıkladı. Ama sanki bu açıklamada bir sitem, bir kırılmışlık vardı ve bence o kırgınlıkta bazı sözler sanki “Genel Başkan’a rağmen Genel Başkan’a destek vereceğim” anlamına geliyordu. İşte bu Genel Başkan’a Rağmen bölümünün altında ise İdeolojik Çekişme yani bana göre istifanın esas sebebi yatıyor. Kemal Kılıçdaroğlu kamudan gelen, devlet terbiyesi adı altında pek çok kere dillendirilen bir ekolün partideki temsilcisi konumunda. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlık döneminde bu terbiyenin yönettiği politik duruşu kavgacılıktan çok aklıselime, sessiz ve derinden düşünerek bazen yavaş kalsa da zamanla hareket etmeye ve profesyonelleşmeye dönüştü. Bu bağlamda öncelikle parti yönetimine fikirlerine saygı duyduğu çoğu akademik dünyadan gelen profesyonelleri getirdi. Bu profesyoneller arasında siyasette çekirdekten yetişen isim ise Gürsel Tekin oldu. Bu sebeple de Gürsel Tekin bir anda CHP’nin iki numarası olarak sivrildi. Ancak siyaset bürokrasi ya da akademiye göre çok daha halka yakın bir kurumdur. Halkla iç içe olmak, ondan birisi gibi durmak dahası onun kadar tez canlı olmayı gerektirir.

İşte bu özelliklere neredeyse parti yönetiminde tek uyan isim olan Gürsel Tekin’in yönetimde benzerleri çoğaltılıp, eli güçlenmeliyken 12 Haziran’da yaşanan seçim başarısızlığı (en azından parti yönetimine ve Kemal Kılıçdaroğlu’na göre) sonucu Kemal Kılıçdaroğlu örgütü ondan alma ve yerine Nihat Matkap’ı getirme gereği hissetti. Ve bence ne olduysa aslında o andan sonra oldu. SHP kökenli Nihat Matkap, 1995 birleşmesinden sonra Gürsel Tekin ve arkadaşları gibi solun tek çatısının CHP olması projesine katılmadı. Aksine 2009’a kadar çalışmalarını alternatif sol gruplar arasında devam ettirdi. Hatta partiye katılmadan önce solun tek çatı altına toplanmasını sağlama amacındaki Baykal dönemi CHP dışı sol grupların oluşturduğu 10 Aralık Hareketi’nde onun da sıkça adı duyuldu. Bu hareket her ne kadar başta iddialı gözükse, basından da ilgi toplasa da halk gözünde açıkça başlamadan biten hareketlerden oldu ve adı bile sokaklarda duyulmadı. Belki temelde iyi niyetliydiler ama halka inememiş solun bir uzantısından öteye gidemediler. Sonra Kemal Kılıçdaroğlu partinin başına geçince bu ve benzeri pek çok hareketten isimler partiye geri çekilmeye çalışıldı ve partinin dengesi kaydı. Kılıçdaroğlu bu çalışmalarında parti içi demokrasi ve çeşitlilik artışı üzerinde vurgu yaparken aslında ideolojik anlamda, halka yaklaşım ve ulaşma anlamında partiyi böldüğünün farkına varmadı ya da vardırılmadı. Nitekim üyelerde Kılıçdaroğlu’na karşı var olan aşırı desteğe rağmen muhaliflerin kurultay toplayabilmesinde bu parti dışından içeriye entegrelerle partinin mevcut kadroları arasındaki uyumsuzluk baş rol oynadı.

Kemal Kılıçdaroğlu 12 Haziran seçimlerinden sonra ideolojik bir seçim yapmak zorunda kaldı. Ya mevcut kadroların güçlenmesiyle halka daha yakın, yavaş ama kararlı büyüyen bir parti olarak daha merkezde bir ideoloji benimseyecek ya da 12 Eylül sonrası halk nezdinde değer kazanamamış, öncülü Önder Sav ve Deniz Baykal’ın da çok farklı bir noktasında durmadıkları, iyi ya da kötü ne yaparsa yapsın halka anlatılamayacak bir sol çizgi benimseyecekti. Onun seçimi alternatif ve daha birkaç ay önce partinin varlığını gereksizlik olarak atfeden grupların dahil edilmesiyle daha sol ama halka kopuk, eski kavgalara dönük ve mevcut teşkilat yapısı düşünüldüğünde ideolojik uyumsuz bir politika gütmek oldu. Bunun sonucunda örgüt kontrolü Nihat Matkap ve Erdoğan Toprak’a geçerken Gürsel Tekin ve ideolojisinden vazgeçildi.

Halbuki bence 12 Haziran seçimlerinde alınan sonuçlar CHP aday listeleri, AK Parti’nin halk gözündeki konumu, CHP’nin belli bölgelerde uzun bir süredir hiç esamesinin okunmaması düşünüldüğünde başarısızlık değildi. Dahası CHP’nin değiştiğine dair ciddi bir umut filizlenmeye başlamıştı. Ama her ne hikmetse CHP kadrolarına yönelik politika tercihiyle bir anda eski günlere geri dönüldü. Halk önce Şubat kurultayı, sonra bu istifa ve İstanbul kongresine bakarak bu değişime olan inancını kaybetti. Ve bence şu an itibariyle Kemal Kılıçdaroğlu için Başbakanlık ihtimali de artık bitti. Çünkü, muhalefetteyseniz ve değişim sayesinde ancak iktidar olabilecekseniz değişime sonuna kadar devam etmeli ve bu inancın kaybolmamasına izin vermemelisiniz. Ancak son 1 yılda CHP’de olduğu gibi değişiminizi 90’ların siyasi kimliklerine dönerek yapmaya kalkarsanız halka değişimi inandıramazsınız.

Bu istifa konusunda yapılan açıklamalar dikkatle incelendiğinde Gürsel Tekin’in iddia ettiği gibi Kemal Kılıçdaroğlu’yla aynı yolda yürümesinin de çok manalı olmadığını anlarsınız. Aşağıda linkini verdiğim haberlerdeki röportajlarda Kemal Kılıçdaroğlu en büyük başarısı olarak ülkenin demokratikleşmesinin dinamiği olduklarını iddia ederken, Gürsel Tekin bırakın ülkeyi parti içinde yeteri kadar demokratikleşilemediğini iddia ediyor. Yani biri Şam’ı gösterirken, diğeri Halep diyor. Yine İstanbul İl Başkanlığı’na aday olan, genel merkez tarafından desteklenen ve krizin son noktası olarak adlandırılan mevcut il başkanı Oğuz Kaan Salıcı’nın açıklamasını incelediğinizde parti içi disiplin ve benzeri tehditvari kavramların çok eleştirilen Sav döneminden farkı olmadığını da görürsünüz.

Sözün özü bence Kemal Kılıçdaroğlu Gürsel Tekin’in istifasına giden yolu sonuna kadar açarak, partiyi iki farklı ideolojiye bağlı örgütün kapışma alanına dönüştüren genişlemenin boyutlarını hesap etmeyerek uzun vadede başarılı olma fırsatını kaçırdı. İstanbul kongresinden sonra partide ki ayrı kanat oluşması muhtemel, dahası Baykal – Sav cephesi düşünüldüğünde sayıyı 3’e de çıkartmak mümkün. Bu durumda da liderliğe geldiğinde kayıtsız şartsız destek alarak Ecevit sonrası yeni bir heyecan uyandıran Kılıçdaroğlu eski günlere dönüşle bu heyecanı da kaybetmiş oldu. Bundan sonra yeni bir heyecan yakalayana ya da onun yerini alacak daha derli toplu bir parti çıkana kadar CHP’nin parti içi kavgalar ve %20’lik oylarla devam edeceğini düşünüyorum. Haber ve röportaj linkleri aşağıdadır:

http://www.haberturk.com/gundem/haber/740277-chp-degisim-surecinde-degisim-hep-sancili-olur

http://haber.gazetevatan.com/kilicdaroglundan-ikinci-onder-sav-resti/448622/9/Siyaset

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/20499626.asp

Bilal ERTUĞRUL

9 Mayıs 2012

10:32

Read Full Post »

CHP’DE NELER OLUYOR? – 1…

CHP’DE NELER OLUYOR? – 1…

İSTANBUL – ANKARA GİDİŞ DÖNÜŞ YOLCULUĞU…

Geçtiğimiz hafta ülke kamuoyuna damga vuran bir istifa haberi oldu. Öyle Bakan, Başbakan istifa etmedi Ana Muhalefet Partisinin Genel Başkan Yardımcılarından birisi istifa etti. Hem de unvanına bakarsanız sadece partinin Basınla İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı istifa etti. Ama iktidar dahil herkes bu istifayı konuştu, herkes bir şeyler yazdı, çizdi, senaryolar üretti. Çünkü Gürsel Tekin namı layıkıyla Cumhuriyet Halk Partisi’nin halka açılan kapısı istifa etti. Ben de hazır olaylar biraz durulmuş, Gürsel Tekin İstanbul’a dönmüş, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu konudaki ilk beyanatını Güneş Gazetesi’nden Talat Atilla’ya vermişken yani herkes eteğindeki taşlardan dökebileceği kadarını dökmüşken sizlerle bu konudaki fikirlerimi paylaşmak istedim.

Öncelikle istifası bir anda ülke gündemini bu kadar dolduran Gürsel Tekin’in kim olduğu, ne yaptığı ve neden bu derece önem kazandığını açıklayarak başlayalım. 1964 Ardahan doğumlu olan Gürsel Tekin gençlik yıllarından itibaren CHP’de aktif siyaset yapmıştır. 12 Eylül sonrası CHP yasaklı olunca onun yerine kurulan sosyal demokrat hareketlerde bulunduktan sonra CHP’nin yeniden SHP ile birleşip solun çatı örgütü haline gelmesiyle 1995 sonrasında CHP İstanbul teşkilatında bulunmuştur. 2002 yılında İl Başkan Yardımcısı, 2007’de İl Başkanı olmuştur.

2009 yerel seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmasıyla beraber halka yakınlaşma olarak görülen çabaları ülke çapında dikkat çekmiştir. Seçim sonucunda her ne kadar Kılıçdaroğlu belediye başkanı seçilemese de CHP’nin İstanbul’da kabuklarını kırdığı, halk ile uzun bir zamandır var olan kopukluğun giderilebileceği düşüncesi doğmuştur. Bu umutlanmada Kemal Kılıçdaroğlu’yla beraber en çok öne çıkan isim olmuştur.

2010 yılında Deniz Baykal’a yönelik kaset operasyonuyla uzun süredir CHP’nin başında bulunan Baykal’ın istifasıyla boşalan genel başkanlık koltuğu için Önder Sav Ankara ekibiyle, Gürsel Tekin’de İstanbul ekibiyle Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklemiş, Kılıçdaroğlu Genel Başkanlığa geçerken Gürsel Tekin’de İstanbul’dan Ankara’ya ya da daha doğru tabirle Genel Merkez’e gidiyordu. Ama özellikle halktan gelen değişim isteği ve basının bunu Önder Sav’ın parti içindeki örgüt kontrol yetkisini kaybetmesi gerekliliği olarak sunması sonucu 2010 Aralık Kurultay’ı sonucu Önder Sav parti içi gücünü tartışmalı da olsa kaybediyor, onun yerine CHP İkinci Adamı olarak Örgütten Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı’na Gürsel Tekin seçiliyordu. Yine bu zorlu süreçte kurultay üyelerinin önemli bir kısmını daha önceden bin bir hesap ve dengeyle bizzat kendisi oluşturmuş olan Önder Sav’ın parti içi hegemonyasının yıkılmasında da Gürsel Tekin’in ve İstanbul kanadının Kemal Kılıçdaroğlu’yla beraber hareket etmesi çok önemli rol oynamıştır.

Bu kader arkadaşlığı 12 Haziran 2012 seçimlerinde en azından kendileri açısından beklenen başarıyı alamayınca Kemal Kılıçdaroğlu yeni bir kurultay topluyor ve Gürsel Tekin bana göre parti içi güç bakımından Örgüt Yönetiminde yerine getirilen Nihat Matkap ve Erdoğan Toprak’tan sonra dördüncü sıraya geriliyordu. Bana göre Kemal Kılıçdaroğlu bu kader arkadaşlığında o gün ilk hatayı yapmıştı. Halk gözünde kendisiyle beraber partinin değişimiyle özdeşleşen Gürsel Tekin’i zayıflatması aslında sadece siyasi açıdan elini zayıflatıyordu. Nitekim muhalefet bu yılbaşında bunun farkına varıyor ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu devirmek için kurultay çağrısı yapıyordu ama Gürsel Tekin yine genel başkanının yanında yer alıyordu. Eğer bazılarının haksız yere kendisine itham ettikleri gibi koltuk kaygısı olan bir adam olsa Örgütteki Yönetim görevinden alındığında ya da Şubat Kurultay’ında İstanbul’a dönebilir ya da muhaliflerle iş birliğine gidebilirdi ama yapmadı. Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu arkasında 2009 sonrası oluşturdukları değişimin CHP’yi uzunca bir süredir hasret kaldığı iktidara taşıyabileceğini düşünüyordu ve bu dava kardeşliğine inanıyordu.

Ama Kemal Kılıçdaroğlu o ve davasındakiler fark etmese de halk gözünde zemin kaybediyor, onunla gelebilecek bir değişim artık pek inandırıcı durmuyordu. Üstüne üstlük Kemal Kılıçdaroğlu’nun solun tüm kesimlerinden hatta sağdan isimleri parti yönetimine toplaması da halkta umut ettiği birleşmiş parti imajını uyandırmıyordu. Çünkü halkta çok iyi biliyordu ki bu isimlerin bir kısmı vakti zamanında parti içi muhalefet sebebiyle partiden uzaklaşsa da bir kısmı Ecevit sonrası yani 12 Eylül sonrası tam 32 yıldır CHP ile hiçbir ortaklık taşımıyordu. Yani birleşmek denilen şey bütünleşmenin ötesinde ilgisiz parçalarından dâhil edilmesine sebep oluyordu. Pek çoklarına göre bu nokta sonunda Gürsel Tekin’in partideki tüm görevlerinden istifa edip İstanbul’a dönmesinin de yegâne sebebi oluyordu. Ama herkes için bu bir sondan başka yeni bir başlangıçtı. Peki, iyi de neden bu sona gelinmişti ve neye, nasıl başlanacaktı?…

Not: Bu istifanın altında bana göre yatan sebepleri, gelecekte olası sonuçlara dair ayrıntılı analizimi devam yazımda okuyabilirsiniz.

Bilal ERTUĞRUL

8 Mayıs 2012

09:30

Read Full Post »

SUSKUNLAR – 2…

KAÇMAK İSTERSİN GEÇMİŞTEN, SONRA ANLARSIN KAÇAMAYACAĞINI; SUSARSIN…

AMA NE KADAR SUSARSAN SUS, BİLİRSİN ASLINDA KAÇINILMAZ SONU;  BİR GÜN KONUŞACAKSIN…

Bu serinin ilk yazısında dizi hakkında genel bir bilgilendirme yapmıştım. Şimdi bana göre neden başarılı olduğu ve şu kısa süreli öyküsünden çıkarılabilecek derslere değineceğim.

Kanımca dizinin başarısındaki dışsal faktörlerin en önemlilerinden birisi zamanlaması oldu. Dizi için şans, acıları yaşamış çocuklar ve ülkemiz için talihsizlik ve utançtan öteye izahı olmayan Pozantı Islah Evi olaylarının hemen ardından yayına giren dizide neredeyse Şubat ayı boyunca gazetelerde gördüğümüz o acı, acı olduğu kadar utanç dolu ve açıkçası ülke olarak bizim utancımızdan başka kimsenin utancı olmayan olaylardan hemen sonra yayına girince ülke olarak iç muhasebe ve içsel utancımızla yüzleşmemize de neden oldu. İşte bu içsel kavga dizinin bu kadar başarılı olmasında sanırım en önemli etkenlerin başında geliyor. O çocuklara yapılanlar için aslında hepimiz utanç duyuyoruz ve en azından dizide bu çocukların öcünün alındığını görmek bir nevi vicdani rahatlama sağlıyor. Evet, açıkça söylüyorum ülke olarak göz yumduğumuz bir utançtan bir diziyle intikam alıyoruz. Ama günü geldiğinde bu utançla yüzleşmek zorunda kalacağımızı bile bile bizde normal hayatta susuyoruz. O yüzden de hepimiz aslında bu dizide oynuyoruz ve oynadığımız diziyi izliyoruz. Çünkü yaptığımız işi merak ediyoruz. Ve onu ancak Televizyon ekranlarındaki bu dizide görebiliyoruz. Ancak bu olaylar olmasaydı da böyle uzun süredir görmezden gelinen bir soruna eğilme cesareti gösteren senaristleri tebrik ediyorum. Bu olaylarla da birleşince toplum olarak yüzümüze öyle bir ayna tuttular ki artık biliyoruz bir gün bugün susturduklarımız, susmak zorunda bıraktıklarımız konuşacak ve açıkça biraz o günden de korkuyoruz.

Dizinin başarısındaki toplumsal faktörlerden bir diğeri ise toplumda yavaş yavaş oluşmaya başlayan hapishane kültürüdür. Günümüz Türk toplumunun iki temel unsuru olarak ele alınabilecek milli ve dini kimliğin içerisinde ne yazık ki hapishane kültürü yoktu. Göçebe Türk kavimlerinde cezalar anında infaz ya da obadan dışlanma olarak verilir yani suçlunun suçsuzluğu üzerine bir ihtimal düşünülmezdi. Aynı şekilde İslamiyet’in yüksek adalet anlayışına rağmen ortaya çıktığı dönemlerde hapishane kültürünün yerine kısasa kısasla anlık cezalandırmalar yaygındı. Hal böyle olunca toplumsal olarak Batı’da bazı ülkelerin sahip olduğu hapishane kültürüne sahip değildik. Peki, nedir bu kültür? Bu kültür hapse giren herkesin suçlu olmadığı, hapisten çıkan kişilerin toplumdan dışlanma yerine topluma kazandırılma önceliği olduğu, ayrıca hapishanede en aşağılık suçlar işleyenler dahil olmak üzere herkesin temel insan haklarına uygun biçimde cezasını çekmesinin sağlanması olarak tanımlanabilir. Ülkemizde tutuklu ya da hükümlü hapse giren herkes toplumdan dışlanır, herkes KÖTÜ ve SUÇLU kabul edilirdi. Çocuklara babalarının hapiste olduğu, babanın suçu ne olursa olsun söylenmezdi. Kısacası hapse düşmek bu toplumda diri diri gömülmekti. Ancak zamanla bu algı değişti. Önceleri baklava çalan, taş atan çocuklar üzerinden son dönemde ise uzun süren tutukluluk halleri sebebiyle insanlar hapiste yatmanın bazen sadece kanunların aksaklığından kaynaklandığı, orada yatanın da en az kendileri kadar temiz olduğunu anladı. Bu bakımdan dizinin beslendiği kaynaklar arasında yer alan hapishane kültürünün oluşmasına dizinin aynı zamanda olumlu katkı yaptığını da belirtmek gerekiyor.

Dizinin başarılı olma sebeplerinden bir diğeri kanımca bugünkü Türkiye toplumunun iki temel özelliği olan Adalete Güvenmeme ve Kindar Bir Nesil oluşumuz. Evet, Ezel, Kuzey Güney gibi dizilerde de hep adalete güven yoktu ve toplum bunları içselleştirdi. Sırf bu diziler üzerinden oluşan kamuoylarından bile bugün Türkiye’de insanların adalete güvenmediğini, adaletin artık ağır aksak değil tamamıyla işlevsiz olduğunu görmekteyiz. En azından toplum olarak buna inanmaktayız. Adaletin olmadığına inandığımız an kendi öcümüzü kendimiz alma hakkını kendimizde buluyoruz. Ve işte o an Kindar Bir Nesil oluyoruz. Ben içinde bulunduğum nesle bakınca bunu çok iyi görüyorum. Eğer bu ülkede yasalar ve onların uygulanması değişmezse çok da uzak olmayan zamanlarda adaleti kendi ellerimizle sağlamaya çalışacağız ve belki de bu ülkeyi karanlık yıllara sokacağız. Sırf bu tehditten dolayı bile acilen bu ülkede yeni bir anayasa ve evrensel uygulamalarla adalete güven tesis edilmelidir.

Dizinin tutmasında pas geçemeyeceğim bir diğer faktörde yukarda saydığım tüm etmenleri içeren Prison Break adlı dizinin geçtiğimiz yıllarda benim yaşıtım olan grupta bıraktığı etkidir. Bu dizide de yine bir hapishane öyküsü ama farklı boyutlarla ele alınmıştı. Benim kuşağımda oluşmaya başlayan hapishaneden kahramanlar da çıkar ve insan kendi adaletini kendisi sağlayabilir (her ne kadar tehlikeli bir inanış olsa da) düşüncelerinin temelini oluşturan bu dizi konu olarak farklı olsa da yine bir grup mahkumun hesaplaşmasını içerdiğinden bilinçaltımızdan bir Prison Break etkisi getiriyor.

Ve geldik kanımca dizinin en büyük başarısı ve en büyük kaynağına: Herkesin silmek istediği anlara… Evet, kanımca herkesin geçmişinden silmek istediği keşke olmasaydı dediği anları mevcuttur. Buna ilişkin bir anımı ilkyazının başında aktarmıştım. İşte bu dizi bize bu anılarımızı hatırlattı. Ancak aynı şekilde ne kadar kaçarsak kaçalım, suçumuz olsa da olmasa da bir utancımız ya da hayıflanmamız varsa o anlardan, o insanlardan kaçamayacağımızı gösterdi. Bu dizi bundan dolayı çok izlendi. İnsanlar o çocuklarla aynı olayları yaşamasalar da kendilerine soru sormaya başladılar. Acaba şurada şunu yapmasaydım ya da şu kalbi kırmasaydım dediler. Ecevit’in gidişiyle yok olan Ahu onun asıl gidiş sebebini öğrendiğinde nasıl ona acıdıysa bizler de zamanında çok üzüldüğümüz gidişleri hatırladık. Acaba o gidenler de böyle sebeplere sahip miydi diye düşündük. Ve sinemanın en basit kuralı işte burada devreye girdi: Bir şey yapıyorsan ya komedi ve korku yapıp hiç düşündürme, ya da dram, trajedi vb. bir realite ortaya koyup onları bir an olsun düşünmekten vazgeçirme. İşte bu dizi ikinci yöntemi kullanarak, hepimizin kendinden bir parça, bir hesaplaşma bulabileceği bir yöntem kullandı. Ve görüldüğü kadarıyla da şimdilik başardı. Nasıl Ezel de sevgiliyi öldüremeyeceğimizi anladıysak, sanırım bu dizide de susarak asla kaçamayacağımızı anlayacağız. Sanırım bu dizinin sonunda da şöyle anlatacağız haleti ruhiyemizi:

KAÇMAK İSTERSİN GEÇMİŞTEN, SONRA ANLARSIN KAÇAMAYACAĞINI; SUSARSIN… AMA NE KADAR SUSARSAN SUS, BİLİRSİN ASLINDA KAÇINILMAZ SONU;  BİR GÜN KONUŞACAKSIN…

Bilal ERTUĞRUL

23 Mart 2012

15:43

Read Full Post »

SUSKUNLAR – 1…

KAÇMAK İSTERSİN GEÇMİŞTEN, SONRA ANLARSIN KAÇAMAYACAĞINI; SUSARSIN…

AMA NE KADAR SUSARSAN SUS, BİLİRSİN ASLINDA KAÇINILMAZ SONU;  BİR GÜN KONUŞACAKSIN…

Bir gün bir büyüğümle sohbet ederken sormuştu bana; “Ey çocuk! İnsan ne zaman ölmek ister bilir misin?” ve çok bekletmeden cevabını kendisi vermişti; “Dünün yarından uzun olduğuna inandığı, geçmişin yükünü tüm geleceğine rağmen taşıyamayacağını hissettiği zaman…” demişti. Bunun üzerine günlerce düşünmüştüm. Nasıl olur da her doğan güneşten umutlanan ademoğlu gün gelir umudunu kaybeder de geçmişin yükü altında ezilir diye. Sonra büyüdükçe anladım. Herkesin geçmişinde hiç olmasaydı, yaşanmasaydı dediği anıları vardı. Ve istisnasız herkes kendi hatası olsun ya da olmasın bazı yaşanmışlıklardan ötürü suskun. Herkesin anlatamadığı bir şeyler var. Öyle anlatılmayacak şeyler de değil üstelik bir kısmı. Ama dedim ya hatası olsun olmasın, ayıbı olsun olmasın, herkesin içine attığı, unutmaya çalıştığı ama aslında hiç unutamayacağı şeyler var.

Son günlerde ülkemizde özellikle benim yaş grubumda olanlarda bir SUSKUNLAR modası var. Ne zaman nete girsem sosyal medyanın her parçasında bu diziden bahsediliyor. Eminim insanlar sokaklarda da bu diziyi konuşuyor ve bir moda almış başını gidiyor. Peki neden izleniyor bu dizi, ne buldu insanlar bu 4 arkadaşın hikayesinde dün bunun üzerine biraz düşündüm ve bu yazıyı kaleme almaya karar verdim.

Öncelikle kısaca dizi hakkında herkesin bilgisinin olmayabileceğini düşünerek dizinin şimdilik hikayesinden bahsedeyim. Bundan yaklaşık 2 ay önce geçtiğimiz 2 yıl ülkeyi kasıp kavuran Ezel fırtınasının senaristlerinin yeni bir dizi üzerinde çalıştıklarına dair haberler çıkmıştı. Evet, Ezel dizisinin de senaristlerinden olan Pınar Bulut’un kaleminden çıkmış bir çalışma Suskunlar. Ezel dizisinde Monte Kristo Kontu’ndan, bu dizide de Sleepers adlı filmden etkilendiğini, bunların serbest çalışmalarını yaptığını söylemekten geri kalmamış röportajlarında. Bu da dizinin çıktığı kalemin inandırıcılık ve açıklık konusunda ne kadar güven içinde olduğunu gösteriyor. 4 çocuğun yaptıkları ufak bir yaramazlıkla adam yaralama yüzünden ıslahevine düşmeleri, burada yaşadıkları olaylar üzerine kurulmuş flash backlerle başladı dizi. Bu 4 arkadaştan birisi yıllar sonra bir tesadüf sonucu ıslahevinde kendilerine cehennemi yaşatan gruptan birisiyle karşılaşır. Onu öldürmek ister ama yapamayınca canından olur. İşte bu ölüm diğer 3 arkadaşın ve onların hapis dışında her zaman yanlarında olmuş kız arkadaşları Ahu’nun intikam için bir araya gelmelerinin de anahtarı olacaktır. Bu ana kadar susan, o günler hiç yaşanmamış gibi yapan arkadaşlar yavaş yavaş geçmişle yüzleşecek dahası artık susmayacaklardır. Dizinin ilk 4 bölümünden çıkarılan hikaye şimdilik bu. Ama henüz bu 4 bölümle dizi tam bir efsane olmaya doğru gidiyor. Peki, neden bu dizi tutuyor ve bu modadan çıkarılacak dersler neler. Şimdi isterseniz birazda bunlar üzerinde duralım.

Öncelikle dizinin tutmasında dizinin yapımcı, yönetmen, oyuncu kadrosu ve senaryosuna yönelik yiğidin hakkını teslim etme bölümüyle başlayalım. Öncelikle dizinin senaryosuna yukarıda hafiften değindiğim için oradan başlayalım. Pınar Bulut’un Ezel sonrası ortaya çıkardığı iş şu an için mükemmel. Gerek Ezel de gerekse de bu dizide yapılan flash backler Türk televizyonlarındaki yerli diziler için bir ilk olma özelliği taşıyor. Ayrıca bu flash backlerin doğru zamanda izleyiciyi sıkmadan kullanıldığını da pek çok eleştirmen belirtiyor. Senaryo için her ne kadar bir filmden esinlenmiş olsa ve bunu açıklamış olsa da Pınar Bulut yapımları için çalıntı vb. bu sözleri çok duyacağız anlaşılan. Sanırım burada en önemli sorun bizde pek de özgün yapıt olmadığından her şeyin tamamıyla orijinal olmasını isteme gibi kötü bir alışkanlık olmasından kaynaklanıyor. Hiçbir senaryo hayatın dışından gelmez. Ve yazarlar her zaman okudukları bir kitaptan, izledikleri bir filmden etkilenirler. Bu bakımdan günümüz dünyasında esinlenmeleri hırsızlık diye adlandırmak kanımca abesle iştigalden öteye gitmez.

Dizinin yönetmenliğini daha çok reklam ve klip yönetmeni olarak tanınan Umur Turagay yapıyor. Yaptığı çalışmalarla pek çok marka için vazgeçilmez olan yönetmenin reklam ve klip deneyimi özellikle kesit çekimler olan flash backlerdeki ustalıkta da ortaya çıkıyor. Dizinin ilk bölümüyle ilgili bazı bilgiler de neden çalışmanın başarılı olduğunu açıklamaya yardımcı olacak cinsten. Dizinin yapım şirketi piyasanın en güçlü şirketlerinden TİMS Production. Dizi için 4 ay platform hazırlık çalışması yapılmış ve ilk bölüm tam 22 günde çekilmiş. Bu rakamlar diziye verilen emeğin sadece kısa birer kesiti. Ayrıca dizinin ilk bölümünde görüntü yönetmenliğini bu alanda dünya çapında üne sahip olan Yon Thomas’ın yapması da dikkat çeken bir ayrıntı.

Son olarak dizinin başarısındaki içsel sebeplerden oyunculara değinmek istiyorum. Başrol oyuncuları olarak öne çıkan Murat Yıldırım (Ecevit), Aslı Enver (Ahu), Sarp Akkaya (Bilal) izleyicinin hafızasına kazınmış belirli karakterler düşünüldüğünde ciddi bir sınav veriyorlar. Daha önce Tuba Büyüküstün’le oynadığı Asi dizisinde uzun süre ekranlarda boy gösteren Murat Yıldırım sanırım bu dizide ilk 4 haftada yeni bir ad kazandı. Artık insanlar onu Ecevit (Şerif) olarak tanıyor ve bu da onun başarısını, rolü taşıdığını gösteriyor. Tefo rolüyle Ezel ekibinden diziye transfer olan Sarp Akkaya’nın Tefo’yu unutturması kolay olmayacak. Ama izleyicinin karşısına yine benzer bir karakterle çıkması onun işini kolaylaştırırken, dizinin sürekli Ezel’le anılması açısından işleri zorlaştırıyor. Bu üçlü arasında işi en zor olan kanımca Aslı Enver. Çünkü gerek dizinin erkek ağırlıklı oyuncu kadrosunun yanında güçlü bir kadın oyuncunun boşluğunu dolduracak tek role sahip olması, gerekse de izleyicinin onu uzun süre Kavak Yelleri’yle anacak olması onun karakter oyunculuğunda ve dizinin uzun vadeli başarısında kritik önemde olacak. Şu ana kadar ben beğensem de bazıları halen onu yetersiz görmekteler. Eğer o bazılarını azaltamazsa yakın zamanda dizi ekibine tıpkı Kuzey Güney’de olduğu gibi bir kadın oyuncu güçlendirmesi yapılabilir.

Dizinin içsel başarı faktörleri, kurgusu üzerine yazdığım bu yazının devamında dizinin başarısındaki dışsal faktörlere değineceğim.

Bilal ERTUĞRUL

23 Mart 2012

07:37

Read Full Post »