Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘ne yapmalıyız’

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

Dün Kabil, Bağdat, Gazze

Bugün yürekte yangın adı çok uzak Hula

Ölen de öldüren de benzemiyor burada

Çıkan kurşun hesapsız saplanmış çocuklara

Ölen her çocuk için açılsın okyanuslar

Yeryüzü denen cehennemi kaplasın azgın sular

Hula’nın çocukları yetim, hepsi bin yıl anılsın

Kararmış vicdanlar yana yana kan kussun

Görmeyen gözlerden yaş hiç durmadan aksın

Belki o zaman anlarız silahları

Belki o an yakarız başıboş cellatları

El ele yok ederken son kalan insanlığı

Damla damla kan çeker Hula’nın toprakları

El insaf demez gider diktanın korkakları

Anlamazlar ölen kendi çocukları

Ana ayrı, baba ayrı, kader ayrı olsa da

Hepsi aynı sevdaya akan aşk sunakları

O sunaklar gün gelir, taşar sel olurlar

Hem de öyle bir sel ki, Şam’ı yakıp yıkarlar

Ama orası yetmez yıksınlar tüm dünyayı

Öyle bir yıksınlar ki dünya tatsın acıyı

Her gördüğüm çocukta yaşarım bu anları

Anne deyip ölürken Hula’nın çocukları

Dur, düşün bir an olsun bırak boş mavraları

Vicdanına kulak ver, aç göz kapaklarını

Duymasan da uzaktan o acı çığlıkları

Sen uyurken ölüyor Hula’nın çocukları…

Bilal ERTUĞRUL

2 Mayıs 2012

21:08

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

TEK YOL BİRLİK…

Dünkü yazımda Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun bugünkü resmini tamamlayıp, mevcut durumda ortada duran sorunları, bu sorunların olası sonuçlarını yazmıştım. Peki, bu sorunların üstesinden nasıl geliriz? İşte onun için de açık bir öneri. Öncelikle bölgede akan kardeş kanının 1350 yıllık geçmişi düşünüldüğünde birkaç yılda durmayacağını bilmeliyiz. Ama bu kanı durduracak tek ülkenin de Türkiye olduğu bilinciyle kendimize güvenmeliyiz. Bunun yanı sıra Suriye’de Beşar Esad olduğu müddetçe hiçbir konuda bölgede yükselemeyeceğimizi de kabul etmeliyiz. Bu durumda ilk yapılması gereken barış ya da savaş hangisini seçerse kendi yöntemiyle Esad’ın kaçınılmaz gidişini hızlandırmalıyız. Bu noktada gerekirse belli tavizler ya da söz hakkıyla dünyaya açılan tek kapısı Türkiye olan İran’ı mutlaka yanımıza almalıyız. Bunu başardıktan sonra dar anlamda Türkiye, İran, Irak ve yeni Suriye arasında bir üst düzey işbirliği örgütü kurmalıyız. Eğer mevcut sınırlar devam ettirilemiyor ve yeniden de çizilemiyorsa bunu çözmenin tek yolu yıllar önce Fransa – Almanya arasında yapıldığı gibi o sınırları kökten ortadan kaldırmaktır. Bu yolla en azından etnik sorunların çözümünü sağlayabiliriz. Aksi takdirde Irak’tan başlamak üzere kurulacak bağımsız Kürdistan üzerinden bölgede yeni bir savaş serisi doğması kaçınılmaz olacaktır. Her ne kadar kurulacak devlet Araplara nazaran Türkiye ve İsrail’e daha yakın olacak olsa ve İsrail’in uzun vadeli planlarında yer almasa da bu devletle beraber doğacak sorunlardan en çok etkilenecek olan ülkede Türkiye’dir. Dahası bahsettiği birliğin oluşumunda Türkiye’yle ilişkilerinde bir aşiret liderinden disiplinli ve pratik bir devlet başkanı kimliğine dönüşen Barzani’nin de hoşlanacağı son dönemdeki tavırları dikkate alındığında çok açıktır. Etnik sorunların çözümünden sonra liderliği güçlenen Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde Arap Dünyasında artan popülaritemiz ve muhafazakârlaşmayı da kullanarak yine hızla artan Arap Milliyetçiliği’ni de bu potaya katmalıyız. Burada en önemli sorun Arap Milliyetçiliğinin mutlaka muhafazakar kanadının kullanılıp daha ılımlı bir çizgiye çekilmesidir. Bu noktada uygulanacak muhafazakar tonajda da bölgeden çıkmış El Kaide benzeri yapılanmaların unutulmaması, her hangi bir şekilde şiddete kayacak aşırılıkların engellenmesi şarttır. Bunu başarabilirsek Orta Doğu tekrar barışa, huzura ve medeniyete kavuşur. Yok başaramazsak bu kan durmaz ve emin olun gün gelir bize de bulaşır. İşimiz zor, yükümüz ağır ama şunu bilmeliyiz ki;

“Orta Doğu’da akan kardeş kanı durmalı ve güneş bir zamanlar ayrılığına dayanamayıp göz yaşları döktüğü bu topraklara dönemli… Bunu da ya biz yaparız ya da biz yaparız…”

Bilal ERTUĞRUL

26 Nisan 2012

00:13

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

SORUNLAR VE TESPİTLER…

Dün yazdığım dış politika analizimin ilk yazısında Türk Dış Politikasının tarihsel perspektifini 1923 sonrası dönemden itibaren ele almış, Ak Parti döneminde yaşanan gelişmeler ve bu bağlamda arabulucu ülke konumundan lider konumuna nasıl yükseldiğimizi açıklamaya çalışmıştım. Bugün bu statüyü biraz daha açacak yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, karşılaşacağımız zorluklara ve bunlara olası cevaplarımıza değineceğim. Bu analizi yaparken de temel bazı kavramsal gerçeklikler üzerinden bölümlendirmelere gideceğim.

1 – Komşularla “0” Sorun Politikası Miladını Doldurmuştur

Kanımca Türk Dış Politikasının bugün ilk olarak kabul etmesi gereken husus Komşularla “0” Sorun politikasının süresini doldurduğudur. 2002 sonrası ilk döneminde Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği konseptiyle bu politika Türk Dış Politikasının 60 yıllık TARAFSIZLIK ya da diğer adıyla ETKİNSİZLİK putundan sıyrılmasını sağlamıştır. İlk yıllarından İsrail ve Suriye üzerinden oldukça iyi yönetilen politika Ermenistan’la yapılan protokollerin iflasıyla ilk önemli başarısızlığını almıştır. Gerek Ermenistan ve Türkiye iç kamuoylarının bu adımlara hazır olmaması gerekse de Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ sorununun çözülmemiş olması bu protokollerin yürümemesinin asıl sebeplerini oluşturmuştur. Yüzyıllık Türk – Ermeni, en az 50 yıllık Kıbrıs sorunları masadayken bu politikanın kısa dönemde etkinlik sağlamak dışında başarısız olacağı herkesin kabulü olmalıdır. Bu politikanın geçerliliğini yitirmesi korkulduğu gibi ülke açısından olumsuz değildir. Aksine bu son bir sonraki maddede belirteceğim Bölgesel Liderlik konseptine de önemli bir katkıda bulunmuştur.

2 – Türkiye Artık Bölgesel Liderdir

Komşularla “0” sorun politikası süresince arabulucu rolüne soyunan Türkiye için bu politikanın sonlandırılmasının en önemli nedenlerinden bir diğeri de bölgesel liderliğin ülke istesin ya da istemesin artık kaçınılmaz olmasıdır. Geleneksel anlamda Kuzey Afrika’dan doğuda Afgan dağlarına batıda Viyana kapılarına kuzeyde Moskova steplerine kadar olan bölgenin en önemli aktörleri bugün Mısır, Suudi Arabistan, Sırbistan, Türkiye ve İran isimleri altında toplanmış olan devletlerdir. Sırbistan’ın Bosna ve Kosova savaşlarıyla kendi sonunu hazırlaması, Mısır’ın Mübarek yönetiminde iç meselelerde kaybolması, İran’ın devrim sonrası küresel dışlanmışlığı ve devrim ihracı korkusuyla bölgesel dışlanmışlığı, son olarak da Suudi Arabistan’ın bölgede artan demokratikleşme isteğinin önündeki en önemli engel olması zaten Türkiye’yi bu rol için tek ülke yapmaktaydı. Bunlara ek olarak Ak Parti döneminde yapılan başarılı kültürel yayılma, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da vuku bulan yegane Bölgesel Lider imajı ve ekonomik güçlenmeyle bu rolün taşınabileceği de gösterildi. Artık en azından Başbakan sağ oldukça bu görevin ve gücün red edilemeyeceği bundan sonraki dış politikamızın temeli olmalı ve adımlar da buna göre atılmalıdır.

3 – Bölgesel Liderlikte En Büyük Zorluk: Mevcut Sınırların Korunması Politikası

Bölgesel liderlik güç verir ancak güç sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Bugün karşılaşılan bölgesel sorunların bizi bu derece ilgilendirmesi de bu sebeptendir. Bölgesel sorunlarda ülkeden ülkeye farklı politikalar uygulasak da temel önceliğimizin mevcut sınırların korunması olduğu çok açık bir şekilde ön plana çıkmaktadır. Ancak daha önceki yazılarımda da ele aldığım gibi 1920’lerde cetvelle her hangi bir etnik ya da kültürel ayrım fark edilmeden kardeşleri farklı ülkelerde bırakan sınırların korunması mümkün değildir. Şüphesiz mevcut sınırların değişmesi bizi de uzun dönemde zor durumda bırakacak ve bu açıdan bakıldığında politikamızın doğru olduğu düşünülebilir ama az sonra sıralayacağım iki farklılık bu politikanın sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Ve kanımca sınırların korunması bir yere kadar sürdürülüp daha sonra ya bölgesel bir birlikle ülke sınırları önemsizleştirilmeli ya da sınırlar yeniden bir şekilde (savaş ya da barış) yeniden belirlenmelidir.

4- Bölgenin En Önemli Farklılıkları ve En Hassas Noktalar

Mevcut sınırların korunamayacağı düşüncesi bugün oluşmuş bir düşünce değildir. 1920’lerde bu sınırları çizenlerin çok iyi bildiği ama bilinçli bir şekilde bölgenin kucağına bıraktığı bir bombadır. Bölgede sınırlar belirlenirken dikkat edilmesi gereken önemli farklılıklar etnik ve dini farklılıklardır. Etnik anlamda bölgede Türkler ve Araplardan sonra en kalabalık grup olan Kürtlerin Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında 4 ayrı ülkeye dağılmış olma durumları en önemli sorundur. Irak’ta görüldüğü gibi Kürt gruplar ve olası Bağımsızlık istekleri bölgedeki ülkelerin dış müdahaleye en açık noktasıdır. Bu zayıflık dün Irak’ta başarılı olmuş, Türkiye ve İran’da ise devletlerin uzun süredir başını ağrıtan nokta olmuştur. Irak bölünsün ya da bölünmesin Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin varlığı artık realitedir. Bu durumda daha önce sadece hayal olarak algılanan bir durumun realiteye dönüşmesi ülkelerdeki ayrılıkçı hareketler için önemli bir destek noktası olacaktır. Zaten Türkiye’nin Irak’ın resmi olarak bölünmüşlüğünün resmiyete dökülmesini istememe sebebi de budur. Ancak fiiliyat her zaman er ya da geç resmiyete dönüşür. Bu durumda bölgede uzun süreli bir çözüm olması için yukarda bahsettiğim Bölgesel Birlik zorunlu bir yöntem olarak ortaya çıkabilir. Tabi bunun için özellikle Suriye’de yönetimin değişmesi ve Irak’taki İran etkisinin kırılması gerekir.

İşte bu noktada da bölgenin ikinci önemli farklılığı ortaya çıkar. Her ne kadar ülkemizde Alevi vatandaşlarımızın devlete bağlılığıyla ayrımcılığa yönelmese de mezhepsel farklılık olarak adlandırılabilecek Sünni – Şii ayrımı bölgenin üzerinde oturduğu ikinci bombanın adıdır. Suriye’de Sünni çoğunluk Şii yönetim, Irak ve İran’da hem çoğunluk hem de yönetim olarak Şiilik mevcuttur. Ancak özellikle Suriye ve Irak’ta İran etkisinin açıkça hissedilmesiyle ciddi bir ayrım ortaya çıkmıştır. Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde ise Şii çoğunluğun Suudi Arabistan destekli Sünni yönetim karşıtlığı artık açıkça ortada durmaktadır. Kardeşin kardeşi katliyle Kerbela’dan bu yana durmayan bu kan bölgesel liderlikte en önemli sorunlardan birisi olacaktır. Özellikle İran’dan dolaylı ağızlardan, Irak’tan da İran yönlendirmesiyle açıkça yükselen Türkiye’nin Sünni bloğa yaklaştığı eleştirileri dikkatle incelenmelidir. Bu noktada nasıl bir denge oluşturacağımız Bölgesel Liderliğimizin en önemli noktası olacaktır. Eğer başarılı olursak Bölgesel Lider oluruz. Ama başarısız olursak Sünni blokta Arabistan güdümüne girmekle karşı karşıya kalırız.

Not: Yazı dizimin son yazısında mevcut sorunların bana göre tek çözüm yolunu yazacağım.

Bilal ERTUĞRUL

25 Nisan 2012

22:19

Read Full Post »

DOĞRUYA DOĞRU DEME ZAMANI…

DOĞRUYA DOĞRU DEME ZAMANI…

Türkiye zorlu ve yoğun bir gündemle dolu bir hafta geçiriyor. Güney komşumuz Suriye’de iyice çığırından çıkan olayların sonunda tam da Annan Planı’yla çözüm yaklaştı derken Hatay’daki çadır kente sıçraması, güneydoğuda baharın gelişiyle artan çatışmalar ve gelen şehit haberleri, Başbakan’ın Çin gezisi derken bugün sabahtan itibaren gündeme bomba gibi düşen 28 Şubat Post Modern Darbesiyle ilgili tutuklamalar hafta sonuna konuşulacak çok konuyla girmemizi sağlıyor. Bu konulardan en önemlileri olarak gördüğüm Suriye ve 28 Şubat tutuklamalarına değinmek istedim. Öncelikle her zaman daha demokratik, geçmişiyle yüzleşmekten kaçmayan bir Türkiye hayal eden, bu yönde atılmayan adımlara karşı tepkimi en azından bu blogda sizlerle paylaşan birisi olarak 28 Şubat tutuklamalarından başlamak ve Başbakan’a bir takdir yazısı yazmak istedim.

12 Eylül 2010 tarihinde Ramazan Bayramı sonrasında Osmaniye’de bulunduğumdan ve oyum da Ankara’da olduğundan oy kullanamadığımı, ancak referandum öncesinde de sonrasında da “EVET” oyu verilmesinin doğruluğunu arkadaşlarıma anlattığımı ve belki de bazı reylerin bu yönde olmasında etkim olduğunu daha önceki yazılarımda da belirtmiştim. Dahası bu düşüncemin arkasında olmuş, kimi zaman özellikle “HAYIR” oyu veren arkadaşlarla ciddi tartışmalar yaptığımı da sizlerle paylaşmıştım. Referandum sonrası beklediğim adımların başında 28 Şubat ve 27 Nisan Post Modern Darbe ve E-Muhtıra’larının yargı önüne çıkarılması olduğunu da belirtmiştim. Ancak son zamana kadar neredeyse sadece 12 Eylül üzerinden beklediğim sorgulamanın yapılmasıyla kısmi bir hayal kırıklığına uğradığımı da belirtmiştim. Ve bugün yaşanan süreçle bir kez daha belki de yaşımın gençliğinden, tecrübesizliğimden ve tez canlılığımdan sabırsız davrandığımı anladım. İşte bu yüzden Başbakan’ı takdir yazısı olarak yazımın başlığını attım.

Öncelikle takdir ediyorum çünkü bu ülkede demokratikleşme adımlarının atıldığı, insan haklarına saygının yükseldiği ve yıllarca baskı görmüş kesimlerin acılarının paylaşıldığı bir döneme imza atıyor. Sever ya da sevmezsiniz Başbakan “OLMAZ” denileni olduruyor. Daha düne kadar ben dahil onun bu adımlarını desteklemiş pek çok kişi yakın tarihte, delilleri, mağdurları ve mağrurları ortada olan askeri darbe girişimleri ve siyasete müdahaleler dururken 12 Eylül üzerinden yapılan davaların yetersiz ve önceliksiz olduğunu belirttik. Ancak dün yanıldığımızı gördük. Bana göre önce dün Şartlı Tahliye ve KCK Davasında genel olarak kamuoyunun içine sinmemiş bazı tutukluların tutukluluk hallerinin kaldırılması, sonra bugün 28 Şubat’ın eli maşalı, dili kazıklı paşalarının yargı önüne çıkarılmasını takdir etme zorunluluğumuz vardır. Bu takdirin de adresi şüphesiz bu adımların atılmadığı dönemde eleştirilen ama bu adımlarla beraber döneminde en azından siyasetin sivil alanına her müdahalenin sorgulandığı gerçeğiyle herkesin yüzleşmesini sağlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olacaktır.

Bu tutuklamalar gerçekten bu kadar önemli midir, evet önemlidir. Çünkü Balyoz, Ergenekon gibi davalar darbe teşebbüsü davaları olduğundan ve uzun bir süre sürdüğünden toplumsal anlamda sivil iradenin sakatlanmasına yönelik eylemlerin cevapsız kalması korkusu, dahası olası gelecek müdahaleler için aman verildiği duygusu uyanabiliyordu. Ama artık delilleriyle, internet sitelerinden silinse de yüreklerden ve demokrat zihinlerden silinmeyen, silinemeyen gazete manşetleri, muhtıra ve tehditlerle hesaplaşıldığını görmekteyiz. Bu demokrasiye inanmış bir birey olarak bu ülkenin yarınları adına beni sevindiren bir gelişmedir. 28 Şubat halk iradesinin üzerine konmuş açık bir ipotektir. Adına ister modern ister post-modern deyin tamamıyla antidemokratik bir süreçtir. Bugün hayatta olmayan başta Başbakan Necmettin Erbakan olmak üzere dönemin seçilmişlerine vurulmuş prangalarla milletin cezalandırılmasıdır. Ancak devir değişmiştir ve bugünden itibaren darbesiz, darbeye teşebbüssüz bir Türkiye geleceği hiç olmadığı kadar açık ve nettir.

Tutuklamalarda ismi öne çıkan Çevik Bir benimde yer aldığım bugün 20 – 45 yaşları arasında olanlar için Kenan Evren’den çok daha sembol bir isimdir ve onun tutuklanmış olması bile yarınlar için umuttur. Ha soracak olursanız kardeşim adam görevini yaptı diye size cevabım benim reyimin üzerinde paşa postalının her hangi bir hak ya da görevinin olmadığıdır. Türkiye artık bu evrensel hakkı da tüm benliğiyle kabul etmelidir.

Sadece bugünkü tutuklamalarla ülkeye bahar gelmemiştir. Ancak bu önemli ve değerli bir adımdır. Halen hukuk sisteminde sorunlu bir yapı, tutukluluk halinin gerek süre gerekse de gereklilik olarak algılanmasında evrensel bir gerilik vardır. Ama özellikle her fırsatta Sayın Başbakan’a sallamaya meyilli gruplara sesleniyorum; doğruya doğru derseniz eğrinin de düzeltilmesi için sesinizi duyurabilir, fikirlerinizin değerlenmesine yol açabilirsiniz. Ama sırf karşıt olmak amacıyla demokrasi ve özgürlük için bu büyük adımları görmezden gelirseniz yanlış adımlarda da inandırıcılığınızı ve değer görmenizi, uyarılarınızın anlaşılmasını engellersiniz. O yüzden eksikliklerimizi unutmayalım ama gelin şu Başbakan’ı en azından her defasında bunu da yapmaz, Çevik Bir’in tutuklanmasına izin vermez dediğiniz için ve yapmaz dediğinizi yaptığı için takdir edin. Emin olun o zaman aydınlık yarınlarda katkınız da yeriniz de çok daha güzel olacaktır. Aksi takdirde devam eden yanlışlarda doğruyu savunmamış, desteklememiş ve takdir etmemiş olanlar olarak sizin de payınız olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

12 Nisan 2012

22:31

Read Full Post »

KADININ ADI VAR…

80’li yılların sonunda Türkiye’de en çok satılanlar listesinde uzunca bir süre yer almış, daha sonra defalarca sinemaya uyarlanmış, Duygu Asena’nın kaleminden çıkan ve kadının yaşam serüveni, arzuları, seçimleri ve bu seçimlerin sonuçları üzerine kurgulanmış kitabın adını pek çoğunuz hatırlayacaktır: Kadının Adı Yok… Yazar her kadının yaşadığı serüvenin üzerinde, ortak bir “Kadın” kimliği altında adsız kadınların hikayesini anlatmayı amaçlarcasına bu ismi vermişti kitabına. Aradan yıllar geçti, bilginin erişilmez denilene erişme gücü verdiği insanoğlu o kitabın yazılışından tam 25 yıl sonra dün bir günlüğüne de olsa kadınlarını anlamaya, onları onlarla ya da onlarsız tartışmaya çalıştı dünya. İşte bu tartışmalardan sonra ben de ilgimi çeken birkaç rapor üzerinden dünyada ve Türkiye’de Kadının Yeri’ne yönelik verileri paylaşmayı, bu konudaki düşüncelerimi sunmayı amaçladım…

Öncelikle neden 8 Mart tarihinin Dünya Kadınlar Günü olarak kutlandığına değinelim. 1910 yılında Uluslar arası Sosyalist Kadınlar Konferansında bir araya gelen dünyanın dört bir yanından çalışan kadın, Emekçi Kadınlara ait bir gün belirlenmesini ve bugün de yapılacak olan çalışmalarla emekçi kadınların yaşadığı zorlukların, toplumda kadınlara karşı cinsiyet ayrımcılığının karşısında durulmasını kararlaştırdılar. Ancak hangi günü belirleyeceklerine karar vermemişlerdi. Sonunda 8 Mart 1857 tarihinde New York’taki bir eylem sonucu, polisten kaçarken çıkan bir fabrika sonucu ölen 129 işçi (çoğunluğu kadın tekstil işçileriydi) anısına 8 Mart gününün Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak belirlenmesine karar verildi. 1977 yılında ise Birleşmiş Milletler bu günü Dünya Kadınlar Günü olarak resmen ilan etti. BM 1975 yılından itibaren Kadınlara, onlara karşı reva görülen ayrımcılığa daha fazla odaklanmaya başladı ve o yıldan itibaren her 5 yılda bir Dünya Kadınları Raporu’na ek olarak, her yıl da o yıl dünyada kadın haklarına yönelik gelişmeleri derlediği Dünya Kadınlarının Gelişimi Raporlarını yayımladı. Son Dünya Kadınları Raporu 2010 yılında, son gelişim raporu ise geçtiğimiz günlerde yayınlandı. İşte benim de temel alacağım istatistiki veriler bu raporlardan derlenmiş olacak. Peki bu veriler ne diyor, kadınlar ne durumda ve kadın haklarının, kadına karşı ayrımcılığın yok edilmesi çabalarının gelişimleri nasıl bir aşamada bulunuyor. Şimdi biraz bunlara değinelim.

Birleşmiş Milletler en temel kadın haklarına ulaşmak için ülke anayasalarında mutlaka olması gereken yasalara yoğunlaştığı son raporunda 3 yasa üzerinde duruyor. Bu kanunlar cinsel tacize karşı koruma kanunu, evlilik kurumunda şiddet ve gönülsüz birlikteliğe karşı koruma kanunu ve kadına karşı şiddete karşı koruma ve kollama kanunları olarak sıralanıyor. Cinsel tacize karşı kanun 194 ülkeden 116 tanesinde mevcut. Evlilik kurumunda şiddet ve gönülsüz birlikteliğe karşı koruma kanunları 194 ülkeden sadece 51 tanesinde mevcut. Özellikle evliliğin kutsal görüldüğü toplumlarda kadının, yani evliliğin yarısının haklarının korunmasına karşı kanun konulmaması bu kutsallığı sorgulatır ölçüde. Kadına karşı şiddete karşı koruma ve kollama kanunları ise 194 ülkeden 125 tanesinde mevcut. Birleşmiş Milletler raporuna göre 100 yıl önce neredeyse hiçbir ülkede olmayan çoğu ülkede son 30 yılda anayasaya giren bu kanunların tüm ülke anayasalarının ortak maddeleri arasına girmesi Milenyum Hedefleri arasında yer alıyor ve bu gerçekleşmediği sürece kadın haklarında kat edilecek mesafe olduğuna inanılıyor.

Siyasi haklara gelince durum orada henüz pek iç acıcı olmasa da yine son 20 yılda çok önemli gelişmeler yaşanmış durumda. Kadınlar bundan 100 yıl önce sadece 2 ülkede seçilme hakkına sahiptiler. Bugün dünya üzerindeki her demokrasi de kadınlara seçme hakkı tanınmış durumda. Hal böyle olunca artık kadınların siyasi yaşamdaki yerlerini belirleyen seçilme hakları ve parlamentolardaki oranları. Bugün 28 ülkede kadınların parlamentolarda temsil oranı kritik eşik olarak adlandırılan %30’u geçmiş durumda. Kritik eşik Birleşmiş Milletler Dünya Kadınları Örgütü tarafından %30 olarak belirlendi. Çünkü bu orana kadar kadınlar haklarını bir şekilde erkeklerden alıyor ve erkekler sistem üzerindeki kontrolleriyle geriye dönme isteğine sahip olursa süreç geriye gidiyor. Ancak bu oran aşıldığında artık kadınların temsil oranı ya artıyor ya da sabit kalıyor ve bu eşiğin altına inmediği için de kazanılmış haklar kaybedilmiyor. Bugün aynı zamanda 19 ülkede yürütme organının başında bir kadın Başbakan ya da Başkan olarak yer alıyor. Dünyada sadece Ruanda’da kadınlar meclisin çoğunluğunu o da %51 ile ellerinde tutuyor. Hâlbuki Çin ve Hindistan dışında neredeyse dünyanın her ülkesinde kadınlar nüfus dağılımında erkeklerden daha fazla yer tutuyor. Dünyada 60 ülkede kadınların parlamentoda temsil oranı %10 ve altında kalmış durumda. Türkiye’de son seçim öncesi %9 olan oran bu seçimde %14’e çıktı ama halen kat edilmesi gereken çok yol var.

Yine benzer raporlarda dünyada kadınlarda işgücüne katılım oranı %52 iken erkeklerde %77 olduğu, halen dünyanın pek çok yerinde küçük kızların doğumdan hemen sonra ya da çocukluk dönemlerinde öldürülmesi, sünnet ya da benzeri ilkel metotlarla yaşamaya mecbur kalmaları, 1 milyara yakın kadının halen okuma yazma bilmeden yaşamını sürdürmeye çalışması gibi acı gerçeklerde paylaşılıyor. Ancak tüm bu raporlarda ortaya çıkan somut gerçeklik şu: Kadınlar 100 yıla yakındır kendi hakları için savaş verdi. Bundan yıllar önce dünyada gerçekten de kadının adı yoktu. Ancak bu yolda özgürlüğünden, canından, malından olan erkek ve kadınların ortak çabalarıyla dünya bugün iki ayrı cinsiyetten meydana geldiğini biliyor. Bundan sonra yapılması gereken dünyanın dört bir yanında tam eşitliğin sağlanması, insan hakları ve kadın haklarıyla her kadının tanışması ve özellikle gençlerin bu konularda ellerinde hakları olanların bilhassa, sürekli çalışması gerekmektedir. Halen atılacak adımlar gidilecek yollar var. Ancak artık ne kadar silik gözükse de emin olun Kadının Adı Var…

Bana göre pek çok kişinin isimlendirdiği şekilde dün kutlanan gün Dünya Kadınlarının Günü değildi. Dün; kadınlar için, onların hakları için gelecek nesillerin daha iyi yaşaması için emek vermiş, mücadele etmiş kadınların günüydü. Eğer düşüncelerinizle, hareketlerinizle u yönde en ufak katkı vermiş olanlardansanız gününüz kutlu olsun…

Bilal ERTUĞRUL

9 Mart 2012

00:23

Read Full Post »

POZANTI “UTANÇ” EVİ…

Geçtiğimiz hafta Türkiye bir 28 Şubat festivali yaşadı. Demokrasi kahramanları nasıl karşı durduklarını, nasıl o zihniyeti yok ettiklerini yazdı. Halbuki bir önceki yazımda belirttiğim gibi olay olduğunda ülkede herkes 3 maymunu oynamıştı. Bu 3 Maymun oyunu 12 Eylül’le bir milletin damarlarına aşılanmış olan ne kadar insanlık dışı olay olursa olsun, insan hakları, demokrasi ne kadar ayaklar altına alınırsa alınsın “Duyma, Görme, Söyleme” oyunuydu. Ve bir paşa çıkıp bu daha 1000 yıl sürer demişti. Paşanın neyi kast ettiğini bilmem ama kastı bu ülkenin insanlarına, o insanlarında vicdanlarına en büyük utanç karşısında dahi 3 maymunu oynamayı öğretme zihniyetiyse ne yazık ki çok geçmeden tarih bize henüz o paşayı yalanlayamadığımızı, tam da onun dediği gibi devam ettiğimizi gösterdi. Nasıl mı açıklayayım…

Türkiye tarihinin pek çok döneminde insan hakları ihlalleriyle anılan ve ne yazık ki bundan kurtulmaya çalışmayan bir ülke olarak kayıtlara geçti. Gün geldi içerde, dışarıda bu sorunlara yönelik filmler yapıldı ve içerdekiler vatan haini, dışarıdakiler Türk düşmanı olarak tanımlanıp konular kapatıldı. Ama açıkça bir iç hesaplaşma, kendi kendimizle bir vicdan muhakemesi yapmadan kapatılan konuların yerini hep başka konular aldı. 12 Eylül sonrası işkence, gözaltındaki kayıplar ve ölümler, tecavüzler, karakol ve hapishanelerdeki kötü koşullar bir kuşağın yok olmasına neden oldu. Gün geldi, birileri “Anne Kafamda Bit Var…” dedi, birileri bugünlerle savaşmak için “Bir Dakika Karanlık” eylemleri yaptı, acılı anneler in adı yüreklerinde kanla, gözlerinde yaşla kaybolmuş çocuklarının en azından bir mezar taşı olması için “Cumartesi Anneleri” oldu, vekiller, bakanlar, Başbakan çıkıp özürler diledi, 12 Eylül mağdurları için gözyaşı döktü. Umut edilen artık bu olayların bu ülkede yaşanmayacağı beklentisiydi. Ama gelin görün ki hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Tüm bu demokratik söylem altında son günlerde eski alışkanlıkların halen sistem içinde yaşadığını gösteren bir utanç manzarası ortaya çıktı: Adana Pozantı M Tipi Kapalı Çocuk ve Genç Islahevi ya da hak ettiği adıyla; POZANTI “UTANÇ” EVİ…

Evet, Pozantı’da yaşanan rezalet geçtiğimiz hafta ülke gündemine bomba gibi düştü. Kamuoyunda “Taş Atan Çocuklar” olarak bilinen birkaç çocuğun şikayetleri üzerine başlayan soruşturmalar anlaşıldığı üzere bugüne kadar pek bir sonuç vermemiş. Bunun üzerine medyaya yansıyan olay kısa sürede herkesin dikkatini çekecek kadar gündeme geldi. İktidar Partisi olan Ak Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik kendi seçim bölgesi olan Adana’da meydana gelen olayın üzerinde en çok duran isim olarak dikkat çekerken, Adalet Bakanı’nın hafta bitmeden ilgili Utanç Evi’nin kapatılacağını ve çocukların Ankara’da Sincan Islah Evi’ne alınacakları açıklamasıyla hafta tamamlandı. Muhalefet partilerinden de daha önce de aynı Utanç Evi’ne yönelik şikayetler olduğu, ama bunların dikkate alınmadığı, dahası suçlanan eski yöneticilerin Ankara’ya atanarak bir nevi yükseldiklerine dair eleştiriler geldi. Yine hafta sonunda olaylarda adı geçen 4 yöneticinin soruşturma süreci sonuna kadar tedbirli olarak görev yeri değişikliğiyle denetime alındıkları açıklandı. Buraya kadar her şey medeni bir ülkede böyle iğrenç bir olayla karşılaşıldığında olacak olanlara benziyor. Ama bundan sonra vahim olan başlıyor.

Öncelikle vahim olan, ülkeyle ilgili kaygıya sürükleyen şey basın, siyaset ve sivil toplum kuruluşlarının hassas bir biçimde değindiği bu önemli konuda halkın sessizliği. Evet, bir ülkenin gelecek kuşakları olarak görülen gençler Islah evi altında tecavüze, işkenceye, hakarete uğruyor ama halk en azından bence sessiz kalıyor. Kusura bakmayın ama 12 Eylül’den bahsedildiğinde aslan kesilen sol, sağ, merkez grupların acılarını paylaşan ya da bu acılar üzerinden propaganda yapan ama bu olayda kılını kıpırdatmayanlardansanız kusura bakmayın andıklarınızın adlarını da kirletmekten başka bir şey yapmamışsınızdır. Burada tecavüze uğrayan sizin çocuklarınız, kardeşleriniz, arkadaşlarınız da olabilirdi. Yani sistem yanlışsa bu yanlış da zarar gören olma ihtimali herkes için vardı. Ama gelgelelim depremde bile kararan vicdanların, yeni doğmuş çocukların ölümüne “OH” çekenlerin olduğu bir ülkede, henüz aklı ermeyen, reşit sayılmayan, yolda para bulsa devleti tarafından harcama ehliyetine bile erişmemiş kabul edilen bu çocuklar polis arabalarına taş attıkları için, birileri tarafından kullanıldıkları için her türlü muameleyi hak ediyorlar algısı yaratılması da çok zor değil.

Evet, gerçekle yüzleşelim. Tıpkı deprem Van’da olduğu için acımayan yürekler, konuşmayan diller, bu olayda da öne çıkan çocuklar hani o “Taş Atan Çocuklar” olduklarından yine acımıyor belki içten içe yine “”Oh Olsun” diyor. Bunu demiyorsanız bile bu tarz utanç dolu, yüz kızartıcı olaylarda susmak suçu onaylamaktan başka bir şey değildir. Daha birkaç gün önce herkes bu ülkede 28 Şubat’tan bahsedip kahramanlıklar anlatıyordu ya, o gün yazıp bugün bu çocuklar için yazmayan da, o gün konuşup bugün bu çocuklar için konuşmayan da 28 Şubat zihniyetinin yegane türevleri olmaktan öteye gidemez. Pek çok olayda olanın aksine bu sefer sağır, kör, dilsiz olan toplum, konuşanlar, görenler, acı duyanlar ise siyasetçiler. Bu bile bu olayda duyulan utanç da sorun yaşandığını açıkça göstermektedir.

Ha bir de bu olayda sorumlu olan, sorumlu olmayıp da ses çıkarmayanlar yarın bir gün Türkiye’de cezaevlerinde işkence var, tecavüz var, ölüm var diye rapor veren Avrupa Birliği’ne, filmler çeken yönetmenlere, kitap yazan yazarlara kaymaya sıra gelince ilk sıraya geçeceklerle aynı kişilerdir. Çünkü vicdan körelince başkasının vicdanının acı gerçeğiyle yüzleşemezler. Çünkü herkesin kendileri gibi kör, sağır ve dilsiz olmasını isterler. İşte bu olayda görüldüğü gibi birilerinin iddia ettiği gibi bu ülkenin cezaevlerinde de, karakollarında da halen bazı utançlar var. Ve bu ülkede her ne kadar halkın büyük bir kesimi kulaklarını tıkamış, gözlerini kapamış da olsa ne yazık ki halen utanılacak şeyleri yazacak olanlar, onlardan utanacak olanlar var. Bu bağlamda da kendilerini takdir ediyorum.

Türkiye isteyen görsün, isteyen görmezlikten gelsin modern çağa, temelde insanlığa yakışmayan bir muamelenin, bizzat devlet kontrolündeki bir alanda körpecik çocuklara yapıldığıyla yüzleşti. Bundan ders alırsa, denetimler, insan haklarına yönelik cezaların ağırlaştırılması (bugüne kadar benzer şeyler yapan yöneticilerin en fazla 2 yıl hapsi istenmiş), gerektiği gibi yapılırsa gerçekten ta 12 Eylül’den kalan, 28 Şubat’ta çağlayan düşünce ve duyu rahatsızlığından kurtulur. Aksi takdirde açıkça belirtelim, çocukların karakollarda dayak yediği, hapislerde tecavüze uğradığı bir ülkede ne insan haklarından, ne vicdandan, ne de insanlıktan söz edilebilir. Paşanın hani o 28 Şubat’ta “Bin yıl sürecek” dediği eğer böyle bir zihniyetse, evet halen sürüyor ve korkarım belirttiklerimi yapmazsak bu ülkede gerçekten de 1000 yıl sürecek bir Utanç asrı yaşanabilir.

Bilal ERTUĞRUL

05 Mart 2012

00:35

Read Full Post »

BU DİYARDAN BİR AKINCI GEÇMİŞTİ…

Bundan tam bir yıl önce bir sosyal medya platformunda şunları yazmıştım: “Osmanlı tam da bu mevsimde soğuğunu hissederdi İstanbul’un… Belki de o yüzden hep bu mevsimde başlardı dörtnala doğru serüveni atların… Son seferine çıkan son Osmanlı, arkana bakmadan sür atını, unutma gideceğin yer peygamber kanatları… Şimdi sıra bizde açın kapıları…” İşte bu satırları yazdığım günün arifesinde Türkiye gözyaşlarıyla bir demokrasi savaşçısını, halkın içinden çıkmış ve ondan hiç kopmamış bir siyasetçiyi, bir lideri kaybetmişti. Türkiye Necmettin Erbakan’ını kaybetmişti.

Necmettin Erbakan kimdi, neydi en önemlisi benim için, ülkemiz için ne ifade etmekteydi? Bugün bunların üzerine değinmek ve onsuz geçen bir yıldan sonra onu anmaya ve anlamaya çalışma zamanıdır diye düşündüm ve bu yazıyı kaleme aldım.

29 Ekim 1926’da babasının görevi sebebiyle bulundukları Sinop’ta doğmuştu Necmettin Erbakan. Doğum tarihinde de ölüm tarihi olan 27 Şubat’ta da bir ironi saklamayı, kendine has nüktesini konuşturmayı başarmıştı anlayacağınız. Genç Cumhuriyet’in en zorlu yıllarında dünyaya gelmiş, çocukluğunu henüz tamamlamışken 2. Dünya Savaşı ve Faşizm’le darmadağın olan dünyadan o da nasibini almıştı. Sinop’ta başlayan çocukluğunu Kayseri ve Trabzon’da devam ettiren Necmettin Erbakan’ın nükteli siyasetine hiç kuşkusuz bu iki ilin kültüründen aldığı kurnazlık ve söze hakimiyet önemli derecede katkıda bulunmuştu. Savaş yıllarında yani ekmeğin bile karneyle verildiği yıllarda büyüyen bu çocuk zamanla ülkenin en parlak gençleri arasına giriyordu. Önce İstanbul Erkek Lisesi’nde sonra da İstanbul Teknik Üniversitesi’nde geçirdiği başarılı öğrencilik yılları genç cumhuriyetin altın nesli arasında onun da adını ön plana çıkarıyordu. Üniversite yıllarında aynı okulda yer aldığı Turgut Özal ve Süleyman Demirel’le de yolları belki ilk kez kesişiyordu ama bunun son olmayacağını her birinin farklı yolları ama ortak siyasi başarı emelleri olan bu 3 genç çok iyi biliyordu.

Üniversite sonrası yeniden yapılanmakta olan Almanya’da geçirdiği dönem onun hayatında bir kısmını hiç kimsenin anlayamadığı, anlamak da istemediği derin izler bırakıyordu. Her tarafı yerle bir olmuş, binalarında taş üstünde taş kalmamış dahası kimliği, değerleri ve maneviyatı her saniye ayaklar altına alınmış bir milletin şahlanışını görüyor o dönemde Adnan Menderes yönetiminde devrimin acılarını ve toplumla kavgalı yanlarını silme çabalarından içten içe bir umut besliyordu. Dahası müteşebbis gücünü, teknolojinin önemini ve değerlere sahip bir disiplinin başarı için kaçınılmaz olduğunu da yine bu sırada bizzat algılıyordu. Türkiye’ye döndüğünde akademik kariyerini sürdürmenin yanı sıra ilk yerli motoru üretmek amacıyla Gümüş Motor’u kuruyordu. Genç, atılgan dahası Anadolu’ya, onun insanına ve o insanların taşıdığı değerin modern dünyanın yapıtaşları olan teknoloji, disiplin ve müteşebbis ruhla birleşmesinin ortaya çıkaracağı sinerjinin mutlak başarısına yürekten inanıyordu. İşte bu amaçla Türkiye Odalar Borsalar Birliği’nde önce Genel Sekreter sonra da Başkan oluyordu. Dönemin İstanbul merkezli iş adamlarının anlamadığını düşündüğü Anadolu’nun müteşebbis ruhunu canlandırma amaçlı teşebbüsü ne yazık ki Üniversite arkadaşı Süleyman Demirel tarafından kesiliyordu.

Ama pes etmiyordu. Bu kez bu sinerjiyi yani modern Türkiye’nin Anadolu üzerinde yükselen güneşle parıl parıl parlaması için gerekli sinerjiyi siyasete taşımaya karar veriyordu. O dönemde Demokrat Parti’nin bıraktığı Anadolu temelli mirası yemekle meşgul olan Adalet Partisi’nden aday olarak başvuruyor ama bir kez daha karşısına dönemin Başbakan’ı ve Adalet Partisi Başkanı Süleyman Demirel çıkıp adaylığını veto ediyordu. Bunun üzerine Konya’dan bağımsız aday oluyor ve 1969’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giriyordu. 17 arkadaşıyla kurduğu Milli Nizam Partisi 1971’de 12 Mart darbesinin kurbanı oluyor ve kapatılıyordu. 2 yıl yerleştiği İsviçre’den 1972’de gelip Milli Nizam Partisinden arkadaşlarıyla Milli Selamet Partisini kuruyor, 1973 Genel Seçimlerinde milletin meclisine bu kez iktidar ortağı olarak dönüyordu. Kıbrıs Harekatı’nda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in sağ kolu olan Erbakan daha sonra hükümetten ayrılıyor, 1977’de yeniden bu sefer onu pek çok kez engellemiş olan Demirel’le iktidar ortağı olarak ülke meselelerinde, ülkenin ileri gitmesi söz konusu olduğunda kişisel hırs, nefret ya da intikam duygusunu bir kenara bırakma erdemini gösteriyordu. Ülkenin üzerine 12 Eylül 1980 sabahı çöken sis onun da üzerine çöküyor yine bir darbeyle partisi kapatılıyor ve bir kez daha siyasetten hem de 10 yıl süreyle men ediliyordu. 1987’de yasak referandumla kalkarken bu kez en büyük muhalefeti bir başka üniversite arkadaşı Turgut Özal yapıyordu.

Ancak ne darbeler ne de üniversite arkadaşlarının sürekli karşısına çıkıp haksız engeller dayatması onu geriletmiyor aksine davasına olan inancı her geçen gün daha da büyüyordu. 1991’de Meclise yeniden bu sefer Refah Partisi altında giriyor ama artık muhalefet ya da iktidarın küçük ortağı olmaktansa iktidarın kendisi olmayı hedefliyordu. İşte bu hedefle ev ev, mahalle mahalle örgütlenen, ona o savaş sonrası Almanya’nın dirilişini hatırlatan disiplinli, inançlı ve değerli kadrolarıyla 1995 yılında seçimlerden 1. Parti olarak çıkmayı başarıyordu. Aslında ülkenin gelecek on yıllarına damga vuracak kadroları yetiştiriyor ve onun hareketi artık sıranın kendisine geldiğine inanıyordu. Ama yine olmuyordu, karşısına bu sefer Cumhurbaşkanı olarak çıkan Süleyman Demirel’in çabalarıyla 2. ve 3. Partiler olan Doğru Yol ve Anap iktidar olurken Hoca yine muhalefet sıralarında kalıyordu ama bu sefer milletin ona armağanı olan 158 vekilleydi ve sıranın geleceğine yürekten inanıyordu. Bu azınlık hükümeti ülke tarihinin o güne kadar ki en büyük ekonomik krizine yol açıp, 90’lı yılların kara deliğiyle ülkeyi bırakırken ülke de artık Başbakanlık koltuğunda Necmettin Erbakan oturuyordu. O günlerde gün gelecek bu ülkede her iki kişiden biri Milli Görüşçü olacak derken aslında bugünleri çok önceden işaret ediyordu. 2 yılı bulmasına izin verilmeyen iktidarında ülke ekonomik anlamda canlanıyor Hoca’da uzun zamandır hayalini kurduğu İslam Birliği için çabalıyordu. Ancak ülkede ona karşı olanlar boş durmuyor, bazen partililerin yaptığı aşırılıklar da onların elinde en tehlikeli yılanlara dönüşüp 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu toplantısında üstüne salınıyordu. Hoca bir kez daha pes etmiyordu. Medyada tüm kalemler ona yönelmiş, milletin oyuyla gelen seçilmiş diğer partiler demokrasiyi askerin süngüsünün emrine vermiş dahası demokrasinin çıktığı üniversitelerin önderliğinde sivil toplum hep bir ağızdan karşısında asker üniformasıyla yer tutmuştu. Önce dayandı ama bir süre sonra ülkenin böyle gidemeyeceğini darbenin geldiğini gördü ve 3 darbe görmüş bir lider olarak ana sütü kadar hak edilmiş alın teriyle kazanılmış koltuğunu bırakıyordu. Gidiyordu ama kendisi dönemese de 90’ların başında yetiştirdiği, kimilerine göre Milli Görüş’ün Altın Neslinin daha da güçlü döneceğini bilerek gidiyordu. Kaderin cilvesi ordu onun siyasi hayatına bir Şubat akşamı 28 Şubat akşamı kastetmişken, Azrail’den onun dünyadaki süresini tamamladığını bugünün bir gün öncesinde haber veriyordu. Dedim ya doğarken de, yaşarken de, ölürken de nükteleriyle dersler vermeye bayılıyordu. Refah Partisi kapatıldıktan sonra kısa dönemler haricinde siyasette tam anlamıyla bulunamadı. Önce Fazilet Partisi’ni kuran öğrencileri bu parti de kapatılınca ayrılık vaktinin geldiğini ilan ediyor, 2002’de Ak Parti ve Saadet Partisi olarak hareketi, gözü gibi büyüttüğü çocukları ayrı yollara yürüyen kardeşler olarak ortaya çıkıyorlardı. 27 Şubat 2011 günü vefat ettiğinde ülkede gerçekten her iki kişiden biri oyunu bu Milli Görüş doğumlu kardeşlere veriyor ve Hoca akranı olan hiçbir büyük siyasetçinin görmediği bir zaferle yolcu edilen bir Kumandan gibi son yolculuğuna ülkenin Başbakanı, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı’nın kolları üzerinde uğurlanıyordu.

Evet, işte böyle bir yaşam öyküsüydü Hoca’nın öyküsü. Asla vazgeçmeyen, her engel konduğunda eskisinden de daha büyük olmayı başararak geri dönen bir liderin öyküsüydü onun öyküsü. Anadolu’ya onun değerlerine, onun insanının başarabileceklerine olan inancın öyküsüydü onun öyküsü. 2000’li yıllardan sonra onun 60’larda hayalini kurduğu ve TOBB çatısı altında yüceltmeye çalıştığı Anadolu’nun müteşebbis ruhunun başarısını da görerek gidiyordu. Daha tohumken bin bir zorlukla çöllerde su bulunarak yetiştirdiği hareketinin nasıl bir Vaha olduğunu görerek gidiyordu. Bu yüzden onun vefatından sonra onu Osmanlı’nın kuruluşunda dörtnala atlarını süren, kendilerini düşünmeyen ama kendilerinden sonra buralara Osmanlı sancağının çekileceğini bilen akıncılara benzettim. Ve inanıyorum ki o akıncı bugün çekilen bayrakların çok daha ötesini dahi hayal etmişti. İşte bu yüzden birkaç yıldır nispeten gerilediği düşünülen Türkiye’nin bugünkü akıncılarına Hoca’ya bakarak, ona layık olmak hesabıyla silkinme ve dörtnala doğru giden bu ülkenin, bu topraklardan çıkan değerlerin seferini yüceltmeye çağırıyorum. Bu yüzden onu bir kez daha anmaya ve anlamaya çağırıyorum. Bu yüzden onu şükranla ve özlemle anıyorum. Rahat uyu Hocam. Bu ülke sen gibi bu ülkenin sevgisiyle coşmuş, düşünceleriyle, hareketleriyle kimi zaman karşında kimi zaman yanında olmuş şanlı akıncılarını asla mahcup etmeyecek, bu sefer bitmeyecektir.

Bilal ERTUĞRUL

28 Şubat 2012

01:41

Read Full Post »

MALCOLM X: BİR DAVA ADAMINI ANARKEN – 2…

Yazımın ilk bölümünde Malcolm’un hayat hikayesini, gençlik ve hapishane yıllarını, İslam’la tanışmasını ve ölümünü ele aldım. Yazının ikinci kısmında ise onu anarken ondan bize kalan değerler üzerinde durmaya çalışacağım.

Öncelikle Malcolm’un öyküsünün en önemli tarafı bıkmadan, usanmadan devam ettiği “Gerçeğe ve Doğruya Ulaşma Arayışı”dır. Malcolm çok küçük yaşlarda babasız kaldıktan sonra yok olup giden dönemin siyahi gençlerinden birisi olabilirdi. Nitekim bu grubun içerisinde hapishaneye kadar düştü. Ama o farklı bir şey aramak gerektiğine de yine bu düşüşte inandı. Önceleri Hıristiyanlık ve genel toplum yapısı üzerine çok okuyan Malcolm başlarda karşı çıkmasına rağmen kardeşinin getirdiği Elijah Muhammed kitaplarına da sırf bu arayış sebebiyle yöneldi. Elijah Muhammed’in yanında en önemli kurmay olduğunda da gördüğü yanlışlıklar, içini tatmin etmeyen duruma karşı inandığı dinin en doğru halini bulacağına inandığı Suudi Arabistan’a, Mekke’ye Hac’a gitti. İşte Malcolm’un hayat hikayesi arayışın kutsallığı ve mutlu sonu er ya da geç getireceğine dair önemli bir kıssadır. Bazen olduğumuz yerde, bulunduğumuz durumda, yaptıklarımızda yabancılaşırız, farklı bir şey olması gerektiğine inanırız ama elimizdekileri riske edemeyiz ya işte Malcolm her şeyini riske edenlerden birisi. Ve tarih onun gibi riske edip, hayatlarının gayesini bulanları sıradan milyonlar arasından çekip almakta o kadar başarılı ki. Evet, büyük insanlar kim olduklarını, amaçlarının ne olduğunu er ya da geç öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan, bu yolda hiçbir dünyevi sahipliğe boyun eğmeyenlerdir ve şüphesiz Malcolm bunlardan birisidir.

Malcolm’un arayışını taçlandıran ve farklılaştıran ise bu arayış uğruna çekilen acılar ve bunlara katlanabilmedir. Evet, dedim ya insan aramaktan, gerçeğe ulaşmaktan korkar. Bu korkunun içten gelen kaybetme korkusu sebebi dışında bir de dışarıdan gelen zorlamalara, baskıya göğüs gerememe korkusu olduğunu hepimiz biliriz. Ancak inananlar için çekilen acı kutsaldır. Mekke’de Ashab’ın çektiği acılarla kıyaslanmasa da Malcolm da doğduğu günden ölümüne kadar çok acı çekmiş, toplumun kimilerine göre hep en alt katmanından olmuş, aşağılanmıştır. Ancak o bize her insanın eşit olduğunu, üstünlüğün ya da benim deyimimle ölümden yıllar sonra özlemle anılmanın yolunun ise sadece ve sadece inandıklarını başarma mücadelesinde olduğunu göstermiştir. Malcolm’un hapishanenin karanlık köşelerinden yöneldiği aydınlığında şüphesiz en ufak bir engelde Of çekmeye başlayan bizler için güzel bir örnek vardır. Acı çekmeden, mücadele etmeden başarıya, mutluluğa, iç huzura ulaşma amacındaki biz düşkünler için şüphesiz böyle bir hayattan alınacak en güzel ders acının nasıl bal eyleneceğidir.

Malcolm’un hikayesinde tüm İslam alemi için de çıkarılması gereken ama bir türlü çıkarılamayan dersler var. Bunların en önemlisi kanımca halen Müslüman’ın kuyusunu kazma işlemini bir başka Müslüman’ın yapmasıdır. İslam alemi Kerbela’dan bu yana ne yazık ki kardeş kavgasını engelleyemedi. Halen dünyanın pek çok yerinde Müslüman kardeşler arasındaki kavgalar gerek dinin en güzel şekilde yaşanmasını engellemesi gerekse de bu güzelliğe henüz ulaşmamış diğer dinlerden insanların bu güzel dine ulaşmasını engellemesi bakımından bugün de İslam’ın ne yazık ki kanayan yarasıdır. Bir Karıncanın canının hesabını soran, en ufak bir küfür de hak dileyen bir dinin inananları ne yazık ki uzunca bir süredir girdikleri bu kara delikten çıkamamakta ve bu çıkamayış, bir nevi dünyanın güneşsiz kalması gibi her geçen gün daha kötüye gidişin engellenemeyişine sebep olmaktadır. Kerbela’da, Malcolm’a sıkılan kurşunlarda yer alan kardeş elleri temizlenmeden dahası bu kavgaların sadece birilerinin kişisel çıkarlarına hizmet dışına taşmayacağı anlaşılmadan İslam alemi ne yazık ki bu dünyada huzuru bulmayacaktır.

Ve gelelim hayatın bize verdiği derslere. Malcolm’un 40 yıla sığdırdıklarını, serüvenini acılarını, arayışlarını, ölümle burun buruna gelişlerini ama yılmayışlarını, inandığımız değerleri ölüm pahasına sahiplenmemiz gerektiğini, çünkü bu dünyada iz bırakan adamların sadece ve sadece evrensel değerlere inanmakla kalmayıp, bu değerler için can verdiğini unutmadan daha güzel bir dünya için inanmalı, çalışmalı ve asla yılmamalıyız. Ancak bunu yaparsak Malcolm gibi bu evrensel değerler için canlarını verenler huzura erer ve dünya daha aydınlık bir yer olur.

Detroit’li Kızıla Saygılarımla…

Bilal ERTUĞRUL

22 Şubat 2012

19:08

Read Full Post »

AMAN DİKKAT; FİLM KOPMASIN…

Dün gece yaklaşan Oscar Ödül törenleri ve Amerika’da gündemde olan yeni filmlerle ilgili bir araştırma yaparken çeşitli bloglarda sinemanın dahi çocuğu, çağımızın tartışmasız en büyük yönetmeni olan Steven Spielberg’in yeni bir film çekmeye hazırlandığı bilgisine ulaştım. Bu filmle ilgili detaylara ulaşmak isterken ne yazık ki ülkemiz için hiç de iyi olmayan bir durumla karşılaştım. Evet, Spielberg yeni bir film çekecek ama daha da önemlisi Sözde Ermeni Soykırımı’nı esas alan bir film çekecek. Bu haber beni derin kuşku ve üzüntüye sevk etti ve bu konuya değinmek istedim.

Biliyorum ülkemizde bazı konularda umursamaz tavırlar sergileyen kitleler için bir film hiçbir şey ifade etmeyebilir ama bu gelecek yüzyılda Türk insanının nasıl tanınacağını, çocuklarımızın, torunlarımızın dünyada hangi sıfatla tanımlanacağını etkiler. Çünkü günümüz dünyasında, medyanın iletişim çağının tüm desteğini arkasına alarak yarattığı güç en önemli güç olarak kabul ediliyor. Ve Spielberg de bu gücü en iyi kullanmayı bilen adamların başında geliyor. Eğer iddia edildiği gibi Sözde Ermeni Soykırımı’nı ele alan bir film çekerse bu Ermeni Soykırımını dünyada sözde olmaktan çıkaracak ve 2. Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi Soykırımı yani Holocaust sonrası en büyük soykırım olarak tarihe ve daha da önemlisi gelecek kuşakların belleğine kazıyacaktır. Peki, bu iddialar ne kadar ciddi, neden Spielberg tarafından bir film çekilmesi isteniyor ve bu neden önemli, dahası bu film nasıl engellenebilir ya da en azından doğru ve tarihe uygun bir film çekilmesi sağlanabilir. Biraz da bunlar üzerinde duralım.

Öncelikle iddiaların ciddiyetiyle başlayalım. Biraz araştırdığımda Sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili bir film çekilme isteği Amerika’da ki Ermeni Lobisinin 40 – 50 yıllık hayali olarak karşıma çıktı. Başlarda sönük kalan bu hayal 90’ların başında Ermenistan’ın kurulmasıyla dillendirilmeye başlanmış. 1993 yılında kendiside Avrupa’dan göçen bir Yahudi aileden gelen Steven Spielberg Schindler’in Listesi filmini çekip film 7 dalda Oscar kazanınca ve dahası Yahudi Soykırımı’nı dünyaya tartışmasız bir şekilde kabul ettirince Ermenilerin de benzer bir film için çabaları artmış. Bu filmler beraber toplumsal olaylara yönelen ve anlamlı filmler çekmek istediğini belirten Spielberg üzerinde de o günden sonra durmaya başlamışlar. Hollywood’un da yer aldığı California Amerika’da Ermeni lobisinin de merkezi ve dahası önemli miktarda Ermeni bulundurunca da Spielberg’e ulaşmaları zor olmamış. 2004 yılında konuyla ilgili ilk iddialar ortaya atılmış. Ancak bu durum Spielberg tarafından doğrulanmamış. 2011 yılı başlarında Spielberg’in olaylarla ilgili belge topladığı haberleri karşısında sessiz kalan ünlü yönetmen sessizliğini geçtiğimiz hafta bozdu ve arşivindeki toplumsal olaylar dosyasında Yahudi Soykırımı’yla beraber Sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili belgeler de eklediğini doğruladı. Dahası yine ABD merkezli Ermeni Sinema Merkezi ve Spielberg arasında görüşmeler yapıldığı da doğrulandı. İşin en kötü boyutu da bazı forumlarda Spielberg’in bu projesinin startının en geç 2013 yılı 24 Nisan Anma Günü’nde verileceğine dair iddialar olması. Yani anlayacağınız iddialar artık iddia boyutunu geçti, her iki taraf da kabul etti ve gemi yola çıktı.

Peki, bu geminin kaptanı neden Spielberg ve neden onun bu filmi çekmesi bu kadar önemli? Öncelikle Spielberg pek çok otoriteye göre tarihin en büyük yönetmeni, dahası sinemanın tartışmasız kralı, Amerika’da neredeyse tüm sinema dünyasında sözü geçen tek adam. Tabii bu unvanları kolay almadı. Bilimkurguyla başladığı kariyerinde pek çoklarına göre zirveyi Schindler’in Listesi filmiyle gördü. 7 Oscar ödüllü bu film halen Amerikan Sinema Merkezi tarafından gelmiş geçmiş en iyi 10 filmden birisi olarak gösteriliyor. Dahası Schindler’in bu filmle toplumsal olaylara yönelmesi de Ermeni lobisini onu ikna edeceğini düşünmesine sebep oldu. Spielberg’in yapacağı bir filmin etkisi Türkiye’nin özellikle Avrupa’da imajını yerle bir eden Orient Ekspresi’nin çok daha ötesinde olacaktır. Yani Spielberg demek garanti başarı demek ve bu sebepten böyle bir filmi onun çekmesini istiyorlar.

Ortada tüm çıplaklıyla duran bu gerçeklerden sonra çözüm önerilerine gelelim. Öncelikle sinemanın dahi çocuğu bu noktaya olmaz denileni oldurarak, kimsenin girmediği işleri yaparak geldi. Bu bakımdan onun kişiliğini de düşündüğümüzde bu filme karar vermişse engellenmesi mümkün değildir. Peki, engellenemeyecekse ne yapılabilir? Hemen söyleyeyim “o çeksin, biz yasaklarız” bu noktada en anlamsız çözüm önerisidir. Spielberg demek garanti gişe, dahası evrensel etki demektir. O halde Spielberg’e bir şekilde ulaşıp gerek Türk gerekse de yabancı tarihçilerin konu hakkındaki nesnel araştırmaları ulaştırılmalı, tek taraflı Ermeni iddialarıyla bu filmi çekmesi engellenmelidir. İşte burada görev geçtiğimiz Kasım ayında kanımca başarılı bir şekilde temeli atılan Türk Diasporası’na düşmektedir. Dikkat edin Türk hükümeti, devleti, diplomasisi demiyorum. Türk Diasporası diyorum. Çünkü daha önce Fransa ile ilgili yazdığım yazıda da belirttiğim gibi bu konu artık devlet ve parlamento boyutunu aşmış, bir halkın haklı davasını kendi gücüyle savunma aşamasına gelmiştir. Temelleri atılan Diaspora için ortada çok net bir rüştünü ispat etme şansı vardır. Acilen özellikle Amerika’da ki Türk Diasporası vasıtasıyla Spielberg’in konu hakkında doğru bilgilendirilmesi ve filmi tarafsız bir bakış açısıyla çekmesi sağlanmalıdır. Bu yapılabilir mi? Kanımca yapılabilir. Yıllarca Amerika’da Türk dendiğinde akla gelen ve o gün bugünkü diaspora desteğinden mahrum olan Ahmet Ertegün’de müzik dünyasında, California’daydı ve rahmetlinin ilişkileri, bugün çok önemli konumlardaki Türklerin ulaşabileceği kişi sayı ve yapısı Spielberg’e en azından doğru belgelerin ulaştırılmasını sağlayacaktır. Dahası Spielberg bizzat Diaspora desteğiyle Türkiye’ye davet edilip filminde bahsedeceği yerleri görmesi, bugün oralarda çıkan Türk, Kürt, Dadaş toplu mezarlarını görmesi de sağlanabilir. Sinemanın dahi çocuğu şüphesiz Fransa’da birkaç oy için geldikleri Osmanlı toprağının huzur, barış ve kardeşlik dolu topraklarını unutan Sarkozy ve yasa tasarısının hazırlayıcısı Cezayir asıllı Valerie Boyer’den daha duyarlı, bilgili ve sağduyulu davranacaktır. Dahası İsrail Dışişleri Bakanı Liebermann’ın son çıkışıyla Yahudi Lobisinin dünyadaki tek resmi soykırımı olarak Yahudi Soykırımı’nı kabul ettirme ve onun yanına başka bir soykırım ekletmeme politikası da bu haklı davamızda kullanılabilir.

Ben bu topraklarda doğmuş ve bu toprakların yüzyıllardır oluşturduğu kültüre sahip bir birey olarak 1915’de bir Soykırım olmadığına sonuna kadar inanıyorum. Ve bu haklılığımın da er geç dünya tarafından kabul edilmesi gerektiğine, bunun için elimden gelen neyse yapacağıma her zaman değiniyorum. Bugün için elimden gelen bu uyarıdır ve umarım büyüklerimize, diasporamıza ve benim gibi düşünüp farklı etkileri olabilecek herkese ulaşırım. Fransa’daki oylamalardan önce yazdığım yazılarda tarihi parlamentoların değil tarihçilerin yazdığını ve yazacağını, Fransa’da bu işin peşindekilerin Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmaya çalıştıklarını belirtmiş ve bu çabanın er geç doğru yola ulaşacağına değinmiştim. Ancak tarihçiler yazmasa da günümüzde sinemanın öncülüğünde medyanın yazdığı tarih farklı ve bu kez durum çok daha ciddi. İşte bu yüzden Fransa’da ilk işaretlerini aldığımız Türk Diasporası’na bu sefer daha büyük görev ve çaba düşüyor, hem de bu çaba yarınlarımızı, çocuklarımızı torunlarımızı ve onların dünyada nasıl tanınacağını da içeriyor. Bu yüzden: Aman Dikkat; Film Kopmasın…

Bilal ERTUĞRUL

15 Şubat 2012

00:18

Read Full Post »

DEVLETLER TARİH YAZMAZ TARİHİ YAPARLAR; PEKİ ONLARIN YAPTIĞIYLA KİM YÜZLEŞECEK? – 2

Bu serinin ilk yazısında devletlerin tarih yapmaktan nasıl tarih yazmaya geçtiklerini belirttim. Bu merakın son oyununda da Türkiye ve Fransa başrollere soyundu. Fransa neredeyse 200 yıldır dünyada askeri ve ekonomik olarak ulaşamadığı dünya liderliğine ulaşmak için sosyal politikalar ve insan hakları gibi konuların doğal hakemi olarak ortaya çıkmayı yeğliyor. Henüz kendi tarihiyle yüzleşmemiş bir ülkenin, yine kendi geçmişlerinden utanan birkaç yöneticisinin gafletiyle bu politikadan medet umması acı vericidir. Ancak ne yazık ki dünyadaki diğer devletler ucu kendilerine dokunana kadar bu duruma müdahale etmedikçe bu süreç devam edecektir. Peki, bu sefer konu bize değdiği için bizler ne yapabiliriz? Ya da en doğrusu dünya bu konularla vakit kaybetmemek için nasıl bir yol izlemeli? Düşüncelerimi açıklayayım…

Öncelikle dünyadaki tüm ülkelerin yapması gereken ilk şey kendi geçmişleriyle yüzleşmektir. Türkiye ne yazık ki son döneme kadar bu konudaki en başarısız ülkelerden birisiydi. Ancak Dersim tartışmalarıyla başlanan süreç bizdeki gelişime pek çok ülkeden daha çok inanmamı sağlamaktadır. Paragraf başında ülkeler deyip milletler demememin asıl sebebi de tüm milletlerin masumiyetine olan inancımdır. Türk, Fransız, İsrailli, Alman ya da İsrailli tamamen masumdur. Sorumlu varsa Ulus Devlet süreciyle onları yönlendiren ve yöneten ülkeler yani devletlerdir. Bu yüzden önce devletler bu geçmişleriyle yüzleşmelidir. Kendi geçmişleriyle yüzleştikten sonra evrensel değerlerin yaygınlaşması ve diğer ülkelerin de kendi tarihleriyle yüzleşmesi için çalışmalıdır. Ama onlar yerine kendisini hakim tayin edip onlar adına karar vermemelidir. Ancak bu tarz bir aydınlanma bu süreçte başarıya giden yolun başlangıcı olabilir.

Devletler kendi tarihleriyle yüzleştikten sonra halklar da diğer milletleri ya da halkları kendilerinden altta ya da üstte görmekten vazgeçmeliler. Aynı zamanda halklar diğer halkları tamamen masum ya da suçlu görüp onları kutsayıp yok etme düşüncesine kapılmamalılar. Bunun son örneğini Fransa’daki tasarıda yaşadık. Tasarıdan sonra başlayan anti-Fransız dalgada en çok gündeme gelen konu Fransa’nın Cezayir’de yaptığı ve pek çok tarafsız otorite tarafından Soykırım olarak tanımlanan, Fransa’nın da belli kademelerde kabul ettiği katliam üzerine oldu. Başbakan, Muhalefet Liderleri ve kanaat önderleri dahil herkes bu olaya atıf yaparken, Cezayir soykırım anıtları gündeme geldi. Peki, bu doğru muydu? Tamamen yanlıştı. Çünkü ne bugünkü Fransızlar tamamen suçlu ne de Cezayirliler tamamen masumdu. Nitekim tasarı teklifini veren Valerie Boyer bizim burada derdine düştüğümüz Cezayir ve Tunus asıllıydı, adı dışında da Fransızlarla hiçbir ilgisi yoktu. Valerie Boyer Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmaya çalışırken biz burada onun köküyle olmak istediği ülkeler arasındaki bir sorunda hakim olmaya çalışıyoruz. İşte tamamen yanlış olan budur. Nitekim Sarkozy adı bile Fransız olmayan bir adamdır ve yasanın arkasında da o vardır. Bu da bize başkalarının davalarına karışmadan önce onların kendi davalarına sahip çıkmasının önemini göstermektedir. Meşhur Çin Atasözünün dediği gibi İnsanlara Balıkları Vermek Yerine, O Balığı Tutmalarını Öğretmeliyiz. Ancak bu yolla insanlara yardımcı olabiliriz ve gerçekten dünyaya katkıda bulunabiliriz.

Milletlerin üst ya da alt görülmesi konusunda da konu Fransa olduğu için belli bir hassasiyet gösteriyorum. Osmanlı’nın son döneminden itibaren bu ülkenin en elit kurumları, yöneticileri arasında ciddi bir Fransız hayranlığı mevcuttu. Bu hayranlık bazen o kadar artmıştı ki Fransızca bizde ve bazı doğulu toplumlarda üstünlük göstergesi olarak ele alınmaktaydı. Ama bu son olayda gösterdi ki hiçbir millet bir diğerinden üstün, alçak, demokratik ya da baskıcı değildir. Bu özellikler yöneticilerde yani insanlarda bulunur ve tamamen beşerdir. Bakın işte İnsan Hakları dersi hocası bu haktan hiç bir şey anlamıyor ve anlamadığı dersin bir de hakimi olarak ön plana çıkıyor. O zaman nasıl onların haklı oldukları konularda bile onlara inanacağız. Bu yüzden kendimizdeki sorunlara değinmek için başkalarını üste çıkarmaktan, ya da kendimizi övmek için başkalarına sallamaktan vazgeçmeliyiz. Ancak böyle düşünen milletler yarının barış ve kardeşlik dolu dünyasını getireceklerdir. Yoksa vahşet, adaletsizlik, insanlık dışı uygulamalar eksilmeyecek, her geçen gün artacaktır.

Tasarıdan sonra gündeme gelen Fransızlara ve mallarına boykot, Fransa ile ilişkilerin kesilmesinde ise dozaj en önemli kıstastır. Fransa ile ilişkileri kesme, onlara ve mallarına boykot sadece Fransızlarda hem de nötr ya da duyarlı Fransızlarda “Acaba Sarkozy ve Ermeniler Haklı mı?” düşüncesi uyandıracak ve onların ya da diğer benzer durumdaki milletlerin bizim soykırım yaptığımıza körü körüne inanmalarına neden olacaktır. Dahası artan Türk karşıtlığı başarı verir ve Sarkozy istediği sonucu alıp yeniden seçilirse bu metot diğer ülkeler tarafından uygulanır ve ne yazık ki dünyanın pek çok yerinde düşünmeden, tartışmadan Soykırım Yapan Millet ve Ülke olarak tanınırız. Bu bizi hızla küreselleşen dünyada yanlış tanınmayla yüz yüze bırakır ve emin olun uzun vadede hiç de faydamıza olmaz. O zaman yapılması gereken ilişkilerde seviyeli azalma ve Fransa’da ki iç kamuoyu üzerinden yani Sivil Toplum üzerinden önce haklılığımızı anlatmak sonra da Sarkozy gibi yöneticilerin gelmemesi için çalışmak olmalıdır. Bunlara rağmen sonuç alınamazsa her türlü boykot ve ilişki kesilmesine açık destek vermekteyim. Ta ki Fransızlar bu yanlışı anlayıp, bundan vazgeçene kadar. Bu süreç rahat yönetilebilecek bir süreç olmamakla beraber sonunda umut vadeden bir süreç olacaktır.

Sözün özü biz dahil hiçbir millet mükemmel değildir ve olmayacaktır. Tıpkı alçak olmadıkları gibi. İnsanları yönlendiren yöneticiler bazen gaflete düşerler ve bu size karşı olduğunda canınızı acıtır. Önemli olan canınız acıdığında öfkeyle hareket etmek yerine, önce iğneyi başkasına çuvaldızı kendinize batırabilmenizdir. Ancak bu yolla bu tarz komediler ve gündelik hesaplar dünyasından yarının mutlu dünyasına yol alabiliriz. Bunun için bizim için öncelikli konulardan birisi de acilen bu sözde Ermeni soykırımı üzerine Uluslar arası Tarafsız çevreleri, Ermenileri ve bizim tarihçilerimizi bir masaya oturtmak ve çıkan sonuçla yüzleşmektir. Ben bu süreç sonunda asla Soykırım çıkmayacağına ve en fazla karşılıklı kışkırtılan halklar arası bir felaket çıkacağına tüm benliğimle inanıyorum. Umarım bizi yönetenler de benim kadar inanır ve acilen bu komedi asıl yerine tarihteki yerine döner. Ancak bu şekilde artık iç politikada gündelik hesaplar peşinde koşan, geçmişlerinden ve kimliklerinden utanan, bu utancın yükünü başkalarına yüklenerek çıkarmaya çalışan yani Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmaya çalışan Sarkozy, Boyer gibi politikacılardan kurtuluruz ve daha güzel yarınlara yol alırız.

Bilal ERTUĞRUL

23 Aralık 2011

22:48

Read Full Post »

Older Posts »