Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘ne zaman biter’

Türkiye 2 gündür sokaklarda… İnsanlar bir şekilde seslerini duyurup, toplumun kanayan yaralarından birisine karşı duruşlarını gösteriyorlar. Tarsus’da hayatının baharında, önünde yaşayacağı onca yıl varken tecavüze uğrayıp hunharca yakılan Özgecan’ın yası bu ülkenin son dönemdeki en büyük yaslarından birisi olmaya doğru gidiyor. İnsanlığını öldürmemiş, bir şekilde kırıntılarını bir yerlerinde saklayabilmiş herkesin yüreğinin bir yerine düşen ateş olup çıkıverdi Özgecan. İnsanlar hem acısını paylaşıyor hem de suçlunun kim olduğunu, benzer cinayetlerin nasıl durdurulabileceğini tartışıyorlar. Peki, Özgecan kimdi, katili, o gencecik cana kıyanlar kimlerdi?

Özgecan, milyonlarcamız gibi benimde tanımadığım, daha önce görmediğim ama aslında hayatımın her anında bana pek çoklarından yakın olan birisiydi. Özgecan; çok sevdiğim bu ülkede bir türlü kıymetini anlayamadığımız fidanlarımızdan birsiydi. Belki tanışmamıştık ama onun gibi onlarcası geçmişti ömrümden ve geçecekti, kimisi kısmen kimisi derinden etkileyecekti. Bazılarını hiç unutamayacaktım, bazılarından kaçacaktım ama hepsi hayatıma o ya da bu şekilde anlam katacaktı. Özgecan, bu toplumun yarattığı kültürün masum kurbanlarından sadece birisi. Ondan önce de çok kurban verdik ve belki de ondan sonra da kurbanlarımız olacak. Her seferinde seslerimiz yükselecek, paylaşıp duracağız tepkilerimizi ama hiçbirisini geri getiremeyeceğiz. İşin kötü yanı bu masum fidanların katili olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmekten sürekli kaçacağız. Evet, Özgecan’ın ve ondan önce katledilmiş onlarca canın katilini uzakta aramaya gerek yok. Hepimiz ellerimizi alıp bakınca kandan başka bir şey görmeyeceğiz. Bu gencecik masumların kanından başka bir kan değil ellerimizdeki ve ne gün o kanlı ellerin bize ait olduğu gerçeğiyle yüzleşirsek o gün Özgecanları kaybetmemeyi başaracağız.

Biliyorum bu satırları okurken bazılarınız zoruna gidecek, “ne yani 80 milyonu 3 insanlıktan çıkmış mahlukat yüzünden katil mi ilan ediyorsun” diyenler olacak, “ben her zaman bu cinayetlerin karşısında sesimi çıkardım, elimden geleni yaptım, nasıl katili ben olurum?” ama kusura bakmayın bu gaddarlığın aramızda filizlendiğini, o katillerin bizden birileri olduğunu görmezden geldiğimiz sürece, bu ölümlere ferman çıkardığımız sürece eli kanlı katillerden başka bir şey değiliz. Bugün Özgecan’ın önce tecavüz sonra yakılmasıyla yüreğimize düşen acı elimizdeki kanı temizlemeye yetmeyecek. Çünkü yıllardır uçkuruna hakim olamayan canilerin anlık tatminlerine kurban verdiğimiz onlarca cana rağmen değişmediysek, değiştiremediysek suçun en büyük ortakları da biziz demektir. Bugün Özgecan için göz yaşlarımızı akıtmak yerine birilerini suçlayıp kendimize hiç dönüp bakmadıysak, utanmadıysak hayatının baharında koparılan bu fidan için yaşattığımız bu kültürden, suçlu biziz demektir. Bundan önce öldürülen onlarca kadının hikayelerini üçünce sayfalardan okuyup geçen, en çok önemsediğimizi birkaç günde unutan da biz değil miyiz? Peki, o zaman nasıl bu katlin ortağı değiliz?

Özgecan’ın katili benim, sensin ve bizim gibi gözünün önünde koparılan onlarca fidana karşı dur diyemeyenlerden başkası değil. Peki, ne zaman bu kadar duyarsız olduk, sanırım işin orasını bu sefer anladım. Özgecan’dan önce kaybettiklerimizi anamız, bacımız ya da çok değil 2 gece önce yüreğimizi çıkarıp ellerine sunacak kadar sevdiğimiz yârimiz kadar önemsemedik. Onların da birilerinin anası, bacısı, yâri olduğunu, onlarla beraber solan hayatların da en az bizimkiler kadar kutsal olduğunu ve en temelde her şeyin üzerinde kadın, ana, bacı, yar olmadan “insan” olduklarını ve yaşama hakkının en az bizim kadar onların da hakkı olduğunu hatırlasaydık ya da hatırladıklarımız da unutmasaydık belki bugün Özgecan aramızdaydı. Çünkü ancak unutmasaydık, unutturmasaydık toplumun içinde yeşermiş bu caniliği engelleyebilirdik. Peki biz ne yaptık, hep canımız yandığında sesimizi çıkardık, ateş bizim ocağımıza düştüğünde yandık, canilerle her gün yüzleşmemize rağmen üç maymunu oynamaktan bıkmadık.

Bugün bu ateş tüm ülkeyi yakıyorsa utancımızın artık taşınmayacak hale geldiğini umut ediyorum. Artık içimizde yeşerttiğimiz bu kültürel uçkur sevdasının, hep ötekileştirerek baktığımı, ne sevincini ne acısını paylaşamadığımız insana değer vermemenin, bizden uzakta olan bize hiç uğramayacakmış gibi hayatlarımızı sürdürüp, olanları hep uzaktan izlemenin taşınmayacak boyutlara erişmiş olmasını, yüreğimize hançer gibi saplanan, oluk oluk dökmeye utandığımız göz yaşlarımızın akma zamanının geldiğini umut ediyorum. Ama dedim ya sadece umut ediyorum, şu anda ne halde miyim, ellerime bakıyorum kan görüyorum, evim, sokağım, şehrim, ülkem; dört bir yan eli kanlı katillerden ibaret ve bu kanın katlettiğim son fidanın kanı olmasını umuyorum. Göz yaşlarım, yüreğimin taşıyamayacağı boyuta gelen, adı her aklıma geldiğinde yanı başımdan koparıldığını düşündüğüm bu fidanın acısını unutmayacağım ve adını her andığımda bir kez daha katil olmamak için elimden gelen çabayı göstereceğim. Gelin siz de başkalarını suçlamaktan, birilerini karalarken kendinizi akladığınızı düşünmekten vazgeçin. Önce hep beraber katil olduğumuzu kabul edelim, edelim ki bir daha yüreklerimize hançer gibi batan bu acıları yaşamayalım. Kabul edelim ki bir fidanın daha koparıldığını görmeyelim. Yoksa, eğer öncekiler gibi yaparsak, birkaç gün sonra unutursak ve bir daha hatırlamazsak günü gelir bu acı sizin, benim, herhangi birimizin ocağına da düşer ve o gün katlettiğimiz onlarca fidanın yükü bizi ezer. Ve o gün ateşin sadece düştüğü yeri yakmaması gerektiğini, bu katil düşüncenin bize uğramaz olmadığını anlarız, ama ne giden fidanlarımızı geri getirebiliriz, ne de elimizdeki kanı temizleyebiliriz. O yüzden bu son olsun…

Reklamlar

Read Full Post »

YAVAŞTAN ANLIYOR GİBİYİZ…

YAVAŞTAN ANLIYOR GİBİYİZ…

Bundan yaklaşık bir ay önce burada yeni anayasa konusuna değinmiş, yeni anayasanın yapılması konusunda umutsuz olduğumu dile getirmiştim. Yeni anayasayı yapmaya iktidarı, muhalefeti, tüm siyasi katmanlarıyla hazır olmadığımızı, dahası halkta da her türlü adaletsizliğe rağmen yeni anayasanın önemli bir konu olarak algılanmamasını bu umutsuzluğumu sebep olarak göstermiştim. Aynı yazımın devamında da ülke olarak anayasamızın temel bir ruhu olması gerektiğine, kimilerine göre İslam, kimilerine göre Türk milliyetçiliği ve kültürü, kimilerine göre batıcılık olan bu ruhu ifade edemememizin de anayasa yapımına başlayamamamızın sebebi olduğunu belirtmiştim. Yazıma son verirken de bana göre yeni anayasanın ruhunun ANADOLU olması gerektiğini, bu topraklarda yaşamış onlarca uygarlık, onlarca din ve dilin ortaklaştığı tek noktanın ANADOLU olduğunu dahası batıdan aldığımız mevcut yasal düzenlemelerimizin toplumla sürekli çakışmasının sebebinin de bu yerellikten evrenselliğe geçemeyişimiz olduğunu belirtmiştim.

Aradan geçen yaklaşık bir ayda yeni anayasayla ilgili haberler gelmeye devam etti. Hatta yazım çalışmalarının başladığı, benim de üniversitesinden mezun olduğum TOBB’un yaptığı Anayasa Buluşmalarından önemli sonuçlar alındığı gibi önemli haberler de aldık. Bunlara ilaveten iki hafta önce siyasi partilerin tutuklu vekillere yönelik bir anlaşma sağladığı haberleriyle gündem şekillendi. Ancak yine bir şey olmadı. Önce Başbakan’ın danışmanı benim de üniversiteden hocam Ak Parti Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan tutuklu vekillere yönelik halkta bir beklenti olmadığını ve partisinden bu yönde bir karar çıkmadığını belirtti. Sonra mecliste anayasa komisyonunun henüz temel maddeler üzerinde bile görüş alışverişi yapmadığı basına yansıdı ve umutlar yine rafa kalktı. Aslında hocamın söylediği çok doğru bir tespitti. Evet, halkta tutuklu vekillerin hapisten çıkması için yoğun bir baskı yok. Zaten bu ülke tarihinde son 40 yılda halkın kapsamlı bir tepki koyabildiği nadir tutuklamalar oldu. Örneğin Ahmet Şık ve Nedim Şener bu şanslı isimlerin başındaydı. Halk ucu kendisine değene kadar ne yazık ki özellikle yasal zeminde baskı oluşturmuyor ve bu belki de henüz tam demokratikleşememiş olmamızdan kaynaklanıyor. Ancak burada siyaset kurumuna yönelik bir görev tanımlaması problemi de kendiliğinden doğuyor: “Acaba siyaset özellikle de demokratik ortamdaki siyaset halkın beklentilerine ya da anlık tepkilerine göre mi davranmalı yoksa bazen geleceği düşünerek Halka Rağmen Halkçı Olabilir mi?”. Yine daha önce de belirttiğim üzere demokrasi halka rağmen halkçı olamayacağınız tek rejimdir ve ne yazık ki halkta her zaman halkçı olmaz.

Neyse olaylar 12 Haziran sonrası olduğu gibi aynı tas aynı hamam tasviri içerisinde geçerken bir anda yurt dışı seyahatinde olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 28 Şubat tutuklamalarının artık ülkeyi boğduğuna dair açıklama yaptığını öğrendim. Bu açıklama kanımca çok önemli bir açıklama ve bence ne basın ne de halk olarak bizler buna gereken önemi veremedik. Neden mi, şöyle açıklayayım. Undan bir ay önce yapılan ve benim de sonuçlarını sizlerle yorumladığım ankette halkın adalete olan inancı %25 gibi demokratik ve modern bir ülkeye hiç yakışmayacak boyutlarda çıkmıştı. Bu gerçeği uzun süredir dile getirenlerden olduğumdan ülkeyi yönetenlerin bu gerçek üzerine yoğunlaşmamaları tuhafıma gidiyordu. Bu açıklama bize göstermektedir ki artık Başbakan da bunun farkında ve bu sorunsal yargının tek çözümünün yeni anayasa olacağını da kısa zamanda dile getirecektir. İşte bu açıklama ortada tüm çıplaklığıyla duran bir sorunun yine aynı çıplaklıktaki çözümünün de yavaş yavaş anlaşılmaya başlandığını gösteriyor. Açıklamaya bir başka önem katan durum ise mevcut meclis aritmetiğinde Başbakan’ın iradesi tam oluşmadan yeni anayasa yapılmasının mümkün olmayışıdır. Peki, bir çiçekle bahar gelir mi? Gelir ama doğru yolda gidersek gelir. Peki, doğru yol nedir, onu da açıklayalım.

Öncelikle Ergenekon ve Balyoz davalarının halk nezdindeki desteği zaman içerisinde azalmış ve birde milyonları ilgilendiren futbolda şike davası büyük bir hüsrana yol açmışken bu ülkenin temel meselelerini bırakın ufak olaylarında bile hakim, savcı ve polise olan güven sıfırlanmıştır. Bu gerçeğin altında da mevcut yasal düzenlemeler ve bunlara dayanak oluşturan anayasanın yetersizliği yatmaktadır. Bu iki tespiti halk olarak yaptığımız zaman değişimi de yapabiliriz ve işte bu çiçek bu tespitin yapılması için önemlidir. Bundan sonra yapılması gereken hükümetin muhalefet ve sivil toplumun her kesiminin en azından fikrini alarak yeni anayasayı bir Ak Parti anayasası olarak değil de Türkiye Anayasası olarak tasarlamasıdır. Bunun olması da ancak %80 üstü bir onay almış anayasayla mümkündür. İşte hükümetin çok sesliliği duyması, sadece bir dönemi değil bir ülkenin gelecek birkaç kuşağını etkileyeceğini bilerek hareket etmesi bu sürecin en kritik noktasıdır. Bunun yanında toplumun her kesimi de yeni anayasa sürecinde doğrudan ya da dolaylı olarak katkısını sunmalı, eleştirisini yapmalı ve çözümün parçası olmalıdır. Eğer bunları yaparsak gelecek kuşaklara çok daha düzgün işleyen ve en önemlisi daha adil bir ülke bırakabiliriz. Yapmazsak daha çok yanarız.

Anayasa yapmak, bir ülkenin her damarına dokunmak demektir. Anayasa yapmak bir bütün olarak bir ülkenin katkı vermesiyle mümkündür. Anayasa yapmak herkesin herkes için yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu idrak etmesiyle başarılacak bir süreçtir. Bundan bir ay önce bu konuda çok umutsuzdum ama yavaştan da olsa ucu bize deyince anladığımızı ve yavaş yavaş çözüme yol aldığımız düşünüyorum. Umarım yanılmam ve daha güzel bir ülke hayaline yol almaktayken bir kez daha yolda kalmayız.

Bilal ERTUĞRUL

11 Mayıs 2012

20:53

Read Full Post »