Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘neden AK Parti’

BU ÜLKEDE İKTİDARI KADINLAR BELİRLER, ERKEKLER DEĞİL! – 3…

SON OLAYLARIN DA IŞIĞINDA AK PARTİ VE KADINLAR…

İlk iki yazımda sizlerle kadınların toplumsal yaşamdaki rolleri, toplum yönetimine katkıları, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde kadınların yönetime etkisi ve güçleri üzerindeki düşüncelerimi paylaştım. Bu yazımda da son 10 yıllık periyotta taraflı tarafsız herkesin kabul edeceği Ak Parti’nin hegemonyasında kadınların rolünü, neden Ak Parti’yi desteklediklerini, son günlerde yaşanan İmam Hatip, Türban, Kadına Şiddet ve Kürtaj tartışmalarının kadın oylarında her hangi bir etki yaratıp yaratmayacağı üzerine düşüncelerimi nedenleriyle beraber paylaşacağım.

Önceki yazımda kadınların en azından gözlemlediğim kadarıyla neye göre oy kullandığını, nelere önem verdiklerini paylaştım. Bu arada Osmaniye gibi geleneksel Anadolu kültürünün hakim olduğu bir yerde geçirdiğim 18 yıl ve daha sonrasında üniversite eğitimim için bulunduğum Ankara’daki gözlemlerime dayanarak bu sonuçlara ulaştığımı da belirtmeliyim. Geçen yazımdan sonra bazı okuyucularım genel savlar ortaya koyduğumu, söylediklerimin kendilerini anlatmadığını belirttiler. Haklıdırlar, ben de zaten yazımda kültürel açıdan yaptığım başlangıçta herkesin aynı düşünmediğini belirtmiştim. Ancak yazılarımın genelinde de belirttiğim gibi Türkiye’de temelde iki tür kadın portresiyle karşılaşıyoruz. Bunlardan birincisi Anadolu kadını olarak tanımladığım, çoğunlukla eğitimi üniversite aşamasından önce tamamlanmış, genelde ev hanımı olan, toplumsal dengenin temelini oluşturan kadınlardır. Bu kadınlar son yıllara kadar siyasi arenadan uzak dursalar da son yıllarda artan sosyal faaliyetlerine paralel olarak siyasal zeminde de bir güç haline geldiler. İşte geçen yazımda erkekler gibi takım tutar şekilde parti tutmayan, hizmete odaklanan grup olarak belirttiğim grup bu kadın grubudur. Bu gurup tamamen pragmatist, somut işlere prim veren, kendi bugünü ve çocuğunun yarınını her şeyden üstün tutan gruptur. İşte bu grup aynı zamanda bana göre AK Parti’nin 10 yıllık hegemonyasında önemli rol tutmaktadır.

Anadolu dışında İstanbul’un da Anadolu geleneksel yaşamının sürdüğü çoğunluğu içerisinde yer alan bu grup Ak Parti’ye 2002’de şans vermiş, sağlık, ulaşım, sosyal güvenlik gibi alanlarda yapılan hizmetler karşılığında da bu desteğini sürdürmüştür. Bugün Ak Parti’nin en başarılı olduğu alanlar sıralandığında hemen hemen herkesin ilk sıralarda saydığı bu 3 alan bu kadınların hayatına direkt etki eden alanlar olduğu için Ak Parti’den memnun kalmışlardır. Örneğin sağlık sektöründen basit bir örnek vererek bu etkiyi paylaşalım. Bundan 10 yıl önce benim de çokça şahit olduğum şekilde Anadolu kadını çocuğu ya da kendi hastalandığında sağlık ocağı kapılarında sürünür, pek çok hastanenin kapısından içeri giremez, ilaç parası bulamadığı günlerde gözünün önünde yok olan çocuğunun acısıyla içini kan dağlardı. Ama Ak Parti döneminde 3 dönemde ve daha fazla kabinede koltuğunu koruyan nadir akanlardan Recep Akdağ’ın pek çok sosyalist ve idealist ülkede görülmeyen şekilde sağlık hizmetlerini halka yayma, ucuzlatma ve daha da önemlisi kişi ayırt etmeden eşit muameleye dönüştürme çabası bu kadınların gönlünde kolay kolay kaybedilmeyecek bir değerdedir. Bugün kadınlar hem ilaca hem doktora daha kolay erişmekte ve bunun karşılığını da oylarıyla vermektedir.

Türkiye’deki kadınları topladığım diğer grup ise birinci grupla zıt özellikler taşımaktadır. Çoğunluğu eğitimli ve iş dünyasında yer alan, daha batılı bir yaşam süren, çoğunlukla büyük şehirler ve Ege – Akdeniz kıyılarında rastlanan bu kadınlar ise Anadolu kadınına göre daha farklı siyasi değerler taşımaktadır. Ekonomik anlamda sağladığı gücün etkisiyle erkekle geleneksel çizginin ötesinde daha eşit bir çizgide duran bu kadınların öncelikleri arasında insan hakları, özgürlükler gibi Anadolu kadını için kısa vadede anlam ifade etmeyen değerler yer almaktadır. Bu anlamda olumlu bir görüşme gösteren bu grubun ne yazık ki benzer güce sahip geleneksel erkek portresinde olduğu gibi siyasetin halka hizmet olması gerektiğini unutup, daha partizan bir çizgide yer aldığını da belirtmek zorundayım. Belki de toplumda Ak Parti’nin en az oy aldığı kesim olan bu kadınlar belki de alternatifsizlikten erkekler gibi ideolojik partileri desteklemekte, hizmet erkeklerde olduğu gibi ikinci planda yer almaktadır. Ancak yine Ak Parti döneminde artan üniversite sayısı ve teknolojik paylaşımla bu gruptaki kadınların oranının her geçen gün arttığı da garip bir ironidir. Yani Ak Parti en zayıf olduğu grubu güçlendirmektedir.

İşte bu noktada kanımca uzun vadede sayısı, etkisi ve temsili artacak, her iki gruptan da daha politik ve partizan bir üçüncü grup oluşmaktadır. Bu grup yarınlarda muhafazakar kadınlar ya da Ak Parti kadınları olarak adlandırılacak olup, belli konularda ideolojik davranan, türban meselesinin çözümüyle beraber üniversitelerde daha fazla yer bulan gruptur. Bu grubun oyları da tıpkı Anadolu Kadınları gibi Ak Parti’den yanadır, ancak Anadolu kadınlarının oylarında olan pragmatizm ya da hizmet – sonuç ilişkisi yerini ideolojik düşünce almıştır. Bu kadınların Ak Parti’nin olmama ihtimalinde de oyları milliyetçi – muhafazakar çizgide kalacaktır. Özellikle İstanbul’da hayatın her alanında kendilerine yer bulan bu grubun aşırı politikliğinin uzun sürede kadın hareketi açısından olumlu sonuçlar vereceğini düşünmemle beraber ikinci grupta olduğu gibi ideolojik yanları ağır bastığından hizmet edeni yani siyasetin asıl kazananı olması gerekeni ödüllendirip ödüllendirmeyecekleri konusunda ciddi çekincelerim mevcuttur.

İşte temelde ilk iki, uzun vadede 3 grubu ele alıp kadınların sorunları ya da onlarla ilgili konuşulan siyasi meseleleri değerlendirmek kanımca en doğru yöntem olacaktır. Ben burada sizlerle önemli gördüğüm 3 konuda bu grupların düşünce ve olası hareketlerini paylaşacağım. Öncelikle Ak Parti iktidara geldiğinden bu yana gündemden düşmeyen, bu yıl çıkarılan yasalarla en azından Ak Parti’nin istediği noktaya getirdiği Türban ve İmam Hatip konusuna değineyim. Bu konuda en duyarlı olan, siyasi tercihlerinde bu konudan referans alan grup üçüncü gruptur. Bu grubun bugüne kadar Ak Parti’ye verdiği desteğin de varoluş hikayesinin de en önemli parçalarından birisi bu konudur. Bu konuda yapılan düzenlemelerden memnundurlar ve bu onların siyasi yelpazedeki sayılarına olduğu kadar, Ak Parti’ye verdikleri desteğin de artmasına neden olacaktır. Anadolu kadınları olarak tanımladığım ilk grupta bu konular yer yer önemli olsa da genel olarak baktığımda bu konuların oy seçimlerini önemli ölçüde etkileyen konular olduğunu düşünmemekteyim. İkinci grupta ise var olan Ak Parti karşıtlığının en önemli esleyici unsurları arasında bu konular vardır ve bu onların karşıtlığını arttırmaktadır. Burada üzücü olan tıpkı erkeklerde olduğu gibi bu konuyu koz olarak ya da siyasi malzeme olarak değil de içtenlikle özgürlükler bağlamında değerlendiren bir grup olmayışıdır.

Kadınlar için en önemli konulardan bir diğeri de bana göre kadına karşı şiddet konusudur. Tarihin başlangıcından bu yana kadına şiddet, onu yok etme üzerine pek çok çalışma kişisel ya da toplumsal bazda vuku bulmuştur. Ancak basının gelişmesi, son yıllarda sosyal medya üzerinden hızlı ve daha etkili paylaşımlarda bulunabilmesiyle Türkiye’de de kadına şiddet gündemde sıkça yer tutan konulardan birisidir. Bu konuda her 3 grubun da önemli derecede tepkisi olmasına rağmen siyasi arenada bunu referans olarak almadıklarını düşünüyorum. Bunun yanında Aile ve Kadından Sorumlu Bakan Fatma Şahin’in bu konuda yaptığı son çalışmalar her kesimden takdir toplamaktadır. Ak Parti döneminde daha önce bu koltukta olan isimlere oranla daha aktif olan Bakana pek çok kadın kendisini yakın hissetmektedir ve bu uzun vadede siyasi arenada kadınların daha fazla yer almasına yol açabilecek gelişmelerdendir.

Son olarak 3 hafta önce hükümetin pek çoklarına göre bilinçli bir şekilde açtığı bir tartışmayla gündeme oturan Kürtaj ve Sezaryen konusunda kadınların görüşleri ve bunun siyasi sonuçlarına bakalım. Kürtajın hak olup olmadığı, gereksiz ve abartılı kullanımı üzerine özellikle Amerika’da uzun zamandır Muhafazakar kesimlerin öncülüğünde tartışmalar yapılıyor ve bu tartışmalar diğer bazı ülkelere de yansımış durumda. Temelde kürtajla bir canlının yaşama hakkına kendi rızası olmadan son verildiğine inanan muhafazakar gruplar bunun yasaklanmasını istiyor. Bu tartışmanın Türkiye’ye de sıçrayacağına emin olmakla beraber zamanını kestiremiyordum. Ancak Başbakan bundan 3 hafta önce sadece kürtajı değil sezaryeni de katarak bir anda Türkiye’de gündemi bu konuya odakladı. Aslında sadece kürtaj üzerinden bir tartışma yapılsa son yıllarda şekilsel muhafazakarlaşmanın da zirve yapmış olmasından ötürü pek de kıyamet kopmazdı. Ancak Başbakan çoğu zaman Türkiye’de gereksiz ve abartılı kullanıldığına dair tıp dünyasından da eleştiri alan Sezaryeni de dahil edince fırtına koptu. Şahsi kanaat olarak nasıl idam cezasına sırf bir insanın yaşamına son vermenin bizim elimizde olmaması gerektiğine inandığım için karşıysam kürtaja da aynı sebepten dolayı karşıyım. Sezaryen konusunda ise özellikle tehlikeli doğumları göz önünde bulundurarak hükümetin karışma hakkının olmadığını düşünmekteyim.

Bu konudaki tartışmaların siyasi arenada nasıl bir cevap bulacağı konusunda ise net olmasa da bir tahmine sahibim. Öncelikle bu tartışmadan kesinlikle Ak Parti’nin oy kazancıyla çıkacağını düşünmüyorum. Çünkü her 3 gruptaki kadınlarda bunu kendi tercihlerine müdahale olarak yorumlayacaklardır. Ancak son grubun tepkisini oya dönüştürmeyeceğini düşünüyorum. İlk iki grup ise hem bu karışmadan duydukları rahatsızlık, hem de hükümetin gündem saptırmasından rahatsız olacaklar ve kanımca Ak Parti küçük de olsa bir oy ve referans kaybı yaşayacaktır. Bu konunun tartışılmasından çıkacak en faydalı sonuç ise kadınların siyasallaşmasına katkı yapacak olmasıdır. Erkeklerin artık kendi yaşam alanlarına fazlasıyla müdahale ettiğini düşünen kadınların siyasallaşması uzun vadede demokrasimize kesinlikle katkı sağlayacaktır.

Bu yazı serisinde sizlerle genel olarak kadınların siyasal yaşamdaki önemleri, sadece seçilen bazda değil seçmen bazında düşünüldüğünde her zaman siyasi hesaplarda düşünülmeleri gerektiğini, bunun sebeplerini paylaştım. Kadınlar bugün seçilen olarak çok geride olsalar da uzun vadede Türk siyasetinde çok daha aktif olacaklar ve bana göre bu partizan erkek siyasetine oranla ülke ve geleceğimiz için çok daha faydalı olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

14 Haziran 2012

21:48

Read Full Post »

BU ÜLKEDE İKTİDARI KADINLAR BELİRLER, ERKEKLER DEĞİL! – 2…

KADINLAR NEYE GÖRE OY KULLANIR VE BU OYLARI KİM KAZANIR?…

Bu serinin ilk yazısında geleneksel toplum formlarında kadının toplumdaki rolü üzerine düşüncelerimi sizlerle paylaşmış, bu bağlamda Osmanlı’da kadını ele almış ve Cumhuriyet’in ilk döneminde toplumda erkeklerden daha fazla olmalarına rağmen neden kadınların yeterince aktif olamadığına değinmiştim. Ancak tüm bu durumların 1950 sonrası geri dönülmeyecek şekilde değiştiğini ve bu değişimin nasıl olduğunu da devam yazımda sizlerle paylaşacağımı belirtmiştim.

Evet, bana göre ülkemizde halen eksik olan demokrasinin en azından eksik de olsa varlık kazandığı seçim; 1950 yılında yapılan ilk düzgün (1946 seçimleri açık oy, gizli sayım olduğundan benim için anlamsız ve öncekilerden farksızdır) çok partili seçim olmuştur. Bu seçimde ilk kez halkın tercihi meclise yansıyacak ve halk zorunluluktan gönüllülük esaslı seçime yani demokrasinin özüne doğru yönelecekti. İşte bence kadınların siyasetteki egemenliği de o dönemde başladı. 1950 sonrası dönemde Türk toplumu neredeyse kutuplaşmanın olmadığı bir dönem yaşamadı. Her dönemde yaşanan bu ayrışmalar toplumda seçmen olarak kadının gücünü de zirveye taşıdı. Peki, bu güç fark edildi mi, nasıl kullanıldı ve bu güçten kim kazandı? Şimdi isterseniz bu konuları tartışalım.

Yukarıda da belirttiğim üzere Adnan Menderes – İnönü ayrışması ya da Demokrat Parti – Cumhuriyet Halk Partisi ayrışmasından sonra toplum olarak hep ayrışmış bir hüviyete sahip olduk. Ve bu ayrışma doğal olarak seçimler üzerinden siyasete de yansıdı. İnsanlar futbol takımı tutar gibi belli bir ideolojinin peşine takılıp ne olursa olsun, günahları ya da sevaplarına bakmadan, adaylara yoğunlaşmadan bu yönde demokratik haklarını kullandılar. Ancak bu kalıplaşma erkeklerde ve nispeten büyük şehirlerin eğitimli kadın nüfusunda sınırlı kaldı. Ve işte o gün bugündür Anadolu kadınını kazanan iktidarı da kazandı. Biliyorum çok kesin yargılarda bulunuyorum ama desteklenmeyecek yargılarda bulunmuyorum. Bahsettiğim 1950 sonrası döneme bakarsanız büyükşehir diye tabir ettiğimiz Ankara, Adana, Bursa, İstanbul, İzmir, Gaziantep, Hatay gibi şehirlerde hiçbir partinin büyük bir üstünlüğe ulaşmadığını göreceksiniz. Çünkü bağlı kalınan ideolojilerin taraftar sayısı birbirine yakındı ve bu yakınlık bu şehirlerde kesin kazanan çıkmasını engelliyordu. Hatta son 60 yılda Türk solunun resmi partisi olarak adlandıracağımız Cumhuriyet Halk Partisi bu şehirlerin çoğunda sağ partilerden daha fazla ve daha uzun süreli oy sahi olsa da iktidarda geçirdiği toplam süre 5 yılı aşmamaktadır. Öyleyse Türk toplumunu yönetecek kişileri sanıldığı gibi büyükşehir hegemonyaları belirlememiştir. Aksine Anadolu asıl karar sahibi olmuştur. Hal böyle olunca ve Anadolu’da da tıpkı büyükşehirlerde olduğu gibi erkekler arasında ideolojik körlük (bir ideolojiye saplanıp kalma, diğerlerini inceleme zahmetinde bulunamama) olduğuna göre bu toplumun karar vericisi Anadolu kadını olmuştur. Peki, Anadolu kadını neye göre oy verir? Şimdi biraz da buna bakalım.

Anadolu kadını denildiğinde akla ilk gelen rol model cefakar ana modelidir. U noktada hepinizden bir düşünceye odaklanmanızı istiyorum: Anadolu kadını denince aklınıza ne gelir? Truvalı Helen ya da çağımız deyimiyle güzel genç kız mı yoksa hafiften saçlarına aklar düşmüş, yüzünde kısa ama dolu ve ağır bir hayatın çizgileri ve her şeye rağmen, herkese rağmen şükür diyen 40’lı yaşlarda bir ana mı? Bana göre pek çok kişi için ikinci seçenek düşünülen şey olacaktır. O halde her şeyden önce ana olarak tanımlanan bir kadının bu tanımlaması dahi onun çektiği yükün ne kadar büyük olduğunu, toplumun mihenk taşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Dahası bu o kadına gençlikte olmayan bir bilgelik, yüklenmemiş bir yük ve kendisinden çok çocuğunu, kocasını düşünme rolünü de getirir. İşte bu rol Anadolu kadınının hayat tercihlerinde ister istemez bir pragmatizm doğurur. Bu pragmatizm kendisi için değil, çocuğu ya da yarınları için taşınan bir pragmatizmdir. Bu pragmatizmden ötürüdür ki Anadolu kadını idealizm peşinde sürüklenen sol politikaların yerine pragmatist, faydacı ve günü kurtarmaya odaklı sağ politikaları daha fazla desteklemiştir. Çünkü, bu politikalar o anda sonuç vermiş, kaygılandıklarının hayatına o anda etki yapmıştır. Çocuğu için yarınlarda daha güzel bir dünya hayali yerine çocuğunu o dünyaya bu günden kendi elleriyle ulaştırma sevgisi de denebilir bu seçime. İşte bu yüzdendir ki her ne kadar okumuş büyükşehir kadınları arasında sol düşünceler yaygın olsa da memleketin son 60 yılının 50’sinde sağ iktidarlar iş başında olmuştur. Sözün özü kadın bugünden hayatına kendisinden öte çocuğunun hayatına katkı yapan politikaları yarınki rüyalara tercih etmiştir ve bu da gayet insani bir seçimdir.

Peki, bu Anadolu kadını kimlere destek vermiş, hangi konularda oyunun rengini belli etmiştir. Kanımca belli liderler Anadolu kadınının gözünde hep diğerlerinden daha ayrı değer bulmuştur. Bu liderler Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Ecevit, Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Necmettin Erbakan’dır. İsimlere dikkat edildiğinde bu isimlerin tamamının kısa ya da uzun bir şekilde ülke yönettiklerinde ülkede elle tutulan bir ilerleme sağladıkları görülmektedir. Sanılanın aksine Anadolu kadınında erkelerde son yıllarda oluşan Menderes hayranlığı, İnönü düşmanlığı yoktur. Çünkü kadın dünü unutmuştur o bugüne bakar ve bugünden yarına geçmeye çalışır. Bugün yaşayan kadınların gördüğü liderler bunlar olduğu için de tercihler onlardan yanadır.

Kadınlar erkeklerde olduğu gibi sembolist davranıp belli hareket ve sözlere göre oy kullanmazlar. Kadınlar belki son yıllara kadar okuma yazma oranı düşüklüğünden, sonra da çok okumamanın da etkisiyle erkekler gibi basın tarafından kolayca yönlendirilemezler. Daha da ötesi kadınlar kocaları tarafından da yönlendirilemezler. Onlar icraata bakar ve ona göre oy kullanırlar. Kolay kolay ikinci şans vermezler ve bir kez oy verdikleri iyi çıkarsa o kötü olup o oyu hak etmeyene kadar o oyları vermeye devam ederler. Bu sebepledir ki Demirel, Ecevit ya da Erbakan her darbede gidip geri gelebilmişlerdir. Çünkü yaptıkları bazı işler hayata dokunmuş ve oylarla unutulmadıkları gösterilmiştir.

Peki, hal böyleyken iktidarda olmayanlar için kadınların oyunu almak mümkün müdür? Hele de Ak Parti gibi uzun süreli iktidarlarda bu nasıl başarılabilir? Öncelikle şunu söyleyeyim daha önce Özal ve Demirel örneklerinde olduğu gibi kadın desteğini alan liderleri yıkmak hiç kolay değildir. Bu bakımdan Tayyip Erdoğan’ı da en azından kadınlar nezdinde geçmek kolay olmayacaktır. Ancak eğer Başbakan öncülleri gibi Cumhurbaşkanlığı’na çıkar ya da Ak Parti hizmet yorgunluğuna düşerse bu mümkün olabilir. Çünkü kadınlar erkekler gibi parti renklerine değil hizmet rengine aşıktır. Hizmet eden varsa onu desteklerler ve daha iyisi hayaline kolayca atlamazlar. Ancak hizmet aksar ve verilen yeni bir şans iyi kullanılırsa (özellikle yerel seçimlerde muhalefet partileri bu şansı alır) o zaman kadınların da tercihi değişebilir. Ama asla unutulmaması gereken; Herkesi aldatabilirsiniz, Anadolu kadının asla…

Not: Ak Parti’nin kadın oylarındaki başarısının sırrı, son türban ve kürtaj gibi konuların oylara etkisini serinin son yazısında değerlendireceğim…

Bilal ERTUĞRUL

7 Mayıs 2012

01:31

 

Read Full Post »

BU ÜLKEDE İKTİDARI KADINLAR BELİRLER, ERKEKLER DEĞİL! – 1…

Tarihi ve Sosyolojik Perspektiften Kadının Toplumsal Rolü…

Türkiye garip, garip olduğu kadar kendine has özellikleri olan bir ülkedir. Kültürün her aşamasında şahit olunabilecek bu garipliklerimize örnek olarak sembolist yaşama biçimimiz, abartma ya da herkesin pür dikkat odaklandığı konuları önemsememe gibi huylarımızı verebilirim. Garipliklerimizin bir kısmı bilindiği kadarıyla 3 bin yıl ve 3 kıtadan gelen karışımın bir sonucuyken bir kısmı da dünya var olduğu günden bu yana var olan Anadolu’da yaşamamızın bir sonucudur. Arada sizlerle siyaset üzerine yazılar paylaşırken aklıma uzunca bir süredir Türk siyasetiyle ilgili yaptığım ama sizlerle paylaşamadığım bir analizimi paylaşmak geldi. Analizimin konusu “Türk Siyasetinde Kadın”. Ama öyle kadın vekil ya da belediye başkanı sayısı üzerine yani seçilme odaklı bir analiz yapmayacağım aksine seçme odaklı bir analizle kadınların aslında Türk siyasetinde ne kadar belirleyici olduğunu açıklamaya çalışacağım.

Türkiye’de kadının her anlamda, toplumsal yaşamın her alanındaki rolüne bakarken iki ana referans noktası olması gerektiğini düşünüyorum. Bunlardan birincisi Anadolu’da kadının toplumsal hayatta oynadığı rol, diğeri ise geleneksel Türk – İslam yaşantısında kadının dengeleyici statüsü olacaktır. Bu iki ana eksen üzerinde geçmişten günümüze kadının Türk siyasetinde oynadığı role değinmek için Osmanlı dönemine gidecek, oradan modern Türkiye’nin kuruluş yılları ve bugüne ulaşan bir serüveni sizlerle paylaşacağım.

Osmanlı İmparatorluğu ya da diğer bir deyişle Balkanlar’ın İskender’den bu yana sahip olduğu en büyük imparatorluk tanımlanırken Türk, İslam, Balkan kanımca en önemli 3 tanımlayıcı kelimedir. Osmanlı oluşturduğu form itibariyle ne öncesine ne de sonrası olan biz Türkiye Cumhuriyeti’ne benzer, aslında o tarihte eşi benzeri görülmemiş bir devlettir. Benzeri yok diyecek kadar iddialıyım çünkü 3 bin yıllık Türk geleneği, ondan daha yaşlı Balkan geleneği ve nihayetinde devletin büyümesinin Cihat mantalitesiyle temel açıklayıcısı olan İslam geleneğini birleştirmiş tek devlettir ve bundan sonra olması da şu dönemde pek mümkün gözükmemektedir. Osmanlı bildiğiniz gibi bir İmparatorluktu yani siyaset dediğimiz toplum yönetme sanatı çok dar bir alanda, kelle koltukta ve elitler arasında yapılıyordu. Bu bağlamda halkın seçmen olarak etkisinin olmadığı, isyan kozunun ise sadece askerlerde olduğu bir düzen kurulmuştu.

Aslında bu yapı son iki asra gelinceye kadar dünyada pek çok toplum ve devletin yegane yönetim şekliydi demek de yanlış olmazdı. Yine aynı son iki asra kadar toplum ya da devletleri üretici ve tüketici olarak ayrıştırmak çok da mantıksız değildir. Üretici toplumlar tarım ve hayvancılık kısa aralıklı madencilik üzerine yoğunlaşmış olanlardır. Bu toplumlarda kadın hem doğurganlığı hem de iş gücünde tuttuğu yerle toplum yönetiminde de söz sahibidir. Aynı zamanda bu toplumlarda düzenli ordu olmamasıyla ortaya çıkan askeri zafiyet erkekle kadın arasında pek çok ilkel toplumda var olan toplumsal statü farkını da ortadan kaldırmıştır. Üretici toplumlar demokrasinin prototiplerine daha yakın yönetimler kurarken aynı zamanda kadının toplumsal rolü hatta pek çok yerde tanrıçaya bürünen önderliği de görülmüştür.

Ancak söz konusu tüketici toplumlara yani savaş ya da ticaretle üretmeden tüketenlere gelince durum değişir. Üretmeden tüketen toplumlar ticaret üzerinden geçindikleri zaman antik ticaretin zorluğu, kadın bedenine yüklenemeyecek kadar büyük bir yük olması sonucu ticaret dolaylı olarak da toplumsal kontrol bu tarz toplumlarda erkeğe geçmiştir. Para kazanma görevinin tüccarlık üzerinden erkekte bulunması zamanla kadının da bir eşya hüviyetine dönüşmesine yol açmış ve tarih boyunca kadının cinsel bir obje ve doğurganlık dışında değer ifade etmediği toplumlar bu tarz sırf tüccar topluluklar olmuştur. Yani en yüksek değerini üretici toplumda bulan kadın en düşük değeriyle tüketici – tüccar toplumlarda karşılaşmıştır.

Bir diğer tüketici toplum yapısı olan savaşçı toplumlar da ise kadın bu iki formun arasında bir yere gelmiştir. Göçebeliğinde savaşçılıkla beraber gelmesi sonucu bu toplumların kadınlarının kendilerini savunma becerileri artmış bu toplumsal statülerini yükseltmiştir. Ancak kanla gelen kutsaliyet ve ganimet bu toplumlarda kadının değerini bazen arttırmış bazen tüccar toplumlardaki mal ya da eşya seviyesine indirmiştir. Şöyle ki eski Türk toplumunda olduğu gibi hatunlar yani lider eşleri ya da kızları toplum iradesinde söz sahibi olmuş, zaman içerisinde bazen eşleri ya da oğulları kadar söz sahibi olmuşlardır. Ancak olası iktidar değişimlerinde göçebe savaşçı toplumda var olan ganimet yasası işlediğinde aynı grubun mal gibi iktidarı ele geçirenin boyunduruğuna girmesi de kaçınılmaz olmuştur. Yani savaşçı toplumlarda kutsaliyet ya da merkezi güçlü aile yapısı kadını güçlendirirken, ganimet anlayışı kadının değerini azaltıcı bir faktör olarak ortaya çıkmıştır.

İşte Osmanlı göçebe savaşçı Türk kültürü, yerleşik üretken Balkan kültürü ve bunların yanında özellikle ilgili dönemde kendisi de sürekli değişime açık, yenilikçi İslam kültürünün bir karışımı olarak ortaya çıkınca toplumda kadının rolü de bu heterojen kimliğe paralel olarak ortaya çıkmıştır. Mutlak merkezi otoritenin sahibi Osmanlı ailesi içerisinde gerek Valide Sultanlar, gerekse de hükümdar eşleri pek çok dönemde iktidarı etkilemiş hatta kimi dönemlerde ülkeyi bizzat yönetmişlerdir. Ancak Osmanlı döneminde var olmayan demokrasi ve yavaştan erkek egemenliğine dönen toplumsal yapı özellikle Anadolu’da üretimin kontrol mekanizması olan kadınların yeterli güce ulaşmasını engellemiştir.

Osmanlı’dan aldığı mirasın hayatın pek çok alanında kendisini gösterdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemde toplumda kadın erkek dağılımı 1908 Trablusgarp Savaşı’yla başlayıp 14 yıldır devam eden savaşlarda verilen kayıplar nedeniyle kadınlar lehine çok ciddi bir şekilde bozulmuştu. Bu bakımdan kadınlar seçmen olarak henüz ilk seçimlerde dahi çok önemli bir güç olarak ortaya çıkmışlardı. Ancak gerek 1946’ya kadar tam demokratik düzen olarak adlandıracağımız çok partili sisteme geçişin başarılamaması gerekse de dönemin savaştan çıkan ülkede etkin asker yönetici modası kadınların bu gücü kullanmasını engellemiştir. Aynı zamanda kadınlarda var olan düşük okuma yazma oranı, etkin kadın aydınların önemli bir kısmının Osmanlı Hanedanı ve yöneticileriyle beraber (çoğu onların eş ya da kızlarıydı) sürgüne gönderilmesi de kadınların siyasi arenada ya da yönetim de gerektiği kadar aktif olmalarını engellemiştir. Ancak bu süreç 1950 sonrası değişecek ve kadınlar her ne kadar güçlerinin farkına varılmasa da Türkiye’de en önemli karar verici konumuna geleceklerdi.

Not: Yazı dizimin devamında Türk Siyasetinde kadının yavaştan yükseldiği 1950 sonrası dönem değinecek, kadınların gücü nasıl kullandıkları, seçmen olarak nelere dikkat ettikleri, neden iktidarları belirlediklerini düşündüğümü, Ak Parti’nin son 10 yıldaki başarısında kadınların rolünü ve gündemde yer alan türban, kürtaj, kadına şiddet gibi konuların gelecekte Türk siyasetinde nasıl bir etki yaratacağını sizlerle paylaşacağım…

Bilal ERTUĞRUL

4 Mayıs 2012

01:17

Read Full Post »

28 ŞUBAT…

BİR ÜLKENİN KAYIP YILLARI – 3…

YA YANINDAYDINIZ YA DA SES ÇIKARTMADINIZ AMA EMİN OLUN BU ÜLKEDEKİ HİÇ KİMSE GİBİ KARŞI DURMADINIZ: 28 ŞUBAT…

28 Şubat 1997 günü akşama doğru başlayan tarihin en önemli Milli Güvenlik Kurulları’ndan birisi ne yazık ki sonuçları bakımından hiç de iyi olmayacaktı. İsterseniz önce bu günden önceki son olaylara değinip bu meşhur kararların ne olduğu ve sonrasında neler yaşandığına dair açıklamalarda bulunalım. 1997 yılının Ocak ayı geldiğinde Necmettin Erbakan Başbakanlık da 8. ayını geçiriyordu. Ama basın ve sivil toplumun belli kesimleri tarafından yapılan darbe çığırtkanlığı zirveye ulaşmıştı. Dahası Refah Partisi’nden gelen bazı açıklamalar da onların ekmeğine yağ sürüyordu. İşte bu süreçte 28 Şubat’ın geldiğini haber veren birkaç önemli olay oldu. 22 Ocak’ta Gölcük’te toplanan üst düzey generaller açıkça iktidardaki İrtica’yı tartıştıklarını söylediler. Ocak sonunda Sincan’da yapılan Kudüs gecesinden sonra 4 Şubat’ta Sincan’da tanklar yürütüldü. Ve son olarak bu olaydan birkaç gün sonra Cumhurbaşkanı Demirel Erbakan’a birkaç mektup gönderdi ve açıkça askerlerin müdahalesini, İrtica gerekçelerini ve dolaylı da olsa istifasını isteyen açıklamalarda bulundu.

Tüm bunlara rağmen Hoca’nın süreçteki en büyük hataları da işte bu döneme rast geldi. Öncelikle Ordu’nun yetki sahasının dışına taştığını, uyarılması ve Sincan’da tank yürüten kumandanın istifasını isteyen kurmayları başta olmak üzere muhafazakar kesime; “Bunlar Amerika ve İsrail işi, bizim kumandanlarımızın bir yanlışı olmaz.” diyordu. Halbuki, gerçek onun düşündüğünden çok farklıydı. Bugüne kadar bu süreçle ilgili açık ya da gizli bir Amerikan ya da Yahudi parmağı bulunamadı. Aksine Hoca’nın akıllı çocuklar, bizdendir onlar dediği o dönemki Ordu’nun üst düzey komutanları bugün dahi Refah Partisi ülkeye terörden daha büyük bir tehditti demekte ve Hoca’nın onlara gösterdiği sebatın yanlışlığını ispatlamaktadırlar. Evet, 12 Eylül ve önceki darbelerde 1960’da İngilizlerin, 1980’de Amerikalıların parmağı olduğuna dair bugün deliller mevcut ama 28 Şubat’ta olan bu ülkede kendilerine göre tartışılmaz olan ve herkesin benimsemek zorunda olduğu değerlerin benimsenmediğini gören Ordu merkezli, kendisini Cumhuriyetin yegane sahibi sayan bir kitlenin güç gösterisinden başka bir şey değildi. Ve Hoca daha Ocak ayında ne oluyor deseydi, kanımca bu olaylar 28 Şubat’a gitmezdi.

İşte bu şartlar altında asker Hoca’dan da karşılık almayınca 28 Şubat MGK’sına çok kapsamlı ve yoğun bir İrtica raporu ve önlem setiyle gelmişti. Hoca ve arkadaşlarının yüzüne açıkça İrticacı dedikleri, ülkeye en büyük tehdidi oluşturduklarını söyleyen askerler bir de bildiri hazırlamışlardı. İşte meşhur 28 Şubat o toplantı da yaşananlar ve 406 Sayılı “rejim aleyhtarı irticai faaliyetlere karşı alınması gereken tedbirler” başlıklı 18 maddelik aşağıdaki kararların üzerinden yapılmış olan, sivil iradeye, seçilmiş iktidara karşı yapılmış bir post-modern darbedir. Bunun doğrudan darbeye uzanmamasının yegane sebebi de kanımca askerlerin bir şekilde isteklerinin yerine getirileceğine Cumhurbaşkanı Demirel tarafından ikna edilmesi olmuştur.

406 Sayılı Kararın Maddeleri:

1-Anayasamızda Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anayasanın 4’üncü maddesi ile teminat altına alınan laiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasiyetle korunmalı, bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalı, mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıdır.

2-Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği Millî Eğitim Bakanlığı’na devri sağlanmalıdır.

3-Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle Cumhuriyet, Atatürk, vatan ve millet sevgisi, Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından:

a-8 yıllık kesintisiz eğitim, tüm yurtta uygulamaya konulmalı.

b-Temel eğitimi almış çocukların, ailelerinin isteğine bağlı olarak, devam edebileceği Kuran kurslarının Millî Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

4-Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık, aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, milli eğitim kuruluşlarımız, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.

5-Yurdun çeşitli yerlerinde yapılan dini tesisler belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak siyasi istismar konusu yapılmamalı, bu tesislere ihtiyaç varsa, bunlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nca incelenerek mahalli yönetimler ve ilgili makamlar arasında koordine edilerek gerçekleştirilmelidir.

6-Mevcudiyetleri 677 sayılı yasa ile men edilmiş tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların faaliyetlerine son verilmeli, toplumun demokratik, siyasi ve sosyal hukuk düzeninin zedelenmesi önlenmelidir.

7-İrticai faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askerî Şûra kararları ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nden (TSK) ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK’yi dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.

8- İrticai faaliyetleri, disiplinsizlikleri veya yasadışı örgütlerle irtibatları nedeniyle TSK’dan ilişkileri kesilen personelin diğer kamu kurum ve kuruluşlarında istihdamı ile teşvik unsuruna imkan verilmemelidir.

9- TSK’ya aşırı dinci kesimden sızmaları önlemek için mevcut mevzuat çerçevesinde alınan tedbirler; diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer eğitim kurumları ile bürokrasinin her kademesinde ve yargı kuruluşlarında da uygulanmalıdır.

10-Bu maddenin tam metnini Türkiye’nin uluslararası ilişkilerini ilgilendirdiği gerekçesiyle yayınlanmadı. Ancak Erbakan’ın iktidardayken kurmaya çalıştığı İslam ülkeleriyle dostluk ve ABD, İsrail gibi ülkelere karşı söylemine, İran’la kurulan ilişkilere atıf yapmaktadır.

11-Aşırı dinci kesimin Türkiye’de mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikeli faaliyetler yasal ve idari yollarla mutlaka önlenmelidir.

12-T.C. Anayasası, Siyasi Partiler Yasası, Türk Ceza Yasası ve bilhassa Belediyeler Yasası’na aykırı olarak sergilenen olayların sorumluları hakkında gerekli yasal ve idari işlemler kısa zamanda sonuçlandırılmalı ve bu tür olayların tekrarlanmaması için her kademede kesin önlemler alınmalıdır.

13-Kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan ve Türkiye’yi çağdışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurum ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalıdır.

14-Çeşitli nedenlerle verilen, kısa ve uzun namlulu silahlara ait ruhsat işlemleri polis ve jandarma bölgeleri esas alınarak yeniden düzenlenmeli, bu konuda kısıtlamalar getirilmeli, özellikle pompalı tüfeklere olan talep dikkatle değerlendirilmelidir.

15-Kurban derilerinin, mali kaynak sağlamayı amaçlayan ve denetimden uzak rejim aleyhtarı örgüt ve kuruluşlar tarafından toplanmasına mani olunmalı, kanunla verilmiş yetki dışında kurban derisi toplattırılmamalıdır.

16-Özel üniforma giydirilmiş korumalar ve buna neden olan sorumlular hakkında yasal işlemler ivedilikle sonuçlandırılmalı ve bu tür yasadışı uygulamaların ulaşabileceği vahim boyutlar dikkate alınarak, yasa ile öngörülmemiş bütün özel korumalar kaldırılmalıdır.

17-Ülke sorunlarının çözümünü “Millet kavramı yerine ümmet kavramı” bazında ele alarak sonuçlandırmayı amaçlayan ve bölücü terör örgütüne de aynı bazda yaklaşarak onları cesaretlendiren girişimler yasal ve idari yollardan önlenmelidir.

18-Büyük Kurtarıcı Atatürk’e karşı yapılan saygısızlıklar ve Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkındaki 5816 sayılı kanunun istismar edilmesine fırsat verilmemelidir.

Pek çok kişi kararlara baktığında pek çoğunun halen geçerli ve sorun teşkil etmeyen istekler olduğunu düşünecektir. Doğrudur ancak dönemin şartlarında asker bu kararları aldırtmak istediği hükümeti bizzat bunların sebebi olarak görmekte yani hükümet yaptıklarıyla sorgulanmaktaydı. Ayrıca bu kararların uygulanmasıyla kamusal alanda türban, İmam- Hatip Lisesi mezunları özelinde tüm meslek lisesi mezunlarına üniversite kapılarının kendi bölümleri dışında kapatılıp eşitliğin yok edilmesi, sivil iradeye vurulan pranga uzun süre ülkenin başını ağrıtacak sorunları doğuracaktı.

Aslında MGK Kararları tavsiye niteliğindeydi ve hükümet pekala bunu imzalamayabilirdi. Nitekim başlangıçta Başbakan bu kararları imzalamayacağını da belirtti, ancak sonrasında artan kamuoyu baskısı, sanki muhafazakar kesim de dahil olmak üzere her kesimin arkasında toplanmasına dayanamayan Hoca bu kararları Bakanlar Kurulu Kararları olarak imzaladı ve gereğince işlemler yapıldı. Bu noktada bugün bazı arkadaşlarımız kararların imzalanmadığını iddia edebilir ama bu tamamen yanlış olacaktır. Evet, kararlar belki baskıyla imzalandı ama imzalandı ve uygulandı, acı olan da buydu. Ancak askerin yegane hedefi Hoca’nın siyaset arenasından silinmesiydi ve doymayacaktı. Bu bağlamda dönemin Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay Başsavcıları karargaha çağrılıp, İrtica kasetleri izletiliyor yapacakları anlatılıyordu. İşte burada Yargıtay’ın dünden hazır Başsavcısı Vural Savaş parti hakkında kapatma davası açıyor ve 2000’li yılların sonuna kadar uğraşacağımız bir başka sorun yine bu dönemde hortluyordu. Siyasi Parti oyla iktidara ya da meclise gelirse kapat gitsin, çünkü meclis bu iradenin gözünde halkın değil kendi Cumhuriyet’in asıl sahiplerinin meclisidir ve halkın oyunun önemi yoktur.

Hoca Ocak ayında ya da Şubat başında Ordu’yu durdurup ülkenin demokratik çizgisinin sürmesini sağlamaktansa olayların arkasında hep dış güç aramış ve ordunun ülkeye kötülük yapacağını aklından geçirmemiştir. Ancak ordu kararlarda da belirtildiği gibi önce gazeteleri, üniversiteleri ve yargıyı sonra da tüm kamuoyunu kontrol edip hepsini Hoca’nın üzerine salınca o da Haziran ortasında Demirel’le görüşüp Başbakanlığı Tansu Çiller’e bırakıp ayrılacağını belirtmiştir. Ancak Demirel Hoca’ya siyasi yaşamında son kez deyim yerindeyse kazığını atmış ve Meclisin 3. Büyük partisi olan Anavatan’a hükümeti kurdurtup hem Hocayı hem de Tansu Çiller’i by-pass etmiştir. Önce Mesut Yılmaz sonra da rahmetli Ecevit yönetiminde kurulan azınlık hükümetleriyle ülke Milenyum’a doğru yola çıkmış ama halkın iradesi kendisine bugün bile demokrat, özgürlükçü diyen ama işbirlikçi, halktan uzak ve fildişi kulelerde caka satmaktan başka işi olmayan kesimlerin de desteğiyle asker süngüsüne kurban edilmiştir. Ve işin özüne bakılacak olursa 28 Şubat’ta bu ülkede insanlar ya nötr kalmış ya da süngünün peşine takılmıştır. Yani fazla tartışmadan noktalayayım: Kimse o süngünün önünde durmamıştır…

Not: Milenyum’a doğru Türkiye, 99 Depremi, Öcalan’ın yakalanması ve etkileri, 2001 ekonomik krizine yazımın son kısmında değineceğim…

Bilal ERTUĞRUL

03 Mart 2012

12:13

Read Full Post »

BİR ÜLKENİN KAYIP YILLARI – 2…

28 ŞUBAT’A NASIL GELİNDİ…

Bir önceki yazımda kaldığım yerden başlayıp, 2002 yılı sonlarına kadar bir ülkenin karanlık yıllarına ve bu yılların zirvesi 28 Şubat’a değineceğim yazıma yoğunluğum sebebiyle ancak yeni başladım. Öncelikle bu gecikmeden dolayı takipçilerimden özür diliyor ve 1993 yılı Nisan ayına giderek yazıma kaldığım yerden devam ediyorum.

Evet, 1993 yılı başlarında Orta Asya’da yeni kurulmuş kardeş ülkelere yaptığı ziyaretin ardından döndüğü Türkiye’de çok kısa süre sonra yaşamını yitiren Cumhurbaşkanı Özal’ın ölümü 90’ların başında gelen en kötü haber, dahası çıkılamayacak girdaplarda sürüklenecek bir ülke için kayıp yılların kapısını ardına kadar açan bir ölümdü. Turgut Özal’ın vefatından sonra 1991 senesinde Özal’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkışıyla zayıflayan Anavatan Partisi’ni geçmeyi başaran Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı, onun bıraktığı koltuğa oturan Tansu Çiller’de Başbakan oluyordu. 1994 yılında Türkiye uluslar arası piyasalar dışında kendine özgü sebeplerle yaşadığı en büyük ekonomik krizi yaşıyor ve ülke bu krizin yaralarını saramıyordu. 1980 sonrası liberalleşme döneminde yapılan eksik ekonomik açılımlar tamamlanmamış, dahası yolsuzluk ülke gündeminin en önemli maddesi olmaya başlamıştı. İşte bu yolsuzluk ve yarım liberal düzenden faydalanan üçkağıt ekonomisinin çarkları bu krize neden olmuştu. Ülke zor durumdaydı ve bu zor durumdan nasıl çıkılacağına dair alınan önlemler -Kıyak emeklilik, Batacak bankaların kurtarılması, Devalüasyonlar- ülkeyi Milenyumun başında daha büyük bir krize sürükleyecekti.

Ülkenin o yıllarda bir diğer önemli sorunu da Güneydoğu Anadolu’da hızla artan Terör Sorunu ve sorunun çözümüne yönelik uygulanan yanlış politikalardı. Önceleri sosyalist bir dalgalanma olarak görülen PKK özellikle Türkiye – Irak – İran – Suriye sınırlarının birleştiği bölgede oldukça güçlenmiş, dört ülkeden militanlara sahip olup, Avrupa’dan akan parasal kanallarla bir anda büyük bir sorun olarak ortaya çıkmıştı. Aslında darbe sonrası 12 Eylül döneminde filizlenen bu hareketi ordunun en kuvvetli olduğu dönemde önemsemeyen yetkililer 90’ların başında art arda gelen kanlı saldırılar karşısında ne yapacaklarını da pek bilememişlerdi. Öncelikle dağlık alanlara yönelik yetiştirilen Özel Kuvvetler düşünüldü ve başarılı da oldular. Ancak örgüt kendisine dört ülkeden kaynak bulmuş ve bu haliyle her geçen gün ayrı kollardan beslenip taşan bir nehiri andırıyordu. İşte bu noktada gelen Bölgede Olağanüstü Hal İlanları, Devlet Güvenlik Mahkemeleri, sonraları bizzat devlet tarafından desteklendiği ancak bir süre kontrolünün yitirildiğinin belgelendiği Hizbullah ve terör sebebiyle boşaltılan köylerden batıya göçen milyonlarca insanın plansız, programsız ve bin bir acılı göçü kanımca bugün bile bu sorunun devam etmesine neden olan büyük yanlışlar olarak tarihteki yerlerini aldılar. Dahası aynı dönemde artan faili meçhuller, bugünkü kayıtlara göre Güneydoğu Anadolu’da kaybolan on binin üzerinde kişinin göz altına alındıktan sonra bir daha haber alınamaması gibi terör kapsamında kontrolü kaybedilmiş bazı özel harekatçıların giriştikleri eylemlerde bölgede yanan ateşin sönmesini engellemişti. Bugün ateşin halen bu ülkenin analarının yüreğini yakmasında kanımca en büyük sebep o dönemde atılan yanlış adımlar ve bir türlü atılamayan sivil ve demokratik adımlar olmuştu.

Bir yanda terör ve ekonomik kriz ülkeyi kavururken diğer yanda anketlerde yavaş yavaş yükselişte olan bir hareket dikkati çekiyordu. 1991 yılında seçim ittifakıyla ancak meclise girebilen ve 12 Eylül öncesi dönemde %10’ların üzerinde oy alamamış bir siyasi hareket olan kimilerine göre Türkiye’de siyasal İslam’ın yuvası sayılan Necmettin Erbakan’ın Milli Görüş çizgisindeki 3. Partisi Refah Partisi 1995 seçimlerinde kendisinden beklenmedik bir başarı sağlıyor ve 1. Parti oluyordu. Aslında daha sonra yapılan araştırmalar gösterecekti ki mahalle mahalle, köy köy, ev ev dolaşıp insanlara mevcut yönetimlere karşı kaybettikleri güveni getirmek için 4 yıl canla başla çalışan bu hareketin başarısı hiç de sürpriz değildi. Evet, Erbakan 12 Eylül öncesi pek oy alamamıştı, ancak artık hareketi o yıllarda yetişen gençlerin damarlarında akan kan kadar hızlı ve heyecanlı bir şekilde çalışıyor, Hoca artık tek başına çabalamanın çok ötesine geçiyordu. İşte bu noktada başta Cumhurbaşkanı Demirel, Yargı ve Ordu için 3. Önemli sorunun da adı konmuştu: İRTİCA… Evet, bu kesimlere göre Erbakan’ın tek hedefi ülkeyi İran benzeri bir İslam devleti yapmaktı ve onlara göre artık terörden daha tehlikeliydi. Bu bağlamda öncelikle hak ettiği Başbakanlık koltuğuna oturması engellenmeliydi ve bunun için de formül basitti: Ana-Yol çatısı altında Anavatan Partisi’yle Doğru Yol Partisi’nin yani Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller’in kuracağı bir hükümetle Erbakan rüzgarı kesilecek ve ülke ona teslim edilmeyecekti.

Planın baş aktörü Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’di. Üniversite arkadaşı Erbakan’ın önüne daha önce de defalarca set çekmiş ve onun ideolojisini ülke için gerçek bir tehlike olarak görmüştü. Ancak hesaba katmadığı bir şey vardı, o da milletin artık Anavatan ve Doğru Yol Partileriyle özdeşleşen Yolsuzluk, Hortumculuk ve Ekonomik Başarısızlıklardan yani iktidara getirdiği Merkez Sağın Düşman Kardeşlerinden bıktığı için Hoca’ya güvendiği ve ona bir şans vermek istediğiydi. Ama Demirel tüm tecrübesiyle bunu anlayamadı ya da anlamak istemedi ve olan oldu. Zaten birbirleriyle çekişmek ve partilerine kalan oy mirasını bitirmek dışında pek çoklarına göre ülkeye katkısı olmayan bu iki lider yine hatalarına, ekonomik ve sosyal başarısızlıklara gömüldüler ve sonunda Demirel başka çare kalmayınca, gönülsüz bir şekilde iktidarı 1996 yılında asıl hak edene yani Hoca’ya verdi.

Erbakan Hoca’nın iktidar ortağı Tansu Çiller ve Doğru Yol Partisi oluyordu. Kimilerine göre bizzat Demirel tarafından hükümet üzerinde kontrolü olması için Doğru Yol bu ortaklığa yönlendirilmiş, kimilerine göre ise Tansu Çiller Demirel’e rağmen bu ortaklığa girişmişti. Ortaklık döneminde ekonomi iyi performans göstermiş, terör olayları nispeten azalmıştı ama gün geçmiyordu ki gazetelerde orduyu göreve çağıran bir manşet çıkmasın. (Dönem yönelik gazetelere arşivlerden, tabi o günleri kaldıranlar hariç, ulaşılabilir.) Bu günlerde bazı gazeteciler neden 12 Eylül ya da önceki gazetelere değil de 28 Şubat’ta ki gazetecilere sallanıyor diye soruyorlar, açıkça belirtelim: 12 Eylül ya da öncesindeki dönemlerde Ordu istediğinde o da belli gazeteleri yönlendiriyor yani darbe ya da müdahaleyi hazırlıyordu, halbuki 28 Şubat’ta bizzat gazeteler orduyu darbeye çağırıyor ve darbe için gerekli kamuoyunu oluşturmak için en ufak haberlerden dağlar çıkarıp Erbakan’ın açıkça kellesini istiyorlardı. İşte bu dönemde Erbakan’ın Libya ziyaret, verdiği bir iftar yemeği ve kamuoyunda Cemaat olarak lanse edilen Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin toplumda ulaştığı güç üzerinden yapılan yayınlar, demokrasinin doğduğu üniversitelerin sözde kurumu YÖK’ün Sovyetler Birliği’ndeki devrim kurumlarıyla ölçüşen kamuoyu çalışmaları ve daha da önemlisi liberal kesimle muhafazakar kesimin henüz ortak hareket zeminin de bulunup bu kıyıma karşı duramayacak olmasından dolayı 28 Şubat 1997 günü yapılacak olan Milli Güvenlik Kurulu’ndan çıkan kararlar ve Türkiye’nin üzerine inen kara bulutlar ne yazık ki engellenemedi.

Not: Bu yazının devamında 28 Şubat kararlarını, nasıl uygulamaya geçildiğini ve sonrasını, bunlara yönelik görüşlerimle beraber aktaracağım…

Bilal ERTUĞRUL

03 Mart 2012

01:30

Read Full Post »

BİR ÜLKENİN KAYIP YILLARI – 1…

20. Yüzyıl dünya tarihinin belki de en uzun yüzyılıydı. İki Dünya Savaşı, milyonlarca insanın ölümü, sanayileşmenin engellenemez yükselişi, teknolojik devrim ve tabii ki ideolojilerin zirveyi gördükten sonra yok olmaya ya da tek olmaya yöneldikleri uzun bir asır. İşte bu uzun asrın belki de insanlık tarihi açısından en hızlı akıp giden ama dünyayı da en çok değiştiren süreci ise 26 Aralık 1991 tarihinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başlayıp, 11 Eylül 2001’de Amerika’da meydana gelen terör olaylarıyla biten ve dünyanın bir daha asla eski haline gelemeyecek kadar dönüştüğü dönemdi. 20. Yüzyılın 2. Yarısına damga vuran iki güçten birisi en azından ekonomik anlamda ideolojisiyle beraber çökmüş, çift kutuptan kala kala tek kutup kalmıştı. Sovyetler’in dağılma sancıları, Avrupa’nın uzun süredir ayrı kaldığı kardeşleriyle buluşması, yine Avrupa’nın göbeğinde Yugoslavya’nın dağılma sürecinde akan milyonlarca masumun kanı ve dünyanın uzak ucunda Asya Kaplanları’nın uyanışına sahne oluyordu bu on yıl. Dünya artık eskisi gibi değildi. Devletlerden büyük uluslararası şirketler, gelişmeye başlayan Finans piyasaları ve beraberinde getirdikleri krizler, birbirine iyice yaklaşan dünya ve yeni, tek bir Medeniyetin egemenliğine girildiği düşüncesi ortalığı kasıp kavuruyordu. İşte tüm bu süreç 11 Eylül 2001’de Amerika’da Pentagon ve Dünya Ticaret Merkezi’nin İkiz Kuleleri’ne çakılan uçaklarla sona eriyor ve yeni bir süreç başlıyordu. Arada geçen 10 yılda dünya çok değişmişti. Asya ülkeleri ekonomik dönüşümlerine başlamış, dünyanın pek çok noktasında insan hakları ihlallerine karşı yapılan başkaldırılar ve modern değerlerin yaygınlaşması çok hızlı gerçekleşiyordu.

Dünya değişip, dönüşürken dahası ekonomik, siyasi ve insan hakları alanlarında tek düzeleşip hızla ilerlerken Türkiye ise deyim yerindeyse tarihinin en acı on yılını yaşıyordu. Evet, belki çok iddialı bir söylemde bulunuyorum. Belki Balkan Savaşları’yla başlayan ve Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar süren yıllar ya da darbe ertesi yıllarda da çok acı çekilmiş çok kayıp verilmişti. Ancak aynı yıllarda dünyada da büyük kayıplar verilmiş ve konjonktürden ayrılmadan yani diğer ülkelere paralel bir çizgi izlenmişti. Hâlbuki bu 10 tam anlamıyla Türkiye’nin kara yıllarıydı. İsterseniz bu 10 yılın kısa bir öyküsü ve neden bu kadar acı geçtiğine dair fikirlerimi belirteyim.

 Türkiye Cumhuriyeti daha kuruluş döneminde büyük bir yük yüklenmişti. Çünkü o Osmanlı’nın ve binlerce yıllık Anadolu mirasının üzerinde kurulmuştu. Bir zamanlar Avrupa’nın dört bir yanında medeniyetin emsali olan Osmanlı son iki yüz yılını türlü acılar, kopuşmalar ve parçalanmalarla geçirmişti. Bu sebepten Osmanlı mirası özellikle devrin yöneticileri tarafından pek de kaale alınmayacak ve ülke uzun bir geçmişin yok sayılması temelinde yönü tamamen batıya dönük olarak kurulacaktı. Çünkü devrin yönetiminde geri kalmışlığın, batıya yetişememenin adıydı Osmanlı, Anadolu ya da Doğu. Halbuki bunlar yeni devletin tebaasının kendilerini ifade ederken kullandıkları başlıca sözcüklerdendi. Hal böyle olunca, ülke de demokrasiyle yönetilip seçme hakkı halkta olunca halkın seçtikleriyle sistemin atadıkları uzunca bir süre iktidar kavgası verdiler. İşte bu kavgaların en şiddetli olduğu dönem 1960-1980 arası 3 darbe dönemiydi. Ve kanımca darbelerin de en ağırı 1980 yılında 12 Eylül’de geliyordu. 12 Eylül sadece yönetime müdahale ya da siyasal alana askerin girişi değildi. O bir halkın inançlarının, değerlerinin, mücadele ruhunun ve özgürlüğünün üstüne bir karabasan gibi çöküyordu. Sorunların varlığının reddinin en kolay çözüm olacağı üzerine yeni ve kendince sorunsuz bir ülke kuruyordu sistem. Halk korkuyordu artık. Yıllarca kavgasını verdikleri, kendilerince ülkeyi daha ileri götürmek için bağlı oldukları ideolojileri uzunca bir süre sandıklara gömüyor ve koskoca bir ülke deyim yerindeyse Körebe oynuyordu. İşte bu dönem aynı zamanda Türkiye’nin geç kalmış liberalleşme hamlesinin de atıldığı dönem oluyordu.

Darbe sonrası boşalan siyaset arenasına öncelerin Devlet Planlama Müsteşarı Turgut Özal çıkıyordu. Siyasi tecrübesi olan pek çok isim şu ya da bu sebepten yasaklı olduğundan Özal’ın kurduğu Anavatan Partisi’ne her kesimden her türlü insan giriyor ve dahası darbecilerin açıkça destekledikleri rakibini belki de sırf bu sebeple ezip geçerek tek başına iktidar oluyordu. Türkiye uzunca bir aradan sonra 1983’de gelen tek partili iktidardan gerek ekonomik gerekse de insan haklarında şeffaflaşma, modern standartlar yolunda adımlar atmasını bekliyordu. 12 Eylül anayasasının devrin cumhurbaşkanı Kenan Evren’e verdiği yüksek yetkilerle pek çok kez karşı karşıya kalan Başbakan Özal ancak ekonomik adımları atıyor, daha özgür Türkiye ise 90’lara kalan bir hayal oluyordu. Aslında Özal iktidarda buna yönelik bir şans yakalıyordu ama onu da belki de kurmaylarının hatalı öngörüsüyle tepiyordu. O şans 1987 yılında 12 Eylül’le konan siyasi yasakların kaldırılmasına yönelik referandumdu. Bu referandumda henüz dinç ve olgun çağlarında olan, ülkeye tecrübeleriyle öncelikle başarılı bir siyaset alanı dahası modernleşme hızı katabilecek eski liderlerin de dahil olduğu bu siyasi yasaklıların yasaklarının kaldırılmasına yönelik referandumda “HAYIR” oyu kullanılmasını isteyen Özal belki de kendi yola çıkardığı trenin yoldan çıkmasına ve 90’ların kaybolmasına da sebep oluyordu. Beklediğinin aksine referandumda halk “EVET” diyor ve Özal bir anda tamamen kendisine ait siyasal alanda çok önemli rakipleri hem de mağdur sıfatıyla karşısında buluyordu. İşte o gün daha demokratik, daha şeffaf ve daha özgür bir ülke olunması için atılmayan adımın doğurduğu bu mağduriyetin acısı 90’lı yıllarda koskoca bir ülkeden çıkıyordu.

Rakiplerinin artmasıyla eş zamanlı partisinde de iç çekişmelerin arttığı açıkça gözükmesine rağmen henüz 62 yaşında 1989 yılında Başbakanlıktan Cumhurbaşkanlığı’na geçen Özal’ın aktif siyasetten siyaset üstü arenaya çıkması 90’ların kayıp yıllar olmasında en önemli ikinci sebep olarak öne çıkmaktadır. Ama tüm bunlar bir yana kanımca 90’ların kayıp geçmesinin en önemli ve en kötü sebebi ise 1993 yılında kimilerine göre suikast kimilerine göre ömrünü tamamlayıp eceliyle gelen ölümü olmuştur. 1980 – 1993 arasında ülkeyi köyden kasaba haline getiren, dönüşümü eksik de olsa elinden geldiğince sivil iradeyle sağlamaya çalışan Özal’ın kaybı 90’lı yıllarda koskoca bir ülkenin telafi edemediği bir kayıp olmuştur.

Türkiye için 90’lı yılların acılarını başlatan bu ölümden sonra ülke resmen 8 yıl sürecek bir karanlığa girmiş ve bu durumdan kurtulmanın bedelini çok ağır ödemiştir. Bu yazının devamında bu yılları inceleyip fikirlerimi açıklayacağım…

Bilal ERTUĞRUL

29 Şubat 2011

22:16

Read Full Post »