Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘neden olmalı’

BİR GARİP SÜREÇ…

Hafta içinde KCK soruşturmasını yöneten savcılardan birisinin mevcut ve eski Müsteşarlar da dâhil olmak üzere 4 üst düzey Milli İstihbarat Teşkilatı yöneticisinin ifadesinin alınmasını istemesiyle Türkiye’de deyim yerindeyse kıyamet koptu. Kimileri bunu bizzat Başbakan’ın izniyle sınırsız yetkilere sahip Özel Yetkili Savcılığın Frankeştayn olarak ortaya çıkmasına, bu ifade verme olayının Cemaat – Ak Parti rekabetinin son ayağı olduğuna, Ak Parti’nin arkasındaki koalisyonun dağılmasına kadar götürdü. Ben de bu konuda kendi fikirlerimi belirtmek istedim.

Öncelikle mevcut Mit Müsteşarı Hakan Fidan konunun merkezinde olduğu için oradan başlamak istiyorum. Sayın Fidan’la kendileri Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı Başkanlığı’nı yürütürken tanışma fırsatı bulmuştum. Ankara’nın en önemli genç bürokratlarından birisi olarak gösteriliyordu. TİKA çatısı altında yaptığı çalışmalar Başbakan’ın da dikkatini çekmiş olacak ki genç yaşı sebebiyle deneyimsiz ve kurum içi tecrübesi olmadığı için ciddi eleştiriler almasına rağmen kendisini MİT gibi Türkiye’nin Abdülhamit sonrası en önemli kuruluşlarından birinin başına getirdi.

Abdülhamit sonrası diyorum çünkü Türkiye’de devlet tekelinde ciddi istihbarat çalışmaları 2. Abdülhamit döneminde kurulan Yıldız İstihbarat Teşkilatı ile başlamıştır. Abdülhamit’i devirip Osmanlı’yı yöneten İttihat ve Terakki de henüz kuruluş aşamasından itibaren Teşkilat’ı Mahsusa’yı kurmuş ve bu kuruluş İttihat ve Terakki’nin ülke yönetimini almasıyla zirve yapmıştır. Osmanlı sonrası Kurtuluş Savaşı’nı yönlendiren bu teşkilatın üyeleri neredeyse bütün Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin kuruluş ve yönetimini üstlenmiştir. Kurtuluş Savaşı yıllarında Karakol Cemiyeti olarak varlığını sürdüren Türk istihbaratı 1925 yılında Milli İstihbarat Teşkilatı’na dönüştü. Doğal bir geleneğin sonucu olarak Mit ilk yapılanmasında Teşkilat-ı Mahsusa’nın bir devamı özelliğini taşıyordu. Pek çok istihbarat örgütü gibi devletlerin açık olarak yapamayacağı görüşmeler, organizasyonlar 100 yılı aşkın bir süredir bu istihbarat şemsiyesi altında yapılmaktadır. İşte bu da Mit’i en önemli kuruluşların arasına sokan yegâne sebeptir.

Başbakan’ın özellikle 2009 sonrası başlattığı açılım süreci çerçevesinde gerek terörle mücadelede gerekse de açılım sürecinin yönlendirilmesinde sivil iradeyi aktif hale getirme isteğiyle MİT daha da önemli bir konuma gelmiştir. 15 yıllık askeri kariyerinden sonra önce akademik hayatta sonra da bürokrasi de hızla yükselip 42 yaşında Mit’in başına geçen Hakan Fidan’dan beklentinin açılımın hükümet eliyle yönetilemeyecek aşamalarını sürdürmek ve özelde daha demokratik bir savunma anlayışı olduğu öne çıkıyordu. Bu beklentiler içinde Habur sonrası sekteye uğrayan açılım sürecinin Oslo görüşmeleri ile devam ettiği ortaya çıktığında Hakan Fidan’a karşı yoğun bir linç kampanyası başlatıldı. Ancak zamanla devletin yaklaşık 30 yıldır süren bu konuda insiyatif alması gerekliliği sağduyuya dönüştü ve konunun üstü kapandı.

Ama ne olduysa oldu geçtiğimiz hafta içerisinde KCK soruşturması kapsamında MİT Müsteşarı ve 3 yetkili ifadeye çağrılınca kıyamet koptu. Bugüne kadar Özel Yetkili Savcılara yoğun destek veren Başbakan en güvendiği bürokratını deyim yerindeyse yedirmedi ve dün itibariyle mevcut yasanın değişimi yoluyla Hakan Fidan’ın ifade vermesinin engelleneceği açıklandı. Peki, bu süreçte doğrular ve yanlışlar nelerdir, hangi detaylar gözden kaçırılmamalı ve süreçten ne gibi sonuçlar çıkarılmalıdır?

Öncelikle süreçte kanımca ortaya çıkan en büyük yanlış Özel Yetkili Savcıların aşırı yetkili olduğudur. Balyoz, Ergenekon, Şike, KCK gibi son birkaç yılı dolduran önemli soruşturmalar tamamıyla Özel Yetkili Savcıların elinde ve ne yazık ki bu süreçlerin hiçbirisi tamamlanamıyor. Aynı zamanda Türkiye’de son 2 yılda zirve yapan yoğun Tutukluluk hallerinin de yine bu soruşturmalarla gelmesi zaten bu kuruma güveni iyice azaltmış durumda. O halde bir dönem Türkiye’nin başının belası olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri nasıl kaldırıldıysa Özel Yetki tanımı da hukuk literatürümüzden kaldırılmalı hukuk sistemimiz kanuniden öte hukuki olmalıdır. Yargıda tanımlanacak ayrıcalıklı yetkinin zararları bu olayla bir kez daha görülmüştür.

Bu gerçeğe rağmen yasada kısmı değişiklikle sadece Başbakan’ın görevlendirmelerinin kapsam dışı bırakılması kanımca yine yanlış bir yönlendirme olacaktır. Mevcut yasa gözden geçirilmeli, özel yetkiler kaldırılmalı ve tek düze bir hukuk sistemine aykırılıklar sonlandırılmalıdır. Bu olay bir şanstır ve umarım bu şans kullanılır.

Süreçte ortaya çıkan bir diğer hadise ise olayın Ak Parti – Cemaat kavgası olarak lanse edilmesidir. Son dönemde önce Şike soruşturması sonra da Milletvekili zamlarında bu konuda yorumlar yapıldı. Gerek Ak Parti içinde Cemaat karşıtı yapılar gerekse de her iki güce de karşı olan grupların her fırsatta bu ateşi közleyecekleri artık herkesin malumudur. Halbuki kanımca bu tamamen bir safsatadır. Daha önce de belirttiğim gibi bugünün Türkiye’sinde Cemaat olarak lanse edilen Fethullah Gülen ve Hizmet sosyal iktidardır. Ak Parti ise 10 yıldır siyasal iktidardır. Sosyal iktidarlar siyaset üstüdür, aralarında çeşitli görüşleri benimseyen pek çok kişi barındırır ve açıktan siyasete müdahale etmez. Ancak Türkiye’de nedense Cemaat ile Ak Parti’yi bir gören ve bunu böyle gösteren bir grup var. Halbuki Ak Parti öncesi AB yasalarıyla başlayan ve onun döneminde devam eden demokratikleşme hareketi sonucu Türkiye sivil bir demokrasi dönemine girmiştir. Dünyanın her ülkesinde sivil demokrasiye geçiş dönemlerinde en örgütlü sosyal gruplar sosyal iktidarı alır. Türkiye’de de böyle olmuş ve Cemaat hakkıyla bunu almıştır. Ancak ne yazık ki ülkemizde henüz sivil – siyasal iktidar ayrımı yapılamadığından sürekli iki gücü aynı olarak lanse etme modası sürmüştür. 12 Haziran seçimlerinden sonra da iki güç arasında kavga söylentisi çıkarma modası başlamıştır. Halbuki siyasal ve sosyal iktidarların aynı noktada buluşması gibi farklı noktalarda bulunmaları da gayet tabiidir. Yani ortada bir kavga ya da bağdaşıklık yoktur. Var olan uzunca bir süre güdümlü demokrasiye alışmış kitlelerin sivil bir Türkiye’ye alışma zorluğudur. Ancak bu yeni döneme alışamadıkları sürece hem sosyal hem de siyasal alanda kaybedeceklerdir. Daha önce yazdığım bir yazıda belirttiğim gibi Cemaatler kötü değildir ve demokratik toplumlarda var olmaları elzemdir. Kötü olan tek tip cemaatleşme ve karşıt olabilecek grupların aynı düzen ve örgütlenme çabasında bulunmadan sadece mevcut var olana saldırmasıdır. İşte Türkiye’de de olan budur.

Sürecin bir diğer önemli aşaması da Başbakan onayıyla sürdürülen bir politikanın sürdürülmesinde katkıda bulunanların bu politika sebebiyle sorgulanma isteğidir. Açılım politikası sebebiyle olacak bir sorgulama fiiliyatta Başbakan’ın sorgulanmasıdır. Bu da Başbakan’ın neden Hakan Fidan’ın sorgulamasına izin vermediğinin püf noktasıdır. Görevleri ülke yönetmek sorun çözmek olan kişilerin bu amaçla yaptıkları politikaların sorgulanması, sürdürülemez duruma getirilme çabası sadece demokrasiye, seçimle yönetme yetkisi elde etmeye karşı vurulmuş bir darbe olacaktır. Bu bağlamda sorgulama yeri sandık, yargıç da halktır. Eğer yargı yürütmenin yetki alanına girerse ne yazık ki Türkiye’de neredeyse hiçbir zaman sahip olamadığımız Kuvvetler Ayrılığı’na bundan sonra da sahip olamayız. Bu bağlamda yargı yürütmeyi elbette kontrol etsin ama onun en doğal hakkına müdahale aşamasına da hiçbir zaman gelmesin.

Son olarak süreçte keşke dediğim nokta Sayın Hakan Fidan’ın tüm bu olanlara rağmen ifade vermeye gitmiş olması olurdu. Sayın Fidan ifadesini verse, sonra da meclis bir daha yürütmenin devam eden politikalarının bu şekilde darbe almaması için gerekli kararları alıp bu yetki meselesini çözümlese Türkiye için uzun vadede daha hayırlısı olurdu. Henüz süreç geçmedi ve umarım dediğim gibi olur. Aksi takdirde yakın gelecekte daha çok bu tarz suni gündemlerle uğraşır kaybettiğimiz zamana da ancak çok sonraları geçmişe dönüp bugüne baktığımızda yanarız…

Bilal ERTUĞRUL

11 Şubat 2011

21:42

Reklamlar

Read Full Post »