Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Neden Önemli’

SİNEK KÜÇÜKTÜR AMA MİDE BULANDIRIR…

2011 Yılında yapılan seçimlerden önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu dönemin Başbakanlık mevkiindeki son dönemi olacağını ve bu dönemin Ustalık Dönemi olarak adlandırılacağını belirtmişti. Ancak geçen 1 yıl ne yazık ki bu beklentinin uzağında kalındığına şahit olduk. Dışarıda Avrupa ve Amerika’nın ekonomik kriziyle bir türlü rayına oturmayan küresel ekonomiye bir de sınırlarımıza dayanan Arap Baharı sürecinde yaşanan çözümsüzlükler eklenince uluslar arası alanda hareket alanı daraldı ve bu anlamda Başbakan’ın pek de seçeneği olmadı. Ancak içerde Başbakan bir yandan hukuksal aksaklık ve işgüzarlıklardan yara aldı, diğer yanda ise kendi partisinin kadrolarında ya da başında bulunduğu yürütme kadrolarında yer alan kişiler ve yakınlarının olumsuz davranışlarıyla Ustalık Dönemi’nde en azından şimdilik beklentileri karşılayamadı. Bu yazıda son Hatay olayıyla beraber artık toplumsal vicdan üzerinde ciddi bir rahatsızlık yaratan bu hareketler ve bunlara karşı alınan, alınamayan önlemler üzerinde konuşmak istedim.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve onun önderliğindeki Ak Parti bugün itibariyle Türkiye tarihindeki en güçlü partiler arasında yerini almıştır. 10 yıllık iktidarın en azından Başbakan aktifken kesintisiz devam etme ihtimali yüksektir. İşte bu gerçeği gören Başbakan ve kurmayları 2011 seçimlerine hazırlanırken ortaya bir Ustalık Dönemi tezi koydular. Buna göre ilk dönemde ekonomik kriz, ikinci dönem de askeri vesayet karşısında verilen başarılı mücadeleler sonrası artık iktidarı tamamıyla elinde hisseden Başbakan’ın parti tüzüğüne göre son Başbakanlık dönemi onun için bir Ustalık dönemi olacaktı. Bu dönemde her alanda ilerleme ve geleceğin Türkiye’sinin inşasına geçilecekti. Ve belki de Başbakan bu yoğun tempoyla geçen 13 yılın ardından 2014’te Köşk’e Başkan ya da Cumhurbaşkanı unvanı ne olursa olsun dinlenmek ve siyaset üstü bir ülke lideri kimliğiyle çıkacaktı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Bu söylemle kastım Başbakan’ın Köşk’e çıkamayacağı değil, çünkü şu çok açık bir gerçek ki Başbakan istediği takdirde her an Köşk’e çıkar ama istediği şekilde mi çıkacak işte benim yara aldığını söylediğim yer tam da burası. Başbakan eğer Köşk’e ülke liderinden çok yine Ak Parti lideri olarak yani kendi öngördüğünü başaramayarak çıkarsa Ustalık Dönemi başarısız olmuş olacak ve ne yazık ki şu anda ona fırsat vermeden alt kademelerindekiler bunun için ellerinden geleni yapıyorlar.

Ustalık döneminde içerde yaşanan ve dolaylı olarak Başbakan’ın ulaşmak istediği siyaset ve parti üstü konuma zarar veren kişiler ve yaklaşımlarını, bu yaklaşımlara verilen ve verilmeyen tepkilere bakalım. Listenin başında hiç kuşkusuz İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin geliyor. İyi niyetli olması, partide çok sevilmesi ya da Başbakan’a yakın olması görev süresince yaptığı gafların koltuğunu elinden almasına engel olsa da Başbakan sonrası bir siyasi kariyer ya da halk da bir karşılığı kalmadı. Tanıyanların çok sevdiği ve bunu Ak Parti’li olsun olmasın söylediği Bakan ne çektiyse dilinden çekti. Ama Başbakan’ın güvendiği adamlarını basına ya da muhalefete yem etmeme ısrarı sonunda görevine devam etse de özellikle Kürt kökenli vatandaşlarda uyandırdığı hoşnutsuzluk uzun vadede Başbakan’ın bu kesimden aldığı desteği baltalayacak boyuta erişebilir.  Dahası “Oyna da beni ne kadar sevdiğini göreyim…” tarzı esprileri arttıkça ulusal anlamda da ciddi bir rahatsızlık uyandırmaya devam edecektir ve bunu yapacağını gösteren potansiyele de sahiptir.

Kabinede kitlesel tepki toplayan bir diğer isimse Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay. Özellikle İnönü Stadı yapımı konusunda Beşiktaş Camiasıyla sürekli uzlaşmaz tavır takınan, pek çok tarihi eser sular altında kalıp meralaştırılırken susan Bakan’ın ilk dönemlerinde estirdiği farklı renk havası artık kalmadı. Dahası eğer uzun vadede tiyatroların kapanması gibi olaylarda da fikir belirtmekten dahi kaçınırsa ona sempati duyan son kesimin de desteğini kaybedecek. Yani sözün özü Futbolun din ve dil kadar önemli ve karar verici olduğu bir ülkede Ak Parti hali hazırda Trabzonspor, Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarlarıyla vukuatlıyken bir de Beşiktaş’ı buraya çekme ısrarı, Başbakan’ın halka bu kadar yakın gelmesinde etken olan Futbol sevdası ve ilgisinin bundan sonra aynı alandan olumsuz etmen olarak dönmesine yol açabilir. Dahası sol kesimden sempati toplama amaçlı transferinin de bugün itibariyle partiye katkı vermediği düşünüldüğünde olası kabine değişikliğinde genç, çalışkan ve yıpranmamış bir isimle değişikliği hayırlı olacaktır.

Bu iki Bakan ve açıklamaları dışında Başbakan’ın yol haritasına zarar veren daha düşük rütbeli parti kurmayları da mevcuttur. Hakan Şükür ve aldığı maaşla yarattığı aleni haksızlık, bazı vekillerin dönemsel ve haddini aşan çıkışları, belediye başkanlarının abartıya kaçan uygulamaları, Konya Yunak’ta market sahibi tokatlayıp bunu da; “oruçtum, halkın seçtiği bir kişiye hakaret edildi ve dayanamadım” diye açıklayan Belediye Başkanı ve son olarak Hatay’da vekil oğlunun sebep olduğu rezaletlerin tamamı halkın vicdanında Başbakan ve hareketine mal edilmekte ve uzun vadeli amaca zarar vermektedir. Bunun yanında bu tarz hareketlerin medeni ülkeler gibi istifa ya da görevden alınma tarzı cezalarla cezalandırılması bir yana bir süre sonra övgüye mazhar kılınması da zamanı gelince olumsuzluklara yol açabilecek potansiyeldedir.

Başbakan’ın uzun vadeli parti üstü lider amacına sadece partisinden değil aynı zamanda başında olduğu yürütme kadrolarından da son iki yılda ciddi zararlar verildi. KPSS sınavlarında artık yapıldığı alenen belli olan ve partili partisiz herkesin inandığı kopya, soru paylaşma gibi eylemlerle bir anda ülkenin en güvenilir kurumunu güvenden yoksun bırakan Ösym Başkanı Ali Demir, cezaevlerinde artan huzursuzluğun simgesi haline gelen ve tam bir facia olan Pozantı Cezaevi’ndeki rezalete göz yuman ve terfi alan idareciler, Uludere’de 35 gencin ölümüyle sonuçlanan faciaya rağmen her hangi bir hesap vermekten uzak Genelkurmay ve askeri karar alıcılar, yargıda yıllardır süren ve artık inandırıcılığı kalmayan davalar, bu davaların Şike Davası’yla beraber simgesi haline gelen Savcı Mehmet Öz gibi savcıları ilk bakışta akla gelen isimler. Bu isimlerin verdiği zararlar toplumsal adalet duygusunu körelttiği için kanımca uzun vadede verecekleri zarar (eğer bu şekilde yerlerinde kalmaya devam ederlerse) çok daha büyük ve tahmin edilemez olabilir.

12 Haziran 2011 seçimlerinde Başbakan halkın da beklentisi paralelinde Ustalık Dönemi sözüyle meydanlara indi ve halk da %50 gibi tarihi bir destekle bu işe onay verdi. Başbakan bu dönemi istediği şekilde geçirse Cumhurbaşkanı veya Başkan olduğu an parti ve siyaset üstü bir ülke lideri haline gelecekti. Ancak dışarıda kontrol edemeyeceği içerde kontrol edebileceği ama adamlarına kolay kıyamaması ve onları basın ya da muhalefete yem etmemek için hatalarını sineye çekmesi dolayısıyla kontrol etmediği gelişmeler bu amaca ciddi bir zarar verdi. Sonuç olarak Başbakan bugün halen partisinin yani % 50’nin lideri olarak görülüyor. Ama amaç Başkanlık ya da çok güçlü bir cumhurbaşkanlığı ve güçlü Türkiye’yse bana göre bundan çok daha fazlası gerekiyor…

Bilal ERTUĞRUL

28 Temmuz 2012

12:16

Reklamlar

Read Full Post »

GÜNDEME DAİR – 3…

GÜNDEME DAİR – 3…

MEMURLAR VE GENEL OLARAK EKONOMİK YANSI(MA)MA…

Gündeme dair yazı dizimin ilk iki yazısında özellikle son 1 ayda çok konuşulan, 29 Mayıs tarihli mahkemeye doğru daha da yoğunlaşacağını düşündüğüm Aziz Yıldırım’ın tutukluluğu, Cemaat ve Fenerbahçe camiası arasında oluşmaya başladığı iddia edilen kavga üzerine fikirlerimi sizlerle paylaştım. Bu konu dışında özellikle dün yaşanan grev ve eylemlerle bir kez daha gündemin ilk sırasına oturan Memur maaşlarına zam ve genel olarak ekonomik performansın halka yansı(ma)ması üzerine fikirlerimi bildireceğim.

Geçtiğimiz hafta Türkiye eski ama uzun zamandır görmediği bir dostu yeniden gördü: Memurların Toplu Görüşme Haberleri ve Eylemler… Evet, Türkiye memurlarla hükümet arasındaki zam görüşmelerini her iki yılda bir görür, konuşur, az bir süre de olsa tartışırdı. Ama memurların masadan kalkması, eylem ve grev çağrısı yapması gibi hareketler en son rahmetli Bülent Ecevit döneminde yani ekonomik kriz döneminde görülmüştü. Ak Parti döneminde Cumhuriyet Mitingleri ya da çeşitli insan hakları mitingleri yapıldı yapılmasına ama direkt olarak ekonomik temelli memur, işçi yürüyüşleri (tekel işçileri eylemi hariç) pek görülmüyordu. Memurlar toplu görüşme hakkına ek olarak yine Ak Parti döneminde Toplu Sözleşme hakkını da aldılar ve bu hakkı açıktan ilk kullanma fırsatlarında pek de beklediklerini alamadılar. İsterseniz önce özelde memur maaşları, istenen zam ve olabilirliği üzerine konuşup daha sonra da genel olarak ekonomik yansı(ma)maya bakalım.

Memurlarla hükümet arasında geçtiğimiz hafta son aşamasına gelinen zam pazarlığında memurlar 2012 ve 2013 için %15-20 aralığında maaş artış isteklerinde bulundu. Hükümet buna karşı en son ilk yıl için %7,5, 2013 için ise %6,5 gibi memurların isteklerinden oldukça aşağıda teklif getirdi ve görüşmeler çıkmaza girdi. Çıkmaza girilen görüşmelerde bundan sonra hakem heyetinin kararı beklenecek ama memurların sokaklarda görünmeye başlaması bazı değişimlerin habercisi olarak ortaya çıkabilir.

Peki, gerçekten memurlar hak ettikleri bir zammı mı istiyor yoksa hükümetten gelen tepkilerde belirtildiği gibi çok mu yüksekten uçuyorlar? Kanımca memurların istekleri beklenen seviyenin üzerinde de olsa hak etmedikleri bir istek değil. Çünkü seçim meydanlarında hükümetin sıkça başvurduğu istikrar ve bu istikrarın getireceği ekonomik refahın halka yansıma isteği artık pek çok kesimde baş gösteren bir istek. Bundan önce eskiye göre iyiyiz diyenlerin yerini nasıl daha iyiyiz, cebimizde daha iyi olsun diyenler alacak. Hükümetin söylediği gibi Türk ekonomisi son 10 yılda gerçekten ciddi bir performans ortaya koydu. Ancak bu performansın halka yansıması yarım kaldı. Ülkedeki gelir dağılımını gösteren Gini katsayılarından da anlaşılacağı üzere Türkiye’de son 10 yılda ekonomik kalkınmayla paralel olarak gelir dağılımında da bir adaletsizlik ortaya çıktı. Hal böyle olunca ekonomik performans halka yansımadı. Peki, ne oldu da bugün insanlar bu durumdan şikayet etmeye başladı? Neden daha önce bu istekler açıklanmıyordu? Şimdi bu noktaya yoğunlaşalım isterseniz…

Türkiye 90’lı yılları ülke tarihinin en kötü ekonomik dönemi olarak yaşadı. Yarım yamalak başlatılan ama tamamlanamayan Liberal ekonomik düzenin sahtekar yetiştirme yetisi ve siyasi becerisizlik, yolsuzlukla birleşince yoksulluk ve krizler kaçınılmaz oldu. Bu krizlerin sonuncusu olan 2001 krizi sonucu halk siyasi arenayı baştan aşağı değiştirdi ve malumunuz Ak Parti’de bu dönemde iktidarı aldı. İktidarın ilk yıllarında halk eski kötü günlerin getirdiği yüksek enflasyon, yüksek faiz, işsizlik gibi rakamları görmediği için ekonomiye hep iyi not verildi. Ancak zaman geçti, kuşak değişti ve insanlar yavaştan bu büyümenin kalkınma olarak kendilerine dönemsini istedi. Aradan geçen 10 yıldan sonra artık 90’ların karanlık dehlizlerinden dem vurmak insanlar için yeterli değil. Dahası pek çok kesim ekonomik kalkınmanın kendilerine yansıması için Ak Parti’ye yeteri kadar destek verdiklerini düşünüyor. Örneğin memur sendikaları pek çok değişiklikte hükümetin yanında durduklarından bugünde bunun karşılığını almak istiyorlar. Dahası hükümetin sürekli olarak ekonomik başarıdan dem vurması, uluslar arası kuruluşlarla yapılan not kavgaları insanların ülkenin ekonomik durumunu belki de gereğinden daha iyi görmesine yol açtı. E hal böyle olunca insanlar daha yüksek maaş artışları, daha düşük zamlar beklemeye başladı. İşte bu sebeptendir ki insanlar son yapılan zamlara da düşük maaş artışlarına da daha önce en azından Ak Parti döneminde vermedikleri tepkiyi vermeye başladılar. Örneğin daha önce hep hükümetle uyumlu gözüken Memur-Sen Başkanı Sayın Gündoğdu’nun hükümet bize sürekli ekonomik başarıdan bahsediyor ama masada sanki derecelendirme kuruluşlarının ağzından konuşuyor diyerek bu rahatsızlığı en yüksek ağızdan duyurdu. Peki, u noktada olası çözüm nasıl sağlanır ve bundan sonra bu süreç nasıl gider. İsterseniz son olarak da bu konuya değinelim.

Türkiye Ak Parti döneminde önemli değişimler yaşadı. 90’lı yılların karmaşasından özellikle Ak Parti’nin ilk dönemindeki devrimci yaklaşımla uzaklaşan ülke son dönemde daha farklı istekleri dile getirmeye başladı. Başbakan seçim propagandasında bu Ustalık dönemim olacak derken aslında halkın kendisinden beklediğini bildiğini de gösteriyordu. Sırf bu ustalık dönemi beklentileri bile hükümetin işini zorlaştıracaktı ve nitekim zorlaştırıyor. İnsanlar değişti, kuşak değişti. Yeni kuşak daha fazla adalet ve özgürlük istiyor bu yüzden Yeni Anayasa diyor. Yeni kuşak güçlü ekonomi diyor bu yüzden daha yüksek maaş ve daha düşük zam oranları istiyor. Bu kuşak daha güçlü ülke diyor ve bu yüzden terör gibi kronikleşmiş sorunlarda daha hızlı ve kalıcı çözümler istiyor. Yani açıkçası yeni kuşak ilk iki Ak Parti iktidarında istediğinden Daha Çok Şeyi istiyor. Bu noktada önemli olan hükümetin ev genel konjonktürün buna uygun olup olmadığıdır. Kanımca ne hükümet ne de konjonktür şu anda buna uygun değil. Yani ustalık dönemi bu değil. Belki yanılıyorumdur ama Ak Parti’de oluşan ne yaparsak kazanırız havası, olduğumuzdan daha güçlüyüz mesajının pek çok alanda gereksiz bir biçimde verilmesiyle beklentilerin arttırılması ve buna uygun kadroların oluşturulmaması bugün yaşanmaya başlayan sorunların temel sebebidir. Ha bu durum nasıl devam eder derseniz ben bundan sonra daha zorlu bir süreç yaşanacağını düşünüyorum. İnsanlar daha fazlasını isteyecek, eldekiyle yetinme devri bitecek ve belki de iktidarın buna vereceği cevap onun kimileri için bitmez gözüken ömrünü belirleyecek. Hep beraber seyredip göreceğiz…

Bilal ERTUĞRUL

27 Mayıs 2012

06:06

Read Full Post »

GÜNDEME DAİR – 2…

FENERBAHÇE VE CEMAAT – 2…

İlk yazımda genel olarak şike soruşturması süreci, futbol yönetiminde yaşanan değişimler ve Etik Kurulu kararlarına kadar olan süreci aktarmış, alınan kararlar da unutulan iki önemli nokta olduğunu düşündüğümü sizlerle paylaşmıştım. Evet, unutulan ya da gözden kaçan ama bence kesinlikle kaçmaması gereken şey Fenerbahçe taraftarı, bu taraftarın yıl boyunca takımına ve başkanına verdiği destek ve bu desteğin aklanmış bir kulübe rağmen Aziz Yıldırım içerdeyken dinmeyeceği hatta bir öfke seline dönüşeceğiydi. Peki, bu sel nereye akacaktı, işte bu yazıda akan sel, nereye aktığı ya da nereye akıtılmak istendiğiyle ilgili fikirlerimi paylaşacağım.

Yıldırım Demirören’in Şubat ayı sonunda Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olmasıyla yavaş yavaş herkes kulüplerin ceza almayacağını benimsemeye başlamıştı. Ancak Fenerbahçe taraftarının yüreği rahat değildi. Tam o dönemde başlayan Aziz Yıldırım’ın davası bu rahatsızlığı giderecekti. Başkanlarını aylar sonra dışarıda gören taraftar onun “kesinlikle şike yapmadık” söylemi ve hakkındaki iddialara verdiği yanıtlarla rahatlıyor ama bu rahatlık aynı zamanda Aziz Yıldırım’a verilen desteği bir çığa dönüştürüyordu. Taraftar başından beri sahada şike yaşanmadığına inanmıştı ama yavaş yavaş Başkanlarının farklı bir hesaplaşmadan içerde olduğuna kanaat getirdi ve bu ona verilen destekle birleşince karşısına çıkacak her şeyi yok edebilecek bir büyüklüğe ulaştı.

Bu arada Demirören Federasyonu ve Fenerbahçe yönetimi arasında yapıldığını düşündüğüm anlaşmayla Fenerbahçe Cas davasını çekti ve ardından beklendiği gibi Federasyon da tüm kulüpleri akladı. İçerde her şey netleşmiş, Fenerbahçe puan silinmesiyle dahi karşılaşmamış dahası futbol takımının geçen yılki kupası alınmamıştı. Peki, o zaman Aziz Yıldırım halen neden içerdeydi? İşte bu sorunun gerçek yanıtını bilen insan sayısı kanımca Türkiye’de bir elin parmaklarını geçmiyor ve bu bilinmezlik de açıkçası her geçen gün toplumu geriyor. Son duruşmaya işte bu duygularla giden Fenerbahçe taraftarı ve polis kuvvetleri arasında yaşanan olaylar demin bahsettiğim selin akması için bir yer gösterdi ve bir anda medyanın, olayların bu yönde akışını isteyenlerin desteğiyle, gündemin bir numaralı kavgasının adı kondu: Fenerbahçe vs. Cemaat…

Peki, gerçekten böyle bir şey var mı? Aziz Yıldırım’ı içerde tutan, dahası kulübü ele geçirmek isteyen cemaat mi? Yoksa birileri hedef şaşırtmak ve cemaatle açıktan yapamadıkları kavgayı yapmak için Fenerbahçe camiasını kullanıyor mu? İşte bu sorulara verilecek cevaplar kanımca Türkiye’nin yakın gelecekteki en önemli meselelerinden birisi olacak. Neden mi, olaya çift taraflı bakıp, açıklayalım.

Öncelikle mağdur olduğunu düşünen Fenerbahçe camiası ve milyonlarca taraftarı artık başkanlarının suçsuzluğuna %100 inanmış durumda ve onu orada tutandan ne pahasına olursa olsun öç alınması gerektiğini düşünmekteler. Türk yargı sisteminde Cemaat’in uzun süredir bilinen ve arttırdığı varlığı, polisle yaşanan çatışmalar, Türkiye’de yaşanan her gelişmeyi kontrol edecek iki güç olduğu bunlardan hükümetin başında Fenerbahçeli Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın olması ve ondan kulübe karşı bir operasyon beklenmemesi olağan şüpheli olarak Cemaat’i ön plana çıkarmış durumda. Ve sarı lacivert camia son kongrede olduğu gibi tüm oklarını cemaate çevirmiş halde 29 Mayıs duruşmasını bekliyor. Aziz Yıldırım tahliye olursa herkesten daha iyi bildiğini düşündüğüm rakipleri ve onu içerde tutanlarla hesaplaşacağından ya da barışacağından dolayı en azından ortalığın sakinleşip, UEFA cezası dışında gündemden silineceğini düşünmekteyim. Ancak ve koskoca bir ancak, eğer bu duruşmada da Aziz Yıldırım serbest kalmazsa tepkinin artacağı, hatta Cemaat boyutunu aşıp hükümete doğru yönelebileceği, bunun da önümüzdeki 3 yılda yapılması muhtemel 3 seçimde hükümetin son istediği şeylerden olacağı da benim tahmin ettiğim senaryolardan.

Bir de olayın diğer tarafına bakalım. Son yıllarda pek çok konuda olayın diğer tarafı olan, polis, yargı ve devlet içerisindeki her yanlış ya da tepki çeken unsurda ismi servis edilen modern Türkiye’nin sosyal iktidarı olarak daha önce tanımladığım Cemaat ya da Hizmet’e bakalım yani… Evet, son yıllarda Türkiye’de çok güçlenen Anadolu sermayesi ve orta sınıfın etkinliğinde, Fethullah Gülen’in ruhani önderliğinde ılımlı İslam anlayışı ve belli alanlarda yaptıkları evrensel çalışmalarla sadece Türkiye’de değil dünyada da tepki, hayret ya da tebrikle karşılaşan Cemaate. Cemaat ya da kendi tanımlamasıyla Hizmet 2000’li yılların büyüyen Türkiye’sine paralel bir büyüme gösterdi. Eğitim üzerine yapılan yoğun çalışmaların sonucunda pek çok alanda cemaate sempati duyan, bir şekilde onunla bağlantılı pek çok üst düzey yönetici yetişti. Resmi bir siyasi parti desteklememekle beraber Ak Parti’ye ciddi bir destek veren Cemaat – Ak Parti ile oluşturduğu bu iş birliğiyle aslında ilk dönem demokratikleşme dalgasında da önemli rol oynadı. Ancak son yıllarda bu birliğin çatırdamaya başladığına dair olaylar ardı ardına gelmeye başladı. Öncelikle şunu belirteyim bu iş birliği resmi olarak tüm Cemaat mensuplarının Ak Partili olması anlamına gelmiyordu ve bugün de öyle değil. Ancak özellikle her iki gruba karşı kişiler uzun bir dönem Cemaat = Ak Parti izlenimi yaratmaya çalıştılar. Bu izlenim başarılı oldu mu olmadı mı tartışılır ama son dönemde hem Cemaat hem de AK Parti içerisindeki belli grupları rahatsız ettiği ve bu birliğin dışarıdan değil de içerden bozulduğunu düşünmekteyim. Nasıl mı açıklayalım.

Az önce de belirttiğim gibi son dönemde her olumsuz olayda, özellikle yargı ve polis işin içindeyse tepkiler bir şekilde Cemaat’e yönetiliyor. Peki bu Cemaat bu kadar güçlü mü ve gerçekten bu olayların hepsini o mu yapıyor? Öncelikle son Fenerbahçe olayı başta olmak üzere bir ülkenin çok önemli bir kısmını ilgilendiren operasyonları sosyal iktidar da bulunan güçler yapamaz, mutlaka siyasi iktidarın desteği olması lazımdır. Yine Oda Tv, Ergenekon, Balyoz gibi Cemaate mal edilen diğer davalara bakalım. Ahmet Şık ve Nedim Şener sembolleşip tepkilerin merkezsine gelince tutukluluk halleri sona erdirildi. Sizce onları göz altında tutan Cemaat olsa kahramanlaştırıp hadi bunun ekmeğini yiyin deyip dışarı salar mıydı? Ya da Fenerbahçe’yle Cemaat arasında bir savaş yaşansa Fenerbahçe gerçekten içerde ceza almadan kurtulabilir miydi? Yapmayın, oyunu görün. Evet, Türkiye’de cemaat pek çok kamu kuruluşunda aktif ama yalnız değil. Üstelik kontrolsüz hiç değil. Bunu en son Mit Müsteşarı ifadeye çağrıldığında gördük. Cemaat bu kadar güçlü olsa onu da içeri alamaz mıydı ya da sınırsız bir gücü varsa nasıl sınırlandırıldı? İşte bu sorulara odaklandığımızda 29 Mayıs tarihli Aziz Yıldırım’ın duruşması kanımca içerde pek çok olaya gebe olacaktır. Olası bir tutukluluk halinin devam kararıyla gözler siyasi arena ve hükümete çevrilecek, Cemaat’e çevrilen oklar yön değiştirecektir.

Cemaatlerin neden var olması gerektiğine dair daha önceki haftalarda bir yazı yayınlamıştım. Halen aynı fikirdeyim ve karşıtlarının da oluşumuyla bir ülkenin gelişiminde önemli rol oynayacaklarını düşünüyorum. Ama bazı huyların hem cemaatte hem de genel kamuoyunda değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Kamuoyu her taşın altına cemaati sokmaktan vazgeçmeli, yeri geldiğinde siyasi irade ve ona oy veren bizatihi kendi yarısını yanlış ve aksak giden işler için eleştirebilmelidir. Cemaatte pek çok alanda geliştirdiği etkinliğini tıpkı 4-5 yıl önce olduğu gibi daha demokrat, daha özgür bir Türkiye için harcamalı. Yanlış da olsa her anda iktidarın sözcüsü olmamalı, Uludere gibi vicdanlara vurulan yaralarda sesini duyurmalı. Çünkü artık görülmüştür ki Cemaat bunları yapmazsa her taşın altında aranacaktır ve emin olunmalıdır ki hatır uğruna altına bakmadığı taşlar yanında olmayacaktır. Yani bana göre bugün bir oyun oynanmakta, Aziz Yıldırım’ı içerde tutan irade Cemaat’i Fenerbahçe’ye karşı getirerek her iki kuvvete de zarar vermeye çalışmaktadır. Her iki taraf da bundan nasıl mı kurtulur, Cemaat suçsuz olduğu artık görülen ve vicdanlara yerleşen Aziz Yıldırm’ın çıkması için elinden geleni yapar, o da çıkınca onlara bu oyunu oynayanı açıklar. Bundan başka bir ihtimalde ise bu konu gündemi daha uzun süre mıncıklar.

Bilal ERTUĞRUL

23 Mayıs 2012

19:38

Read Full Post »

GÜNDEME DAİR – 1…

FENERBAHÇE VE CEMAAT – 1…

Bir süredir Türkiye’nin iç gündemine yönelik konularda fikirlerimi sizlerle paylaşma fırsatı bulamadım. Yaz başlangıcıyla beraber temposu artan iş ve akademik kariyer yazılarıma kısa bir ara vermeme neden oldu. Bugün sizlerle daha önce de üzerinde konuştuğumuz şike soruşturması, tutuklanmalar, Fenerbahçe ve cemaat arasında yaşanan ya da yaşanması amaçlanan kavgaya dair fikirlerimi paylaşarak gündeme ilişkin fikirlerimi paylaşacağım.

Hepinizin malumu 3 Temmuz 2011 Pazar sabahı Türkiye son yıllarda artık anormallikten çıkan ve bizim için normale dönen büyük bir soruşturma ve tutuklama dalgasıyla güne merhaba dedi. Başta Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım olmak üzere futbol camiasından pek çok kişi 2010 – 2011 sezonuna yönelik yapılan Şike ve Teşvik Operasyonu kapsamında gözaltına alındı ve daha sonra tutuklandı. Aynı ay içerisinde 3 ayrı dalgada soruşturma önce Trabzonspor sonra da Beşiktaş ve sayısı 8’i bulan Süper Lig takımını kapsayacak şekilde genişletildi. Önceleri basının da abartısıyla neredeyse geçtiğimiz yıl her maçta şike yapıldığı zannedildi. Sonra şike yapılan maç olmadığı teşebbüs edilen maçlar olduğu söylenirken o dönem Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olan Mehmet Ali Aydınlar ve yönetimi UEFA’nın da yaptığı baskı sonucu Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’ne göndermedi.

Olaylar tam bir sarmala girmişken nerede kaldı dediğimiz siyaset de nihayet davaya müdahil oldu. Önce Aziz Yıldırım’ı kurtarmak için yasa çıkartılacağı söylendi. Sonra henüz 6 ay önce yasalaşmış bir yasanın maddeleri değiştirilip şike ve teşvik yapan kişilere yönelik adli cezalarda indirime gidildi. Bu indirimden aşta Serdar Adalı ve Tayfur Havutçu olmak üzere pek çok kişi faydalanırken Aziz Yıldırım içerde tutulmaya devam etti. Yani Yıldırım’ın içerde tutulma sebebinin şike olmadığı ortaya ancak 5 ay sonra çıktı.

Hazır siyasiler indirim yapmışken bizler de futboldaki cezaları düzenleyelim diyen başlarını Yıldırım Demirören’in çektiği bir grup Mehmet Ali Aydınlar’ı bir kongre toplaması ve bu cezaları düzenleyen 58. Maddeyi düzenlemesi konusunda ikna etti. Ancak kongre günü sadece Beşiktaş ve birkaç kulüp değişikliğe onay verirken başta herkes “adaletin bekçisi benim” demeye başladı. Kendisine kurulan bu tuzağa düşen, dahası aldatılmış hisseden, daha 7 ay önce tam destekle başkanlığa seçilen ama başkanlığının ertesi haftasında bu kaosun içinde kalan, hayatının en önemli göreviyle hayatını adadığı renklerin arasında kalan, en kötüsü yanlış yönlendirilen Mehmet Ali Aydınlar bu kirli ve herkesin bir yerlerden elini soktuğu, bugün söylenenin yarını tutmadığı ortamda kalmadı ve istifa etti. Bir bakıma ortalıkta dolaşan son erlerden birisi meydanı terk etti

Mehmet Ali Aydınlar’ın istifa etmesiyle bir anda daha bir hafta önce onu istifaya sürükleyen kongreyi düzenleten, kongrede Aydınlar’ın arkasında duran tek büyük kulüp başkanı olan Yıldırım Demirören adaylığını açıkladı. Adaylık döneminde “Gerekirse tüm takımlarımız 5 yıl Avrupa’ya gitmez” tarzı açıklamalarıyla tehlike sinyalleri verse de Galatasaray hariç tüm futbol ailesi tarafından Başkanlığa getirildi. Başkanlığa gelmesiyle beraber önceki 6 ayda karmaşa haline gelmiş sorunları da çözdü gerçekten ama yaptığı çözümün Avrupa’daki sonucu ne olacak onu bilmiyoruz. Peki, nasıl çözdü, kısaca hatırlatayım.

Öncelikle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın desteğini aldı ve içerde elini güçlendirdi. Başbakan’ın da yukarda değindiğim gerekirse Avrupa’ya gitmeme şeklindeki açıklamalarıyla futbol dünyasını aynı görüşte olduklarına ikna etti. Sonra Fenerbahçe yönetimiyle federasyon arasında atılan köprüleri kurdu. Fenerbahçe yönetimi aylar boyunca namus davamız dediği Cas Davası’nı çektiği an zaten bu anlaşmanın yapıldığı ve Fenerbahçe’nin herhangi bir ceza almayacağı garantilenmiş oldu. Diğer takımlar ucu kendisine değer mi bilmedikleri ve bu çözümün bir şekilde Başbakan destekli olduğunu bildikleri için adalete güvenmek yerine adalete sırt dönmeyi ve güce güvenmeyi kabul edip sustular. Sonra cezalar açıklandı. Bazı oyuncular kendi kendilerine şike yapmaktan 2-3 yıl ceza aldı, bazı yöneticiler teşebbüs etmekten ceza aldı ama tüm kulüpler aklandı. Yani Demirören dediğini yaptı.

Demirören dediğini yaptı yapmasına ama o ve bu çözümü destekleyen, göz yuman ya da yo gösteren herkes bu süreçte çok ama çok önemli iki şeyi unuttu. Bunların ilki UEFA’nın oyuncu ve yöneticiler ceza alırken kulüplerin ceza almamasını kabul etmeyeceğiydi ki kanımca 1 Haziran’da adli körlüğün sadece bizde olduğunu hem de ülke olarak genelimize yayılmış bir hastalık olduğunu çok acı bir şekilde gösterecekler. İkinci unutulan şey ise dünya takım sporları ve taraftarlık tarihinin en büyük kaynaşma ve bütünleşme örneklerinden birini hem de bir iki gün değil bir sezon boyunca gösteren Fenerbahçe taraftarının herkes temizlenirken başkanlarının aklanmış bir biçimde içerde yatmasına sessiz kalmayacaklarıydı.

Not: İlk unutulana 1 Haziran sonrası UEFA kararları çıkınca değineceğim, devam yazımda ikinci unutulanla yani Fenerbahçe taraftarının tepkisi, bu tepkinin cemaate yönelmesi ve oluşan ortamla ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

22 Mayıs 2012

17:42

Read Full Post »

YENİ BİR AVRUPA…

YENİ BİR AVRUPA…

Dün yani 6 Mayıs 2012 Pazar günü bana göre 21. Yüzyıl Avrupa’sının şekillendiği günlerden birisi olarak tarihteki yerini aldı. 6 ülkede yapılan seçimlerde Avrupa’nın 2. Dünya Savaşı sonrası yaşadığı en büyük krizin, ekonomik krizin, siyasi yelpaze üzerindeki etkileri artık kesinleşmiş oldu. Kesinleşmiş oldu diyorum çünkü krizin Avrupa siyasi yelpazesinde yaptığı değişimi zaten hali hazırda 10 ülkenin liderlerinin değişmesiyle görmüştük. Ancak dün birliğin ve kıtanın en etkili iki liderinden birisi olan Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin de koltuğunu kaybetmesiyle Yeni Bir Avrupa ile karşılaşacağımız çok açık bir şekilde ortaya çıktı. Peki, bu yeni Avrupa’nın temel özellikleri, sorunları neler ve bunlar önümüzdeki dönemi nasıl etkiler? Bugün bunlara değineceğim.

2007 yılında ABD’de ilk belirtileri görülen 2008 ve 2009’da küresel boyuta taşınan ekonomik kriz 2010 yılında artık aşılmış görülüyordu. Ancak Avrupa Birliği’nin özellikle Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerinin zayıf ekonomik yapıları ortaya çıkınca Avrupa yeni bir krizle boğuşmak zorunda kaldı. Bu krizden önce kıta siyasetine bakıldığında İngiltere ve İspanya’da sol, Almanya, Fransa ve İtalya’da ise sağ partiler iktidardaydı. Dahası uzun yıllardır pek çok ülkede iki güçlü parti kök salmış iktidar tek parti iktidarı olarak aralarında dolaşmıştı. Aşırı milliyetçi, komünist ya da aşırı sol partiler meclislere girmekte zorlanıyor, Yeşiller Hareketi artan Çevre duyarlılığıyla beraber her biri tarihi ideolojileri temsil eden bu partilerin önünde yer alıyordu. Yani Avrupa tahmin edilebilir, ideolojik hareketlerin ölüm aşamasına geldiği bir siyasi tablo mevcuttu. Ancak kriz sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı ve nitekim olmadı.

Genelde dünyanın neresinde olursa olsun bir ekonomik krizden sonra dış kaynaklardan borçlanma ihtiyacı doğar ve bu ihtiyaç temelde IMF tarafından karşılanır. Ancak IMF bu paraları babasının hayrına değil de ilk yıllarında çok can yakıcı olan, işsizlik ya da büyüme kaygısı taşımayan, ancak o ülkede bir daha kriz çıkmasını engelleyeceğini düşündüğü önlemlerin alınması karşılığında verir. Tabii büyüme durup, işsizlik artınca bu anlaşmalar sorgulanır ve halkta ciddi bir muhalefet oluşur. Bu muhalefetin ilk göstergesi iktidarda olan parti ya da partilerin ilk seçimde iktidarı kaybetmesidir. Bunun nerdeyse hiç istisnası yoktur. O partiler liderde değiştirse tüm teşkilatlarını da değiştirse kriz çıkartan ve o krizin ilk anlaşmalarını yapan parti olarak affedilmezler. Örneğin Türkiye’de 2001 krizinden sonra mecliste grubu bulunan 5 partinin tamamı baraj altında kalmış, iktidar 9 aydır kurulmuş olan Ak Parti’ye, muhalefette bir önceki seçimde tarihinde ilk kez baraj altı kalmış olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne verilmiştir. Yani halk değişim isteğini sandıkta göstermiş ve kendisine göre suçluları cezalandırmıştır.

 Halihazırda oluşmuş muhalefet biraz da öfkeye dönüşünce yine ilk seçimlerde bu öfkeye hitap edebilen milliyetçi ve aşırı sol partiler ciddi sıçramalar yaparlar. Bu sıçramaların da etkisiyle meclislere daha çok parti girer, koalisyon hükümetleri oluşur, meclisteki büyük partiler ciddi oy kaybına uğrar. Bunun belki de yegane istisnası Türkiye’de olmuştur. Kriz sonrası muhafazakar demokrat olarak kendisini tanımlayan Ak Parti iktidarı hem de tek başına ele geçirmiştir. Ancak Türkiye’de Milliyetçi Hareket Partisi bir önceki dönemde iktidardadır ve aşırı sol için bir yaşam alanı mevcut değildir. Dahası bahsettiğim ülkelerde genelde tek başına iktidar gelenekleri varken biz de 89 sonrası koalisyon geleneği oluşmuştur ve darbe ardılı dönemler hariç Menderes sonrası ilk tek başına iktidar Ak Parti olmuştur. Neyse konuyu dağıtmadan krizler sonrasında ölmüş denilen ideolojik partiler güçlenir ve meclislerde temsil edilmeye başlarlar. Avrupa’da da olan budur ve bu tablodan Yeni Bir Avrupa çıkmıştır.

Yeni Avrupa’nın temel özelliklerini de ortaya koymak kanımca mümkündür. 90’lı yıllardan sonra Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle beraber Doğu Avrupa’da kalan kardeşlerin birliğe dahil edilmesiyle yaşanan genişleme sürecinde 2004 yılında yapılan 10 ülkeli en ciddi aşamadan sonra belli eleştiriler dile getirilmeye başlanmıştı. Kriz öncesi başlayan tartışmalar krizle beraber güçlendi ve kanımca Avrupa Birliği belli bir süre genişlemeye ara vermek zorunda kalacak. Genişlemenin yanında bütünleşmede anayasal görev görecek Lizbon Anlaşması’nın bazı ülkelerde red edilmesiyle zaten ciddi bir darbe almıştı, kriz sürecinde özellikle Almanya ve Fransa’dan çıkan programlara diğer üyelerde artan tepki bütünleşmenin de bir süre için ciddi sorunlar yaşadığını ve unutulması gerektiğini gösteriyor. Bunların yanında Euro üyesi ülkelerin krizden ciddi derecede pay almasıyla Euro’nun popülaritesi iyiden iyiye azaldı. Daha bundan birkaç yıl önce gelecekte dünyanın yegane para birimi olması beklenen Euro’nun etkinliği kanımca ona karşı olan milliyetçi partilerin meclislerde yer almasıyla azalacak ve kim bilir belki Avrupa Ekonomik Krizi uzarsa hayatta kalma gerekliliği bile günü gelince tartışmaya açılacak. Sol partilerin meclislerde yer bulmasıyla artık Avrupa Merkez Bankası fonlamalı, Almanya merkezli kemer sıkma, devletleri küçültme politikalarının meclislerden o kadar da kolay çıkmayacak olması da bana göre yeni Avrupa’nın özellikleri arasında yer almaktadır. Bunun yanında 2000 sonrası artan İslamofobi ve yabancı düşmanlığına ciddi derecede vurgu yapan Avrupalı milliyetçilerin meclislerde yer alması bu tehlikeli akımların destek bulmasını sağlayabilir. Meclislerde büyük partiler güç kaybedip, irili ufaklı pek çok partinin gücünü arttırması karar alma süreçlerini yavaşlatacaktır. Her hangi bir kanunda dahi üye ülkelerden tamamının onayına ihtiyaç duyan Avrupa Birliği karar mekanizmasının da bu yavaşlamanın bir sonucu olarak hantallaşacağını ve belirsizleşeceğini düşünmekteyim. Bu belirsizlik ise krizde piyasalarla satranç oynayan her hamlesinde bir sonraki hamlesine de konsantre olması gereken Avrupa’nın krizden çıkış ya da olası bir yeni dalgaya karşı koyuş direncini zayıflatacaktır. Ekonominin önem kazanmasıyla beraber çevreci sorunlara yoğunlaşmış Yeşiller Hareketi kıta genelinde güç kaybedecektir. Yeşiller’in güçlenen ideolojik hareketler karşısında ne tür politikalar izleyeceği Avrupa’da ki her sorunda aklı selime uygun davranan, sakin kalan ve orta yola ulaşılmasında sayısal öneminden çok daha fazla önem teşkil eden bu hareketin geleceğini belirleyecektir. Tüm bunların yanında devletlerin ekonomik krizlerde büyüme kanallarını açmasına sonuna kadar destek veren sol gruplarla piyasaların kendi içinde dengeye geleceğini düşünen sağcıların neredeyse her mecliste dengeli bir şekilde dağılması 20. Yüzyılın en büyük liberal projesi olarak adlandırdığım Avrupa Birliği için ciddi bir kimlik sorunu yaratmaya elverişli bir ortam ortaya çıkarmıştır.

Evet, Avrupa değişiyor ve Yeni Bir Avrupa doğuyor. 60 yıllık refah döneminden sonra gelen ekonomik krizle tüm bu 60 yılda kazanılan değerler ya da ilkelerden vazgeçilip 2. Dünya Savaşı öncesine mi dönülecek yoksa bu kısa bunalım döneminden birlik daha eleştirel, daha detaylı hareket eden ana amacına yani liberal tek bir Avrupa Devleti olmaya doğru güçlenen bir halde mi çıkacak bilmiyoruz. Ama dünkü seçimlerden sonra şunu biliyoruz ki Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’nda kan ve gözyaşının yegane sorumlusu ideolojik uçlar güçleniyor ve kriz lider devirmeye doymuyor…

Bilal ERTUĞRUL

7 Mayıs 2012

15:23

Read Full Post »

TOPLUMSAL PLANLAMA VE EĞİTİM ÜZERİNE…

TOPLUMSAL PLANLAMA VE EĞİTİM ÜZERİNE…

Dün yazdığım kuşakların bir siyasi otorite tarafından kazanılacağına dair yazıma çeşitli tepkiler aldım. Kimileri Ak Parti’nin hali hazırda kuşakları kazandığını, kimileri Ak Parti’ye akıl vermenin haddi olmadığını kimileri çok fazla Ak Parti ağzıyla yazdığımı belirtti. Hepsinin fikrine saygım var ama sanırım bazı noktalarda açık olamadım. Bana göre Milli Görüş hareketinin lideri Sayın Necmettin Erbakan her ne kadar yeri geldiğinde çok ağır eleştirse de 2007 sonrası Ak Parti’nin aldığı oy oranlarının %50’lere dayandığını görünce daha 90’larda söylediği; “Bir gün her iki kişiden birisi Milli Görüşçü olacak” sözünü hatırlayıp mutlu olmuştur. Ben de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şu anda lider olduğu için, Allah (c.c.)nasip eder uzun bir ömür yaşarsa aynı mutluluğu nasıl yaşayabilmesi için yapılması gereken bir değişimi dilim döndüğünce aktardım. Lakin yazımda belirttiğim hususlar memleketin idaresiyle şereflenmiş her lider ve hareket için geçerlidir.

Bugün de dün az ucundan değindiğim eğitim üzerine yoğunlaşmaya devam etmek istedim. Malum son dönemde eğitim üzerine ciddi tartışmalar yaşandı. Kamuoyunda 4+4+4 yasası olarak bilinen geniş kapsamlı reform paketi yeni Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer ve ekibinin oluşturmak istediği eğitim sisteminin ilk aşamasını oluşturuyordu. Bana göre kapsamlı düşünüldüğünde çok önemli dönüşümlerin başlangıcını ifade eden ve desteklediğimi belirttiğim bu paketin halka yeteri kadar anlatılamamasıyla oluşan tartışmalar ne yazık ki eğitim sistemimize bir fayda vermedi. Yine her üniversite sınavı sonrası ortaya çıkan “0” çeken öğrenciler tartışmasının da bizi ileriye götürmediği artık hepimizin malumudur. İşte ben de bu yüzden bugün eğitim sistemimizi başka bir açıdan ele alacağım. Dün Eğitim sistemleri kuşak yetiştirir demiştim, peki, bizdeki kuşaklar nerede ve hepimizin içinden geldiği eğitim sistemimiz ne yetiştiriyor?

Eğitim sistemimizin ne yetiştirdiği üzerinde durmak istediğimden yazımda yüksek öğrenime yoğunlaşacağım. Ancak bir ülkenin genel eğitim sisteminin yargılanmasının ana okul düzeyinden yapılması gerektiğini de sizlere hatırlatmak isterim. Bu yüzden ben tarlanın nasıl sürüldüğüne değil hasadın nasıl toplandığı ve işe yarayıp yaramadığına değineceğim.

Bir eğitim sisteminin ne yetiştirdiğine bakmak için o sistemin en üst kısmına bakılır ve buradaki istatistikî bilgilerle analiz yapılır. Ülkemizde 1970’lere kadar bu değerlendirmenin yapılacağı alan liselerken, 1970 sonrası üniversiteler, öğrencilerin mezun oldukları bölümler dikkate alınırsa daha doğru analiz yapılır. Bu bağlamda bizim sistemimiz ne yetiştiriyor? Öncelikle 1970’lerden itibaren her üniversitenin kendi sınavı yerine genel bir sınav yapılmasıyla ülkenin en demokratik alanlarından birisi yüksek öğrenime geçiş olmuştur. Her ne kadar son yıllarda dershane, genelde maddi imkân ya da imkansızlıklar bu eşitliği gölgelese de Van’ın bir köyünden bir öğrenciyle İstanbul’un Etiler’inden bir öğrencinin aynı koşullar altında olmasa da aynı celladın elinde olması bana göre bir eşitliktir. Yani bana göre üniversiteye yerleştirme sisteminde sorun o kadar da büyük değildir. Peki, sorun nerde? Bundan 10 yıl öncesine kadar iki ciddi sorunumuz vardı. Unların ilki çok sayıda öğrenci sınava girmesine rağmen yeterli sayıda üniversite olmaması, ikincisi ise lise eğitimi ve özellikle mesleki eğitimin iflas etmiş olmasıydı. Hükümet u sorunlardan ilkinin çözümü için üniversite sayısını arttırdı. Bu özünde iyi bir adım olmasına rağmen bana göre yeterli planlama olmadan atılmış bir adımdı. 1930’lardaki her ile bir şeker fabrikası furyasının her ile bir üniversite versiyonuna dönüşmesi de uzun sürmedi. Halbuki daha planlı yapılabilirdi. Dikkat çeken en önemli eksiklikler öğretim elemanı eksikliği ve illerin sosyo-ekonomik durumlarına göre özelleşebilecek üniversitelerin yapılmamasıydı. Bu özelleşme örneğin bir tarım ve turizm şehri olan Şanlı Urfa’da bu alanlara yoğunlaşılırken, sanayi şehirleri olan Gazi Antep, Kayseri gibi şehirlerde kurulan yeni üniversitelerin tamamıyla teknik üniversite olması şeklinde olabilirdi. Ancak öyle olmadı. Her üniversitede şartmışçasına iktisat, fen edebiyat, işletme, eğitim fakülteleri kuruldu. Dahası YÖK tarafından daha önce konulan bariyerlerin kalkmasıyla Hukuk ve Tıp fakülteleri ve kontenjanları geometrik bir büyüme gösterdi. Peki, böyle mi olmalıydı? Bence “HAYIR”. Çünkü bu kadar üniversite açılacaksa bazıları sadece Hukuk ya da Tıp üniversitesi olarak planlanabilirdi. Örneğin Ardahan Hukuk Üniversitesi kurulur, burada hangi hukuksal alanlarda eksiklik olduğu belirlenir ve 20 – 30 bin kişilik bir hukuk şehri oluşturulurdu. Ya da Afyon Tıp Üniversitesiyle Tıp fakülteleri ve bağlı bölümlerden oluşan kompleks ve uzmanlaşmış üniversiteler kurulabilirdi. Bu yapılmalıydı ve bence sırf bu sebepten bile reform yarım kaldı. Mesleki eğitime yönelik de 4+4+4 reformu yapıldı. Bu reformunda amacına uygun uygulanıp uygulanmayacağını zaman içerisinde göreceğiz.

Bu iki konu dışında son günlerde Başbakan’ın “Dindar bir nesil” sözüyle başlayan toplumsal planlama üzerine bir öneriyle yazımı tamamlayacağım. Malum toplumsal planlamayı eski Sovyetler Birliği benzeri ülkeler yapardı. Ama modern dünyada liberal sistemin merkezi ABD’de bile bir planlama en azından eğitimsel yönlendirme olduğu görülmektedir. ABD tarihi incelendiğinde orduda belli, adli sistemde belli, siyasi arenada belli ailelerin isimleri sıklıkla görülür. Toplumda sanki cetvelle sınırlanmış bir düzen görülür. Bu tamamen eğitim sistemiyle yapılır. Her grubun yöneleceği alan da eğitimi de bellidir. Bunun istisnaları Başkan Obama gibi çıkabilir ama istisnalar kaideyi bozmaz. Son 50 yılda sırf Anadolu’dan çıkan çocuklar ailelerin ve kendi hayatlarının erken kurtulması için istesin ya da istemsin Mühendisliklere ya da Tıp fakültelerine pek de düzenli olmayan bir şekilde yığılmıştır. Halbuki bu çocuklar arasında farklı alanlarda çok daha başarılı olacak çocuklar mevcuttur ve bunun farkına pek çok kişi varmıştır. Ama maddi sınırlandırmalar çocukların ilgilerini köreltmiştir. Bu bağlamda henüz ilk okullarda başlayarak yetenek ve zekaları ayrışan, belli alanlara yatkınlıkları kolayca fark edilen çocuklar ayrıştırılmalı, gerekirse özel koşullar sağlanarak bu çocuklar neyi iyi yapacaklarsa o alana yönlendirilmelidirler. 4+4+4 yasasıyla bu kısmi olarak yapılabilecek olsa da daha kapsamlı bir eğitimsel planlamayla uzun vadede ülkenin çok daha hayrına olacak kuşaklar yetiştirilebilir.

Sözün özü 10 yıl önceyle bugünkü eğitim sistemlerimiz ve bu sistemlerin ürünleri düşünüldüğünde artan adet ve düşen kaliteden başka bir şeyle karşılaşmıyoruz. Bunu değiştirmek için üniversitelerde dediğim uzmanlaşmaya ya da alanlaşmaya gidilmeli ve 4+4+4 yasasının temel nedeni olan erken yaşta yeteneğe göre ayrıştırma tavizsiz ve ilerletilmiş bir şekilde yapılmalıdır. Aksi takdirde 10 yıl sonra 10 yıl önceyle tek farkları lise diplomalarını üniversite diplomasıyla değiştirmiş vasıfsız, çoğunlukla işsiz ama kesinlikle verimsiz kuşaklarla karşılaşırız. Yerimizde saymayı bırakın geriye gideriz.

Bilal ERTUĞRUL

28 Nisan 2012

21:59

Read Full Post »

SEÇİMLER KAZANILDI PEKİ YA KUŞAKLAR…

SEÇİMLER KAZANILDI PEKİ YA KUŞAKLAR…

Son dönemde Türk siyasetinde ortaya çok net çıkan bir tablo var. Ak Parti hele de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olduğu müddetçe büyük bir terör eylemi (11 Eylül benzeri), ciddi bir ekonomik kriz (2001 krizi gibi) ya da büyük bir doğal afet (99 depremi ya da 2007 Endonezya tsunamisi gibi) olmadığı müddetçe yakın seçimlerden hep birinci parti olarak çıkacak. Peki, Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN Cumhurbaşkanı ya da Başkan olursa veyahut siyasi ya da dünyevi ömrünü tamamlarsa ne olacak? Yine seçimleri Ak Parti mi kazanacak? Bugün sanırım Ak Parti’nin yönetici kadrolarının dahi pek çoğu bu soruya yanıt veremiyor. Yanıt verenlerde de büyük bir çoğunluk “HAYIR” yanıtını tercih ediyor. Peki, neden bu soruya “EVET” denemiyor ve evet denmesi için ne yapılması gerekiyor? Bana göre cevap çok net: “Seçimler kazanılırken, kuşakların da kazanılması gerekiyor!” Ancak kuşaklar kazanıldığında bu soruya evet yanıtı kolaylıkla verilebilir. Peki, kuşakların kazanılmadığını neden iddia ediyorum ve kazanılması için ne yapılır? Bugün bu konudaki fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti toplum yapısı bana göre 1923’de neyse bugün de aynı şeklini koruyor. Peki, nasıl oluyor da bu kadar çok iktidar değişti? Bana göre iktidar hiç değişmedi. Devlet 1923 yılında kurulduğunda yönetici kesimle halk arasında ciddi bir düşünsel farklılık mevcuttu. Atatürk ve yakın çalışma arkadaşlarının önderliğinde düşünülen batı değerleriyle oluşturulmuş modern toplum Anadolu insanının rüyalarında gördüğü İslam Birliği ve dirilişinden çok farklıydı. Halk muhafazakar, yönetim devrimciydi. Halkın giyim kuşamının ya da yazdığı yazının değişmesi halkın fikri değişimini ifade etmiyordu. Nitekim ilk çok parti denemesinde Demokrat Parti’nin muhafazakar ve liberal söylemiyle CHP’nin devrimci, devletçi söylemine karşı aldığı başarı bunun en açık örneğiydi. Ama ne Demokrat Parti, ne Adalet Partisi ne de Turgut Özal’ın Anavatan Partisi uzun süreler iktidarı ellerinde tutamadı. Onlardan sonra değer olarak benzer değerlere sahip ama yeni olarak ifade edilebilecek parti ve isimler iktidarı bir şekilde ele geçirdi.

Son dönemde Ak Parti’de illerde yapılan kongrelerle başlayan teşkilat yenileşme döneminde öne çıkan özellikle genç isimlere baktığımda Ak Parti’nin de öncüllerinden çok da farklı bir yönde gitmediğini görüyorum. Farklı sosyolojik çevrelerden, farklı ideolojik düşüncelerden gelen insanlar başarı garantili gördükleri parti çatısı altında kendilerine yer bulmak için yarışıyor. Tüm bunlar Ak Parti şu ana kadar seçimleri kazandığı için oluyor ama bence bunlar kuşakları kazanmaya yetmiyor.

Son örnek Anavatan Partisi’nde gördüğümüz üzere bu kadar geniş yelpazeden başarı odaklı ya da kaba tabiriyle çıkarcı bir kitlenin buluşması partiye güç katmıyor sadece Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sonrası olası dağılma sürecinin hızını arttırıyor. Bu çok güçlü tespite sadece ülke siyaset tarihimize bakarak ulaşıyorum. Demokrat Parti de, Adalet Partisi de, Anavatan Partisi de benzer süreçlerden geçtiler ve dağıldılar. Evet, hiç birisi Ak Parti’nin ulaştığı güce ulaşmamıştı ama hiçbirisi de bu kadar çıkar amaçlı kişinin partiye uzun süre dolmasına dayanamamıştı. Tıpkı onlar gibi Ak Parti de liderinin kişiliğinde benlik bulan bir parti ve bu süreç bana ne zaman olacağını bilmesem de lider sonrası dağılma sürecinin de hepsinden daha acılı olacağını gösteriyor.

Peki, Ak Parti bu durumdan nasıl kurtulabilir ve nasıl seçim değil de kuşak kazanabilir? Bu bugün Ak Parti’nin bulunduğu konumda yanıtlanmasını bırakın sorulması bile ciddi bir cesaret isteyen sorudur. Çözüm için farklı yollar olmakla beraber uygulamada bence her hangi bir adım yoktur. Çözüm yollarından birisi parti içi kimlik geleneğini oluşturmak için soy vesayetine dayanan yöntemdir. Bu yolla partiye geçmişte parti hareketinde bulunmuş ailelerden gençler dahil edilir ve parti bu yolla ayakta tutulmaya çalışılır. Ancak Ak Parti’nin doğuşunun kendi kimliği olan Milli Görüş Gömleğini Çıkarmak üzerine kurulu olduğu, partinin tıpkı Özal’ın Dört Eğilimi buluşturması gibi farklı eğilimlerden oluşturulması bu yolu uygulanması en zor yöntem haline getiriyor. Bunun yanında özellikle Muhafazakar geleneğin muhaliflik ve mağdur kimliğini taşıdığı 80 yıl sonrası o zorlu yılları sadece lafızatta bilen, iktidarın mağrur kimliğine inancı muhalefetin devrimci, mücadeleci kimliğinden çok uzak olan kuşaklardan gelen parti vesayeti uzun süreli başarı için mantıklı bir çözüm değildir. Belli aşamalarda bu yöntemin uygulandığını görmekle beraber bu yöntemin kuşak kazanmada başarıdan çok başarısızlığı getireceğine inancım katidir.

Bunun dışında evrensel anlamda kullanılan yöntem genel ve lokal eğitimdir. İçsel eğitim olarak da adlandırılan eğitimde parti içi eğitim ve mücadeleyle gelinen noktanın değerinin bilinmesi ve geçmişin unutulmaması sağlanır. Bu yöntemde uygulanan bir araç da aynı amaçla yola çıkılan ama iktidar döneminde harekete mesafeli durup muhalefet direncini halen bünyesinde tutan kardeş hareketlerden faydalanmaktır. Bu bağlamda Saadet Partisi ve Has Parti kadrolarıyla siyasi arenanın dışında kalmayı yeğleyen muhafazakar gençlerin parti kadrolarında yer bulmasının teşvik edilmesi elzemdir. Genel eğitim ise partinin adı, teşkilatı, başkanı değişse de ideolojisinin iktidarda kalmasını sağlaması açısından önemlidir. Gelin görün ki bana göre Ak Parti döneminde toplumun en çok ilgilendiren alanlardaki politikalar arasında eğitim politikası açık ara en başarısız olan ya da toplumdan karşılık alamayan alandır. Dahası eğitimde ilk iki bakanın yaptığı karşılıklı yap bozlarla harcanan zaman bugün 15-25 yaş arasını oluşturan kuşağın kazanılmasını imkansız hale getirmiştir. Bundan sonra yapılması gereken daha tutarlı, halka ve en önemlisi onun denekleri olacak öğrencilere daha iyi anlatılmış ve benimsenmiş politikalarla yeni kuşakların kazanılması çalışmasıdır.

Yukarıda belirttiğim gibi eğer lokal ve genel eğitimde kuşak kazandıracak devrim gerçekleştirilir ve partinin atardamarı muhafazakar ideolojiden olup partide yer almayan hareketlerin muhalefet sinerjisi partiye dahil edilebilirse Ak Parti sadece Başkan’ı varken seçim kazanan, sonra da dağılan partiler listesinden kuşak kazanan ve uzun yıllar kendi ideolojisiyle ülkenin de kaderini değiştiren ülke tarihinin yegane partisi olur. Olmazsa ne mi olur 1950’den bu yana olduğu gibi yeni bir yüz, yeni bir yol ve yeni bir parti doğar ama ülke asla 1920’lerden bu yana Anadolu halkının yüreğinde yatan değerlerin birleşimindeki evrensel liderliğe ulaşamaz. Yani şarkı değişir, ezgi aynı kalır ama bu şarkı bir türlü tamamlanamaz.

Bilal ERTUĞRUL

27 Nisan 2012

22:22

Read Full Post »

Older Posts »