Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘neden önemlidir’

YAVAŞTAN ANLIYOR GİBİYİZ…

YAVAŞTAN ANLIYOR GİBİYİZ…

Bundan yaklaşık bir ay önce burada yeni anayasa konusuna değinmiş, yeni anayasanın yapılması konusunda umutsuz olduğumu dile getirmiştim. Yeni anayasayı yapmaya iktidarı, muhalefeti, tüm siyasi katmanlarıyla hazır olmadığımızı, dahası halkta da her türlü adaletsizliğe rağmen yeni anayasanın önemli bir konu olarak algılanmamasını bu umutsuzluğumu sebep olarak göstermiştim. Aynı yazımın devamında da ülke olarak anayasamızın temel bir ruhu olması gerektiğine, kimilerine göre İslam, kimilerine göre Türk milliyetçiliği ve kültürü, kimilerine göre batıcılık olan bu ruhu ifade edemememizin de anayasa yapımına başlayamamamızın sebebi olduğunu belirtmiştim. Yazıma son verirken de bana göre yeni anayasanın ruhunun ANADOLU olması gerektiğini, bu topraklarda yaşamış onlarca uygarlık, onlarca din ve dilin ortaklaştığı tek noktanın ANADOLU olduğunu dahası batıdan aldığımız mevcut yasal düzenlemelerimizin toplumla sürekli çakışmasının sebebinin de bu yerellikten evrenselliğe geçemeyişimiz olduğunu belirtmiştim.

Aradan geçen yaklaşık bir ayda yeni anayasayla ilgili haberler gelmeye devam etti. Hatta yazım çalışmalarının başladığı, benim de üniversitesinden mezun olduğum TOBB’un yaptığı Anayasa Buluşmalarından önemli sonuçlar alındığı gibi önemli haberler de aldık. Bunlara ilaveten iki hafta önce siyasi partilerin tutuklu vekillere yönelik bir anlaşma sağladığı haberleriyle gündem şekillendi. Ancak yine bir şey olmadı. Önce Başbakan’ın danışmanı benim de üniversiteden hocam Ak Parti Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan tutuklu vekillere yönelik halkta bir beklenti olmadığını ve partisinden bu yönde bir karar çıkmadığını belirtti. Sonra mecliste anayasa komisyonunun henüz temel maddeler üzerinde bile görüş alışverişi yapmadığı basına yansıdı ve umutlar yine rafa kalktı. Aslında hocamın söylediği çok doğru bir tespitti. Evet, halkta tutuklu vekillerin hapisten çıkması için yoğun bir baskı yok. Zaten bu ülke tarihinde son 40 yılda halkın kapsamlı bir tepki koyabildiği nadir tutuklamalar oldu. Örneğin Ahmet Şık ve Nedim Şener bu şanslı isimlerin başındaydı. Halk ucu kendisine değene kadar ne yazık ki özellikle yasal zeminde baskı oluşturmuyor ve bu belki de henüz tam demokratikleşememiş olmamızdan kaynaklanıyor. Ancak burada siyaset kurumuna yönelik bir görev tanımlaması problemi de kendiliğinden doğuyor: “Acaba siyaset özellikle de demokratik ortamdaki siyaset halkın beklentilerine ya da anlık tepkilerine göre mi davranmalı yoksa bazen geleceği düşünerek Halka Rağmen Halkçı Olabilir mi?”. Yine daha önce de belirttiğim üzere demokrasi halka rağmen halkçı olamayacağınız tek rejimdir ve ne yazık ki halkta her zaman halkçı olmaz.

Neyse olaylar 12 Haziran sonrası olduğu gibi aynı tas aynı hamam tasviri içerisinde geçerken bir anda yurt dışı seyahatinde olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 28 Şubat tutuklamalarının artık ülkeyi boğduğuna dair açıklama yaptığını öğrendim. Bu açıklama kanımca çok önemli bir açıklama ve bence ne basın ne de halk olarak bizler buna gereken önemi veremedik. Neden mi, şöyle açıklayayım. Undan bir ay önce yapılan ve benim de sonuçlarını sizlerle yorumladığım ankette halkın adalete olan inancı %25 gibi demokratik ve modern bir ülkeye hiç yakışmayacak boyutlarda çıkmıştı. Bu gerçeği uzun süredir dile getirenlerden olduğumdan ülkeyi yönetenlerin bu gerçek üzerine yoğunlaşmamaları tuhafıma gidiyordu. Bu açıklama bize göstermektedir ki artık Başbakan da bunun farkında ve bu sorunsal yargının tek çözümünün yeni anayasa olacağını da kısa zamanda dile getirecektir. İşte bu açıklama ortada tüm çıplaklığıyla duran bir sorunun yine aynı çıplaklıktaki çözümünün de yavaş yavaş anlaşılmaya başlandığını gösteriyor. Açıklamaya bir başka önem katan durum ise mevcut meclis aritmetiğinde Başbakan’ın iradesi tam oluşmadan yeni anayasa yapılmasının mümkün olmayışıdır. Peki, bir çiçekle bahar gelir mi? Gelir ama doğru yolda gidersek gelir. Peki, doğru yol nedir, onu da açıklayalım.

Öncelikle Ergenekon ve Balyoz davalarının halk nezdindeki desteği zaman içerisinde azalmış ve birde milyonları ilgilendiren futbolda şike davası büyük bir hüsrana yol açmışken bu ülkenin temel meselelerini bırakın ufak olaylarında bile hakim, savcı ve polise olan güven sıfırlanmıştır. Bu gerçeğin altında da mevcut yasal düzenlemeler ve bunlara dayanak oluşturan anayasanın yetersizliği yatmaktadır. Bu iki tespiti halk olarak yaptığımız zaman değişimi de yapabiliriz ve işte bu çiçek bu tespitin yapılması için önemlidir. Bundan sonra yapılması gereken hükümetin muhalefet ve sivil toplumun her kesiminin en azından fikrini alarak yeni anayasayı bir Ak Parti anayasası olarak değil de Türkiye Anayasası olarak tasarlamasıdır. Bunun olması da ancak %80 üstü bir onay almış anayasayla mümkündür. İşte hükümetin çok sesliliği duyması, sadece bir dönemi değil bir ülkenin gelecek birkaç kuşağını etkileyeceğini bilerek hareket etmesi bu sürecin en kritik noktasıdır. Bunun yanında toplumun her kesimi de yeni anayasa sürecinde doğrudan ya da dolaylı olarak katkısını sunmalı, eleştirisini yapmalı ve çözümün parçası olmalıdır. Eğer bunları yaparsak gelecek kuşaklara çok daha düzgün işleyen ve en önemlisi daha adil bir ülke bırakabiliriz. Yapmazsak daha çok yanarız.

Anayasa yapmak, bir ülkenin her damarına dokunmak demektir. Anayasa yapmak bir bütün olarak bir ülkenin katkı vermesiyle mümkündür. Anayasa yapmak herkesin herkes için yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu idrak etmesiyle başarılacak bir süreçtir. Bundan bir ay önce bu konuda çok umutsuzdum ama yavaştan da olsa ucu bize deyince anladığımızı ve yavaş yavaş çözüme yol aldığımız düşünüyorum. Umarım yanılmam ve daha güzel bir ülke hayaline yol almaktayken bir kez daha yolda kalmayız.

Bilal ERTUĞRUL

11 Mayıs 2012

20:53

Read Full Post »

DOĞRUYA DOĞRU DEME ZAMANI…

DOĞRUYA DOĞRU DEME ZAMANI…

Türkiye zorlu ve yoğun bir gündemle dolu bir hafta geçiriyor. Güney komşumuz Suriye’de iyice çığırından çıkan olayların sonunda tam da Annan Planı’yla çözüm yaklaştı derken Hatay’daki çadır kente sıçraması, güneydoğuda baharın gelişiyle artan çatışmalar ve gelen şehit haberleri, Başbakan’ın Çin gezisi derken bugün sabahtan itibaren gündeme bomba gibi düşen 28 Şubat Post Modern Darbesiyle ilgili tutuklamalar hafta sonuna konuşulacak çok konuyla girmemizi sağlıyor. Bu konulardan en önemlileri olarak gördüğüm Suriye ve 28 Şubat tutuklamalarına değinmek istedim. Öncelikle her zaman daha demokratik, geçmişiyle yüzleşmekten kaçmayan bir Türkiye hayal eden, bu yönde atılmayan adımlara karşı tepkimi en azından bu blogda sizlerle paylaşan birisi olarak 28 Şubat tutuklamalarından başlamak ve Başbakan’a bir takdir yazısı yazmak istedim.

12 Eylül 2010 tarihinde Ramazan Bayramı sonrasında Osmaniye’de bulunduğumdan ve oyum da Ankara’da olduğundan oy kullanamadığımı, ancak referandum öncesinde de sonrasında da “EVET” oyu verilmesinin doğruluğunu arkadaşlarıma anlattığımı ve belki de bazı reylerin bu yönde olmasında etkim olduğunu daha önceki yazılarımda da belirtmiştim. Dahası bu düşüncemin arkasında olmuş, kimi zaman özellikle “HAYIR” oyu veren arkadaşlarla ciddi tartışmalar yaptığımı da sizlerle paylaşmıştım. Referandum sonrası beklediğim adımların başında 28 Şubat ve 27 Nisan Post Modern Darbe ve E-Muhtıra’larının yargı önüne çıkarılması olduğunu da belirtmiştim. Ancak son zamana kadar neredeyse sadece 12 Eylül üzerinden beklediğim sorgulamanın yapılmasıyla kısmi bir hayal kırıklığına uğradığımı da belirtmiştim. Ve bugün yaşanan süreçle bir kez daha belki de yaşımın gençliğinden, tecrübesizliğimden ve tez canlılığımdan sabırsız davrandığımı anladım. İşte bu yüzden Başbakan’ı takdir yazısı olarak yazımın başlığını attım.

Öncelikle takdir ediyorum çünkü bu ülkede demokratikleşme adımlarının atıldığı, insan haklarına saygının yükseldiği ve yıllarca baskı görmüş kesimlerin acılarının paylaşıldığı bir döneme imza atıyor. Sever ya da sevmezsiniz Başbakan “OLMAZ” denileni olduruyor. Daha düne kadar ben dahil onun bu adımlarını desteklemiş pek çok kişi yakın tarihte, delilleri, mağdurları ve mağrurları ortada olan askeri darbe girişimleri ve siyasete müdahaleler dururken 12 Eylül üzerinden yapılan davaların yetersiz ve önceliksiz olduğunu belirttik. Ancak dün yanıldığımızı gördük. Bana göre önce dün Şartlı Tahliye ve KCK Davasında genel olarak kamuoyunun içine sinmemiş bazı tutukluların tutukluluk hallerinin kaldırılması, sonra bugün 28 Şubat’ın eli maşalı, dili kazıklı paşalarının yargı önüne çıkarılmasını takdir etme zorunluluğumuz vardır. Bu takdirin de adresi şüphesiz bu adımların atılmadığı dönemde eleştirilen ama bu adımlarla beraber döneminde en azından siyasetin sivil alanına her müdahalenin sorgulandığı gerçeğiyle herkesin yüzleşmesini sağlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olacaktır.

Bu tutuklamalar gerçekten bu kadar önemli midir, evet önemlidir. Çünkü Balyoz, Ergenekon gibi davalar darbe teşebbüsü davaları olduğundan ve uzun bir süre sürdüğünden toplumsal anlamda sivil iradenin sakatlanmasına yönelik eylemlerin cevapsız kalması korkusu, dahası olası gelecek müdahaleler için aman verildiği duygusu uyanabiliyordu. Ama artık delilleriyle, internet sitelerinden silinse de yüreklerden ve demokrat zihinlerden silinmeyen, silinemeyen gazete manşetleri, muhtıra ve tehditlerle hesaplaşıldığını görmekteyiz. Bu demokrasiye inanmış bir birey olarak bu ülkenin yarınları adına beni sevindiren bir gelişmedir. 28 Şubat halk iradesinin üzerine konmuş açık bir ipotektir. Adına ister modern ister post-modern deyin tamamıyla antidemokratik bir süreçtir. Bugün hayatta olmayan başta Başbakan Necmettin Erbakan olmak üzere dönemin seçilmişlerine vurulmuş prangalarla milletin cezalandırılmasıdır. Ancak devir değişmiştir ve bugünden itibaren darbesiz, darbeye teşebbüssüz bir Türkiye geleceği hiç olmadığı kadar açık ve nettir.

Tutuklamalarda ismi öne çıkan Çevik Bir benimde yer aldığım bugün 20 – 45 yaşları arasında olanlar için Kenan Evren’den çok daha sembol bir isimdir ve onun tutuklanmış olması bile yarınlar için umuttur. Ha soracak olursanız kardeşim adam görevini yaptı diye size cevabım benim reyimin üzerinde paşa postalının her hangi bir hak ya da görevinin olmadığıdır. Türkiye artık bu evrensel hakkı da tüm benliğiyle kabul etmelidir.

Sadece bugünkü tutuklamalarla ülkeye bahar gelmemiştir. Ancak bu önemli ve değerli bir adımdır. Halen hukuk sisteminde sorunlu bir yapı, tutukluluk halinin gerek süre gerekse de gereklilik olarak algılanmasında evrensel bir gerilik vardır. Ama özellikle her fırsatta Sayın Başbakan’a sallamaya meyilli gruplara sesleniyorum; doğruya doğru derseniz eğrinin de düzeltilmesi için sesinizi duyurabilir, fikirlerinizin değerlenmesine yol açabilirsiniz. Ama sırf karşıt olmak amacıyla demokrasi ve özgürlük için bu büyük adımları görmezden gelirseniz yanlış adımlarda da inandırıcılığınızı ve değer görmenizi, uyarılarınızın anlaşılmasını engellersiniz. O yüzden eksikliklerimizi unutmayalım ama gelin şu Başbakan’ı en azından her defasında bunu da yapmaz, Çevik Bir’in tutuklanmasına izin vermez dediğiniz için ve yapmaz dediğinizi yaptığı için takdir edin. Emin olun o zaman aydınlık yarınlarda katkınız da yeriniz de çok daha güzel olacaktır. Aksi takdirde devam eden yanlışlarda doğruyu savunmamış, desteklememiş ve takdir etmemiş olanlar olarak sizin de payınız olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

12 Nisan 2012

22:31

Read Full Post »

BENİM ANAYASAMIN RUHU…

BENİM ANAYASAMIN RUHU…

Dün “Yeni Anayasa Çıkmazı” başlığıyla yayınladığım ilkyazımda 12 Eylül Anayasasının aslında öyle herkesin söylediği gibi baskıyla gelmediğini dahası bugün bu anayasanın değişeceğine dair inancım olmadığını belirtmiştim. İnancımın sebeplerinden birisini sizlerle paylaşmak için Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Kanunu üzerine yıllardır yapılmamış değişiklerin sebeplerini, yine bu yasaların değiştiril(e)meyeceğini de belirtmiştim.

Tek bir alan üzerinden verdiğim bir örnekle bile ne kadar zor kalıplar ve olumsuz geleneklerle engellendiğini düşündüğüm Sivil Anayasa sürecinde beni umutsuzluğa götüren en önemli tespitte ne yazık ki halk olarak bizi geride tutan bu anayasaya karşı olmamamız. Herkes mevcut statükoyu bir şekilde savunuyor ve Sivil Anayasa bu ülkede gerçek bir “DEVRİM” olacağından kusura bakmayın ben etrafımda öyle bir devrimci halk göremiyorum. Canımız yanana kadar hiçbir şeyden şikayet etmiyoruz. Ekonomik olarak uçarken ayağımıza takılmış bu prangadan kurtulmayı düşünmüyoruz. Ve emin olun ilerde çok canımızı yakacak büyük bir hata yapıyoruz. Benim Türkiye hayalim bu anayasayla gerçekleşmeyecek, özgür, bağımsız, dünyaya örnek Türkiye’m ne yazık ki bugün bu cesaretten yoksun. Umarım uzun vadede olur ama size tavsiyem bu ülke statüko çıkmazından çıkmadan, yani biz gençler büyükleri zorlamadan, kendimiz için çocuklarımız için daha güzel bir ülke hayali kurmadan, o hayalin sadece ekonomik başarıyla gelmeyeceğini, özgürlük, eşitlik ve adaletsiz sadece para basan değersiz bir makineden farksız olacağını anlamadan siz de bu hayali rafa kaldırın. Yoksa bu sefer de “KARAVANA” demekten benim gibi sıkılırsınız.

Yeni Anayasa konusunda yazmaya başladığımda aklıma ilk gelen eser Montesquieu’nin kaleme aldığı Kanunların Ruhu isimli eseri olmuştu. Üniversiteye başladıktan sonra aldığım Siyasi Düşünceler Tarihi isimli derste tanıştığım bu kitap dünya görüşümü en çok etkileyen kitaplardandır. Bu kitaba neden şimdi değindiğimi sorarsanız ki sorarsınız bu kitabın yasa koyuculara temel öğüdünden yola çıkarak Yeni ve Sivil Anayasa’yı neden uzunca bir süredir yapamadığımızı ve yapmamız için gerekli olan temel değişimi açıklama isteğimi size sebep olarak gösteririm. Montesquieu bu eserinde Coğrafi Şartların, tarihin, dinin, dilin ve bunların bir bileşimi olarak gördüğü Kültürün etkisiyle her toplumun kendisine has bir dokusu olduğunu, bu dokunun da o toplumun Kanunlarının ana maddesi, ruhu olduğunu belirtir. Ona göre bu ruhun dışında yapılacak kanunlar geçerliliğini uzun bir süre koruyamaz ve tabii kanunlar zamanla onun yerini alır. Bu önermeden yaptığım çıkarımla kanunların anası olan Anayasa’nın da her ülkeye özgü olması gerektiği ve her ülkenin bu öze uygun bir Anayasaya sahip olması gerektiğini düşünürüm.

Peki, öyleyse sorayım sizlere; şu bizim Sivil Anayasa’nın Ruhu ne olacak? Türklük, Osmanlılık, İslamiyet ya da daha doğru ifadesiyle İslam Hukuku Şeriat, ya da Batılı ülkelerin yasalarının kopyalanmasıyla ulaşılacak bir Batılılık, evet sizce hangisi bizim anayasamızın ruhu olacak? Siz zorlamadan cevap vereyim: HİÇBİRİSİ… Evet, bence hiçbirisi olamaz. Bu kanıya nerden mi varıyorum, onu da açıklayayım. Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın tavsiyesiyle Fuat Keyman’ın Tuba Kancı’yla beraber yazdığı bir makalesini okudum. Türkiye’de vatandaşlık rejimi ve milliyetçilik üzerine yazılan bu makalede yazarlar Türkiye’de bu kavramları oluşturan temel argümanları 1923’ten günümüze Modernleşme, 1945’ten günümüze Demokratikleşme, 1980’den günümüze Küreselleşme ve 1999’dan günümüze de Avrupalılaşma olarak belirlemişler. Bu kavramları ilk gördüğüm an Türkiye’nin yolculuğunun da bir özetiyle yüzleştim sanki. Evet, 1923’te tüm geçmişi bir kenara koyup yeni bir devlet ve toplum yaratmak üzere yola çıktığımızdan bu yana bu kavramlarla yolculuğumuzu açıklayabiliriz. Aslında bunlardan sadece birisini tam olarak başarsak belki de yeni bir toplum amacına ulaşılmış da olurdu. Ama olmadı. Bu kavramlar belirtilen süreçlerden itibaren iç içe geçerek geldi. Dahası ABD’nin Yeşil Kuşak politikasının etkisiyle1960’lardan itibaren Muhafazakarlaşma da bu kavramlara eklendi.

Bugünkü Türkiye’nin resmini çizmek istesek bu 5 kavramın tonlarından oluşan bir karmaşık resimle karşı karşıya kalırız. Peki, o zaman yeni Anayasamızın ruhu bunlardan hangisi olacak? Cevap veriyorum; “HİÇBİRİSİ”… Neden mi; çünkü halen bu karmaşık resmin aslında bizim ruhumuz olduğunu, bu ülkenin bu resim gibi karmaşık ama karmaşayla dengede durduğunu, uçsa da koşsa da düşse de hep bu tonlarla açıklanacağını unutuyoruz. Dahası bu tonlardan birisinin biraz yoğunlaşmasıyla sırıtan bir ülke haline geldiğimizi göremiyoruz. Evet, bizim kanunlarımızın ruhu ya da kanunların anası Anayasa’mızın Ruhu ancak ve ancak bu 5 özelliğimizin birleşmesiyle elde edilecek, bize has, bize ait ve sadece bizim bahçemizde yetişmiş bir gül kadar nadide bu karışım olacaktı. Şimdi soruyorum siz bu karışımla Anayasa yapmaya hazır mısınız, ya da bu karışımı benim gibi algılıyor musunuz? Hepimiz hazır olana kadar Sivil Anayasa bana göre hayalden öteye geçmeyecektir. Yapılsa bile bu renklerin hepsini tam olarak içermeden hallaç pamuğuna dönüp değersizleşmekten öteye gidemeyecektir.

O zaman bize düşen bu karışımın doğurduğu zenginliğimizi, bize en çok uyanı bastırmadan bize en az uyanın da en az bizimki kadar bu ülkede var olduğunu kabul ederek bundan zevk almak ve bu ülkenin rotasını buna göre çizmektir. Aksi takdirde bu ülke hep bir ayağı çukurda olacaktır ve bu sadece ve sadece bizim suçumuz olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

11 Nisan 2012

01:50

Read Full Post »

YENİ ANAYASA ÇIKMAZI…

YENİ ANAYASA ÇIKMAZI…

Geçtiğimiz yıl bu aylarda ülke son sürat genel seçimlere gidiyordu. Meydanlarda konuşan liderler çeşitli sözler veriyor ancak tartışmalar geçmiş hesaplarının ötesine pek de geçmiyordu. Aslında bu durumun çok da basit bir sebebi vardı. Son dönemde neredeyse tek siyasi lidere – o da zaten tahmin edebileceğiniz gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan – indirgenebilecek Türk siyasetinde konumlanmış 4 hareket pozisyonlarını korumanın ötesinde bir şey düşünmüyorlardı. Bu bağlamda Çılgın Projeler gibi maddi değişimlerin dışında meydanlarda konuşulan tek konu Sivil Anayasa olmuştu.

12 Eylül 2010 referandumuyla beraber iyiden iyiye 12 Eylül Darbe Anayasası gündeme gelmiş, halktan referandumda “EVET” oyu kullanmasını isteyen iktidarın kampanyası bu anayasadan kurtulmak üzerine kurgulanmıştı. İşte bu ahval ve şerait içinde bulunulan durumdan da olsa gerek seçimin sonuçlanmasıyla beraber ülke olarak hepimizi yeni anayasa heyecanı sardı. İktidarın TBMM Başkanı olarak meclisin en kıdemli ve Ankara’da sözü her partide geçerli isimlerinden olan Cemil Çiçek’i belirlemesi, partilerin TBMM kurmaylarının tecrübeli ve sağduyulu isimlerden oluşturulması da ilk aylarda bu heyecanı arttıran faktörler olarak öne çıktı. Ancak aradan geçen 10 ayda ne yazık ki bu heyecanın yersizliği, mevcut düzen, siyasi iklim ve halkın Anayasal vurdumduymazlığıyla en azından benim de içinde bulunduğum bir kesim için anlaşıldı. Evet, bundan 3 –  4 ay önce yazdığım bir yazıda “Gençlik Gözünden Anayasa” başlığını kullanmış, yeni Anayasa’dan umutlu olduğumu ve bence yeni anayasanın neler içermesi gerektiğini belirtmiştim. Aradan geçen zamanda ne oldu, neler oldu da bu konuda umutsuzluğa kapıldım diye sorarsanız işte onu paylaşmak için bu yazıyı kaleme aldım.

Evet, sivil toplum örgütleri Sivil Anayasa çalışmaları yapıyor, partiler alanının önde gelen hukukçularını toplayıp fikir alıyor, dahası Meclis Başkanı Cemil Çiçek gerçekten yeni anayasaya inanmış ve bunun için çalışıyor. Bunların yanında iktidardan yeni anayasanın gündemden silindiğine yönelik bir açıklamayı bırakın mecliste yeni anayasa komisyonunun çalışması için ciddi bir istek göze çarpıyor. E muhalefet partileri de her gün neredeyse bu konuya değiniyorlarsa neden umutsuzluğa kapıldın diyebilirsiniz. Benim halen umudum varda diyebilirsiniz. Ama bunlarla beni ve ben gibi düşünenleri ikna edemezsiniz. Sizin sorunuza yanıtım “kapıldım işte” kadar basit ve anlamsız olmayacak ve bunu bence tüm bu çalışma ve çabaların tıkandığı ana gündem maddelerinden birisi olarak öne çıkan Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Sistemi üzerinden vereceğim örnekle açıklamaya çalışacağım.

12 Eylül darbe yönetimi ve onun uygulamalarına bugün herkes karşıymış gibi görünüyor. Siyasi partiler bu karşıtlık üzerinden adeta bir yarış içerisine girdiler. En çok ben acı çektim, en çok ben hırpalandım ama en çok da karşısında ben durdum diyenlere aldanmayın. Bu ülkede 12 Eylül’e de onun getirdiklerine de karşı çıkanlar bir elin parmaklarını geçmedi. Hatta öyle ki bu yönetimin en önemli icraatı olan ve ülkenin bugün içinde bulunduğu yapısal geriliğin kanımca en önemli sebebi olan Anti-özgürlükçü, insan haklarına aykırı, farklılıklara tahammülsüz, dikta anayasası 7 Kasım 1982 günü % 92 gibi bir oy oranıyla kabul edildi. Tamam, bu oylama baskı altında, anti demokratik koşullar da yapıldı da bugünün demokrasi kahramanları o gün neredeydi. Bu baskının sonuç vermesi sadece baskıyla açıklanabilir miydi? Kanımca “HAYIR”. Çünkü 1961 Anayasasıyla oluşturulan özgürlükçü Türkiye fikri aradan geçen yıllarda yanlış yönlendirmelerle o kadar yıpratıldı ki halkın büyük bir çoğunluğu darbe günü de anayasa referandumu günü de gönül rahatlığıyla birkaç kuşağın özgürlüğünü mahveden ve daha kaç kuşağınkini mahvedeceği bilinmeyen bu anayasaya “EVET” dedi. Baskı olmasa oy oranı ne olur bilinmezdi ama dönemin tarafsız analistlerine göre bile bu oran %80 gibi bir anayasa için gerek ve yeter olan meşru sınırların üzerinde olurdu. O halde öncelikle ucuz demokrasi nutuklarını halk olarak bir kenara bırakıp bu anayasayı bizim getirdiğimizi ve onayladığımızı kabul edelim. Zaten bu kabullenmeyiş ve yok canım biz istemedik tavrı benim bugün bu anayasayı değiştiremeyeceğimiz fikrimin temelini oluşturuyor. Dahası yaptığı hatayla yüzleşemeyen bir ülkede o hatadan dönecek bir cesaret de yoktur ve nitekim bizde de o cesaret yok.

Şimdi gelelim vereceğim örnek olan Siyasi Partiler ve Seçim Yasası üzerinden yapılmayan tartışmaya. 12 Eylül anayasası aradan geçen zamanda çoğu Avrupa Birliği ve uluslar arası baskı zorunluluğundan olsa da önemli değişimler geçirdi. Son referandumlarla beraber pek çok yasası değişti. Ama nedense Avrupa’dan gelen her baskıya direnen, referandumda da değiştirilmeyen kısımların başında anti-demokratik, özgürlük karşıtı bu yasalar yer aldı. Neden değiştirilmedi diye bakacak olursak insanın en temel özelliğiyle karşılaşıyoruz. Temel sebep insanın materyalist bir varlık olması. E onun oluşturduğu siyasi partiler de başta seçim barajı olmak üzere mevcut konumlarını sürdürmelerini sağlayan maddelere her zaman dört elle sarıldı. Bunlar üzerinde tartışmaya bile gitmedi. Peki, bu yasalar gerçekten önemli mi derseniz evet hem de çok önemli Çünkü bu yasalar değişse, baraj düşürülse hem mecliste temsil oranı, farklı grupların seslerinin duyurulma oranı artardı hem de lider sultasında yaşayan siyasette gerçekten işin ehli vekiller, bakanlar yer alırdı. Ama başta iktidarda yer alan liderler olmak üzere 30 yıl kimse bu yasalara dokunmadı. Çünkü her parti o günkü mevcut iktidarını ömür boyu sürdüreceğini düşünüyordu. E her liderde ilelebet başta kalacağını. Hal böyle olunca da bu yasalar değişmedi. Şimdi bir düşünün bakalım şu anki Türkiye’ye bakınca gerçekten bu yasayı değiştirecek, daha özgürlükçü, daha demokratik, daha katılımcı bir siyasi arenayla karşılaşıyor musunuz? Ya da daha da ileriye gideyim 90 yıldır bu ülkenin tarihinde böyle bir tabloyla karşılaştınız mı? Cevap çok basit “HAYIR”. Bu ülkede demokrasiyle gelen hiç kimse statükoyu, ona o imkanı veren demokratik ortamı geliştirmeyi bırakın denemeyi düşünmedi bile. E hal böyle olunca bende sivil siyasetten bir anayasa beklememekte haksız değilim kanımca.

Not: Sivil anayasa çıkmazına yönelik olumsuz beklentimi nedenlendirmeye devam yazımla devam edeceğim.

Bilal ERTUĞRUL

10 Nisan 2012

22:08

Read Full Post »

KAZANAN YALNIZDIR…

Paulo Coelho 21. Yüzyılın şüphesiz en önemli yazarlarından birisidir. Bana göre onu modern toplumlarda teknolojik mahkûmiyetlerde hızla akıp giden zamanın, kaybedilmiş değerlerin ve özlemin ozanı olarak tanımlamak da mümkündür. Simyacı ile 90’lı yıllarda yarattığı etki, dünyada öze dönüşe yönelik çabalarıyla hep öne çıktı. Modern zamanın imkanları ayaklar altındayken insanlara duygunun halen her şeyin üzerinde olması gerektiğini aktardığı kitapları her zaman en çok satanlar listesinde yer aldı. İnsanlar onun mesajını ne kadar aldı tartışılır ama onun modern zamana yönelik yaptığı tespitler tartışılmaz. İşte bu tespitlerine devam ettiği bir olay öyküsü olan Kazanan Yalnızdır uzun zamandır tamamlamayı istediğim bir kitaptı. 2010 yılının Ocak ayında Ankara’da edindiğim bu kitabı defalarca okumaya çalıştım. Ancak üniversitenin son iki yılında ne zaman bu kitaba başlasam hep bir yerde eksiklik hissettim ve tamamlayamadım. Sonunda öğrencilik hayatını tamamladıktan sonra geçtiğimiz günlerde tekrar aldım bu kitabı elime. Bu sefer daha sindirerek, belki de daha tecrübelenerek okudum. Birkaç gün içinde tamamladığımda kitabın yaptığı tespitler, bu tespitlerin benim hayatımda tuttuğu yer ve neden böyle olduğumuza dair fikir yürütmeye çalıştım. Bu fikir çatışmamın sonucunda sizlere hem kitabın kısa bir eleştirisini hem de modern zamana yönelik tespitlerini aktarmak istedim.

Kazanan Yalnızdır modern zaman yolculuğunun 24 saat içerisine sığdırılmış mini bir versiyonu gibi. Romanın kahramanları modern toplumun ayrılmaz parçası sinema ve şov dünyasından olduğundan yazar romanını bu dünyanın kutsal festivallerinden Cannes Film Festivali sürecine sığdırmış. Romanda Afganistan’da savaşmış eski Sovyet askeri, yeni Rus Telekomünikasyon Milyoneri İgor, onu terk eden karısı Eva, Eva’nın yeni sevgilisi Orta Doğu’lu moda devi Hamid, Amerikalı aktris adayı Gabriela, genç manken Jasmine ve Fransız Komiser Savoy ön plana çıkan karakterler. İgor’un kendisini terk eden karısını 2 yıl sonra tekrar evine döndürmek için Cannes’a gitmesi ve burada onun dikkatini çekmek için kutsal aşka kurban olarak seçtiği belirli kişileri öldürmesiyle örülen romanın kurgusu, bir dizi tesadüf, hayatının fırsatını yakalayan bir yönetmen, bir aktris ve bir mankenin İgor’un cinayetlerinden dolaylı olarak etkilenip bu fırsatları kaybetmeleri, İgor’un cinayetleri işledikten sonra Eva’ya verdiği önemi yitirmesi ve sonunda onla Hamid’i de öldürerek bu ölümlerin tanrının isteği olarak yorumlamasıyla sonuçlanıyor.

İgor üzerinden yaptığı tahlillerde yazar aşka, insanoğlunun aşkı kutsayışına ve sonunda nasıl kontrolünü kaybettiğine dair çarpıcı bir örnek ortaya koyuyor. Ayrıca İgor’un üzerinden aşkı ne kadar kutsarsak kutsayalım dünyevi başarılar için kariyer hırsına nasıl yenik düştüğümüzü, uğruna birilerini öldürebileceğimiz en özel sevgilimize bile zaman ayıramayacağımızı gösteriyor. İgor’un kariyer hırsı, hiçbir zaman durmayan durduramadığı dünyevi başarı arzusu sanırım hepimizde az çok görülen bir durum. İnsanoğlu artık yetinmeyi bilmiyor. Başarı, hep farklı bahanelerle sebeplendirilse de insanın tek amacı haline gelmiş durumda ve bu doymak bilmeyen canavarlaşmamız İgor üzerinden yüzümüze çok net vuruluyor.

Yazar romanın genelinde şov dünyasında olup bitenlerden, sadece öyleymiş gibi görünen ama asla öyle olmayan ünlülerden ya da ona göre Süpersınıf’ın kuklalarından önemli kesitler veriyor. Süpersınıf olarak tasarlanan, dünyada olup biten her şeyi kontrol eden, ama asla göz önünde olmayan aksine göz önünde olacakları belirleyen kitlenin varlığı günümüzde pek çok kişinin kullandığı bir metafor. Ancak ben kişisel olarak bu metafora inanmayanlardanım. Kanımca tıpkı yazar gibi bu metafora sahip herkes bir şekilde bilinmeyen dünya hayaline sahipler. Onlar bu dünyanın kirlenmişliğini bu süpersınıf metaforuna yıkabilirler ama bana göre bu sadece zamanın artık insanın kontrolünden çıkmasından ileri gelen bir süreç. Asıl önemli olan bu süreci geri çevirip çeviremeyeceğimiz ve işte o noktada ben de tıpkı yazar gibi umutsuzum.

Romanda şov dünyasının iç ilişkileri, gerçeğin farklılığı ve insanların farkında olmayışları üzerine yoğun analizler hep bir olay örgüsü üzerinden veriliyor. Yazarın İgor ve Hamid üzerinden gelenekten modernizmi yakalama, dahası modernizm içerisinde başarılı olma tasarımları bana çok gerçekçi geliyor ve kitabın en beğendiğim kısmını oluşturdu. İnsanlar neyi kaybettiklerinin farkında değil ama bu farkında olmayışa rağmen bir şeylerin eksikliğini hissediyorlar. Adını koyamadıkları bu eksikliğe ütopyalarla ya da geçmişten kopup modern hayatın içerisine girmiş parçalarla, trendlerle ulaşmaya çalışıyorlar. Modern Toplum Paradigmamda insanların gerçekten kaçma çabalarını irdelerken bu konulara da değinmiştim. Bana göre bu kaçış sonuçsuz çünkü farkındalık yaratılmadan sadece eksikliğin hissiyatıyla yapılan bir kaçış ve gündelik meşguliyetler çoğalınca kendiliğinden etkisizleştiriliyor.

Yazar romanda başarı ve yalnızlık arasında mükemmel bir ilişki ortaya koyuyor. Kitabın adı da zaten oradan geliyor. Herkesin imrendiği, sahip olmak istediği başarıların nasıl insanı yalnızlaştırdığı, dahası insanın yalnızlaşırken bunun farkında olsa dahi durumu terse çevirecek iradeden yoksunluğu kanımca kitabın en güzel kısmı. Evet, bence de Kazanan Yalnızdır. Kazanmak, diğer insanların sadece imrenerek baktıkları başarılara ulaşmak ama anı gelince bunu kimseyle paylaşamayacak kadar yalnız kalmış olmak, modern zamanların büyük adamlarının hayatları ancak bu kadar güzel anlatılırdı. Her ne kadar olay örgüsü bazı yerlerde fazla dallanıp budaklansa, yazarın modern zaman tasvirleri bazen ufaktan da olsa can sıksa da kazananın yalnızlığını anlamak ve bu durumdan nasıl çıkılabileceğine dair, sevdiklerimize ya da en azından bizi sevenlere zaman ayırma zorunluluğumuzu anlamak için kesinlikle okunmasını tavsiye edeceğim bir kitap. Umarım sizlerde okurken yalnız kalmamak üzerine düşünürsünüz.

Bilal ERTUĞRUL

22 Mart 2012

21:30

Read Full Post »

OĞULLAR VE SEVGİLİLER…

ASLINDA KİMDİR SEVDİĞİN, YA DA NEDEN SEVEMEZSİN SENİ EN ÇOK SEVENİ…

İnsanoğluyla yaşıt bir duygudur aşk. Hz. Adem’le Havva’dan bu yana aşık olmayan hiç olmadı bu dünyada. Kimisi asla erişemeyeceklerini sevdi, kimisi bir tek kendisini seveni sevmedi geriye kim kalmışsa sevdi. Peki, insan niye sevdi? Özelde kendi hikâyelerimden daha rahat anlatacağım için bir erkek neden sever? Ne arar sevdiklerinde, kimdir onlarda gördüğü, neden bazen kendisini sevene de, kendisine de binlerce acı çektirip asla mutlu olmaz ve sonunda neden pek çok kişi hep bir ağızdan son asrın büyük ozanı Aragon’un dediği gibi “Mutlu Aşk Yoktur…” der… İşte bu sorulara cevap arayan bir kitap okudum geçenlerde. 19. Yüzyıl sonu, 20. Yüzyıl başı İngiliz edebiyatının büyük romancılarından D. H. Lawrence’ın kaleminden çıkmış, bu soruları sanayi toplumunun başlangıcında, İngiliz kırsalında yaşayan bir ailenin yaşamından cevaplamaya çalışan kitabın adı: Oğullar ve Sevgililer…

Yazarın ailenin 3. Çocuğu Paul’un gözünden aktarmaya çalıştığı sorunsalın temeli anneler, oğulları ve onların sevgilileri arasındaki çözümsüz paradigmaya yoğunlaşmıştır. Paul’un ailesi araştırmalara göre en azından her 2 aileden birisinde olan aile içi huzursuzlukla sınanmaktadır. Sarhoş, karısına ilgisini kaybetmiş bir baba, her şeye rağmen kocasını çekip bırakacak güce sahip olmadığını düşünen, bunun yerine tüm sevgisini çocuklarına veren bir anne ve annelerine bağlılıkları zamanla babaya düşmanlığa dönüşen, çocukluktan itibaren tek hayalleri annelerinin mutluluğu olan ancak zamanla bu istek saplantıya dönüşünce ilerde beraber yaşayacakları kadınlarda annelerini arayan, onsuz yapamayan ve aslında tahmin ettiklerinin çok ötesinde bir güçsüzlüğe düşmüş bulunan çocuklar. Zamanla büyüyen çocuklardan büyük abi William’ın Londra’ya göçü, orada çalışması, ailesine, annesine zamanla azalan ilgisi ama orada ulaşamadığı mutlulukla erken gelen ölüm romanın başlangıcında ciddi bir hüzün katıyor okuyucuya.

Yazar işte burada sanayileşmenin başladığı İngiltere üzerinden belki de 1980’lerin Türkiye’sini, ya da her hangi bir ülkenin kırsaldan kente dönüşümünü o kadar iyi detaylandırıyor ki romanın başyapıt olması da özünde bu detaylandırmada yatıyor. Yazarın yaptığı detaylandırmalarda özellikle doğa, tarlalar, çiçekler, hayvanlar ve çiftlik yaşamı üzerinde duruluyor. İşte tam bu noktada Paul’un ilk aşkı ortaya çıkıyor: Miriam. Annesi ve Paul’un annesinin arkadaşlığıyla başlayan arkadaşlık ilk önce ergenliğe henüz girmemiş çocukların arkadaşlıkları gibi gerilimli ama nefret ya da aşk gibi güçlü duyguları barındırmadan başlıyor. Zamanla ergenlik dönemiyle beraber aşk ve nefret paradigmasında buluyor kendilerini bu genç aşıklar. Yazarın buradaki aşk ve nefret ilişkisi kanımca inanılmaz gerçekçi. İnsan sevdiğinde en ufak bir güzellikten destanlar çıkarmasını bildiği gibi onu kırıp, hakaret ederek, ona hiçbir zaman söylemeyeceği şeyleri söyleyerek üzmeyi, zamanla ondan uzaklaşmayı da ister. İşte burada Fuzuli’ye dönerim aniden acaba gerçekten Kavuşmak aşkı bitirir mi? Acaba gerçekten aşk ayrıyken her iki tarafın parça parça yazdığı bir mutluluk ütopyası mıdır? Kanımca biraz öyledir. Çünkü öyle olmasa parmağına bir diken batmaması için dünyanızdan vazgeçeceğiniz sevgilinin en narin yerinden kalbinden niye an be an yaralarsınız. Neden gözyaşlarında kendinize sahte bir mutluluk yaratırsınız. O zaman aşk ve nefret en azından beşeri aşkta vazgeçilmez bir ikilemdir ve yazar da bunu en güzel şekliyle anlatmaktadır.

Paul zamanla Miriam’la olan çekişmelerden zevk almamaya başlar, ergenliğe ulaşmış farklı arzular duymaktadır. İşte bu noktada annesinin de hiçbir zaman Miriam’a ısınamaması bu ilişkiyi sonlandırmasına yol açar. Anne her şeyini çocuklarına verip, büyük oğlunu da kaybedince Paul’de yaşam amacını, tüm varlığını görür. Ve zamanla annenin çocuğu üzerindeki etki öyle bir seviyeye gelir ki çocuğun hayat yolculuğunda vazgeçilmez bir parçası haline gelir. Paul Miriam’da en yüksek erdemi görmesine rağmen onunla evlenmeye yanaşamaz, çünkü ona göre bazı duygulardaki yoksunluğu, toyluğu hayatta evlilikle girilecek bir dehlizi anlamsız kılar. Paul gençliğin de verdiği heyecanla zamanla erdem ve haz arasında bir ikilemde bulur kendini. Bu ikilem onun annesinin de gördüğü ama elinden bir şey gelmediği bir ikilemdir.

Paul işte bu sıkışıklık sırasında kentte işe başlar. Kent kırsala oranla daha dünyevidir. Orada haz ön plana çıkar. Zamanla Paul bunun farkına varacaktır ama bu çemberden kurtulmayı açıkçası pek de istemeyecektir. İşte bu dönemde daha önce Miriam vasıtasıyla tanıştığı otuzlarında bir dul kadınla yani Clara ile tanışır. Clara başta Paul’e ukala tavırlarıyla çekilmez gibi gelir. Ancak zamanla onun aradığı hazzın adresi olduğunu anlar ve Miriam’dan iyice uzaklaşıp ona yönelir. Kadın boşanmamış ama kocasından ayrı yaşamaktadır. Aynı yerde çalışmaya başlamalarıyla Paul’un bu olgun kadına ilgisi giderek arar. Paul ve Clara başkaları anlamasa da gizli bir aşk yaşarlar. İşte burada kadının değer yargıları, toplumun onu suçlayacak olmasından duyduğu tedirginlik ve erkeğin vurdumduymazlığı arasındaki gerilim had safhaya çıkar. Yazar burada geleneksel toplumda ilişkiler, erkeğin kadına oranla daha az sorgulanışını çarpıcı bir biçimde ortaya koyar. Az biraz düşününce bu durumun halen devam ettiğini görmek ise zamanın her şeyi silip götüremediğini açıkça gösterir. Anne Paul üzerindeki hakimiyetini kaybedeceği düşüncesiyle Miriam’a karşı çok tepkili olmasına rağmen, Clara ile ilişkiye olumlu yaklaşır. Burada da bir erkeğin sevgisi üzerine bir önerme gelir aklıma. Erkek annesi dışında sadece bir kadını sever. Eğer onla hayatını birleştirirse hayatta bağımsızlığını ve adam olmayı kutlar. Ancak onunla evlenemezse zamanla bir ana kuzusu olmaktan öteye gitmez. Kanımca her erkek bu çekişmeyle hayatının bir yerinde karşılaşır ve aldıkları karar ömür boyu hayatlarını etkiler.

Romanın sonlarında Paul Clara’da bulduğu hazdan soğur, tekrar Miriam’ı düşünür ama onu hak etmediği gerçeğiyle yüzleşince bu emelinden de vazgeçer. Clara’nın kocasının hastalığında onunla diyaloğunu geliştiren Paul, hiçbir kadının hayatı boyunca ilk erkeğinden vazgeçemeyeceğini düşünmeye başlar. Annesinin kaybıyla yapayalnız kaldığını düşünen Paul Clara’nın kocasına dönüşünü anlayışla karşılar. Romanın sonunda Miriam’la karşılaşan Paul’e genç kız son bir kez evlenmeyi önerir. Burada da ilk erkeğin unutulmayışı öne çıkarılır. Ancak Paul için ilk kadınla kurulacak mutlu yuva seçimini annesinden yana yaptığı an bitmiştir ve bu sebepten genç kıza gidemez. Roman zamanında yapılan tek bir seçimin ömür boyu ödenecek bedeller getirdiği, annelerini seçenlerin hep bir anne arayacağını, onu bulamadığında ise tamamen mutsuzluğa hapsolacağını göstererek pek de mutlu olmayan bir sonla biter.

19. yüzyıl ve 20. Yüzyıl İngiliz romancılığının bağlantısını oluşturan yazarlar arasında önde gelen Lawrence’n bu eseri, aşk, anne ve sevgililer arasında yapılan seçimler, kır ve kentin ayrışmış kavramsal analizi ve mükemmel doğa tasvirleriyle tam anlamıyla bir başyapıttı. Herkesin anne, sevgili ya da oğul olarak bir gün başından geçebilecek bir olaydan çıkan roman kimi sevdiğimizi, niye sevdiğimizi ve kutsal aşk duygusuyla dünyevi hazzın kavgasını en ince ayrıntısıyla anlatan, bize bizi ama itiraf edemediğimiz biçimde aktaran bir şaheser olan romanı herkese öneririm.

Bilal ERTUĞRUL

16 Mart 2012

23:17

Read Full Post »

TAKASLARIN ARDINDAN NBA – 2…

İlk yazımda takas döneminin bana göre kesin kazananlarına değindim. Ancak tabii ki takas döneminde sadece kazananlar yok. Bir de işin kaybedenleri ya da durumu kısa vadede belli olmayanları var. Şimdi de bunlara değinelim…

Kanımca takas döneminin en büyük kaybedeni ise New Jersey Nets oldu. Dwight Howard’ı alıp, Deron Williams – Dwight Howard ikilisiyle NBA’in en iyi 1-5 numara kombinasyonuna sahip olup önümüzdeki yıldan itibaren zirveye oynamaya çalışan Nets, Dwight’ı alamadığı gibi Williams’ı da sene sonunda tutması da oldukça zorlaştı. Ellerindeki tek ciddi yeniden yapılanma kozu olan draft hakkını da Portland’a göndererek kanımca uzun yıllar kalabilecekleri bir batağa saplandılar. Bu bakımdan uzun ve kısa vadede en çok kaybeden onlar oldu. Sene sonunda Deron’da giderse, ki kanımca gidecek, işte o zaman New Jersey Brooklyn’e taşınırken NBA’in en kötü takımı apoletini de taşıyacaktır.

Takas döneminde bu yılı bir kenara bırakan ve geleceğe yatırım yapan takımların başında Golden State Warriors var. Her ne kadar son maçlardaki performansıyla batı konferansında Play – Off potasına girse de takım yöneticileri bu durumdan tatmin olmamış olacaklar ki takımlarını baştan aşağı yenilediler. Öncelikle neredeyse tıpatıp aynı özelliklere sahip iki skorer guard arasında seçimlerini sakatlıklardan muzdarip Stephen Curry lehine kullandılar ve Monta Ellis’i Milwaukee’ye takas ettiler. Bunun karşılığında yine sakatlıklardan muzdarip pivot Andrew Bogut’u aldılar. Uzun zamandır iyi bir pivot almak istiyorlardı ve sağlıklı olduğunda NBA’in en iyi 5 pivotundan birini alarak bu emellerine ulaştılar. Dahası Stephon Jackson’ı Milwaukee’den alıp, Richard Jefferson karşılığında San Antonio’ya yollayarak 3 numaraya da iyi bir parça buldular. 2 numarada skorer çaylak Klay Thompson’a da ciddi bir güven duyuyorlar ve bu yılı onun gelişimi için kullanacakları netleşti. Her ne kadar Golden State kısa vadede draft dönemine kadar bu yılı kapatsa da sağlıklı olurlarsa seneye NBA’in en iyi 5’lerinden birine sahip olacaklar ve çok baş ağrıtabilirler. Ancak sağlık onlar için en azından kısa vadede en önemli soru işareti olacak.

Golden State gibi bu yıldan vazgeçen bir diğer takımda Portlan Trail Blazers oldu. Onlar da sene sonunda sözleşmesi bitecek olan Gerald Wallace ve Nicolas Batum arasında seçimlerini Batum’dan yana kullanıp, Wallace’ı New Jersey’e takas ettiler. Aldıkları Mehmet Okur ve Shwayne Williams düşünüldüğünde en değerli geri dönüş ilk 10’da olması yüksek ihtimal olan Draft hakkı olacak. Yine yeniden yapılanma kapsamında pivot Marcus Camby’i Houston’a yollayıp genç guard Flynn ve 2 yıl öncesinin draft fiyaskosu pivot Thabeet’i aldılar. Bu hamlelerle bu yılı çöpe attılar. Ancak eğer Thabeet bulduğu sürelerde kendini geliştirir ve Draft’tan iyi bir oyuncu çıkarırlarsa seneye tekrar arenaya döneceklerdir.

Önemli bir takasla, NBA’in en iyi pota altı oyuncularından Nene’yi takasla alan Washington’da seneye yatırım yapanlar arasında. Onlar da şutör guard pozisyonunda seçim yapmak zorundaydı ve Jamaal Crawford’u Nick Young’a tercih ettiler. Ama bence bu tercihte hata yaptılar tabii zaman en doğruyu gösterecek. NBA’in en iyi genç guardlarından John Wall ve Nene etrafında seneye yapılanmaya çalışacak olan Washington bu takasları takım içi disiplin için yapmış gözüküyor ve sonuçlarını zamanla göreceğiz. Ama şu anki hallerinden (en kötü 2. takım) daha da kötüye gitmezler diye düşünüyorum.

Takas döneminde yaptıkları hamlelerle geriye gitmeyecek ama ileriye gidip gitmeyeceklerini zamanla göreceğimiz takımlar da var. Bunların başında Doğu’nun 4 numarası İndiana, yine Doğu’nun 5 numarası Philadelphia ve Batı’nın 2 numarası San Antonio var. İndiana her ne kadar Doğu’da 4. Takım olsa da ilk iki sıradaki Miami ve Chicago ile baş etmeleri beklenmiyordu. Onlar da bunu düşünerek Toronto’dan Barbosa’la bençlerini güçlendirdiler. Ancak bu hamlenin onları Doğu Finali’ne taşımaya yetmeyeceğini düşünmekteyim. Çünkü büyük ağabeylerle uğraşacak bir süperstarları yok ve onu bulana kadar büyükbaşların ensesinde dolaşmaya devam edecekler.

Philadelphia da neredeyse İndiana’yla aynı konumda yer alıyor. Onlar da Doğu’nun iki büyük başından gerideler ama diğerlerinden öndeler. Onlardan da bir süperstar atağı bekleniyordu. Ama onlarda tıpkı İndiana gibi kendilerini bu aşamaya getiren takım oyunundan vazgeçemediler ve Memphis’te rotasyon dışına çıkan Sam Young’u aldılar. Ancak onların İndiana’ya göre içerde bir umudu var. O da son iki haftada ilk 5’e yerleştirdikleri Evan Turner. Eğer Turner beklenen patlamayı yapar ve bu takımın starı olursa kanımca büyükbaşlar için Orlando’yla beraber en büyük problem olacaklardır. Aksi takdirde onlarda o süperstarı bulana kadar bugünkü konumlarında kalacaklardır.

Bu iki takımla benzer bir hamleyi de yaşlı kurtların takımı San Antonio yaptı. Golden State’den eski oyuncuları Stephon Jackson’ı takasla aldılar. Son senesinde şampiyon olduğu takıma geri dönen Jackson’ın katkısı bu takımın yıl sonundaki sıralamasını da doğrudan etkileyecektir. Eğer uyum sağlarsa Batı’da Los Angeles takımları ve Oklahoma’ya ciddi problem yaratabilirler. Aksi takdirde bu takımın da yeniden yapılandırma zamanı gelmiş demektir.

Son olarak da son gün takaslarıyla kendisini şampiyonluk potasına atmaya çalışan Houston’a bakalım. Houston Batı’nın İndiana’sı gibi duruyor. Onlar da bir süperstar eksikliğindeler ve ne yazık ki yine bu sorunu çözemediler. Kanımca son takaslarla Golden State ve Portland Play – Off yarışından çekilince onlar kendilerine yer bulacak. Ama belki bir maç alacakları bir seriden sonra elenmeye mahkum gibi duruyorlar. Bence halen değeri varken Kevin Martin’i takas edebilseler çok güzel olurdu. Ama kanımca onlar da daha birkaç yıl orta sıra takımı olmanın ötesine geçemeyeceklerdir.

Evet yapılan yapılamayan, son anda iptal olan takaslarla bir dönem daha geçti. Bundan sonraki yazımı Play – Offlar öncesi yazacak ve size o günkü düşüncelerimi aktaracağım. O zamana kadar NBA’yle kalın…

Bilal ERTUĞRUL

16 Mart 2012

01:03

Read Full Post »

TAKASLARIN ARDINDAN NBA – 1…

Amerikan Basketbol Ligi NBA uzun sevdam 90’lı yılların sonunda maçlar Kanal D ekranlarından yayınlanırken başlamıştı. Çok sevdiğim Futbol’un aksine bol skorlu, güç dengelerinin daha hızlı değiştiği ve insanoğlunun fiziksel olarak en mükemmele ulaşmaya çalıştığı bu sporun 2001 Avrupa Şampiyonası’nda gelen ikincilikle beraber ülkemizde de yaygınlaşmasıyla NBA’e erişimimiz de kolaylaştı. Ortaokul yıllarımda haftada bir gün, Salı günleri çıkan Fanatik Basket gazetesini her elime aldığımda gruplardaki puan durumlarını, istatistikleri okuma hazzım artık bu spora çok ciddi derecede bağlandığımı belgeliyordu.

Artık ülkemizden 5 oyuncunun oynadığı, globalleşen dünyayla beraber pek çok gencin takip ettiği bu ligde en güzel dönemlerden birisi de takas dönemleridir. Yılın ilk yarısı geçtikten, All Star şovu tamamlandıktan sonra gerçekleşen takasların dedikoduları aylar alır, son gün ise gerçekten tam bir karnaval yaşanır. Takım değiştiren oyuncular, şampiyonluk için son hamlelerini yapan takımlar, bu sezon için havlu atıp gelecek planlamasına girenler derken bu günlerde alınan ya da alınamayan kararlar hem o takımların hem de onları takip eden milyonların kaderini değiştirir. İşte dün de o güzel günlerden birisiydi ve takas sezonu kapandı. Bendeniz de naçizane bilgimle gerçekleşen takasları ve onların olası etkilerini ele alan bir yazıyla sizlere ulaşmak istedim.

Öncelikle kanımca Takas döneminin en büyük kazananıyla başlamak istiyorum. Milli oyuncumuz Hidayet Türkoğlu’nun da formasını giydiği Orlando Magic hakkında en çok söylenti çıkan takımdı. NBA’in en iyi 5 oyuncusundan birisi olarak gösterilen, şüphesiz en iyi pivot Dwight Howard sezon öncesi hazırlık kampında takımdan ayrılmak istediğini belirtmişti. Dallas, Los Angeles Lakers ve New Jersey Nets’i takas olmak istediği takımlar olarak açıklayan Dwight, takas sebebi olarak da takımının şampiyonluğa oynayacak kadroya sahip olmamasını göstermişti. Bu istek aslında son 2 yılda pek çok süperstar tarafından istenmiş ve takımları onları gönülsüzce de olsa takas etmişlerdi. Dahası Howard yıl sonunda sözleşmesindeki bir maddeye dayanarak elini kolunu sallayarak ve takımına hiçbir şey kazandırmayarak da ayrılabilirdi. Ancak Orlando yönetimi onu tutmak için her şeyi yaptı. Howard2ın duygusal yapısı da onların en büyük kozu oldu. Defalarca gitmek ve kalmak arasında karar değiştiren Howard son olarak sözleşmesindeki maddeyi iptal edip, takımda en azından 2013 yazına kadar kalma kararı verince de en büyük kazanan Orlando oldu. Neden mi kazandı? Çünkü istatistiklere göre 10 yılda bir gelen, NBA’in en iyi pota altı oyuncusunu kadrolarında tuttular. Dahası onu uzun vadede korumak için 1,5 yıl da kazandılar. Orlando kanımca Doğu Konferansı’nın en iyi iki takımı olan Miami ve Chicago’nun başına en büyük belayı açabilecek takıma sahip. Onlar için en zoru ilk turdaki olası İndiana, Atlanta ve Philadelphia 3’lüsünü geçmek olacak. Bu yıl daha iyi oynayan Hidayet, son maçlarda toparlanan Nelson ve pota altındaki skorerleri Anderson’la ilk turu geçerlerse finale kadar yürümeleri bile hiç kimseyi şaşırtmayacak.

Takas döneminin bir diğer kazananı Los Angeles Lakers oldu. Son demlerini yaşayan ama yılmadan savaşan NBA’in en iyi kumandanı Kobe Bryant’a son bir şampiyonluk yüzüğü alması için gereken yardımı bulmak amacında olan Lakers önce guard pozisyonu için Cleveland’dan Ramon Sessions’ı, sonra da benç için Jordan Hill’i takas ettiler. Yeni oyun kurucularıyla NBA’in en iyi ilk 5’lerinden birisine ve daha güçlü bir bençe sahip olan Lakers Batı’da Oklahoma’nın en büyük rakibi olmaya aday oldu. Dahası tecrübeleri ve son çeyreklerin efsanelerinden Kobe’yle birkaç gün önce hayal bile etmedikleri bir şampiyonluğu da alabilecek güçte olduklarını kabullenmek gerekiyor. Eğer sakatlıklarla uğraşmazlarsa Play-Off’larda büyük sürprizler yapabilirler.

Takas döneminde Doğu Konferansı takımlarından Milwaukee Bucks kısa dönemde kazanan ama uzun dönemde belirsiz bir konumda. Monta Ellis’le aradığı skoreri alan, Ekpe Udoh’la gelecek vaat eden bir uzuna sahip olan Milwaukee kanımca Ersan’ın da son dönemdeki oyunuyla Play-Off’a kalacaktır. Orada ne yapacakları ise tamamen rakibe ve biraz da Brandon Jennings’e bağlı. Sene başından bu yana hiç kullanmadıkları Stephon Jackson önemli bir oyuncu olmasına rağmen hiç katkı veremediğinden önemli bir kayıp değil. Ancak uzun dönemde takımdan ayrılırsa ciddi sorunlar yaşayacaklardır. Onların uzun dönemde kazanıp kazanmayacağı ise Andrew Bogut’un sağlığına bağlı. Orta düzey ücretli eski draft bir numarası sağlıklı olduğunda bir takımın çehresini değiştirecek bir oyuncu ancak sağlığı son 3 yıldır ciddi soru işaretleri taşıyor. Eğer iyileşip, yeniden eski formunu kazanırsa yaşına da dikkat edildiğinde aranacak bir değer olabilir. Ama kısa vadede bu yıl takıma katkı vermediği düşünüldüğünde Milwaukee kesinlikle kısa dönem için iyi bir iş yaptı.

Takas yapması en muhtemel takımlardan olan Los Angeles Clippers beklentiyi boşa çıkarmadı ve Chauncey Billups’ın sakatlığından sonra boşalan şutör guard pozisyonuna Washington’dan Nick Young’u hem de neredeyse hiçbir şey vermeden kadrosuna kattı. Nick Young takıma uyum sağlarsa Clippers 5’i ligin en iyi 5’lerinden ve Play-Off’ta çok can yakabilir. Ama her halükarda genç ve gelecek vadeden dahası son yıllarda çok kaliteli oyuncunun çıkmadığı bir pozisyonda oynayan bir oyuncuyu karşılıksız almak her halükarda iyi bir yatırımdır.

Clippers’ın Nick Young’ı aldığı takasın asıl aktörlerinden Denver’da kısa vadede kazanan olacak takımlardan birisi gibi geliyor bana. Çaylak Kenneth Faried’in oyunuyla 4 numara pozisyonunda Nene’ye ihtiyacı azalan Denver hem onun uzun ve yüklü kontratından kurtuldu hem de JaVale McGee gibi yetenekleri tartışmasız bir pivotu kadrosuna kattı. Burada asıl soru işareti de bu yetenekli ama vurdumduymaz uzunun Koç George Karl’ın denetiminde adam olup olmayacağı. Nene’nin takasıyla Wilson Chandler’ı da tekrardan kadrosuna katma imkanı bulan Denver McGee’den de verim alırsa batıda işler çok karışır. Ama kısa vadede kazanan takımlardan olmasını bekliyorum.

Not: Takas döneminin kısa vadeli kazananlarına yazımın ilk kısmında değindim. Takas dönemiyle bu yılı kapatan ve geleceğe yatırım yapan takımları, ya da durumları net olmayanları da ikinci yazımda belirteceğim…

Bilal ERTUĞRUL

16 Mart 2012

00:24

Read Full Post »

ADALET MUTLAKA TECELLİ EDER…

Bir gün hem de çok uzak olmayan birgün bu ülkede doğacak güneş çok daha aydınlık olacaktır. Çünkü o güneş Türkiye’de basın özgürlüğü için simgeleşmiş iki ismin de üzerine doğacaktır. Çünkü o güneş bu ülkede adalete güvenmek için uzun zamandır nadasa bırakılmış tarlaların yeniden ekilmesini sağlayacaktır. Belki de o güneş gün gelecek hiçbirinizin hayal edemeyeceği ufuklara çıkacak, dahası o kadar uzaktan bir süredir donmuş bedenlerimizi daha fazla aydınlatacak, daha fazla ısıtacaktır.

Evet, aralarında Ahmet Şık ve Nedim Şener’in de bulunduğu dört kişinin tahliye edilmesi Türkiye için çok önemlidir. Bu karar Türkiye’de adalete güvenin yeniden tesis edilmesi için gerek şartlardan birisidir. Peki, yeterli midir, işte orada küçük bir karamsarlık doğuracak kararın alınması yani Sivas Katliamı davasının zaman aşımından düşmesi ne yazık ki henüz çok yol almamız gerektiğini göstermektedir. Peki, öyleyse bugün yarının adaletinin neresindeyiz ve daha da ileriye gitmek için ne yapmalıyız… İsterseniz bunlara değinelim…

Dünyevi Adalet insan doğal halden toplumsal düzene geçtiğinde ortaya çıkan en önemli kurumlardan birisidir. İnananlar için Uhrevi Adalet nasıl her şeyin temelini oluşturmuştur, yaşayanlar için de dünyevi adalet o derecede yaşamanın temellerini oluşturur. Bir ülke neyle yönetilirse yönetilsin, nerede yer alırsa alsın vazgeçemeyeceği tek şey Adalettir. Peki, adalet nedir? Kanımca adalet toplumun sesinden başka hiçbir şeydir. Onun eşdeğeri sadece toplumsal vicdanın üstünlüğüdür yani adaletin uygulayanı da uygulananı da toplumdan başka bir şey değildir. Peki, öyleyse neden adaletsizlik hüküm sürmekte, asırlardır adaletin sağlanması için yazılan onlarca karar, verilen onca can değersizleştirilmektedir. Bunun da cevabı yine toplumda gizlidir. Evet, adaletin sahibi de kölesi de toplumdur ve ondaki eksiklikler tamamlanmadan adalet sağlanmaz. Nasıl mı açıklayalım…

Şöyle bir örnek üzerinden düşünelim. Birgün yolda yürüyorsunuz adamın biri hiçbir sebep yokken size gelip bir tokat attı. Çok şaşırdınız, afalladınız, ne yapacağınızı bilemez bir halde kaldınız. İşte o an sadece ve sadece içinizdeki hırsla ona tokatla cevap verirseniz, cezayı siz kesip siz uygularsanız kendi hatalarınızda da aynı cevapla karşılaşmaktan başka yol bulamazsınız. Halbuki o size vurduğunda durup diğer yanağınızı çevirirseniz, işte o an cezayı onun vicdanına bırakırsınız, dahası o an cezanın özeli onun vicdanından geneli toplumun vicdanından kesilir ve bu sefer suçlu kendisini cezalandırır. Ve emin olun toplum ve suçlunun kişiye vereceği ceza sizin cezanızdan çok daha doğru olacaktır.

Bunu niye anlattığımı sorgulayacak olursanız ben bugünkü dünyanın adalet paradigmasının temelinde verilen bu kişisel cezaların yattığını düşünmekteyim. İnsanlar cezayı kendileri kesip, kişi ve toplum vicdanı körleştikçe ne yazık ki adalette zifiri karanlıkların ardına düşmeye devam ediyor. Bu süreç dünyada da Türkiye’de de uzunca bir zamandır böyle gidiyor. Halbuki biz kişisel ceza kesme yetkimizi toplumlaşırken kaybettik. Artık doğal halde elimizde olan o yetkiye sahip değiliz. O halde toplumsal vicdanın kararını beklemeli ve buna saygı duymalıyız. Çünkü bunun seçimini bir toplum içerisinde yaşama kararı aldığımızda çoktan vermiştik.

Dedim ya toplumsal vicdan diye evet adalet toplumsal vicdanın aynadaki halidir. Emin olun bugün Nedim Şener, Ahmet Şık ve diğer arkadaşları özgürse bu bizlerin vicdanından çıkmış bir karardan başka bir şey değildir. Ve Sivas Katliamı zamana yenilmişse bu da ülkede zamanda ona hiç değer vermemiş çoğunluğun vicdansızlığından öteye bir şey değildir. Bakıyorum da birileri çıkıp demokrasi, hak, hukuk, özgürlük nutukları atıyor. Ancak en büyük hak olan Yaşam Hakkının elden gitmesinde sadece içime sinmedi deniyor. Kusura bakmayın içinize sinmeyen bu karar sizin vicdanınızın sesinden başka bir şey değildir. Ve özür dilerim vicdansız bir adamın hakkı da, hukuku da, özgürlük inancı da kişisel sapkınlık ötesine geçememiştir.

Evet, son olayda her ne kadar kararmış vicdanların zamana yenik düşmesini görsek de ben ilk alınan karardan yani gazetecilerin özgürlüklerine kavuşmalarından dolayı umutluyum. İnsanın vicdanı kararabilir ama yok edilemez. Ve toplumsal vicdan körelmesi asla ömürlük sürmez. Elbet gün olacak o vicdanlar yanarken aklanmaya, susarken utanmaya başlayacaktır. Ve emin olun ki son dönemde pek çok kesimde gördüğüm hareketlenmeyle Türkiye’de vicdanlar yavaşta olsa yeniden paklanacaktır. Bu ülkede gün gelecek özgürlük şarkıları, el ele kol kola halaylarla, horonlarla söylenecek ve yüzü ak, sözü ak her şeyden öte vicdanı pak insanların ülkesinde güneş hak edilmiş bir aydınlıkla mutlaka bu destanda yerini alacaktır. Şimdilik herkesin yapması gereken kendi vicdanında ötekisi için birikmiş kiri temizlemektir. Aksi takdirde beklenen güneş gelmeyecektir. Ama ben inanıyorum siz katılmazsanız, çocuklarınız, onlar katılmazsa torunlarınız katılacaktır ve bu ülkede adalet mutlaka tecelli edecektir.

Bilal ERTUĞRUL

15 Mart 2012

00:11

Read Full Post »

GÜN OLUR ASRA BEDEL…

Küreselleşme karşıtlığı son 50 yılda özellikle genç kuşaklar arasında en yaygın akımlardan birisi oldu. Hayata hız katan, mesafeleri yok eden bu durdurulmaz süreç onlara göre değerleri, tarihi, coğrafyayı, zamanı kısacası insanı yok etmeye adanmış bir süreçti. Ancak aynı küreselleşme sürecinde eserleri, düşünceleri ve davranışlarıyla lokal değerlerin, efsanelerin, mitlerin kısacası bir köşede birkaç kişiye has kutsanmış güzelliklerin tüm dünyayla buluşmasını sağlayan, dünya insanlığı için çalışan büyük kahramanlar da çıktı. İşte bu kahramanlardan en önemlilerinden birisi kanımca Cengiz Aytmatov’dur.

İnsan gurbette yalnız olduğunda, yoğun temposunda kendisi için bir dinlenme fırsatı bulduğu anlarda kitaplarda arar özlemlerini. Memleketi, arkadaşları, eş dostu, dağını, çayını, yazını, kışını aklına ne gelirse kitaplar ona getirecektir. İşte bu yüzden ben de son dönemlerde Büyük Usta Cengiz Aytmatov’un bir kitabını okuma fırsatı buldum. Kitap üstadın filmini çekmek üzere Kazan’a gidip, orada rahatsızlanarak Almanya’da vefat etmesi sebebiyle ben de hep acı bir izlenim uyandırmıştı. Uzun süre okumadıktan sonra geçtiğimiz günlerde bir çırpıda okudum. Bugün bu kitap, üstat ve onun insanlığa katkıları hakkında birkaç satır karalamak istedim. Umarım layık oluruz…

Gün Olur Asra Bedel’de yazar Kazak bozkırlarında, kuş uçmaz kervan geçmez bir küçük demiryolu istasyonunda işçi olarak çalışan Yedigey’in gözünden bakıyor olaylara. Yedigey en yakın arkadaşı, yoldaşı Kazangap’ın ölümüyle başlayan, sonra onu kutsal Kazak mezarlığına gömme yolculuğuyla süren bir günde bozkırın dünkü masallarını, efsanelerini, acılarını ve insanlığın gelecek yıllara dair uzay medeniyetiyle tanışma hikâyesini inanılmaz akıcılıkla kaynaştırıyor. Yazar; 2. Dünya Savaşı’nı, Savaş sonrası çift kutuplu dünyanın en azından bir kutbundaki baskı, acı ve silinmeyen izleri, 80’li yıllar yaklaşırken dünyanın barış, huzur, iş birliği ve yüksek medeniyet düzeyinden ne kadar uzakta olduğunu anlatıyor. Bu anlatımda kullanılan Orman Göğsü Gezegeni, insan olmanın erdemiyle erişilecek yüksek medeniyetin dünyadan ne kadar uzak olduğunu aktarmak için ortaya konmuş başarılı bir Ütopya. Yazarın gözünde hırs, savaş, rekabet, her geçen gün kaybedilen değerler insanlığı öyle bir kara deliğe sürüklemişlerdir ki artık insanoğlunun özünde yatan ama dünyada hiçbir zaman ulaşamadığı medeniyet sadece rüyalarda kalmıştır. İşte bu yüzden yazar bu medeniyeti kuran başka bir insan ırkından ama başka bir gezegendeki insan ırkından söz ederek gerçekle yüzleştiriyor okuyucuyu.

Yazar romanın başında Yedigey’in gözünden 1950’li yıllarda, Stalin zulmü altında pek çok kişinin yaptığı sorgulamaları yapıyor. Sovyet sistemi ilk ortaya çıktığında eşitlik, özgürlük, herkesin kendi kendine yeteceği, dahası değerlerin kapitalizme yedirilmeyeceği bir sistem olarak bozkır gençleri gözünde bir pırlanta değerine ulaşmıştır. Ancak özellikle Stalin döneminde yapılan uygulamalar, sürgünler, baskı, hukuksuz toplum yapısı insanlara Almanlara karşı bunun için mi savaştık dedirtmiştir. Aynı insanlar Stalin sonrası dönüşümden her ne kadar memnun olsalar da zamanla eşitlik bazında değer eşitliğinin ortaya çıkmasını beklemişlerdir. Hâlbuki gerçekte ortaya çıkan değersizlik eşitliğidir.

Sovyet sisteminde tam eşitliğe ulaşma ütopyasıyla dini ve milli kimliğin yok edilmesine karşı açılan savaşın ortaya çıkardığı 70’lerin değersiz gençliği onların atalarının bu sisteme olan inançlarını tamamen yitirmelerine yol açmıştır. İşte bu inanç kaybıdır ki, Gorbaçov’un 80’lerin sonunda ülkeyi yok etmeye götüren politikalara geçmesi zorunlu hale gelmiştir. Romandan da anlaşılacağı gibi bu ruh haliyle büyütülen bir ülkede yaşlıların memnuniyetsizliği ve sisteme inançlarını kaybetmesi, gençlerin ise tamamen değersiz yetiştirilmesi 80’lerin sonunda sistemin çökmek zorunda kalmasına yol açmıştır. İşte burada ortaya çıkan; “Kanlı mı olacak, yoksa kansız mı?” sorusu belki de Gorbaçov sayesinde “Kansız ama Acılı Olacak” şeklinde cevaplanmıştır. Bu kitabı okumadan, dönemin Sovyet toplumunu tanımadan önce bende Gorbaçov’un başarısızlığıyla Sovyetleri yıkıma götürdüğünü düşünürdüm. Hâlbuki şimdi Gorbaçov’un pimi çekilip eline verilmiş bir bombayı en az tesirle imha ettiğini düşünmekteyim.

Romanda Yedigey’in devlet tarafından haksız olarak gözaltına alınıp orada ölen dostu Öğretmen Abutalip’in karısı Zarife’ye karşı önce hayranlık, sonra acımayla büyüttüğü yasak aşkı, bu aşkın karşısında karısının onun elbet kendisine döneceğini bildiği için susarak ama susma eylemiyle en büyük acıyı vererek gösterdiği erdem, Zarife’nin bu kadına gereken saygıyı gösterip yeni bir hayat için uzaklara göç etmesi en usta aşk öykülerinden kopup gelmiş bir bukle gibi insanın ruhuna saplanıyor. Üstat romanın içerisine kattığı Akademisyen Yelizarov’un sohbetleri üzerinden aktardığı binlerce yıllık bozkır efsaneleriyle insanın düne ne kadar özlem duyduğunu, onsuz hiçbir zaman tamamlanamayacağını göstermesi de tam anlamıyla şaheser.

Her zaman bozkırın sözcüsü olan ancak insanın özüne, değerlerine ulaşmasıyla mümkün olabileceğini düşündüğü yüksek medeniyet hayalini de bırakmayan Cengiz Aytmatov’un bu romanın da biraz hayal kırıklığı da sezinliyoruz. Özellikle Soğuk Savaş sırasında yaşanan acılara birebir şahit olduğunu düşündüğümüzde yazarın karamsarlığının sebepleri de kolayca açığa çıkıyor. Teknolojinin, kalkan sınırların, artan paylaşımın, iş birliğinin insanoğlunu tarihte hiçbir asırda ulaşamadığı bir seviyeye çıkaracağına inanan yazar, tüm bunlara rağmen hırs, üstünlük duygusu ve kişisel çıkarlar için toplumların köleleştirilmesi karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşamış, romandaki Orman Göğsü Gezegeni’nde bu medeniyete erişmiş bir başka insan ırkıyla iletişim kurulmasına rağmen, iki büyük devletin onlara dünya kapılarını kapatmasını metaforunu da bu amaçla kullanmıştır.

20. yüzyıl teknolojinin şaha kalktığı, zamanın hiç olmadığı kadar hızlı aktığı, savaş, gözyaşı ve acının hiç sonlanmadığı dahası her gelişmeyle değerlerin hedef alındığı, değersiz toplumların planlandığı bir yüzyıl oldu. Ancak böyle bir yüzyılda kendi çıktıkları toprağın sesine kulak veren, ondan beslenen ama evrensel düşünen, tarihle, insanlar, acıyla, gözyaşıyla, aşkla ama en özde insan olmanın her türlü güzelliğiyle eserler veren büyük insanlar da çıktı. İşte bu insanlardan birisi benim Çukurova’mdan çıkan Yaşar Kemal, bir diğeri Kırgız Bozkırının asi ruhu Cengiz Aytmatov. Dünyayı anlamak için insanı anlamalıyız, insanı anlamak için, onun özünü, beden bulduğu toprağı anlamalıyız. Yani her şeyi anlamak için yukarı bakmak yerine önce aşağıya, köke bakmalıyız. İşte bunu yapan üstatlara selam olsun. Bunu yapan Üstat’ın kabri huzurla dolsun… Günü geldiğinde Noyman Ana’yla, İnce Mehmet’le, Köroğlu’yla, Karac’oğlan’la, Heredot’la, Homeros’la buluşuncaya kadar hoşça yat usta. Ruhun şad olsun…

Bilal ERTUĞRUL

09 Mart 2012

19:16

Read Full Post »

Older Posts »