Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘neden severiz’

MACERADIR…

Son günlerde neredeyse her saat dinlediğim bir şiir var: Yılmaz Erdoğan’ın seslendirdiği Maceradır şiiri. Van depremi için Şişli Belediyesince düzenlenen Türkülerimiz Van İçin etkinliğinde söylemiş. İnanılmaz bir şiir. Zor zamanlarımızda yaşadıklarımıza, sırf daha mutlu yarınlar için canından olanlara, dışlananlara bakınca düşüncelere dalmama sebep oluyor. Gerçekten Macera mıdır bir ülkeyi sevmek? Hele de Türkiye gibi bir ülkeyi sevmek. Bugün biraz bu konu üzerinde durmak istiyorum.

Öyle bir ülke düşünün ki medeniyetin doğduğu topraklarda kurulmuş olsun. Eldeki verilere göre yazının ilk kullanıldığı, ateşin bulunduğu, medeniyetlerin asırlarca bir o yana bir bu yana göçüp gidenler üzerinden bir parça bıraktığı topraklarda. Dinlerin merkezlerine olabildiğince yakın, onların serüvenlerinde mihenk taşlarına sahip olan topraklarda. İlahi dinler dışında Uzak Doğu dinleri hariç Avrupa’nın Asya’nın tüm Pagan inançlarının oluşturulduğu topraklarda. Bilimin medeniyeti İyonya’lı alimlerin, insani değerlerin, dünya insanlığının pirleri Mevlana, Yunus Emre gibi nice pirlerin ayak bastığı, yurt edindiği topraklarda. Medeniyetin yüzyıllardır yurt edindiği topraklarda kurulmuş olsun. Ama gelin görün ki onu sevmek hele de bedel ödemeden sevmek maceradan öteye olmasın. Sahi siz de düşünüyor musun bunları? Hani arada isyan edip alıp başınızı gitmek istediğiniz zamanlarda…

İşte bu düşünceler içerisindeyken, bu ülkeyi neden sevdiğimi, onca sıkıntısına derdine rağmen neden ruhumun derinliklerinde bir yerde ondan ötesini düşünmediğimi anlamama yardımcı olan bir şair çıkageldi. Ahmed Arif… Aslında uzun yıllar önce henüz 10’lu yaşların başındayken duymuştum ilk onun adını. Yılmaz Erdoğan’ın seslendirdiği Ankara şiirinde Ustam diye hitap ettiği bir şiirde duymuştum. Üniversiteye kadar ders kitaplarımda onlarca şaire yazara rastlamış, kimisini merak edip araştırmıştım da. Ancak Ahmed Arif belki de memleketi birilerinden çok sevdiğinden yer almamıştı o Talim ve Terbiye Kurulu patentli kitaplarda. Hâlbuki şu dizeler nasıl yer bulamamıştı o kitaplarda…

Gör, nasıl yeniden yaratılırım, Namuslu, genç ellerinle.

Kızlarım, Oğullarım var gelecekte,

Her biri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden, Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende, Anlıyor musun ?…

Evet, Üstat Anadolu şiirinde bazen hepimizin düştüğü bu memleketi neden sevdiğimizi ya da sevmek zorunda olduğumuzu, üstlendiğimiz yükü böyle anlatıyordu ama ne yazık ki bu ülkenin onlarca genç kuşağı bu satırları duymadan memleketi kuru kalabalık laf dizeleriyle sevmeye çalışıyordu. Tekrardan başa dönelim. Evet, severim bu ülkeyi, Anadolu’yu. Her karış vatan toprağı. Hiçbir çıkarın, hiçbir hain emelin ve kuru laflarla bile değerinden hiçbir şey kaybetmeyecek olan vatanın sevdası sebepsizdir. Nedensizdir ve aslında hükümsüz olmalıdır. Ancak ne yazık ki uzun bir zamandır memleket sevmek, sevmeyi bırakın bir memleket istemek bile macera bu topraklarda…

Nasıl maceradır kardeşim, işte isteyen istediği kadar seviyor derseniz ki demekte de sonuna kadar özgürsünüz, o zaman bu vatan için toprak altında yatanlara bakın derim. Sırf daha güzel bir yarın için prangalar eskitenlere bakın. Hani şu yatağınızda rahatça uyurken demir parmaklıkların neden halen bu memleketin en güzel şarkılarında vazgeçilmez olduğuna bakın. Bir de şu vatan için neler yaptığımıza bakın. Cennet vatanın dört bir yanında akan gözyaşları, durmayan kan, uslanmayan akıllara ve hani şu bizi bizden çok sevdiği için yananlara. Artık bu ülkeyi sevmek acıyı bal eylemenin ötesinde olmalıdır. Artık bu ülkeyi sevmek benim gibi sevmiyorsan ÇEK GİT demenin ötesine geçmelidir. Ve artık bu millet uzunca bir süredir uyuduğu uykudan uyanmalıdır. Dedim ya bu topraklarda yaşarken bu toprakları sevmek bir seçim değil yükümlülüktür. Ve emin olun her yükümlülük neresinden bakarsanız bakın en büyük maceradır. Hele bu ülkeyi niye sevdiğini anlamamış olanlara, bunu anlatmak, can vermeden, doğmamış çocuğunu görmeden, sabah okula giden küçük bir kız çocuğunun “Baban nerede” diye sorulara maruz bırakmadan yapabilmek ne derseniz deyin maceradır.

Bu güzel toprakların karşılıksız sevildiği, karşılıksız sevenlerin de en az karşılık bekleyenler kadar sevildiği ve anlaşıldığı günlerde buluşmak dileğiyle… O zamana kadar ben bir maceradayım ararsanız en yakın toprağı avuçlayıp koklayın, o zaman anlarsınız…

Bilal ERTUĞRUL

28 Mart 2012

21:03

Reklamlar

Read Full Post »

OĞULLAR VE SEVGİLİLER…

ASLINDA KİMDİR SEVDİĞİN, YA DA NEDEN SEVEMEZSİN SENİ EN ÇOK SEVENİ…

İnsanoğluyla yaşıt bir duygudur aşk. Hz. Adem’le Havva’dan bu yana aşık olmayan hiç olmadı bu dünyada. Kimisi asla erişemeyeceklerini sevdi, kimisi bir tek kendisini seveni sevmedi geriye kim kalmışsa sevdi. Peki, insan niye sevdi? Özelde kendi hikâyelerimden daha rahat anlatacağım için bir erkek neden sever? Ne arar sevdiklerinde, kimdir onlarda gördüğü, neden bazen kendisini sevene de, kendisine de binlerce acı çektirip asla mutlu olmaz ve sonunda neden pek çok kişi hep bir ağızdan son asrın büyük ozanı Aragon’un dediği gibi “Mutlu Aşk Yoktur…” der… İşte bu sorulara cevap arayan bir kitap okudum geçenlerde. 19. Yüzyıl sonu, 20. Yüzyıl başı İngiliz edebiyatının büyük romancılarından D. H. Lawrence’ın kaleminden çıkmış, bu soruları sanayi toplumunun başlangıcında, İngiliz kırsalında yaşayan bir ailenin yaşamından cevaplamaya çalışan kitabın adı: Oğullar ve Sevgililer…

Yazarın ailenin 3. Çocuğu Paul’un gözünden aktarmaya çalıştığı sorunsalın temeli anneler, oğulları ve onların sevgilileri arasındaki çözümsüz paradigmaya yoğunlaşmıştır. Paul’un ailesi araştırmalara göre en azından her 2 aileden birisinde olan aile içi huzursuzlukla sınanmaktadır. Sarhoş, karısına ilgisini kaybetmiş bir baba, her şeye rağmen kocasını çekip bırakacak güce sahip olmadığını düşünen, bunun yerine tüm sevgisini çocuklarına veren bir anne ve annelerine bağlılıkları zamanla babaya düşmanlığa dönüşen, çocukluktan itibaren tek hayalleri annelerinin mutluluğu olan ancak zamanla bu istek saplantıya dönüşünce ilerde beraber yaşayacakları kadınlarda annelerini arayan, onsuz yapamayan ve aslında tahmin ettiklerinin çok ötesinde bir güçsüzlüğe düşmüş bulunan çocuklar. Zamanla büyüyen çocuklardan büyük abi William’ın Londra’ya göçü, orada çalışması, ailesine, annesine zamanla azalan ilgisi ama orada ulaşamadığı mutlulukla erken gelen ölüm romanın başlangıcında ciddi bir hüzün katıyor okuyucuya.

Yazar işte burada sanayileşmenin başladığı İngiltere üzerinden belki de 1980’lerin Türkiye’sini, ya da her hangi bir ülkenin kırsaldan kente dönüşümünü o kadar iyi detaylandırıyor ki romanın başyapıt olması da özünde bu detaylandırmada yatıyor. Yazarın yaptığı detaylandırmalarda özellikle doğa, tarlalar, çiçekler, hayvanlar ve çiftlik yaşamı üzerinde duruluyor. İşte tam bu noktada Paul’un ilk aşkı ortaya çıkıyor: Miriam. Annesi ve Paul’un annesinin arkadaşlığıyla başlayan arkadaşlık ilk önce ergenliğe henüz girmemiş çocukların arkadaşlıkları gibi gerilimli ama nefret ya da aşk gibi güçlü duyguları barındırmadan başlıyor. Zamanla ergenlik dönemiyle beraber aşk ve nefret paradigmasında buluyor kendilerini bu genç aşıklar. Yazarın buradaki aşk ve nefret ilişkisi kanımca inanılmaz gerçekçi. İnsan sevdiğinde en ufak bir güzellikten destanlar çıkarmasını bildiği gibi onu kırıp, hakaret ederek, ona hiçbir zaman söylemeyeceği şeyleri söyleyerek üzmeyi, zamanla ondan uzaklaşmayı da ister. İşte burada Fuzuli’ye dönerim aniden acaba gerçekten Kavuşmak aşkı bitirir mi? Acaba gerçekten aşk ayrıyken her iki tarafın parça parça yazdığı bir mutluluk ütopyası mıdır? Kanımca biraz öyledir. Çünkü öyle olmasa parmağına bir diken batmaması için dünyanızdan vazgeçeceğiniz sevgilinin en narin yerinden kalbinden niye an be an yaralarsınız. Neden gözyaşlarında kendinize sahte bir mutluluk yaratırsınız. O zaman aşk ve nefret en azından beşeri aşkta vazgeçilmez bir ikilemdir ve yazar da bunu en güzel şekliyle anlatmaktadır.

Paul zamanla Miriam’la olan çekişmelerden zevk almamaya başlar, ergenliğe ulaşmış farklı arzular duymaktadır. İşte bu noktada annesinin de hiçbir zaman Miriam’a ısınamaması bu ilişkiyi sonlandırmasına yol açar. Anne her şeyini çocuklarına verip, büyük oğlunu da kaybedince Paul’de yaşam amacını, tüm varlığını görür. Ve zamanla annenin çocuğu üzerindeki etki öyle bir seviyeye gelir ki çocuğun hayat yolculuğunda vazgeçilmez bir parçası haline gelir. Paul Miriam’da en yüksek erdemi görmesine rağmen onunla evlenmeye yanaşamaz, çünkü ona göre bazı duygulardaki yoksunluğu, toyluğu hayatta evlilikle girilecek bir dehlizi anlamsız kılar. Paul gençliğin de verdiği heyecanla zamanla erdem ve haz arasında bir ikilemde bulur kendini. Bu ikilem onun annesinin de gördüğü ama elinden bir şey gelmediği bir ikilemdir.

Paul işte bu sıkışıklık sırasında kentte işe başlar. Kent kırsala oranla daha dünyevidir. Orada haz ön plana çıkar. Zamanla Paul bunun farkına varacaktır ama bu çemberden kurtulmayı açıkçası pek de istemeyecektir. İşte bu dönemde daha önce Miriam vasıtasıyla tanıştığı otuzlarında bir dul kadınla yani Clara ile tanışır. Clara başta Paul’e ukala tavırlarıyla çekilmez gibi gelir. Ancak zamanla onun aradığı hazzın adresi olduğunu anlar ve Miriam’dan iyice uzaklaşıp ona yönelir. Kadın boşanmamış ama kocasından ayrı yaşamaktadır. Aynı yerde çalışmaya başlamalarıyla Paul’un bu olgun kadına ilgisi giderek arar. Paul ve Clara başkaları anlamasa da gizli bir aşk yaşarlar. İşte burada kadının değer yargıları, toplumun onu suçlayacak olmasından duyduğu tedirginlik ve erkeğin vurdumduymazlığı arasındaki gerilim had safhaya çıkar. Yazar burada geleneksel toplumda ilişkiler, erkeğin kadına oranla daha az sorgulanışını çarpıcı bir biçimde ortaya koyar. Az biraz düşününce bu durumun halen devam ettiğini görmek ise zamanın her şeyi silip götüremediğini açıkça gösterir. Anne Paul üzerindeki hakimiyetini kaybedeceği düşüncesiyle Miriam’a karşı çok tepkili olmasına rağmen, Clara ile ilişkiye olumlu yaklaşır. Burada da bir erkeğin sevgisi üzerine bir önerme gelir aklıma. Erkek annesi dışında sadece bir kadını sever. Eğer onla hayatını birleştirirse hayatta bağımsızlığını ve adam olmayı kutlar. Ancak onunla evlenemezse zamanla bir ana kuzusu olmaktan öteye gitmez. Kanımca her erkek bu çekişmeyle hayatının bir yerinde karşılaşır ve aldıkları karar ömür boyu hayatlarını etkiler.

Romanın sonlarında Paul Clara’da bulduğu hazdan soğur, tekrar Miriam’ı düşünür ama onu hak etmediği gerçeğiyle yüzleşince bu emelinden de vazgeçer. Clara’nın kocasının hastalığında onunla diyaloğunu geliştiren Paul, hiçbir kadının hayatı boyunca ilk erkeğinden vazgeçemeyeceğini düşünmeye başlar. Annesinin kaybıyla yapayalnız kaldığını düşünen Paul Clara’nın kocasına dönüşünü anlayışla karşılar. Romanın sonunda Miriam’la karşılaşan Paul’e genç kız son bir kez evlenmeyi önerir. Burada da ilk erkeğin unutulmayışı öne çıkarılır. Ancak Paul için ilk kadınla kurulacak mutlu yuva seçimini annesinden yana yaptığı an bitmiştir ve bu sebepten genç kıza gidemez. Roman zamanında yapılan tek bir seçimin ömür boyu ödenecek bedeller getirdiği, annelerini seçenlerin hep bir anne arayacağını, onu bulamadığında ise tamamen mutsuzluğa hapsolacağını göstererek pek de mutlu olmayan bir sonla biter.

19. yüzyıl ve 20. Yüzyıl İngiliz romancılığının bağlantısını oluşturan yazarlar arasında önde gelen Lawrence’n bu eseri, aşk, anne ve sevgililer arasında yapılan seçimler, kır ve kentin ayrışmış kavramsal analizi ve mükemmel doğa tasvirleriyle tam anlamıyla bir başyapıttı. Herkesin anne, sevgili ya da oğul olarak bir gün başından geçebilecek bir olaydan çıkan roman kimi sevdiğimizi, niye sevdiğimizi ve kutsal aşk duygusuyla dünyevi hazzın kavgasını en ince ayrıntısıyla anlatan, bize bizi ama itiraf edemediğimiz biçimde aktaran bir şaheser olan romanı herkese öneririm.

Bilal ERTUĞRUL

16 Mart 2012

23:17

Read Full Post »