Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Nedir’

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 6…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 6…

Geçtiğimiz hafta içerisinde başladığım bölgedeki son gelişmeler hakkındaki fikirlerimi sizlerle paylaştığım bu yazı dizisinin son yazısına gelmiş bulunmaktayım. Bu yazımda son yazımda yaptığım bölgesel değerlendirmenin bir sonucu olarak geldiğim Suriye analizi noktasında Suriye’yle ilgili olası senaryoları ve bunların olabilirliklerini paylaşacağım.

Bu yazı Suriye ismin bugünkü ülke topraklarının tamamı için kullanacağım son yazılarımdan birisi olabilir. Beşar Esad her ne kadar uluslar arası arenada İran, Rusya ve Çin tarafından korunsa da her geçen gün artan muhalif baskı, adamlarında oluşan korku sebebiyle Suriye lideri olarak kalamaz ve kalmayacaktır. Ancak Esad ve adamları Suriye’nin bundan sonra tek bir lideri olmasına da izin vermeyeceklerdir. Bu bağlamda Esad’ı destekledikleri bilinen Alevi Araplar ve Hıristiyan Araplar Akdeniz sahilinde küçük bir devlet kuracak ve bu devlet Rus savunmasıyla korunacaktır.

Esad’ın akıllıca bir davranış olan bu küçülme ve kendi adamlarınla yaşama yerine Şam’ı elinde tutmayı denemesi halinde ise sonu Kaddafi’den farklı olmayacaktır ve kendisinin yaptığı gibi canice katledilecektir. Esad’ın kendi bölgesini kurması halinde Sünni Araplar Suriye’nin diğer kısımlarına egemen olacak ve kendi yönetimlerini kuracaklardır. Burada özellikle Kuzey’de yaşayan Kürtlerin sistemdeki temsil oranları önemli bir detay olacaktır. Eğer Özgür Suriye Ordusu ve Meclisi, Kürtleri sisteme dahil ederse Suriye iki parça halinde yani Esad bölgesi ve Sünni Arap – Kürt Bölgesi halinde yoluna devam edecektir. Aksi takdirde Kürt Bölgesi’nde yaşanacak ayrılık ya da Esad’la birleşme hareketleri bugünün Özgür Suriye Ordusu’nun Şii İran ve onun güdümündeki Irak, Esad – Kürt Ortak Bölgesi ve İsrail arasında kalması yüksek ihtimal taşımaktadır. Böyle bir gelişme muhalefetin Şam merkezli yalnız ve çaresiz bir bölgeyi yönetmesi sonucunu doğuracak ve bu bölge uzun ömürlü olmayacağından savaş çok kısa süre sonra yine bu topraklara gelecektir.

Bunun yanında tıpkı Mısır’da olduğu gibi muhalif kesimin aşırı İslamcı olarak tanımlanması, aralarında El Kaide dahil olmak üzere dünya tarafından terör örgütü olarak adlandırılmış grupların yer alması ve bu grubun olası bir grup liderliği yakalaması da mümkündür. Bu bugün bu gruplara sınırsız destek veren Türkiye ve Amerika’nın yarın hemen yanı başımızda yeni bir Afganistan ve Taliban yaratmaları olasılığı da doğurmaktadır ve bence şu anda her kesimde gözden kaçan, uzun vadede bize en çok zarar verebilecek olan ihtimal tam da budur. Bu düşünce ışığında Suriye olayında Esad’ın devrilmesi bir caninin sonu olacağı gibi dikkatsizlik durumunda o caniden çok daha tehlikeli bir canavarın doğması ihtimalini de taşımaktadır ve buna özellikle Türkiye kesinlikle izin vermemelidir.

Suriye konusuna değinmişken son dönemde Türkiye’nin en büyük korkularından olan olası bir Kürt Bölgesi ve bunun Kuzey Irak’la birleşme ihtimalini de değerlendirmek istiyorum. Her zaman ve her fırsatta söylediğimiz gibi Orta Doğu’da cetvelle çizilen sınırlar Kürtler kadar hiçbir milleti olumsuz etkilememiştir. Suriye, Irak, İran ve Türkiye arasında 4’e ayrılmış olan Kürtler bu duruma 1. Dünya Savaşı sonrası sınırların dini temeller alınarak çiziliyormuş gibi yapılmasıyla düşmüştür. Ancak dünyada özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonucu oluşan her ulusun kendi devletine sahip olma fikri onları da etkilemiş ve bu durumu doğal kabul etmeyi bırakmışlardır. İşte bu anlayış değişimidir ki bugün bölgenin diğer ülkelerinde ciddi bir korku yaratmıştır.

Baştan belirtmek durumundayım ki 4 ülke arasında hiçbir Kürt azınlığı Irak’taki Kürtlerin sahip olduğu bölgesel ekonomik kaynaklara sahip değildir. Bu durum diğer ülkelerdeki Kürt oluşumların güçlenmesini engellediği gibi ciddi terörist akımların ve silahlı mücadelelerin oluşmasına yol açmıştır. İşte bu bağlamda düşünüldüğünde Suriyeli Kürtlerin bağımsız bir devlet kurması ekonomik ve bölgelerindeki nüfus dağılımı incelendiğinde mümkün değildir. O halde Suriye merkezli bir bağımsız Kürt devleti üzerinde tartışma geliştirmek abesle iştigaldir. Ancak ülkedeki Kürt azınlığın Esad ve Baas dönemindeki gibi yok sayılması ve yok edilmeye çalışılması da en az bir önceki anlayış kadar ulaşılmaz ve düşünülmezdir. Bu durum Suriyeli Kürtler için sadece ve sadece iki seçenek oluşmasına yol açmaktadır. Bunlardan ilki Esad’ın Şam’ı kaybetmesi sonrası oluşmasını beklediğim iki ayrı Suriye’den birinde yer almak diğeri de Kuzey Irak’taki Kürt bölgesiyle olası bir birleşme imkanı arayıp uzun vadede Kürt Devleti’nin bir parçası olmaktır. İlk seçenekte kendi içinde iki ayrı ihtimal doğurmaktadır. Bunlardan ilki ve bana göre en zoru Kürtlerin bir kez daha Esad’la işbirliği yapıp Kuzey ve Batı Suriye’de yeni bir devlet oluşturmalarıdır. Halep’in Esad tarafından kaybedilmesiyle coğrafi bağı bulunmayacak olan bu seçenek aynı zamanda Kürtler ve Esad arasında yaşanmış tarihsel gelişmeler incelendiğinde de imkansızdır. Ancak yine de Esad’ın zor durumda olması, değişmek zorunda kalması ve Kürtlerin Muhalif gruplarda adil bir şekilde temsil edilmediklerini düşünmesi bu seçeneğin hayata geçirilmesini imkan dahiline alacaktır.

Diğer seçenek olan Kürtlerin muhalif gruplarla beraber yeni Suriye’de çok daha önemli roller alarak birleşik bir Suriye’nin parçası olması şu anda en muhtemel seçenektir. Bu yönde son dönemde Muhalif Suriyelilerin başına bir Kürtün geçmesi, Kürt grupların daha fazla temsil alması olumlu adımlar olmuştur. Aynı zamanda Kürt bölgesinin bağımsızlık için yeterli ekonomik kaynağı olmaması, Muhaliflerin dört yanları karşıtlarıyla çevrilmişken en önemli destekçileri Türkiye’yle doğrudan temas halinde olmak için Kürt bölgesine ihtiyaç duyması bu işbirliğini iki taraf için de hayati boyuta ulaştırmıştır. Bana göre kısa vadede en muhtemel oluşum bu oluşum olacaktır.

Kürtlerin Suriye’nin bir parçası olmak dışındaki tek alternatifleri olan Kuzey Irak Kürtleriyle birleşip bağımsız Kürdistan kurması ise bana göre orta vadede düşünülecek bir gelişmedir. Kısa vadede Iraklı Kürtlerin henüz ayrılmaya hazır olmaması, bu ayrılığın Türkiye tarafından şu ya da bu şekilde kabul edilmeden hayata geçirilmeyecek olması bu düşüncemi destekleyen savlar olarak masada durmaktadır. Ancak orta vadede Suriye muhalefetinin kontrolden çıkıp aşırıya kaçarak bölge için sorun haline gelme olasılığı bağımsız bir tampon bölgenin Türkiye ve bölge çıkarlarına uyması bu seçeneği güçlendirebilecek gelişmelerdir. Ancak bahsettiğim olayların oluşması için Türkiye’nin iradesi olmazsa olmazdır ve Türkiye’nin kontrolü olmadan bölgede bir Kürt devleti olma ihtimali imkansızdır.

Bilal ERTUĞRUL

7 Ağustos 2012

01:01

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 5…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 5…

Bu yazı serisinde sizlerle her geçen gün ısınmakla beraber 18 aydır ülke gündemimizi meşgul eden, dahası gelecek yıllarda etkilerini çok daha fazla hissedeceğimiz Orta Doğu ve özelde Suriye’de yaşanan gelişmeler, bunların tarihi temelleri ve yarınlara dönelik olası sonuçları üzerinde fikirlerimi paylaşmak istedim. Bu yazı dizisinin son yazılarında kısa ve orta vadeli gelecek için yaptığım tahminleri bildireceğim. Kısa ve orta vadeli çünkü Orta Doğu’da uzun vade henüz hayal edebileceğimiz bir şey değil!

Öncelikle artık hepinizin malumu olduğu şekilde Orta Doğu bir daha asla eski Orta Doğu olmayacaktır. Arap Baharı bölgede yüzyıl önce yaşanan dönüşümü tamamlamamış aksine bambaşka bir yere taşımıştır. Etnik kökenlere bakıldığında 4-5 unsurdan oluşan, dini inançlara bakıldığında İslamiyet, Yahudilik ve az da olsa Hıristiyanlığın bulunduğu bölgede doğal sınırlarla bugünkü sınırlar arasında ciddi farklar mevcuttur. Doğal sınırlar oluşması durumunda 5-6 devletin varlığının yeterli olacağı bölgenin daha da parçalanmaya gitmesi, benzerliklerin değil de farklılıkların önem kazanması orta vadede barışın bölgeye gelmekte yine zorlanacağını gösteren işaretler olarak gözüme çarpıyor. Şimdi isterseniz önce genel bir bölgesel gelecek tahmininde bulunup, daha sonra özelde Suriye’yle ilgili olası senaryoları inceleyelim.

GENEL BÖLGESEL ANALİZ

Orta Doğu tarihi bir dönemden geçiyor ve hiçbir şey daha önce olduğu gibi olmayacak. Önce Irak’ta Saddam’ın koltuğunu kaybetmesiyle başlayan, Mısır, Libya ve Tunus’ta yaşanan Arap Baharı’yla yayılan bu dönüşüm süreci sonunda bizim sınırlarımıza kadar geldi. Sürece önce temkinli yaklaşan Türkiye Libya’da olaya geç dahil olmanın getirdiği eksiklik duygusuyla Suriye konusunda herkesten bir adım önde olma politikasını uyguladı. Önce Esad’a asla uymayacağını bildiği demokratik dönüşümü tavsiye eden Türkiye, daha sonra muhaliflerin sınırları içinde örgütlenmesine izin verip onlara en fazla destek çıkan ülke olarak ön plana çıktı. Türkiye’nin Ak Parti dönemi aktif dış politikası ve sınırlarında yaşanacak bir değişimden ayrı durma durumu olmadığı için hak verdiğim bu politikada bazı hesaplama hataları olduğunu düşünmekteyim ve bunları da sizlerle paylaşmak istiyorum. Öncelikle az önce de belirttiğim gibi kesinlikle ve kesinlikle bu sürece dahil olmamız hatta yapabildiğimiz kadar yönlendirmemiz gerekmekteydi ve bu konuda acele edildiği gibi eleştirilere tamamen karşı çıktığımı belirtmeliyim. Bence Türkiye şu ana kadar süreçte önemli rol oynadı ve bundan sonra da bu aktifliğini sürdürmeli. Ancak ve ancak muhalif grupların yapısı, Libya’da olduğu gibi bir zaman sonra kontrolden çıkıp kendi cinnet dönemlerini yaşatma ihtimalleri dikkatle takip edilmeliydi ve bence bu konuda geride kalındı. Örneğin muhalif bölgelerde Türkmenler ve Türk mallarına verilen zararlar, Hatay’da yaşanan sıkıntılar hep bu eksik tanımlamanın bir sonucuydu. Aynı zamanda Türkiye’nin de Sünni bir ülke olması sebebiyle Sünni de olsa muhalif gruplarda aşırıya kaçan ve İslam’ın ruhuna aykırı bulduğum yapılanmalarda engellenmeli ve bence u konuda da yeterince söz sahibi değiliz. Olası yeni Suriye’nin bu muhalif yapı ve kimlikle daha katı olacağı, aşırı İslamcı grupları barındırabileceği ve bunun da herkesten önce Türkiye’ye ciddi sorunlar yaratacağı dış basında her zaman değinilen bir konuyken Türk kamuoyunun bu durumdan habersizmiş gibi davranması da muhtemel sıkıntılara hazırlıksız yakalanma ihtimalimizi arttırmaktadır. Ancak hiçbir şey için geç kalınmadığını belirterek bu noktadan sonra bu detaylara dikkat etmenin bize uzun vadede huzurlu bir komşuluk ve barış yaşatacağını da belirteyim.

Suriye dışında Mısır ve Libya’da da benzer yapıda grupların bir şekilde iktidarı ele geçirmesi uzun vadede bölgede hem Şii – Sünni gerilimini hem de Arap – Yahudi gerilimini arttırabilecek gelişmelerdir. Nitekim her ne kadar bizim basınımızda yer almasa da Ramazan ayında İsrail’le Mısır arasında yaşanan ve şu ana kadar 50’ye yakın kişinin öldüğü çatışmaların zaman içerisinde yaygınlaşmasının beklenmesi bu yönde hiç de iyi olmayan ilk işaretler olarak kabul edilebilir. Bu tarz haberlere kulaklarımızı kapatmak yerine bunları dikkatle takip etmek, demokrasi ve barışçıl dış politika deneyimlerimizi bu yeni yönetimlerle paylaşmamız uzun vadede bölgesel barış açısından çok ama çok önemlidir. Dahası Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın bölgede sahip olduğu etki de tam da bu aşamada kullanılmalıdır. Aksi takdirde bugün Türkiye’de çok olumlu yaklaşılan Mısır’daki Müslüman Kardeşler ve Suriyeli muhaliflerin uzun vadede ülkemize ve bölgeye vereceği zarar tahminlerimizin çok daha ötesine geçme riski taşımaktadır.

Orta Doğu bir daha asla ve asla eskisi gibi olmayacaktır ve diktatörler devri kapanmıştır. Bu dalga her ne kadar sürecin başlatanı Amerika ve Türkiye’de istenmese de günü geldiğinde Körfez ülkeleri ve Arabistan’a da dayanacaktır. İşte o aşama Türkiye için bugün savunduğu değerlerin önemini ve gerçekten bu değerlere inanılıp inanılmadığını gösterecektir. Ancak ondan önce bölgede aşırı İslam’ın tırmanışta olduğu gerçeği kabullenilmelidir. Bu kabullenişle beraber bölgede atılacak adımlarda çok daha önemli olacaktır. Aynı zamanda Şii – Sünni gerilimi ve Arap – Yahudi geriliminin her geçen gün arttığı bu gerilim tırmanışının bizi çok da uzak olmayan bir gelecekte yeni bir savaşa sürükleyebileceği ve bu savaşların öncekilere benzemeyeceği de dış politika yapıcılarımızın unutmaması gereken bir gerçektir. Türkiye şu ya da bu şekilde bu süreçte bölgenin kendisine benzemesi istenilen ülkedir ama bölge ülkeleriyle arasındaki deneyim farkı, sürecin pek fazla bilinmeyen denklem içermesi bundan sonrası için riskleri ve ne yazık ki çoğu olumsuz olasılıkları arttırmaktadır. Orta Doğu’nun bundan sonra asla eskisi gibi olmayacağını bilip buna göre değerlendirmeli, bahsettiğim olasılıkları her zaman ihtimal dahilinde tutup bundan sonra bu yönde bize her açıdan bağlı bu eski topraklara bakmalıyız.

Bilal ERTUĞRUL

6 Ağustos 2012

21:43

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 4…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 4…

Şimdiye kadar sizlere genel olarak Arap Baharı ve Orta Doğu’da son yıllarda yaşanan gelişmeler, olası sonuçları ve özelde Suriye sorununun altında yatan sebepleri, çıkarları ve hesapları aktarmaya çalıştım. Şimdi olaylara yani realiteye bakıp sebeplerimizle onları birleştirelim.

ABD ve Batı’nın Büyük Orta Doğu Planı kapsamında Irak ve Afganistan’a yerleşmesi, İsrail Lübnan Savaşı derken bir süre sonra planın savaş yoluyla uygulanamayacağı anlaşıldı. Halk desteği ve bunun bizzat halklar tarafından yapıldığı gösterilmek zorundaydı. Ancak bu şartlar oluştuğunda plan tekrar uygulamaya sokulabilirdi. Birkaç yıllık aradan sonra da nitekim uygun ortam oluşacaktı. 2008 ekonomik krizinden sonra artan yoksulluğun sosyal patlamaya dönüşmesi sonucu Tunus’ta başlayan olaylar Mısır, Suriye ve Libya’ya taşındı. Burada tuhaf olan aynı dönemde çok daha sert ülke içi protestolarla karşılaşan İsrail ve bölgenin en sert, en dikta rejimi olan Suudi Arabistan’ın bir şekilde bu dalganın dışında kalmasıydı. İşte o andan itibaren Arap Baharı’yla Büyük Orta Doğu Projesi arasında ilişki olup olmadığı üzerine kafa yordum ama açıkçası son döneme kadar netleştiremedim. Şimdi bu netleşme sürecindeki olayları hatırlayalım.

Sürecin gelişimi aşamasında sırasıyla önce Tunus sonra Mısır son olarak da Libya liderleri görevlerinden ayrılmak zorunda kaldı. Bu ülkelerde temsili rejim değişiklikleri yaşandı. Bahreyn’de olaylar sert kullanılarak bir şekilde bastırıldı ama bir başka sert güç kullanan ülke de yanı başımızdaki Suriye’de olayların en kanlı hali yaşanmaya başladı. 2012 yılıyla beraber artan çatışmalar sonucu binlerce insan ülkelerinden, yerlerinden olurken çeşitli katliamlarda her ki tarafta binlerce kişinin canını aldı. Bugün artık Beşar Esad rejiminin son kale olarak düşündüğü Halep’te yaptığı savunmaya çevrilen gözler buradan gelecek bir mağlubiyet haberinin Beşar Esad için de “son” anlamına geleceğine inanıyorlar. Sıradan insanlar olarak bizler için Beşar Esad’ın gitmesi olayların bitmesi anlamına gelse de bana göre Suriye ve genel anlamda Orta Doğu’da taşların yerinden oynayacağı çok ama çok daha tehlikeli bir sürecin başlangıcı olacaktır. İsterseniz önce Beşar Esad’ın gitme ihtimalini bu ihtimalde Türkiye’nin oynadığı rolü inceleyip sonra olası gidiş senaryoları üzerinden genel resme bakan bir yazıyla serimizi sonlandıralım.

Beşar Esad 31 Temmuz tarihinde halkının karşısına yazılı bir açıklamayla çıktı ve Halep’te yaşanan çatışmalardan çıkacak sonucun ülkenin kaderini belirleyeceğini söyledi. Bu açıklama bir anlamda çaresizliğin de açıklamasıydı. Çünkü Beşar Esad da en az bizler kadar birkaç silahlı küçük gruptan ibaret başlayan bırakın Halep gibi ülkenin can damarı ikinci büyük şehrini alacak kadar büyük olmayı kasaba alacak kadar güçlü olmayan muhalefetin gün geçtikçe güçlenerek bu noktaya geldiğini ve daha da güçleneceğini ya da güçlendirileceğini biliyor. Bu bağlamda da Halep’te tüm gücüyle son savunmasını yapıyor. Peki nasıl oldu da bu muhalefet güçlendi diye sormuyor çünkü muhalefetin Türkiye aracılığıyla uluslar arası toplumdan aldığı maddi ve manevi desteği çok iyi biliyor. Evet, başta muhaliflerin eğitimi, silah sağlanması gibi pek çok konuda açık kart oynayan Türkiye’de bu oyunun sonunu merak ediyor.

Olayın sonunu kendi yaklaşımıma göre sizlere aktarayım. Bana göre Halep çatışmaları öyle birkaç gün değil belki haftalar belki de birkaç ay sürebilecek boyuttadır. En azından şehrin ve kuzey bölgesinin tam kontrol altına alınması için bu süre gereklidir. Bu aşamaları başarılı bir şekilde tamamlayacağını düşündüğüm muhalifler, Beşar Esad’ın olası katliamlarıyla beraber arkasındaki Rusya ve Çin desteğini en azından bütün Suriye’yi elinde tutma konusunda kaybettiği an Şam’a yürüyecek ve kanımca onlar gitmeden Esad Akdeniz sahilinde yeni oluşturduğu küçük Suriye’de olacaktır. Yani bu yıl bitmeden Suriye fiilen iki parçalı bir devlet olacaktır. Ancak arada akacak kanın miktarı, yok edilecek bir ülkenin yarınlarının boyutunu bugünden tahmin edilemez olarak belirtmem sanırım yeterli olacaktır. Ama Esad öyle ya da böyle şimdiden oluşturduğu Batı sahilindeki alevi Suriye’de varlığını sürdürecek en azından Rusya ve Çin arkasında olduğu sürece aktör olarak yer alacaktır. Peki, sonra ne olacaktır? Kim kazanacak, kim kaybedecektir? Orta Doğu’nun yeni haritası nasıl şekillenecektir. İsterseniz son yazımızda bu olasılıkları paylaşıp, uzun vadeli Orta Doğu’yu anlamaya çalışalım.

Bilal ERTUĞRUL

5 Ağustos 2012

17:10

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 3…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 3…

Bu yazı serimin ilk iki yazısında önce Orta Doğu ve Suriye özelinde genel durumun resmedilmesi daha sonra ise bölgedeki sorunların temellerinin olduğu etnik ve dini gerilimleri, var olan grupların özelliklerini sizlerle paylaştım. Şimdi bu sorunların tarihi seyri ve bugününü ilk iki yazının ışığında anlamaya çalışacağız.

Bugünün Orta Doğu’sunda yaşanan her hangi bir sorunu anlamak, ona dair bir fikir oluşturmak ya da edinmek istiyorsanız bakmanız gereken ilk metinler 1916 tarihli Sykes – Picot Anlaşması ve 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu’dur. Sykes – Picot Anlaşması ile Osmanlı’nın Orta Doğu’daki topraklarının nasıl paylaşılacağı tanımlanırken bu paylaşımın altında yatan uzun vadeli planı ise 1 yıl sonra ortaya konan Balfour Deklarasyonu’nda uzun vadede bir Yahudi Devleti kurulmasının ilan edilmesiyle ortaya çıkmıştır. İngiliz ve Fransızlar sömürgeciliğin yavaş yavaş zorlaştığı dünyada bu kadar değerli petrol yataklarına sahip bir bölgeyi uzun vadede kontrol etmek istemişlerdir ve bu bağlamda yapay sınırlar ve Arap – Yahudi geriliminin kendilerine bölgede her zaman söz sahibi olma hakkını tanıyacağını düşünmüşlerdir. Bu plan kapsamında savaş sonrası kendi hakimiyet bölgelerini oluşturan İngiliz ve Fransızlar Arap Milliyetçiliğinin bayraktarlığını yapan Mekke Emiri Şerif Hüseyin’e de sus payı olarak bugünkü Ürdün’ü vermiş onun yerine Arap Yarımadasına Vahabileri yetkili kılmışlardır. İkinci dünya savaşı sonrası artık bölgede kalma güçleri kalmayan iki ülke bölgede Suriye, İsrail, Mısır, Irak, Ürdün ve Körfez Ülkeleri’nin sınırlarını yapay bir şekilde belirleyip Arap – İsrail, Şii – Sünni çatışmalarının ortasına bıraktıkları bölgede uzun vadeli imtiyazlarını koruyarak ayrılmışlardır.

Ancak kısa süre sonra batılı devletlerin pek de hesap etmediği gelişmeler art arda ortaya çıkmaya başlamıştır. İsrail’in varlığıyla beraber özellikle askeri kesimlerde artan Arap Milliyetçiliği sonucu Suriye, Irak ve Mısır’da darbeler yapılmış, Birleşik Arap Halkları amacında sosyalist yanı ağır basan dikta BAAS rejimleri kurulmuştur. Ancak bu 3 ülkeden sadece Irak’ta ciddi petrol olması ve 1970’ler için Suudi Arabistan’la İran’ın halen kendi kontrollerinde olması sebebiyle batı bu ülkelere müdahale etmemiş dahası diktatörleri yanına çekmeye çalışmıştır. Ancak uzun vadede sadece kendi ülkelerindeki farklı gruplara değil tüm bölgeye zarar veren bu diktatörlerin ortadan kaldırılması gerekecekti ve bu kaçınılmaz son daha o zamanlarda dahi anlaşılmıştı. Ama bu ülkelerin Sovyetlere sırtlarını dayaması ve Batının da İran’la Suudi Arabistan yanındayken unlara ihtiyaç duymaması bu ülkelerdeki insanlık dışı yönetimlerin yaşamlarını sürdürmesine yol açtı. Ancak 1980’li yıllar farklı olacaktı.

Önce İran İslam Devrimi’yle beraber Batı’nın bölgedeki en eski kuklası İran’ı kaybetmesi, daha sonra bu kaybın acısını çıkarmak için İran’a saldırı yapmaya teşvik edilen Saddam’ın önce kendi ülkesindeki Kürtleri nükleer kullanarak öldürmesi sonra da Kuveyt’i işgal etmesi, aynı dönemde Suriye’de Esad ailesinin katliamları, Kaddafi’nin Libya sınırlarının dışına taşan Uluslar arası manyaklıkları derken Sovyetlerin de yıkılması, Arap ülkelerin İsrail’e 4 kez saldırması ve artan milliyetçi dalgaların İsrail için ciddi bir tehdit halini almasıyla batı bu ülkelerin yer aldığı Orta Doğu’da kökten bir dönüşüme geçilmesi gerektiğine karar kıldı. 2000’li yılların başında varılan bu kararın uygulanması için 11 Eylül’de ABD’de İkiz Kuleler ve Pentagon’a yapılan terörist saldırılar da tam aranılan bahane oldu. Bu saldırılardan sonra önce Afganistan sonra Irak’a saldıran ABD önderliğindeki Batı’nın açıkladığı bölgesel dönüşüm planının adı Büyük Orta Doğu Projesi idi.

Bugün Orta Doğu’da yaşanan gelişmeleri incelerken asla ve asla gözden kaçırılmaması gereken Büyük Orta Doğu Planı, uygulama aşamaları ve amaçları dikkatlice takip edilmelidir. Her ne kadar resmi politikada plan ortada gözükmese de uygulamada planın nasıl işlediğine dair birkaç ipucu mevcuttur ve bunları sizlerle paylaşmakta sorun görmüyorum.

Öncelikle bu planın ne olduğuna bakalım. Büyük Orta Doğu Planı adı altında yeniden şekillendirilmek istenen bölgede bu şekillendirmenin temel amacı artık kontrol dışına çıkan dikta yönetimlere son vermek, onların yerine ılımlı İslam anlayışında demokratik ülkeler inşa etmekti. Plan Orta Doğu’yu Türkiye, Suudi Arabistan ve İsrail egemenliğinde bırakacak ve ABD’nin her olayda karşısında bu bölgeyi bulmasını sağlayan terörizm, nükleer tehdit bu yolla bertaraf edilecekti. Türkiye’de Ak Parti döneminde başarısı tasdik edilen Ilımlı İslam ve Demokrasi deneyimi de ülkemizi bir anda planın en önemli savunucularından birisi yaptı. Ancak Orta Doğu’da demokrasi bilincinin eksikliği, ikinci yazıda belirttiğim tarihi sorunlar bu planın işlemesini engelledi ve plan bir süre sonra rafa kaldırıldı. Son olaylarda planın yaptığı etki ve olası sonuçları tekrar gündeme gelmekte ve bana göre uzun vadede bu plan çok daha fazla konuşulmakta olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

3 Ağustos 2011

15:43

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 2…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 2…

İlkyazımda sizlere Suriye özelinde Orta Doğu’da son dönemde yaşanan gelişmelerin genel bir resmini vermiş detaylara bu yazımla beraber odaklanacağımızı söylemiştim. Ve bugün bu dosyayı detaylı bir şekilde incelemeye başlıyoruz.

Öncelikle konu Orta Doğu olduğunda öyle 5 – 10 yıl öncesinden ya da birkaç liderden bahsederek konuyu açıklığa kavuşturamazsınız. Konu Orta Doğu olduğunda Hz. İbrahim peygambere kadar gitmek ve olaylara oradan bugüne gelerek yaklaşmak zorundasınızdır. Kutsal Kitaplardan bildiğimiz kadarıyla İbrahim peygamberin bahsi çok geçen iki tane oğlu vardır. Bunlardan birisi İshak diğeri ise İsmail’dir. İshak bugünkü İsrail oğullarının, peygamberimizin soyunun dayandığı ve meşhur Kurban hadisesinde adı geçen İsmail ise Arapların ya da İsmail’i Arapları denen Mekke civarı Arapların atasıdır. İşte insanlık tarihi kadar eski tarihi olan Orta Doğu’da bugünü etkileyen ilk ayrışma bu iki kardeşin çocuklarının çoğalıp büyük milletler haline gelmesiyle ortaya çıkmıştır ve adı günümüzde Arap – İsrail Düşmanlığı’dır. Bu düşmanlığın potasında yer alan iki önemli hadise de bugünün Orta Doğu’sunda düşmanlığın sonlanmasının önünde engeldir.

Bunlardan birincisi İsrail oğullarının Mısır’dan çıktıktan sonra ulaşmak istedikleri ve Tanrı tarafından kendilerine bahşedildiğini düşündükleri Kutsal ya da Vaat Edilmiş Toprakları’dır. Bu anlayışın içerdiği bizim güney sınırlarımız dahil hiçbir toprak parçasında bugün huzur bulunmaması ve İsrail Devleti’nin halen resmi ideoloji olarak bu düşünceyi benimsemesi arasında bağ bulunması ise şaşırtıcı olmamalıdır.

Bunun yanında İsrail oğullarının lanetlenmesiyle ilgili İslam dünyasındaki yaygın görüşte Orta Doğu Barışı’nı engellemektedir. İslam dünyasının ılımlı kesimleri Yahudilerin önceki dönemlerde inkar ve isyan eden kuşaklarının lanetlendiğini belirtip konuyu bugünkülerin varlıklarının meşruiyetine getirmezken daha sert kutuplar tüm Yahudilerin lanetlendiğini ve açıktan yok edilmeleri gerektiğini benimser. İşte bu ikinci anlayışta tıpkı Yahudilerin “İnsanları Yok Et, Vaat Edilmiş Toprakları Al” anlayışı gibi barışın önünde ciddi bir engeldir. Bu iki unsur da karşılıklı kanla beslenmektedir ve Orta Doğu’da akan kan söz konusu olduğunda bu Arap – İsrail Düşmanlığı dikkatle anlamlandırılmalıdır.

Orta Doğu denklemine yoğunlaşırken bakılması gereken ikinci düşmanlık Arap – Fars düşmanlığıdır. Tarihin ilk çağlarından itibaren Araplar karşısında gerek medeniyet gerekse de bölgesel liderlik konusunda önde olan Farslılar bu önderliklerini peygamber efendimiz Hz. Muhammed (SAV) döneminde gelen eşitlik ve sadece ve sadece takvada üstünlük anlayışıyla kaybetmişlerdir. Ancak zamanla gelişen Şia’yı benimsemeleri ve özellikle Emeviler döneminde Sünni anlayışın bir nevi Arap Milliyetçiliği’ne yoğrulmasıyla Orta Doğu’da bugün dahi durmadan akan kanın en büyük sorumlusu Şii – Sünni kavgasında taraf olmuşlardır. Yüzeysel yaklaşıldığında bunun Kerbela’da başlayan bir Kardeş Kavgası olduğu düşünülebilirse de benim yaklaşımımda bu kadim zamanlardan gelen iki komşu milletin kavgalarının bir şekilde aynı din farklı mezhep çatısı altında sürmesidir. Sebebi ya da yaklaşımı ne olursa olsun bu Kardeş Kavgası bugünkü Orta Doğu’nun en büyük sorunudur ve çözülmeden Orta Doğu’da kanın durması çok zordur.

Bu iki ana kavga dışında günümüz Orta Doğu’sunu anlamak için bakmamız gereken diğer unsurlar ise Türkler, Kürtler ve çoğunluğu Hıristiyan Arap olan diğer farklı etnik ve dini gruplardır. Türkler bölgeyi yaklaşık 900 yıl aralıksız olarak yönetmiş olmaları sebebiyle bölgede liderlik ve söz sahibi olma konusunda çok önemli bir avantaja sahiptir. Ancak gerek Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Araplara vurulan Hain damgası gerekse de İran İslam Devrimi’nden sonra Molla ihraç korkusu nedeniyle Türkler bölgeyle ilişkilerini neredeyse 90 yıl hiç ilerletmemiş, tabiri caizse arka bahçelerinde olan gelişmeleri görmezden gelmiş, uluslar arası devler bölgede nifak tohumları ekip petrol biçerken bir kenardan izlemiştir. Bu durumun anlamsızlığı, buralarla ilgilenmesek dahi yaşanan sorunların bir şekilde bizi etkileyeceği ise ancak 90’lı yıllarda yaşanan savaşların sonucunda anlaşılmıştır. Bu bağlamda bugünün Orta Doğu’su incelenirken nasıl 900 yıllık Türk Yönetimini gözden kaçırmamalıysak aynı şekilde bizim buralarda yokmuşuz gibi davrandığımız 90 yılda yaşananları da başarılı bir şekilde analiz etmeliyiz. İşte Sayın Davutoğlu döneminde uzun bir süre sonra 900 yıllık geçmişimizin gücünü kullanmaya karar vermemiz ne kadar doğru olmuşsa 90 yıllık arayı gözden kaçırmamızda bugün yaşadığımız sıkıntılarda o derece etken olmuştur.Çünkü bizim uzakta kaldığımız bu 90 yılda batı ülkeler eliyle ve Vahabiler kanalıyla yerleştirilen Türk Düşmanlığı bölgede en azından yönetici kesimlerde çok önemli bir dirençle karşılaşmamıza sebep olmuştur. Her ne kadar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kimliğinde 900 yıllık geçmişimiz tekrar bölge milletlerinin hafızalarında canlanmışsa da 90 yılda karşımıza konanlarda son dönemde yönetici elitlerde açıktan ortaya çıkmaktadır.

Bölge denklemini iyi anlamak için bakmamız gereken son gruplar Kürtler ve Hıristiyan Araplar’dır. Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar Kürtler de tıpkı Araplar gibi uzun bir süredir Osmanlı İmparatorluğu ya da İran’da egemenlik gösteren çoğunluğu Türk asıllı devletlerin çatısı altında yaşamışlardı. Savaş sonrası Araplar arasında artan milliyetçi dalganın benzerinin oluşmamış olması, yaşadıkları bölgenin İngiliz – Fransız çıkar bölgesinin tam ortasında olması gibi sebeplerle Kürtlerin bir devleti olmamıştır. Bugün pek çoklarının kullandığı yapay sınırlar, cetvelle çizilen sınırlar aslında temelde Kürt nüfusun yoğun yaşadığı bölgelerin Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında paylaştırılması sırasında ortaya çıkmıştır. Bu sınırların böyle devam etmeyeceği bir halkın yok kabul edilemeyeceği ilk olarak Irak’ta oluşan Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’yle görülmüş ve benzer durumun İran, Suriye ve Türkiye için de uzun vadede düşünüldüğü ya da düşünülebileceği, bu ülkelerin kendilerini buna hazırlaması gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda artık Orta Doğu’da Türk, Arap, Fars ve Yahudi kimliklerinden sonra beşinci bir etnik kimlik olarak Kürt kimliği kabul edilmek, anlaşılmak ve her olayda hesaba katılmak zorundadır. Bunun yanında çoğu Avrupa’ya göçmüş Hıristiyan Arapların da özellikle toplumsal dengelerde oynadıkları rollerin anlaşılması başta Suriye olmak üzere diğer ülkelerde yapılmak istenen ve yapılanları anlamamızı kolaylaştıracak ve geleceğe yönelik daha doğru projeksiyonlar yapmamızı sağlayacaktır…

Bilal ERTUĞRUL

2 Ağustos 2012

01:11

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 1…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 1…

Çok meşhur bir şarkımız vardı eskiden bizim, benim yaşımdakiler henüz küçük bir çocukken hep beraber seslendirirdik; “Orada bir köy var uzakta, gitmesek de, görmesek de, o köy bizim köyümüzdür.” Sanki bu şarkıda hep bir şeylere bir yerlere eskiden bize ait olan, halen kalbimizin bir yerinde hissettiğimiz bir özlem dile getiriliyordu. Ben o şarkıyı söylerken aklıma o günler için uzaklarda kalan memleketim ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devrilirken kaybedilmiş toprakları hatırlardım. Bir yanım hüzün dolardı. Acaba şimdi nasıldır oralar, acaba onlar da bizi hissediyorlar mı diye düşünürdüm çocuk aklımla.

Osmanlı’dan ayrılma dönemlerinde gerek Balkanlar da gerekse de Orta Doğu’da sınırlar, devletler sadece ve sadece batılı emperyalist devletler ve o dönemin Çarlık Rusya’sının çıkarlarına göre şekillenmiş uzun vadede ortaya çıkacak sorunlar hiç düşünülmemişti. İşin özünde biz de Cumhuriyet’ten sonra kendi dertlerimize gömülmüş, bunu hiç düşünmemiştik. Ama zaman bu ya gün gelecek hem dünya yaptığı yanlışı anlayacak hem de biz oradaki köylerin henüz bizden o kadar da kopmadığının farkına varacaktık. Önce Balkanlar’dan Avrupa’nın orta yerinden duyduk feryadı. Eski Yugoslavya’nın sınırları içerisinde başlayan Müslüman Boşnak kıyımı adeta bizim oralarda bıraktığımız, uzunca bir süre şarkıları dışında hiç anmadığımız kardeşlerimizin farkına varmamızı sağlayan bir kıvılcım oldu. Aynı dönemde Bulgaristan, Yunanistan gibi ülkelerde yaşanan azınlık dramlarında da anladık ki bizim halen orada bir köyümüz vardı ve onlar bizden çok da uzakta değildi. Bu bölgelerdeki sorunlar kısmen çözüldü çözülmesine ama halen ne kadarımızın oradaki köyün farkında olduğunu tartışacak durumdayım.

2000’li yılların başında Ak Parti iktidara gelip Ahmet Davutoğlu’nun kimilerinin Yeni Osmanlıcılık diye adlandırdığı anlayışı dış politikaya hakim olunca bu sefer hemen sınırlarımızın yanı başında yer alan köylerimiz olduğunu anladık. Hem de bu köyler en azından bize gösterildiği kadarıyla henüz Balkanlardakiler gibi yanmamıştı ve kurtarılabilirdi. Bu sefer yangın başlamadan söndürülebilirdi. Sayın Bakan bu konuda yapıcı bir politika geliştirmiş, Komşularla Sıfır Sorun, Tam İş Birliği amacına yönelik olarak Başbakan ve Cumhurbaşkanı’ndan aldığı destekle yola koyulmuştu ki bölgenin kangren olmuş sorunları karşısına teker teker çıkmaya başladı. Önce Ermenistan’la yapılan protokoller gerek içerde gerekse de dışarıda tam anlaşılmadı ya da anlatılamadı ama daha da önemlisi Amerika ve Fransa merkezli Ermeni Lobisi hep yaptığını yapıp yola taş koydu. Sonra Kıbrıs üzerinde atılan adımlar önce Annan Planı’nın reddi, Kıbrıs Rum Kesimi’nin Avrupa Birliği’ne üye olması derken tam bir çıkmaza girdi. Olaylar böyle akıp giderken Bakanın politikaları en azından yeni Irak, İran, İsrail ve Suriye eksenli Orta Doğu’lu komşularımızda başarılı olmuş, Türkiye kronikleşmiş sorunlarda ara bulucu rolüne kadar soyunmuştu. Bu Çok değil daha birkaç yıl önce herkesten korkmak ya da onları sevmemek için bir bahane bulmaya soyunmuş Türk Hariciyesi için de çok önemli ve başarılı bir geçiş dönemi olmuştu.

Ancak ne yazık ki bu kısmi başarı da sürdürülebilir olmayacaktı. Önce İsrail’in Gazze saldırıları, Mavi Marmara gibi olaylardaki orantısız güç kullanımı, sonra İran üzerinde artan Nükleer baskı, Irak’ta bozulan mezhepler ve milletler arası denge derken elde neredeyse bir tek Suriye kalmıştı. Ama Suriye’yle ilişkiler ortak Bakanlar Kurulu toplayacak seviyeye kadar başarıyla çıkarılmış ve insanlar acaba diğerleriyle de bu derece iyi ilişkilere ulaşılıp, bölgesel lider Türkiye idealine ulaşabilir miyiz diye düşünmeye başlamışlardı. Ama ne yazık ki bu sadece düşünceden ibaret kalacaktı. Orta Doğu’da temeli ekonomik ve sosyal adaletsizliğin uzun süreli varlığının artık katlanılamaz boyuta ulaşması olan Arap Baharı sürecinin önce Tunus sonra Mısır ve Libya’da diktatörleri koltuklarından etmesiyle yayılması ateşin her ülkeye sıçrayacağını göstermişti. Ve ateş bize en yakın olana sıçradı. İşte bugün Suriye’yi yakıp kavuran ateş, o günlerden gelen ateş ve ben sizlere bu ateşin arkasında bilinmeyen ya da basit yaklaşımlarda göremediklerimizi, daha bir hafta önce bulunduğum bölgede Suriyeli mültecilerin yaklaşımlarını, Özgür Suriye Ordusu’nun yapısını ve yarının Suriye’siyle Orta Doğu’su üzerindeki fikirlerimi paylaşacağım bir yazı dizisi hazırlamak istedim. Ve bu yazının devam yazılarıyla beraber burada genel bir resmini vermeye çalıştığım son günlerde bizim için en önemli mesele olarak gördüğüm bu konuyu sizlerle detaylı bir şekilde paylaşacağım…

Bilal ERTUĞRUL

1 Ağustos 2012

17:24

Read Full Post »

The Ends Justify The Means…

Wikileaks and United States’ Foreign Policy…

When Cristof Colomb found a new continent at the end of his journey to find India, he didn’t actually know he had a found a missing continent that was totally unknown by old world. This accidentally foundation was unique accidental point in America’s new history. Before George Washington and his friends declared their Independence, this continent was already ruled different than Europe. After Independence, founders of United States decided to have just trade relations with other part of Europe. Their ancestors had come from Europe and they have already known old politics of Europe which concentrates on just war weren’t right politics and new state would go nowhere with them. In 1821, President Monroe declared his famous Doctrine in which he said that new country, United States, would have only trade relations with the world and wouldn’t interrupt world’s other issues. United States followed this doctrine until the end of Second World War. But at that point they faced with the truth. Following the emergence of socialist and anti-American Soviet union at the centre of old world, United States couldn’t go across Atlantic and watch the old world.

President Eisenhower who directed US forces against German armies in west Europe during Second World War declared his Doctrine in which he said that United States would never turn its back to old world and go in all areas just for old world’s new and peaceful future. This doctrine came with a policy which is called as Unconvential Welfare Policy. In sight of this policy United States made some interventions across the world such as Guatemala, Vietnam and Afghanistan. After Soviet Union’s collapse in 1991, most of Americans started to believe, United States could control all over the world and there won’t be any rebellion against this. Some called this as the end of history such as Francis Fukuyama.

This believe was very powerful across United States and because of that a lot of innocent people dead from Yugoslavia to Africa without any intervention. But all of that deaths weren’t enough to wake up America from its sleep. This lasted until 9/11 of 2001. At that day, Al-Qaeda, an international terrorist group which’s roots come from United States Afghanistan policy against Soviet Union, attacked to United States heart. They attacked to Pentagon and World Trade Center and killed lots of people with these attacks.

After that day world was never going to be same, so does United States. United States’ Republican President George W. Bush and his men decided to start a war against terrorism all over the world. This new age was different from all early ages. Because there was no Soviet Union in this age at United States felt it could do whatever it wants. At first they decided to attack Afghanistan which was centre of Al-Qaeda and its biggest supporter Taleban. World supported their decision. United States thought that support came because their power and matchless but it came because world found United States right and wounded.

However, after a short time United States decided to attack Iraq, too. This time they said to the world that Iraq was trying to have nuclear power and their dictator leader has to removed from its position. Additionally, one of the main aims was shown by United States for these wars were bringing democracy to these countries. In contrast world started to ask some questions about United States’ innocence and unconventional aims. As a result of these questions, United States never had a supporting cast as case of Afghanistan and also saw its image’s declining all over the world.

During George W. Bush’s term, United States also announced that there were axis of evil which contains Iran, Cuba, Syria, North Korea, Sudan and Libya. Plan was clear, United States would use its power over other countries and attack to these countries or change their leaders. But world was different after Iraq war. United States couldn’t find any tips about Iraq’s possible nuclear research because there were actually no nuclear research in Iraq. As a result of this and failure in bringing democracy to Iraq and Afghanistan, United States director Republican Party lost its power and lost in 2008 presidential elections.

Wikileaks which focuses over the documents which contain United States important servants’ and their brain teachers mails, talks and secret state correspondences started to share its knowledge about this interstate relations and affected world very much. World had already lost its believe in United States, international organizations and states. And Wikileaks showed the world their insight feelings about these unfaithful states were right. Wikileaks affected lots of countries; maybe it also has some effect in start of Arab Spring and some other movements, too. However its biggest effect came over United States, because no country had lied to world as United States. United States had lasted an end focused policy since Second World War. It had already lied people, both inside and outside, made lots of unconventional welfare involvements in lots of countries. But with Wikileaks, world showed United States, in this technology and social media age nothing would be like old times and world wouldn’t be more foolish after that.

Bilal ERTUĞRUL

July 5, 2012

01:20

Read Full Post »

BU ÜLKEDE İKTİDARI KADINLAR BELİRLER, ERKEKLER DEĞİL! – 3…

SON OLAYLARIN DA IŞIĞINDA AK PARTİ VE KADINLAR…

İlk iki yazımda sizlerle kadınların toplumsal yaşamdaki rolleri, toplum yönetimine katkıları, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde kadınların yönetime etkisi ve güçleri üzerindeki düşüncelerimi paylaştım. Bu yazımda da son 10 yıllık periyotta taraflı tarafsız herkesin kabul edeceği Ak Parti’nin hegemonyasında kadınların rolünü, neden Ak Parti’yi desteklediklerini, son günlerde yaşanan İmam Hatip, Türban, Kadına Şiddet ve Kürtaj tartışmalarının kadın oylarında her hangi bir etki yaratıp yaratmayacağı üzerine düşüncelerimi nedenleriyle beraber paylaşacağım.

Önceki yazımda kadınların en azından gözlemlediğim kadarıyla neye göre oy kullandığını, nelere önem verdiklerini paylaştım. Bu arada Osmaniye gibi geleneksel Anadolu kültürünün hakim olduğu bir yerde geçirdiğim 18 yıl ve daha sonrasında üniversite eğitimim için bulunduğum Ankara’daki gözlemlerime dayanarak bu sonuçlara ulaştığımı da belirtmeliyim. Geçen yazımdan sonra bazı okuyucularım genel savlar ortaya koyduğumu, söylediklerimin kendilerini anlatmadığını belirttiler. Haklıdırlar, ben de zaten yazımda kültürel açıdan yaptığım başlangıçta herkesin aynı düşünmediğini belirtmiştim. Ancak yazılarımın genelinde de belirttiğim gibi Türkiye’de temelde iki tür kadın portresiyle karşılaşıyoruz. Bunlardan birincisi Anadolu kadını olarak tanımladığım, çoğunlukla eğitimi üniversite aşamasından önce tamamlanmış, genelde ev hanımı olan, toplumsal dengenin temelini oluşturan kadınlardır. Bu kadınlar son yıllara kadar siyasi arenadan uzak dursalar da son yıllarda artan sosyal faaliyetlerine paralel olarak siyasal zeminde de bir güç haline geldiler. İşte geçen yazımda erkekler gibi takım tutar şekilde parti tutmayan, hizmete odaklanan grup olarak belirttiğim grup bu kadın grubudur. Bu gurup tamamen pragmatist, somut işlere prim veren, kendi bugünü ve çocuğunun yarınını her şeyden üstün tutan gruptur. İşte bu grup aynı zamanda bana göre AK Parti’nin 10 yıllık hegemonyasında önemli rol tutmaktadır.

Anadolu dışında İstanbul’un da Anadolu geleneksel yaşamının sürdüğü çoğunluğu içerisinde yer alan bu grup Ak Parti’ye 2002’de şans vermiş, sağlık, ulaşım, sosyal güvenlik gibi alanlarda yapılan hizmetler karşılığında da bu desteğini sürdürmüştür. Bugün Ak Parti’nin en başarılı olduğu alanlar sıralandığında hemen hemen herkesin ilk sıralarda saydığı bu 3 alan bu kadınların hayatına direkt etki eden alanlar olduğu için Ak Parti’den memnun kalmışlardır. Örneğin sağlık sektöründen basit bir örnek vererek bu etkiyi paylaşalım. Bundan 10 yıl önce benim de çokça şahit olduğum şekilde Anadolu kadını çocuğu ya da kendi hastalandığında sağlık ocağı kapılarında sürünür, pek çok hastanenin kapısından içeri giremez, ilaç parası bulamadığı günlerde gözünün önünde yok olan çocuğunun acısıyla içini kan dağlardı. Ama Ak Parti döneminde 3 dönemde ve daha fazla kabinede koltuğunu koruyan nadir akanlardan Recep Akdağ’ın pek çok sosyalist ve idealist ülkede görülmeyen şekilde sağlık hizmetlerini halka yayma, ucuzlatma ve daha da önemlisi kişi ayırt etmeden eşit muameleye dönüştürme çabası bu kadınların gönlünde kolay kolay kaybedilmeyecek bir değerdedir. Bugün kadınlar hem ilaca hem doktora daha kolay erişmekte ve bunun karşılığını da oylarıyla vermektedir.

Türkiye’deki kadınları topladığım diğer grup ise birinci grupla zıt özellikler taşımaktadır. Çoğunluğu eğitimli ve iş dünyasında yer alan, daha batılı bir yaşam süren, çoğunlukla büyük şehirler ve Ege – Akdeniz kıyılarında rastlanan bu kadınlar ise Anadolu kadınına göre daha farklı siyasi değerler taşımaktadır. Ekonomik anlamda sağladığı gücün etkisiyle erkekle geleneksel çizginin ötesinde daha eşit bir çizgide duran bu kadınların öncelikleri arasında insan hakları, özgürlükler gibi Anadolu kadını için kısa vadede anlam ifade etmeyen değerler yer almaktadır. Bu anlamda olumlu bir görüşme gösteren bu grubun ne yazık ki benzer güce sahip geleneksel erkek portresinde olduğu gibi siyasetin halka hizmet olması gerektiğini unutup, daha partizan bir çizgide yer aldığını da belirtmek zorundayım. Belki de toplumda Ak Parti’nin en az oy aldığı kesim olan bu kadınlar belki de alternatifsizlikten erkekler gibi ideolojik partileri desteklemekte, hizmet erkeklerde olduğu gibi ikinci planda yer almaktadır. Ancak yine Ak Parti döneminde artan üniversite sayısı ve teknolojik paylaşımla bu gruptaki kadınların oranının her geçen gün arttığı da garip bir ironidir. Yani Ak Parti en zayıf olduğu grubu güçlendirmektedir.

İşte bu noktada kanımca uzun vadede sayısı, etkisi ve temsili artacak, her iki gruptan da daha politik ve partizan bir üçüncü grup oluşmaktadır. Bu grup yarınlarda muhafazakar kadınlar ya da Ak Parti kadınları olarak adlandırılacak olup, belli konularda ideolojik davranan, türban meselesinin çözümüyle beraber üniversitelerde daha fazla yer bulan gruptur. Bu grubun oyları da tıpkı Anadolu Kadınları gibi Ak Parti’den yanadır, ancak Anadolu kadınlarının oylarında olan pragmatizm ya da hizmet – sonuç ilişkisi yerini ideolojik düşünce almıştır. Bu kadınların Ak Parti’nin olmama ihtimalinde de oyları milliyetçi – muhafazakar çizgide kalacaktır. Özellikle İstanbul’da hayatın her alanında kendilerine yer bulan bu grubun aşırı politikliğinin uzun sürede kadın hareketi açısından olumlu sonuçlar vereceğini düşünmemle beraber ikinci grupta olduğu gibi ideolojik yanları ağır bastığından hizmet edeni yani siyasetin asıl kazananı olması gerekeni ödüllendirip ödüllendirmeyecekleri konusunda ciddi çekincelerim mevcuttur.

İşte temelde ilk iki, uzun vadede 3 grubu ele alıp kadınların sorunları ya da onlarla ilgili konuşulan siyasi meseleleri değerlendirmek kanımca en doğru yöntem olacaktır. Ben burada sizlerle önemli gördüğüm 3 konuda bu grupların düşünce ve olası hareketlerini paylaşacağım. Öncelikle Ak Parti iktidara geldiğinden bu yana gündemden düşmeyen, bu yıl çıkarılan yasalarla en azından Ak Parti’nin istediği noktaya getirdiği Türban ve İmam Hatip konusuna değineyim. Bu konuda en duyarlı olan, siyasi tercihlerinde bu konudan referans alan grup üçüncü gruptur. Bu grubun bugüne kadar Ak Parti’ye verdiği desteğin de varoluş hikayesinin de en önemli parçalarından birisi bu konudur. Bu konuda yapılan düzenlemelerden memnundurlar ve bu onların siyasi yelpazedeki sayılarına olduğu kadar, Ak Parti’ye verdikleri desteğin de artmasına neden olacaktır. Anadolu kadınları olarak tanımladığım ilk grupta bu konular yer yer önemli olsa da genel olarak baktığımda bu konuların oy seçimlerini önemli ölçüde etkileyen konular olduğunu düşünmemekteyim. İkinci grupta ise var olan Ak Parti karşıtlığının en önemli esleyici unsurları arasında bu konular vardır ve bu onların karşıtlığını arttırmaktadır. Burada üzücü olan tıpkı erkeklerde olduğu gibi bu konuyu koz olarak ya da siyasi malzeme olarak değil de içtenlikle özgürlükler bağlamında değerlendiren bir grup olmayışıdır.

Kadınlar için en önemli konulardan bir diğeri de bana göre kadına karşı şiddet konusudur. Tarihin başlangıcından bu yana kadına şiddet, onu yok etme üzerine pek çok çalışma kişisel ya da toplumsal bazda vuku bulmuştur. Ancak basının gelişmesi, son yıllarda sosyal medya üzerinden hızlı ve daha etkili paylaşımlarda bulunabilmesiyle Türkiye’de de kadına şiddet gündemde sıkça yer tutan konulardan birisidir. Bu konuda her 3 grubun da önemli derecede tepkisi olmasına rağmen siyasi arenada bunu referans olarak almadıklarını düşünüyorum. Bunun yanında Aile ve Kadından Sorumlu Bakan Fatma Şahin’in bu konuda yaptığı son çalışmalar her kesimden takdir toplamaktadır. Ak Parti döneminde daha önce bu koltukta olan isimlere oranla daha aktif olan Bakana pek çok kadın kendisini yakın hissetmektedir ve bu uzun vadede siyasi arenada kadınların daha fazla yer almasına yol açabilecek gelişmelerdendir.

Son olarak 3 hafta önce hükümetin pek çoklarına göre bilinçli bir şekilde açtığı bir tartışmayla gündeme oturan Kürtaj ve Sezaryen konusunda kadınların görüşleri ve bunun siyasi sonuçlarına bakalım. Kürtajın hak olup olmadığı, gereksiz ve abartılı kullanımı üzerine özellikle Amerika’da uzun zamandır Muhafazakar kesimlerin öncülüğünde tartışmalar yapılıyor ve bu tartışmalar diğer bazı ülkelere de yansımış durumda. Temelde kürtajla bir canlının yaşama hakkına kendi rızası olmadan son verildiğine inanan muhafazakar gruplar bunun yasaklanmasını istiyor. Bu tartışmanın Türkiye’ye de sıçrayacağına emin olmakla beraber zamanını kestiremiyordum. Ancak Başbakan bundan 3 hafta önce sadece kürtajı değil sezaryeni de katarak bir anda Türkiye’de gündemi bu konuya odakladı. Aslında sadece kürtaj üzerinden bir tartışma yapılsa son yıllarda şekilsel muhafazakarlaşmanın da zirve yapmış olmasından ötürü pek de kıyamet kopmazdı. Ancak Başbakan çoğu zaman Türkiye’de gereksiz ve abartılı kullanıldığına dair tıp dünyasından da eleştiri alan Sezaryeni de dahil edince fırtına koptu. Şahsi kanaat olarak nasıl idam cezasına sırf bir insanın yaşamına son vermenin bizim elimizde olmaması gerektiğine inandığım için karşıysam kürtaja da aynı sebepten dolayı karşıyım. Sezaryen konusunda ise özellikle tehlikeli doğumları göz önünde bulundurarak hükümetin karışma hakkının olmadığını düşünmekteyim.

Bu konudaki tartışmaların siyasi arenada nasıl bir cevap bulacağı konusunda ise net olmasa da bir tahmine sahibim. Öncelikle bu tartışmadan kesinlikle Ak Parti’nin oy kazancıyla çıkacağını düşünmüyorum. Çünkü her 3 gruptaki kadınlarda bunu kendi tercihlerine müdahale olarak yorumlayacaklardır. Ancak son grubun tepkisini oya dönüştürmeyeceğini düşünüyorum. İlk iki grup ise hem bu karışmadan duydukları rahatsızlık, hem de hükümetin gündem saptırmasından rahatsız olacaklar ve kanımca Ak Parti küçük de olsa bir oy ve referans kaybı yaşayacaktır. Bu konunun tartışılmasından çıkacak en faydalı sonuç ise kadınların siyasallaşmasına katkı yapacak olmasıdır. Erkeklerin artık kendi yaşam alanlarına fazlasıyla müdahale ettiğini düşünen kadınların siyasallaşması uzun vadede demokrasimize kesinlikle katkı sağlayacaktır.

Bu yazı serisinde sizlerle genel olarak kadınların siyasal yaşamdaki önemleri, sadece seçilen bazda değil seçmen bazında düşünüldüğünde her zaman siyasi hesaplarda düşünülmeleri gerektiğini, bunun sebeplerini paylaştım. Kadınlar bugün seçilen olarak çok geride olsalar da uzun vadede Türk siyasetinde çok daha aktif olacaklar ve bana göre bu partizan erkek siyasetine oranla ülke ve geleceğimiz için çok daha faydalı olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

14 Haziran 2012

21:48

Read Full Post »

BU ÜLKEDE İKTİDARI KADINLAR BELİRLER, ERKEKLER DEĞİL! – 2…

KADINLAR NEYE GÖRE OY KULLANIR VE BU OYLARI KİM KAZANIR?…

Bu serinin ilk yazısında geleneksel toplum formlarında kadının toplumdaki rolü üzerine düşüncelerimi sizlerle paylaşmış, bu bağlamda Osmanlı’da kadını ele almış ve Cumhuriyet’in ilk döneminde toplumda erkeklerden daha fazla olmalarına rağmen neden kadınların yeterince aktif olamadığına değinmiştim. Ancak tüm bu durumların 1950 sonrası geri dönülmeyecek şekilde değiştiğini ve bu değişimin nasıl olduğunu da devam yazımda sizlerle paylaşacağımı belirtmiştim.

Evet, bana göre ülkemizde halen eksik olan demokrasinin en azından eksik de olsa varlık kazandığı seçim; 1950 yılında yapılan ilk düzgün (1946 seçimleri açık oy, gizli sayım olduğundan benim için anlamsız ve öncekilerden farksızdır) çok partili seçim olmuştur. Bu seçimde ilk kez halkın tercihi meclise yansıyacak ve halk zorunluluktan gönüllülük esaslı seçime yani demokrasinin özüne doğru yönelecekti. İşte bence kadınların siyasetteki egemenliği de o dönemde başladı. 1950 sonrası dönemde Türk toplumu neredeyse kutuplaşmanın olmadığı bir dönem yaşamadı. Her dönemde yaşanan bu ayrışmalar toplumda seçmen olarak kadının gücünü de zirveye taşıdı. Peki, bu güç fark edildi mi, nasıl kullanıldı ve bu güçten kim kazandı? Şimdi isterseniz bu konuları tartışalım.

Yukarıda da belirttiğim üzere Adnan Menderes – İnönü ayrışması ya da Demokrat Parti – Cumhuriyet Halk Partisi ayrışmasından sonra toplum olarak hep ayrışmış bir hüviyete sahip olduk. Ve bu ayrışma doğal olarak seçimler üzerinden siyasete de yansıdı. İnsanlar futbol takımı tutar gibi belli bir ideolojinin peşine takılıp ne olursa olsun, günahları ya da sevaplarına bakmadan, adaylara yoğunlaşmadan bu yönde demokratik haklarını kullandılar. Ancak bu kalıplaşma erkeklerde ve nispeten büyük şehirlerin eğitimli kadın nüfusunda sınırlı kaldı. Ve işte o gün bugündür Anadolu kadınını kazanan iktidarı da kazandı. Biliyorum çok kesin yargılarda bulunuyorum ama desteklenmeyecek yargılarda bulunmuyorum. Bahsettiğim 1950 sonrası döneme bakarsanız büyükşehir diye tabir ettiğimiz Ankara, Adana, Bursa, İstanbul, İzmir, Gaziantep, Hatay gibi şehirlerde hiçbir partinin büyük bir üstünlüğe ulaşmadığını göreceksiniz. Çünkü bağlı kalınan ideolojilerin taraftar sayısı birbirine yakındı ve bu yakınlık bu şehirlerde kesin kazanan çıkmasını engelliyordu. Hatta son 60 yılda Türk solunun resmi partisi olarak adlandıracağımız Cumhuriyet Halk Partisi bu şehirlerin çoğunda sağ partilerden daha fazla ve daha uzun süreli oy sahi olsa da iktidarda geçirdiği toplam süre 5 yılı aşmamaktadır. Öyleyse Türk toplumunu yönetecek kişileri sanıldığı gibi büyükşehir hegemonyaları belirlememiştir. Aksine Anadolu asıl karar sahibi olmuştur. Hal böyle olunca ve Anadolu’da da tıpkı büyükşehirlerde olduğu gibi erkekler arasında ideolojik körlük (bir ideolojiye saplanıp kalma, diğerlerini inceleme zahmetinde bulunamama) olduğuna göre bu toplumun karar vericisi Anadolu kadını olmuştur. Peki, Anadolu kadını neye göre oy verir? Şimdi biraz da buna bakalım.

Anadolu kadını denildiğinde akla ilk gelen rol model cefakar ana modelidir. U noktada hepinizden bir düşünceye odaklanmanızı istiyorum: Anadolu kadını denince aklınıza ne gelir? Truvalı Helen ya da çağımız deyimiyle güzel genç kız mı yoksa hafiften saçlarına aklar düşmüş, yüzünde kısa ama dolu ve ağır bir hayatın çizgileri ve her şeye rağmen, herkese rağmen şükür diyen 40’lı yaşlarda bir ana mı? Bana göre pek çok kişi için ikinci seçenek düşünülen şey olacaktır. O halde her şeyden önce ana olarak tanımlanan bir kadının bu tanımlaması dahi onun çektiği yükün ne kadar büyük olduğunu, toplumun mihenk taşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Dahası bu o kadına gençlikte olmayan bir bilgelik, yüklenmemiş bir yük ve kendisinden çok çocuğunu, kocasını düşünme rolünü de getirir. İşte bu rol Anadolu kadınının hayat tercihlerinde ister istemez bir pragmatizm doğurur. Bu pragmatizm kendisi için değil, çocuğu ya da yarınları için taşınan bir pragmatizmdir. Bu pragmatizmden ötürüdür ki Anadolu kadını idealizm peşinde sürüklenen sol politikaların yerine pragmatist, faydacı ve günü kurtarmaya odaklı sağ politikaları daha fazla desteklemiştir. Çünkü, bu politikalar o anda sonuç vermiş, kaygılandıklarının hayatına o anda etki yapmıştır. Çocuğu için yarınlarda daha güzel bir dünya hayali yerine çocuğunu o dünyaya bu günden kendi elleriyle ulaştırma sevgisi de denebilir bu seçime. İşte bu yüzdendir ki her ne kadar okumuş büyükşehir kadınları arasında sol düşünceler yaygın olsa da memleketin son 60 yılının 50’sinde sağ iktidarlar iş başında olmuştur. Sözün özü kadın bugünden hayatına kendisinden öte çocuğunun hayatına katkı yapan politikaları yarınki rüyalara tercih etmiştir ve bu da gayet insani bir seçimdir.

Peki, bu Anadolu kadını kimlere destek vermiş, hangi konularda oyunun rengini belli etmiştir. Kanımca belli liderler Anadolu kadınının gözünde hep diğerlerinden daha ayrı değer bulmuştur. Bu liderler Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Ecevit, Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Necmettin Erbakan’dır. İsimlere dikkat edildiğinde bu isimlerin tamamının kısa ya da uzun bir şekilde ülke yönettiklerinde ülkede elle tutulan bir ilerleme sağladıkları görülmektedir. Sanılanın aksine Anadolu kadınında erkelerde son yıllarda oluşan Menderes hayranlığı, İnönü düşmanlığı yoktur. Çünkü kadın dünü unutmuştur o bugüne bakar ve bugünden yarına geçmeye çalışır. Bugün yaşayan kadınların gördüğü liderler bunlar olduğu için de tercihler onlardan yanadır.

Kadınlar erkeklerde olduğu gibi sembolist davranıp belli hareket ve sözlere göre oy kullanmazlar. Kadınlar belki son yıllara kadar okuma yazma oranı düşüklüğünden, sonra da çok okumamanın da etkisiyle erkekler gibi basın tarafından kolayca yönlendirilemezler. Daha da ötesi kadınlar kocaları tarafından da yönlendirilemezler. Onlar icraata bakar ve ona göre oy kullanırlar. Kolay kolay ikinci şans vermezler ve bir kez oy verdikleri iyi çıkarsa o kötü olup o oyu hak etmeyene kadar o oyları vermeye devam ederler. Bu sebepledir ki Demirel, Ecevit ya da Erbakan her darbede gidip geri gelebilmişlerdir. Çünkü yaptıkları bazı işler hayata dokunmuş ve oylarla unutulmadıkları gösterilmiştir.

Peki, hal böyleyken iktidarda olmayanlar için kadınların oyunu almak mümkün müdür? Hele de Ak Parti gibi uzun süreli iktidarlarda bu nasıl başarılabilir? Öncelikle şunu söyleyeyim daha önce Özal ve Demirel örneklerinde olduğu gibi kadın desteğini alan liderleri yıkmak hiç kolay değildir. Bu bakımdan Tayyip Erdoğan’ı da en azından kadınlar nezdinde geçmek kolay olmayacaktır. Ancak eğer Başbakan öncülleri gibi Cumhurbaşkanlığı’na çıkar ya da Ak Parti hizmet yorgunluğuna düşerse bu mümkün olabilir. Çünkü kadınlar erkekler gibi parti renklerine değil hizmet rengine aşıktır. Hizmet eden varsa onu desteklerler ve daha iyisi hayaline kolayca atlamazlar. Ancak hizmet aksar ve verilen yeni bir şans iyi kullanılırsa (özellikle yerel seçimlerde muhalefet partileri bu şansı alır) o zaman kadınların da tercihi değişebilir. Ama asla unutulmaması gereken; Herkesi aldatabilirsiniz, Anadolu kadının asla…

Not: Ak Parti’nin kadın oylarındaki başarısının sırrı, son türban ve kürtaj gibi konuların oylara etkisini serinin son yazısında değerlendireceğim…

Bilal ERTUĞRUL

7 Mayıs 2012

01:31

 

Read Full Post »

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

Dün Kabil, Bağdat, Gazze

Bugün yürekte yangın adı çok uzak Hula

Ölen de öldüren de benzemiyor burada

Çıkan kurşun hesapsız saplanmış çocuklara

Ölen her çocuk için açılsın okyanuslar

Yeryüzü denen cehennemi kaplasın azgın sular

Hula’nın çocukları yetim, hepsi bin yıl anılsın

Kararmış vicdanlar yana yana kan kussun

Görmeyen gözlerden yaş hiç durmadan aksın

Belki o zaman anlarız silahları

Belki o an yakarız başıboş cellatları

El ele yok ederken son kalan insanlığı

Damla damla kan çeker Hula’nın toprakları

El insaf demez gider diktanın korkakları

Anlamazlar ölen kendi çocukları

Ana ayrı, baba ayrı, kader ayrı olsa da

Hepsi aynı sevdaya akan aşk sunakları

O sunaklar gün gelir, taşar sel olurlar

Hem de öyle bir sel ki, Şam’ı yakıp yıkarlar

Ama orası yetmez yıksınlar tüm dünyayı

Öyle bir yıksınlar ki dünya tatsın acıyı

Her gördüğüm çocukta yaşarım bu anları

Anne deyip ölürken Hula’nın çocukları

Dur, düşün bir an olsun bırak boş mavraları

Vicdanına kulak ver, aç göz kapaklarını

Duymasan da uzaktan o acı çığlıkları

Sen uyurken ölüyor Hula’nın çocukları…

Bilal ERTUĞRUL

2 Mayıs 2012

21:08

Read Full Post »

Older Posts »