Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘nelere dikkat etmeli’

CHP’DE NELER OLUYOR? – 2…

CHP’DE NELER OLUYOR? – 2…

PARTİ İÇİ İKTİDAR MÜCADELESİ Mİ İDEOLOJİK ÇEKİŞME Mİ?

İlk yazımda Gürsel Tekin’in İstanbul’da CHP için bir umut ve değişim sembolü olarak ortaya çıkışı, Kemal Kılıçdaroğlu’yla yaptığı İstanbul – Ankara yolculuğu ve istifasıyla yalnız başına eve, İstanbul’a dönüşünü anlattım. Bu yazımda ise bu istifadan sonra çok konuşulan istifanın sebebi üzerinde duracak, bana göre arka planda kalan noktalara değinip uzun dönemdeki olası hareketlere dair fikirlerimi sunacağım.

Gürsel Tekin’in istifası bazıları tarafından beklense de pek çokları için, en çok da ona belki de en çok değer veren (kimisi oy veren, kimisi vermeyen ama onda bir ışık gören) halk için tam bir sürpriz oldu. Dahası Kılıçdaroğlu’nun bu istifayı engellemek için en azından görünürde hiçbir şey yapmaması, en yakın yol arkadaşı giderken kapıyı gösterme dışında girişimde bulunmaması akla pek çok soru getiriyordu. Ama bu sorular arasında en başta yazımın başlığında yazdığım soru akıllara geliyor; “Acaba bu istifanın sebebi parti içi iktidar mücadelesi mi yoksa ideolojik bir çekişme mi?”

Kesin kanı vermek için erken olsa da bana göre bu istifanın altında yatan sebep ideolojik çekişmeden öteye bir şey değil. Çünkü ilkyazımda da belirttiğim gibi eğer ortada bir parti içi iktidar hesabı olsaydı Gürsel Tekin için çok daha uygun zamanlar mevcuttu. Hâlbuki o hiçbir zaman Kemal Kılıçdaroğlu’na sırtını dönmedi ya da onu arkadan vurmadı. Aksine istifasının ardından da Genel Başkan’a destek vereceğini açıkladı. Ama sanki bu açıklamada bir sitem, bir kırılmışlık vardı ve bence o kırgınlıkta bazı sözler sanki “Genel Başkan’a rağmen Genel Başkan’a destek vereceğim” anlamına geliyordu. İşte bu Genel Başkan’a Rağmen bölümünün altında ise İdeolojik Çekişme yani bana göre istifanın esas sebebi yatıyor. Kemal Kılıçdaroğlu kamudan gelen, devlet terbiyesi adı altında pek çok kere dillendirilen bir ekolün partideki temsilcisi konumunda. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlık döneminde bu terbiyenin yönettiği politik duruşu kavgacılıktan çok aklıselime, sessiz ve derinden düşünerek bazen yavaş kalsa da zamanla hareket etmeye ve profesyonelleşmeye dönüştü. Bu bağlamda öncelikle parti yönetimine fikirlerine saygı duyduğu çoğu akademik dünyadan gelen profesyonelleri getirdi. Bu profesyoneller arasında siyasette çekirdekten yetişen isim ise Gürsel Tekin oldu. Bu sebeple de Gürsel Tekin bir anda CHP’nin iki numarası olarak sivrildi. Ancak siyaset bürokrasi ya da akademiye göre çok daha halka yakın bir kurumdur. Halkla iç içe olmak, ondan birisi gibi durmak dahası onun kadar tez canlı olmayı gerektirir.

İşte bu özelliklere neredeyse parti yönetiminde tek uyan isim olan Gürsel Tekin’in yönetimde benzerleri çoğaltılıp, eli güçlenmeliyken 12 Haziran’da yaşanan seçim başarısızlığı (en azından parti yönetimine ve Kemal Kılıçdaroğlu’na göre) sonucu Kemal Kılıçdaroğlu örgütü ondan alma ve yerine Nihat Matkap’ı getirme gereği hissetti. Ve bence ne olduysa aslında o andan sonra oldu. SHP kökenli Nihat Matkap, 1995 birleşmesinden sonra Gürsel Tekin ve arkadaşları gibi solun tek çatısının CHP olması projesine katılmadı. Aksine 2009’a kadar çalışmalarını alternatif sol gruplar arasında devam ettirdi. Hatta partiye katılmadan önce solun tek çatı altına toplanmasını sağlama amacındaki Baykal dönemi CHP dışı sol grupların oluşturduğu 10 Aralık Hareketi’nde onun da sıkça adı duyuldu. Bu hareket her ne kadar başta iddialı gözükse, basından da ilgi toplasa da halk gözünde açıkça başlamadan biten hareketlerden oldu ve adı bile sokaklarda duyulmadı. Belki temelde iyi niyetliydiler ama halka inememiş solun bir uzantısından öteye gidemediler. Sonra Kemal Kılıçdaroğlu partinin başına geçince bu ve benzeri pek çok hareketten isimler partiye geri çekilmeye çalışıldı ve partinin dengesi kaydı. Kılıçdaroğlu bu çalışmalarında parti içi demokrasi ve çeşitlilik artışı üzerinde vurgu yaparken aslında ideolojik anlamda, halka yaklaşım ve ulaşma anlamında partiyi böldüğünün farkına varmadı ya da vardırılmadı. Nitekim üyelerde Kılıçdaroğlu’na karşı var olan aşırı desteğe rağmen muhaliflerin kurultay toplayabilmesinde bu parti dışından içeriye entegrelerle partinin mevcut kadroları arasındaki uyumsuzluk baş rol oynadı.

Kemal Kılıçdaroğlu 12 Haziran seçimlerinden sonra ideolojik bir seçim yapmak zorunda kaldı. Ya mevcut kadroların güçlenmesiyle halka daha yakın, yavaş ama kararlı büyüyen bir parti olarak daha merkezde bir ideoloji benimseyecek ya da 12 Eylül sonrası halk nezdinde değer kazanamamış, öncülü Önder Sav ve Deniz Baykal’ın da çok farklı bir noktasında durmadıkları, iyi ya da kötü ne yaparsa yapsın halka anlatılamayacak bir sol çizgi benimseyecekti. Onun seçimi alternatif ve daha birkaç ay önce partinin varlığını gereksizlik olarak atfeden grupların dahil edilmesiyle daha sol ama halka kopuk, eski kavgalara dönük ve mevcut teşkilat yapısı düşünüldüğünde ideolojik uyumsuz bir politika gütmek oldu. Bunun sonucunda örgüt kontrolü Nihat Matkap ve Erdoğan Toprak’a geçerken Gürsel Tekin ve ideolojisinden vazgeçildi.

Halbuki bence 12 Haziran seçimlerinde alınan sonuçlar CHP aday listeleri, AK Parti’nin halk gözündeki konumu, CHP’nin belli bölgelerde uzun bir süredir hiç esamesinin okunmaması düşünüldüğünde başarısızlık değildi. Dahası CHP’nin değiştiğine dair ciddi bir umut filizlenmeye başlamıştı. Ama her ne hikmetse CHP kadrolarına yönelik politika tercihiyle bir anda eski günlere geri dönüldü. Halk önce Şubat kurultayı, sonra bu istifa ve İstanbul kongresine bakarak bu değişime olan inancını kaybetti. Ve bence şu an itibariyle Kemal Kılıçdaroğlu için Başbakanlık ihtimali de artık bitti. Çünkü, muhalefetteyseniz ve değişim sayesinde ancak iktidar olabilecekseniz değişime sonuna kadar devam etmeli ve bu inancın kaybolmamasına izin vermemelisiniz. Ancak son 1 yılda CHP’de olduğu gibi değişiminizi 90’ların siyasi kimliklerine dönerek yapmaya kalkarsanız halka değişimi inandıramazsınız.

Bu istifa konusunda yapılan açıklamalar dikkatle incelendiğinde Gürsel Tekin’in iddia ettiği gibi Kemal Kılıçdaroğlu’yla aynı yolda yürümesinin de çok manalı olmadığını anlarsınız. Aşağıda linkini verdiğim haberlerdeki röportajlarda Kemal Kılıçdaroğlu en büyük başarısı olarak ülkenin demokratikleşmesinin dinamiği olduklarını iddia ederken, Gürsel Tekin bırakın ülkeyi parti içinde yeteri kadar demokratikleşilemediğini iddia ediyor. Yani biri Şam’ı gösterirken, diğeri Halep diyor. Yine İstanbul İl Başkanlığı’na aday olan, genel merkez tarafından desteklenen ve krizin son noktası olarak adlandırılan mevcut il başkanı Oğuz Kaan Salıcı’nın açıklamasını incelediğinizde parti içi disiplin ve benzeri tehditvari kavramların çok eleştirilen Sav döneminden farkı olmadığını da görürsünüz.

Sözün özü bence Kemal Kılıçdaroğlu Gürsel Tekin’in istifasına giden yolu sonuna kadar açarak, partiyi iki farklı ideolojiye bağlı örgütün kapışma alanına dönüştüren genişlemenin boyutlarını hesap etmeyerek uzun vadede başarılı olma fırsatını kaçırdı. İstanbul kongresinden sonra partide ki ayrı kanat oluşması muhtemel, dahası Baykal – Sav cephesi düşünüldüğünde sayıyı 3’e de çıkartmak mümkün. Bu durumda da liderliğe geldiğinde kayıtsız şartsız destek alarak Ecevit sonrası yeni bir heyecan uyandıran Kılıçdaroğlu eski günlere dönüşle bu heyecanı da kaybetmiş oldu. Bundan sonra yeni bir heyecan yakalayana ya da onun yerini alacak daha derli toplu bir parti çıkana kadar CHP’nin parti içi kavgalar ve %20’lik oylarla devam edeceğini düşünüyorum. Haber ve röportaj linkleri aşağıdadır:

http://www.haberturk.com/gundem/haber/740277-chp-degisim-surecinde-degisim-hep-sancili-olur

http://haber.gazetevatan.com/kilicdaroglundan-ikinci-onder-sav-resti/448622/9/Siyaset

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/20499626.asp

Bilal ERTUĞRUL

9 Mayıs 2012

10:32

Reklamlar

Read Full Post »

CHP’DE NELER OLUYOR? – 1…

CHP’DE NELER OLUYOR? – 1…

İSTANBUL – ANKARA GİDİŞ DÖNÜŞ YOLCULUĞU…

Geçtiğimiz hafta ülke kamuoyuna damga vuran bir istifa haberi oldu. Öyle Bakan, Başbakan istifa etmedi Ana Muhalefet Partisinin Genel Başkan Yardımcılarından birisi istifa etti. Hem de unvanına bakarsanız sadece partinin Basınla İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı istifa etti. Ama iktidar dahil herkes bu istifayı konuştu, herkes bir şeyler yazdı, çizdi, senaryolar üretti. Çünkü Gürsel Tekin namı layıkıyla Cumhuriyet Halk Partisi’nin halka açılan kapısı istifa etti. Ben de hazır olaylar biraz durulmuş, Gürsel Tekin İstanbul’a dönmüş, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu konudaki ilk beyanatını Güneş Gazetesi’nden Talat Atilla’ya vermişken yani herkes eteğindeki taşlardan dökebileceği kadarını dökmüşken sizlerle bu konudaki fikirlerimi paylaşmak istedim.

Öncelikle istifası bir anda ülke gündemini bu kadar dolduran Gürsel Tekin’in kim olduğu, ne yaptığı ve neden bu derece önem kazandığını açıklayarak başlayalım. 1964 Ardahan doğumlu olan Gürsel Tekin gençlik yıllarından itibaren CHP’de aktif siyaset yapmıştır. 12 Eylül sonrası CHP yasaklı olunca onun yerine kurulan sosyal demokrat hareketlerde bulunduktan sonra CHP’nin yeniden SHP ile birleşip solun çatı örgütü haline gelmesiyle 1995 sonrasında CHP İstanbul teşkilatında bulunmuştur. 2002 yılında İl Başkan Yardımcısı, 2007’de İl Başkanı olmuştur.

2009 yerel seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmasıyla beraber halka yakınlaşma olarak görülen çabaları ülke çapında dikkat çekmiştir. Seçim sonucunda her ne kadar Kılıçdaroğlu belediye başkanı seçilemese de CHP’nin İstanbul’da kabuklarını kırdığı, halk ile uzun bir zamandır var olan kopukluğun giderilebileceği düşüncesi doğmuştur. Bu umutlanmada Kemal Kılıçdaroğlu’yla beraber en çok öne çıkan isim olmuştur.

2010 yılında Deniz Baykal’a yönelik kaset operasyonuyla uzun süredir CHP’nin başında bulunan Baykal’ın istifasıyla boşalan genel başkanlık koltuğu için Önder Sav Ankara ekibiyle, Gürsel Tekin’de İstanbul ekibiyle Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklemiş, Kılıçdaroğlu Genel Başkanlığa geçerken Gürsel Tekin’de İstanbul’dan Ankara’ya ya da daha doğru tabirle Genel Merkez’e gidiyordu. Ama özellikle halktan gelen değişim isteği ve basının bunu Önder Sav’ın parti içindeki örgüt kontrol yetkisini kaybetmesi gerekliliği olarak sunması sonucu 2010 Aralık Kurultay’ı sonucu Önder Sav parti içi gücünü tartışmalı da olsa kaybediyor, onun yerine CHP İkinci Adamı olarak Örgütten Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı’na Gürsel Tekin seçiliyordu. Yine bu zorlu süreçte kurultay üyelerinin önemli bir kısmını daha önceden bin bir hesap ve dengeyle bizzat kendisi oluşturmuş olan Önder Sav’ın parti içi hegemonyasının yıkılmasında da Gürsel Tekin’in ve İstanbul kanadının Kemal Kılıçdaroğlu’yla beraber hareket etmesi çok önemli rol oynamıştır.

Bu kader arkadaşlığı 12 Haziran 2012 seçimlerinde en azından kendileri açısından beklenen başarıyı alamayınca Kemal Kılıçdaroğlu yeni bir kurultay topluyor ve Gürsel Tekin bana göre parti içi güç bakımından Örgüt Yönetiminde yerine getirilen Nihat Matkap ve Erdoğan Toprak’tan sonra dördüncü sıraya geriliyordu. Bana göre Kemal Kılıçdaroğlu bu kader arkadaşlığında o gün ilk hatayı yapmıştı. Halk gözünde kendisiyle beraber partinin değişimiyle özdeşleşen Gürsel Tekin’i zayıflatması aslında sadece siyasi açıdan elini zayıflatıyordu. Nitekim muhalefet bu yılbaşında bunun farkına varıyor ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu devirmek için kurultay çağrısı yapıyordu ama Gürsel Tekin yine genel başkanının yanında yer alıyordu. Eğer bazılarının haksız yere kendisine itham ettikleri gibi koltuk kaygısı olan bir adam olsa Örgütteki Yönetim görevinden alındığında ya da Şubat Kurultay’ında İstanbul’a dönebilir ya da muhaliflerle iş birliğine gidebilirdi ama yapmadı. Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu arkasında 2009 sonrası oluşturdukları değişimin CHP’yi uzunca bir süredir hasret kaldığı iktidara taşıyabileceğini düşünüyordu ve bu dava kardeşliğine inanıyordu.

Ama Kemal Kılıçdaroğlu o ve davasındakiler fark etmese de halk gözünde zemin kaybediyor, onunla gelebilecek bir değişim artık pek inandırıcı durmuyordu. Üstüne üstlük Kemal Kılıçdaroğlu’nun solun tüm kesimlerinden hatta sağdan isimleri parti yönetimine toplaması da halkta umut ettiği birleşmiş parti imajını uyandırmıyordu. Çünkü halkta çok iyi biliyordu ki bu isimlerin bir kısmı vakti zamanında parti içi muhalefet sebebiyle partiden uzaklaşsa da bir kısmı Ecevit sonrası yani 12 Eylül sonrası tam 32 yıldır CHP ile hiçbir ortaklık taşımıyordu. Yani birleşmek denilen şey bütünleşmenin ötesinde ilgisiz parçalarından dâhil edilmesine sebep oluyordu. Pek çoklarına göre bu nokta sonunda Gürsel Tekin’in partideki tüm görevlerinden istifa edip İstanbul’a dönmesinin de yegâne sebebi oluyordu. Ama herkes için bu bir sondan başka yeni bir başlangıçtı. Peki, iyi de neden bu sona gelinmişti ve neye, nasıl başlanacaktı?…

Not: Bu istifanın altında bana göre yatan sebepleri, gelecekte olası sonuçlara dair ayrıntılı analizimi devam yazımda okuyabilirsiniz.

Bilal ERTUĞRUL

8 Mayıs 2012

09:30

Read Full Post »

MEMLEKETTE ADALET VAR…

MEMLEKETTE ADALET VAR…

Pazartesi günü Türkiye Futbol Federasyonu 3 Temmuz’dan bu yana süren Şike Soruşturması sürecinin artık sonuna gelindiğini duyuran bir açıklama yaptı. Açıklamaya göre 16 Süper Lig takımı Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’na (PFDK) sevk edildi. İlginçtir sürecin başından bu yana ne ismi her hangi bir şekilde iddianamede geçen ne de oyuncu ya da yöneticilerinden birisinin ifadesine dahi başvurulmamış aralarında Galatasaray ve Bursaspor’unda olduğu 8 kulüpte iddianamede yer alan 8 kulübün yanına eklenerek PFDK’ya sevk edildi. Tabi bir anda kıyamet koptu. Galatasaray taraftarı yürüyüşler organize ederken yönetim kurulu Futbol Federasyonu’nu istifaya davet etti. Peki, bu uzun süreç ve daha açıklanmayan karar bize neyi öğretti: Memlekette adalet var…(Tabi yersen…)

Artık kendinizi kandırmayı bırakın. Taraflı tarafsız, iktidarı muhalifi, mağduru mağruru her ne cephede yer alıyorsanız alın ama şu gerçeği kabul edin hukuk bu memlekette hiç olmadı. İstiklal mahkemelerinde Kurtuluş Savaşı’nın Doğu Cephesi kumandanı Kazım Karabekir idamla yargılanırken de, Başbakan Adnan Menderes Yassıada da idam mangasıyla yol alırken de, Deniz Gezmiş ve arkadaşları sivil iradenin kemendiyle can verirken de, 12 Eylül’de çocuklar asılırken de, bugün demokrat geçinenlerin “Vatan için kurşun atan da yiyen de kahramandır.” dediği günlerde Güneydoğu’da binlerce faili meçhul işlenirken de, bugünün Başbakanı bir şiirle hapse doğru yol alırken de hukuk yoktu. Bugün de yok. Kusura bakmayın bu millet bu kafada giderse yarın da olmayacak. Çünkü artık iyiden iyiye bir toplum olarak genetiğimizde hukukun olmadığını bizde hukukun güçlünün zayıfa üstünlüğünün meşrulaştırma aracı olarak kullanıldığını ve algılandığını, halbuki özünde hukukun zaten hukuk olmasa istediğini alacak olan güçlüyü değil de ezilecek zayıfın hakkını korumak için var olduğunu bilmeyi bırakın körelmiş vicdanlarımızda yerinin bile olmadığını düşünüyorum.

Belki biraz sert bir giriş oldu ama daha kaç davada daha kaç olayda hukuksuzluk hukuka üstün gelecek bilmiyorum. Ve ben artık tüm bunların karşısında susmuyorum. Çünkü görüyorum ki sustukça, güçlünün dümeninde yol alan bir hukuk ve onun dünden iyi olduğunu düşünen dahası buna cidden inanan masum insanların her geçen gün daha da eziliyor. Dahası canları yanmadan canı yanan için üzülmek kimsenin aklına gelmiyor. Diyebilirsiniz ki kardeşim bir topun peşinde koşanların davasından koskoca bir hukuk sistemi böyle topa tutulur mu, tutulur be kardeşim. O dava memlekette herkesin ucundan, kenarından tuttuğu bir davaysa tutulur. Ha bu arada bana başka bir dava göster ben de onu tutayım da ayrı bir cevabım olur.

Burada Fenerbahçe, Trabzon ya da Beşiktaş suçludur ya da suçsuzdur demiyorum. Geçen yıl tüm maçlarını izlediğim Fenerbahçe’nin hakkıyla şampiyon olduğunu, bu süreçte bir tek Gençlerbirliği maçında lehte ciddi hakem hataları yaşandığını, Emenike olayının futbolun etik değerleriyle bağdaşmadığını ama bunun kişinin ve sporcunun zeki, çevik ama ahlaksızını isteyen ve destekleyen taraftarların isteğinin bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Teşvik primi üzerine çalışmalar olmuşsa da bunların sahaya yansımadığını da düşünüyorum. Dahası tamamına internetten ulaşıp okuduğum 400 küsur sayfalık iddianameye bakıldığında diğer takımların Fenerbahçe üzerinde oynanmak istenen oyunun doğuracağı tepkinin azaltılması amacıyla piyon olarak kullanıldığını aynı durumun yarın bir gün açıklanacak “0” cezaların kabulünün sağlanması için bugün de Galatasaray’a uygulandığını düşünüyorum. Hal böyleyken uzun süredir kirli olduğu düşünülen, millet olarak bu ülkenin 74 milyon vatandaşını tek çatı altına toplayan nadir değerlerimizden birini temizleme fırsatını bu kadar ucuz bir şekilde elden kaçırmaya isyan ediyorum. Şike yoksa başta bu sürecin başında basına verdikleri malzeme ve ülke gündemine düşürdükleri kara leke sebebiyle savcı ve emniyet teşkilatı aklanmalıdır. Yok, varsa o zamanda bu işin içindekiler ve güçlerini aldıkları kurumlar hak ettikleri cezaları almalıdır. Sadece ve sadece bu yolla kişilerin gücü arkasına alarak hukuksuzluklarını sürdürmelerini engelleyebiliriz. Ancak hiç kimse ceza almayacak ve sonunda bu işle hiç ilgisi olmayan kişi ve kurumlar sırf yanlış yapmış birilerinin (bu dava için davalı ya da davacı, ya da terazinin iki yanı demem yeterlidir) aklanması için lekelenecekse bu memlekette adaletten söz edemeyiz.

Daha önce de yazdım, şimdi de yazıyorum biliyorum daha sonra da yazacağım. Hukuka, adalete inancın olmadığı dahası adaletin bir değer olarak ele alınmadığı, güçlünün hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukuna doğru dört nala yol aldırdığı bir toplum olmaya devam ediyoruz. Başladık demiyorum çünkü zaten uzun zamandır bu topraklarda adaletin terazisinin ayarı bozulmuş durumda. Ama ekonomide, milli iradenin uyanışında şahlanmaya çalışan bir halkın bu şahlanışının bu tarz bir hukuksuz düzenle sürdürülmesi mümkün değildir. Dahası bizi tekrar 90’ların karanlığına çekecek yegane meselede budur. İşte bu yüzden artık memlekette adalet var cümlesinin boş olduğunu, yeni bir anayasa, yeni bir hukuki yaklaşım dahası kendi vicdan muhakememizde ne kadar kaçınılmaz ve tarafsızsak o derece tarafsız ve kaçınılmaz bir hukuk düzeni oluşturmalıyız. Sizleri bilmem ama ben bu işten sıkıldım ve yeni Türkiye için daha adil bir düzen isteğinin artık sadece lafta kalmaması için elimden geleni yapacağım.

Bilal ERTUĞRUL

2 Mayıs 2012

22:30 

Read Full Post »

TRT’DE KİM İSTİFA EDECEK?

Bugün gazeteleri okuma fırsatı bulduysanız Trabzonspor kulübünden yapılan bir açıklamayla karşılaşmışsınızdır. Hafta sonu Süper Final’in açılış maçında Fenerbahçe’ye İstanbul’da 2 – 0’lık skorla kaybedilen maç tüm Trabzonsporluları üzdü. Bu üzüntü ne yazık ki basında had bilmez, sorumluluk duygusundan uzak bazı kalemler ve onların attığı manşetlerle gerginliğe dönüştü. İşte Trabzonspor’da bu manşetlerden birisini gündeme taşıyıp, Türkiye Radyo Televizyonu’nu yani Türkiye’nin devlet eliyle haberleşme merkezini hedef alan bir açıklama yayınladı. Peki, bilin bakalım bu açıklama hangi haberin üzerine geldi. TRT internet servisi maç sonucunu, son günlerde Fenerbahçelilerin dilinden düşmeyen ama pek çok tribün sloganı gibi her hangi bir değer ya da ahlaki sorumluluk taşımayan bir sloganla duyurdu: “ŞİKE… ŞİKE… 2 – 0…”

Bu manşet dünyanın hangi ülkesinde atılırsa atılsın birkaç istifa sonucu, bu densizliğe kalkışanlara hesap sorulur. Ama burası Türkiye ve göreceksiniz bir süre sonra üstü örtülecek. Ben de bu örtülme olmadan Türkiye’de basın ve genel olarak ahlaki değerlere dikkat etmeden atılan manşetlerin sonuçları üzerine bir vicdan muhakemesi yapmak istedim.

Bu Türkiye’de resmi ya da özel basın kanallarında yapılan ilk kışkırtma ya da densizlik değil eminim son da olmayacak. Çünkü bedeli sorulmayan, yapanın yanına kar kalan davranışlarla yürütülen basın anlayışı dünyada bir tek bizim ülkemizde tepeden tırnağa kutsanmış durumda ve yine bir tek bizim ülkemizde ahlaki değer yolsuzluğunun, toplumu açık istismar ve tahrik oyununun adı basın olmuş durumda.

Medya ya da basın günümüzün de tarihi güçler olarak adlandırılan Yasama, Yürütme ve Yargı’nın yanına 4. Güç olarak eklendi. Bu tüm dünyada basına ya da iletişim kanallarında bir şekilde aktif olan herkese ciddi bir güç verdiği gibi getirdiği sorumluluk da diğer sorumluluklara hiç benzemiyordu. Evet, günümüzde basın en güçlü kurumlardan birisi. Aynı zamanda vezirle rezil yapma arasında istediği seçimi yapma hakkına da sahip ama en ufak sorumsuzluğunda da milyonlarca kişinin olumsuz etkilenmesi ve bunun edelini ödemeyle karşı karşıya.

Yazımın başında son dönemde dünyada basının yanlış ya da kışkırtıcı haber mantığının en ağır biçimde cezalandırıldığını iletmiştim. İsterseniz birisi genel basının güç ve sorumluluğu üzerine, diğeri de ülkemizde yapılan densizliğin bir benzeri olay üzerine iki örnekle dünyada basının sorumluluğunun nereye geldiğini açıklayayım.

Bundan çok değil 1 yıl önce İngiltere’de patlak veren bir skandalda ülkenin en eski gazetelerinden birisi kapanmak zorunda kaldı. Avustralyalı medya patronu Rupert Murdoch’un sahibi olduğu ve oğlunun yönettiği 168 yıllık News of the World gazetesinin yasadışı telefon dinlemeleri yapmasıyla patlak veren skandalın sonunda dünya basın imparatoru Murdoch ve oğlu İngiltere’de mahkeme karşısına çıkarıldı, gazete kapandı, Murdoch İngiltere’de istenmeyen adam ilan edildi ve buradaki işlerini sonlandırdı. Dahası bu ay oğlu şirketteki görevlerinden ayrıldı. Orada istifa edildi, ama olay kapanmadı. Gazete kapandı. Çünkü, 4.güç medyanın da sınırlarının olduğu ve bunların kişi hak ve hürriyetlerine saygıdan başladığı evrensel olarak kabul edilmişti.

Daha sonra geçtiğimiz Şubat ayında ABD’de Tayvan asıllı Jeremy Lin etrafında oluşan Linsanity dalgasında Lin’in soluk benizliliği üzerinden bir internet sitesinde manşet atıldı. Manşetin olduğu site ülkenin önde gelen televizyon kanallarından ESPN’in internet sayfasıydı ve anında bir yaygara koptu. Haberi yapan, başlığı atan dahası bunların denetiminde görevli herkes istifa etti ya da işlerinden el çektirildi. Sebep yine basitti 4. Gücün özgürlüğü kişi hak ve hürriyetlerine geldiğinde biterdi.

Canım ülkem Türkiye’de ise yıllar önce insanlar manşetlerden DÖNEK, VATAN HAİNİ, TERÖRİST olarak ilan edildi. Ama hiçbir şey olmadı. Dahası o manşetleri atanlar bugün bile onları savunacak cesareti gösteriyor. Bu son manşette Türkiye’nin en güzel şehirlerinden birisinin kimliği haline gelen, ülkenin 4 büyük kulübünden birisi ve onun taraftarlarına açık bir hakaret vardır. Bu manşetin ne anlama geldiği Türkçe bilen herkesin malumudur. O halde sorumlular derhal istifa etmeli ya da görevlerine son verilmelidir. Hele bu hata devletin resmi kanalının yani o manşetle dalga geçilen kesiminde dahil olduğu bir halkın parasıyla finanse edilen bir gruptan gelmişse acil istifa gerekir. Ben de buradan tüm cesaretim ve insan haklarına, kişilere ve onların değerlerine saygımla soruyorum: TRT’de kim istifa edecek…

Bilal ERTUĞRUL

17 Nisan 2012

21:22

Read Full Post »