Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘neresi’

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

Dün Kabil, Bağdat, Gazze

Bugün yürekte yangın adı çok uzak Hula

Ölen de öldüren de benzemiyor burada

Çıkan kurşun hesapsız saplanmış çocuklara

Ölen her çocuk için açılsın okyanuslar

Yeryüzü denen cehennemi kaplasın azgın sular

Hula’nın çocukları yetim, hepsi bin yıl anılsın

Kararmış vicdanlar yana yana kan kussun

Görmeyen gözlerden yaş hiç durmadan aksın

Belki o zaman anlarız silahları

Belki o an yakarız başıboş cellatları

El ele yok ederken son kalan insanlığı

Damla damla kan çeker Hula’nın toprakları

El insaf demez gider diktanın korkakları

Anlamazlar ölen kendi çocukları

Ana ayrı, baba ayrı, kader ayrı olsa da

Hepsi aynı sevdaya akan aşk sunakları

O sunaklar gün gelir, taşar sel olurlar

Hem de öyle bir sel ki, Şam’ı yakıp yıkarlar

Ama orası yetmez yıksınlar tüm dünyayı

Öyle bir yıksınlar ki dünya tatsın acıyı

Her gördüğüm çocukta yaşarım bu anları

Anne deyip ölürken Hula’nın çocukları

Dur, düşün bir an olsun bırak boş mavraları

Vicdanına kulak ver, aç göz kapaklarını

Duymasan da uzaktan o acı çığlıkları

Sen uyurken ölüyor Hula’nın çocukları…

Bilal ERTUĞRUL

2 Mayıs 2012

21:08

Reklamlar

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

TEK YOL BİRLİK…

Dünkü yazımda Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun bugünkü resmini tamamlayıp, mevcut durumda ortada duran sorunları, bu sorunların olası sonuçlarını yazmıştım. Peki, bu sorunların üstesinden nasıl geliriz? İşte onun için de açık bir öneri. Öncelikle bölgede akan kardeş kanının 1350 yıllık geçmişi düşünüldüğünde birkaç yılda durmayacağını bilmeliyiz. Ama bu kanı durduracak tek ülkenin de Türkiye olduğu bilinciyle kendimize güvenmeliyiz. Bunun yanı sıra Suriye’de Beşar Esad olduğu müddetçe hiçbir konuda bölgede yükselemeyeceğimizi de kabul etmeliyiz. Bu durumda ilk yapılması gereken barış ya da savaş hangisini seçerse kendi yöntemiyle Esad’ın kaçınılmaz gidişini hızlandırmalıyız. Bu noktada gerekirse belli tavizler ya da söz hakkıyla dünyaya açılan tek kapısı Türkiye olan İran’ı mutlaka yanımıza almalıyız. Bunu başardıktan sonra dar anlamda Türkiye, İran, Irak ve yeni Suriye arasında bir üst düzey işbirliği örgütü kurmalıyız. Eğer mevcut sınırlar devam ettirilemiyor ve yeniden de çizilemiyorsa bunu çözmenin tek yolu yıllar önce Fransa – Almanya arasında yapıldığı gibi o sınırları kökten ortadan kaldırmaktır. Bu yolla en azından etnik sorunların çözümünü sağlayabiliriz. Aksi takdirde Irak’tan başlamak üzere kurulacak bağımsız Kürdistan üzerinden bölgede yeni bir savaş serisi doğması kaçınılmaz olacaktır. Her ne kadar kurulacak devlet Araplara nazaran Türkiye ve İsrail’e daha yakın olacak olsa ve İsrail’in uzun vadeli planlarında yer almasa da bu devletle beraber doğacak sorunlardan en çok etkilenecek olan ülkede Türkiye’dir. Dahası bahsettiği birliğin oluşumunda Türkiye’yle ilişkilerinde bir aşiret liderinden disiplinli ve pratik bir devlet başkanı kimliğine dönüşen Barzani’nin de hoşlanacağı son dönemdeki tavırları dikkate alındığında çok açıktır. Etnik sorunların çözümünden sonra liderliği güçlenen Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde Arap Dünyasında artan popülaritemiz ve muhafazakârlaşmayı da kullanarak yine hızla artan Arap Milliyetçiliği’ni de bu potaya katmalıyız. Burada en önemli sorun Arap Milliyetçiliğinin mutlaka muhafazakar kanadının kullanılıp daha ılımlı bir çizgiye çekilmesidir. Bu noktada uygulanacak muhafazakar tonajda da bölgeden çıkmış El Kaide benzeri yapılanmaların unutulmaması, her hangi bir şekilde şiddete kayacak aşırılıkların engellenmesi şarttır. Bunu başarabilirsek Orta Doğu tekrar barışa, huzura ve medeniyete kavuşur. Yok başaramazsak bu kan durmaz ve emin olun gün gelir bize de bulaşır. İşimiz zor, yükümüz ağır ama şunu bilmeliyiz ki;

“Orta Doğu’da akan kardeş kanı durmalı ve güneş bir zamanlar ayrılığına dayanamayıp göz yaşları döktüğü bu topraklara dönemli… Bunu da ya biz yaparız ya da biz yaparız…”

Bilal ERTUĞRUL

26 Nisan 2012

00:13

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

SORUNLAR VE TESPİTLER…

Dün yazdığım dış politika analizimin ilk yazısında Türk Dış Politikasının tarihsel perspektifini 1923 sonrası dönemden itibaren ele almış, Ak Parti döneminde yaşanan gelişmeler ve bu bağlamda arabulucu ülke konumundan lider konumuna nasıl yükseldiğimizi açıklamaya çalışmıştım. Bugün bu statüyü biraz daha açacak yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, karşılaşacağımız zorluklara ve bunlara olası cevaplarımıza değineceğim. Bu analizi yaparken de temel bazı kavramsal gerçeklikler üzerinden bölümlendirmelere gideceğim.

1 – Komşularla “0” Sorun Politikası Miladını Doldurmuştur

Kanımca Türk Dış Politikasının bugün ilk olarak kabul etmesi gereken husus Komşularla “0” Sorun politikasının süresini doldurduğudur. 2002 sonrası ilk döneminde Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği konseptiyle bu politika Türk Dış Politikasının 60 yıllık TARAFSIZLIK ya da diğer adıyla ETKİNSİZLİK putundan sıyrılmasını sağlamıştır. İlk yıllarından İsrail ve Suriye üzerinden oldukça iyi yönetilen politika Ermenistan’la yapılan protokollerin iflasıyla ilk önemli başarısızlığını almıştır. Gerek Ermenistan ve Türkiye iç kamuoylarının bu adımlara hazır olmaması gerekse de Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ sorununun çözülmemiş olması bu protokollerin yürümemesinin asıl sebeplerini oluşturmuştur. Yüzyıllık Türk – Ermeni, en az 50 yıllık Kıbrıs sorunları masadayken bu politikanın kısa dönemde etkinlik sağlamak dışında başarısız olacağı herkesin kabulü olmalıdır. Bu politikanın geçerliliğini yitirmesi korkulduğu gibi ülke açısından olumsuz değildir. Aksine bu son bir sonraki maddede belirteceğim Bölgesel Liderlik konseptine de önemli bir katkıda bulunmuştur.

2 – Türkiye Artık Bölgesel Liderdir

Komşularla “0” sorun politikası süresince arabulucu rolüne soyunan Türkiye için bu politikanın sonlandırılmasının en önemli nedenlerinden bir diğeri de bölgesel liderliğin ülke istesin ya da istemesin artık kaçınılmaz olmasıdır. Geleneksel anlamda Kuzey Afrika’dan doğuda Afgan dağlarına batıda Viyana kapılarına kuzeyde Moskova steplerine kadar olan bölgenin en önemli aktörleri bugün Mısır, Suudi Arabistan, Sırbistan, Türkiye ve İran isimleri altında toplanmış olan devletlerdir. Sırbistan’ın Bosna ve Kosova savaşlarıyla kendi sonunu hazırlaması, Mısır’ın Mübarek yönetiminde iç meselelerde kaybolması, İran’ın devrim sonrası küresel dışlanmışlığı ve devrim ihracı korkusuyla bölgesel dışlanmışlığı, son olarak da Suudi Arabistan’ın bölgede artan demokratikleşme isteğinin önündeki en önemli engel olması zaten Türkiye’yi bu rol için tek ülke yapmaktaydı. Bunlara ek olarak Ak Parti döneminde yapılan başarılı kültürel yayılma, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da vuku bulan yegane Bölgesel Lider imajı ve ekonomik güçlenmeyle bu rolün taşınabileceği de gösterildi. Artık en azından Başbakan sağ oldukça bu görevin ve gücün red edilemeyeceği bundan sonraki dış politikamızın temeli olmalı ve adımlar da buna göre atılmalıdır.

3 – Bölgesel Liderlikte En Büyük Zorluk: Mevcut Sınırların Korunması Politikası

Bölgesel liderlik güç verir ancak güç sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Bugün karşılaşılan bölgesel sorunların bizi bu derece ilgilendirmesi de bu sebeptendir. Bölgesel sorunlarda ülkeden ülkeye farklı politikalar uygulasak da temel önceliğimizin mevcut sınırların korunması olduğu çok açık bir şekilde ön plana çıkmaktadır. Ancak daha önceki yazılarımda da ele aldığım gibi 1920’lerde cetvelle her hangi bir etnik ya da kültürel ayrım fark edilmeden kardeşleri farklı ülkelerde bırakan sınırların korunması mümkün değildir. Şüphesiz mevcut sınırların değişmesi bizi de uzun dönemde zor durumda bırakacak ve bu açıdan bakıldığında politikamızın doğru olduğu düşünülebilir ama az sonra sıralayacağım iki farklılık bu politikanın sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Ve kanımca sınırların korunması bir yere kadar sürdürülüp daha sonra ya bölgesel bir birlikle ülke sınırları önemsizleştirilmeli ya da sınırlar yeniden bir şekilde (savaş ya da barış) yeniden belirlenmelidir.

4- Bölgenin En Önemli Farklılıkları ve En Hassas Noktalar

Mevcut sınırların korunamayacağı düşüncesi bugün oluşmuş bir düşünce değildir. 1920’lerde bu sınırları çizenlerin çok iyi bildiği ama bilinçli bir şekilde bölgenin kucağına bıraktığı bir bombadır. Bölgede sınırlar belirlenirken dikkat edilmesi gereken önemli farklılıklar etnik ve dini farklılıklardır. Etnik anlamda bölgede Türkler ve Araplardan sonra en kalabalık grup olan Kürtlerin Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında 4 ayrı ülkeye dağılmış olma durumları en önemli sorundur. Irak’ta görüldüğü gibi Kürt gruplar ve olası Bağımsızlık istekleri bölgedeki ülkelerin dış müdahaleye en açık noktasıdır. Bu zayıflık dün Irak’ta başarılı olmuş, Türkiye ve İran’da ise devletlerin uzun süredir başını ağrıtan nokta olmuştur. Irak bölünsün ya da bölünmesin Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin varlığı artık realitedir. Bu durumda daha önce sadece hayal olarak algılanan bir durumun realiteye dönüşmesi ülkelerdeki ayrılıkçı hareketler için önemli bir destek noktası olacaktır. Zaten Türkiye’nin Irak’ın resmi olarak bölünmüşlüğünün resmiyete dökülmesini istememe sebebi de budur. Ancak fiiliyat her zaman er ya da geç resmiyete dönüşür. Bu durumda bölgede uzun süreli bir çözüm olması için yukarda bahsettiğim Bölgesel Birlik zorunlu bir yöntem olarak ortaya çıkabilir. Tabi bunun için özellikle Suriye’de yönetimin değişmesi ve Irak’taki İran etkisinin kırılması gerekir.

İşte bu noktada da bölgenin ikinci önemli farklılığı ortaya çıkar. Her ne kadar ülkemizde Alevi vatandaşlarımızın devlete bağlılığıyla ayrımcılığa yönelmese de mezhepsel farklılık olarak adlandırılabilecek Sünni – Şii ayrımı bölgenin üzerinde oturduğu ikinci bombanın adıdır. Suriye’de Sünni çoğunluk Şii yönetim, Irak ve İran’da hem çoğunluk hem de yönetim olarak Şiilik mevcuttur. Ancak özellikle Suriye ve Irak’ta İran etkisinin açıkça hissedilmesiyle ciddi bir ayrım ortaya çıkmıştır. Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde ise Şii çoğunluğun Suudi Arabistan destekli Sünni yönetim karşıtlığı artık açıkça ortada durmaktadır. Kardeşin kardeşi katliyle Kerbela’dan bu yana durmayan bu kan bölgesel liderlikte en önemli sorunlardan birisi olacaktır. Özellikle İran’dan dolaylı ağızlardan, Irak’tan da İran yönlendirmesiyle açıkça yükselen Türkiye’nin Sünni bloğa yaklaştığı eleştirileri dikkatle incelenmelidir. Bu noktada nasıl bir denge oluşturacağımız Bölgesel Liderliğimizin en önemli noktası olacaktır. Eğer başarılı olursak Bölgesel Lider oluruz. Ama başarısız olursak Sünni blokta Arabistan güdümüne girmekle karşı karşıya kalırız.

Not: Yazı dizimin son yazısında mevcut sorunların bana göre tek çözüm yolunu yazacağım.

Bilal ERTUĞRUL

25 Nisan 2012

22:19

Read Full Post »

28 ŞUBAT…

BİR ÜLKENİN KAYIP YILLARI – 3…

YA YANINDAYDINIZ YA DA SES ÇIKARTMADINIZ AMA EMİN OLUN BU ÜLKEDEKİ HİÇ KİMSE GİBİ KARŞI DURMADINIZ: 28 ŞUBAT…

28 Şubat 1997 günü akşama doğru başlayan tarihin en önemli Milli Güvenlik Kurulları’ndan birisi ne yazık ki sonuçları bakımından hiç de iyi olmayacaktı. İsterseniz önce bu günden önceki son olaylara değinip bu meşhur kararların ne olduğu ve sonrasında neler yaşandığına dair açıklamalarda bulunalım. 1997 yılının Ocak ayı geldiğinde Necmettin Erbakan Başbakanlık da 8. ayını geçiriyordu. Ama basın ve sivil toplumun belli kesimleri tarafından yapılan darbe çığırtkanlığı zirveye ulaşmıştı. Dahası Refah Partisi’nden gelen bazı açıklamalar da onların ekmeğine yağ sürüyordu. İşte bu süreçte 28 Şubat’ın geldiğini haber veren birkaç önemli olay oldu. 22 Ocak’ta Gölcük’te toplanan üst düzey generaller açıkça iktidardaki İrtica’yı tartıştıklarını söylediler. Ocak sonunda Sincan’da yapılan Kudüs gecesinden sonra 4 Şubat’ta Sincan’da tanklar yürütüldü. Ve son olarak bu olaydan birkaç gün sonra Cumhurbaşkanı Demirel Erbakan’a birkaç mektup gönderdi ve açıkça askerlerin müdahalesini, İrtica gerekçelerini ve dolaylı da olsa istifasını isteyen açıklamalarda bulundu.

Tüm bunlara rağmen Hoca’nın süreçteki en büyük hataları da işte bu döneme rast geldi. Öncelikle Ordu’nun yetki sahasının dışına taştığını, uyarılması ve Sincan’da tank yürüten kumandanın istifasını isteyen kurmayları başta olmak üzere muhafazakar kesime; “Bunlar Amerika ve İsrail işi, bizim kumandanlarımızın bir yanlışı olmaz.” diyordu. Halbuki, gerçek onun düşündüğünden çok farklıydı. Bugüne kadar bu süreçle ilgili açık ya da gizli bir Amerikan ya da Yahudi parmağı bulunamadı. Aksine Hoca’nın akıllı çocuklar, bizdendir onlar dediği o dönemki Ordu’nun üst düzey komutanları bugün dahi Refah Partisi ülkeye terörden daha büyük bir tehditti demekte ve Hoca’nın onlara gösterdiği sebatın yanlışlığını ispatlamaktadırlar. Evet, 12 Eylül ve önceki darbelerde 1960’da İngilizlerin, 1980’de Amerikalıların parmağı olduğuna dair bugün deliller mevcut ama 28 Şubat’ta olan bu ülkede kendilerine göre tartışılmaz olan ve herkesin benimsemek zorunda olduğu değerlerin benimsenmediğini gören Ordu merkezli, kendisini Cumhuriyetin yegane sahibi sayan bir kitlenin güç gösterisinden başka bir şey değildi. Ve Hoca daha Ocak ayında ne oluyor deseydi, kanımca bu olaylar 28 Şubat’a gitmezdi.

İşte bu şartlar altında asker Hoca’dan da karşılık almayınca 28 Şubat MGK’sına çok kapsamlı ve yoğun bir İrtica raporu ve önlem setiyle gelmişti. Hoca ve arkadaşlarının yüzüne açıkça İrticacı dedikleri, ülkeye en büyük tehdidi oluşturduklarını söyleyen askerler bir de bildiri hazırlamışlardı. İşte meşhur 28 Şubat o toplantı da yaşananlar ve 406 Sayılı “rejim aleyhtarı irticai faaliyetlere karşı alınması gereken tedbirler” başlıklı 18 maddelik aşağıdaki kararların üzerinden yapılmış olan, sivil iradeye, seçilmiş iktidara karşı yapılmış bir post-modern darbedir. Bunun doğrudan darbeye uzanmamasının yegane sebebi de kanımca askerlerin bir şekilde isteklerinin yerine getirileceğine Cumhurbaşkanı Demirel tarafından ikna edilmesi olmuştur.

406 Sayılı Kararın Maddeleri:

1-Anayasamızda Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anayasanın 4’üncü maddesi ile teminat altına alınan laiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasiyetle korunmalı, bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalı, mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıdır.

2-Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği Millî Eğitim Bakanlığı’na devri sağlanmalıdır.

3-Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle Cumhuriyet, Atatürk, vatan ve millet sevgisi, Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından:

a-8 yıllık kesintisiz eğitim, tüm yurtta uygulamaya konulmalı.

b-Temel eğitimi almış çocukların, ailelerinin isteğine bağlı olarak, devam edebileceği Kuran kurslarının Millî Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

4-Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık, aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, milli eğitim kuruluşlarımız, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.

5-Yurdun çeşitli yerlerinde yapılan dini tesisler belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak siyasi istismar konusu yapılmamalı, bu tesislere ihtiyaç varsa, bunlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nca incelenerek mahalli yönetimler ve ilgili makamlar arasında koordine edilerek gerçekleştirilmelidir.

6-Mevcudiyetleri 677 sayılı yasa ile men edilmiş tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların faaliyetlerine son verilmeli, toplumun demokratik, siyasi ve sosyal hukuk düzeninin zedelenmesi önlenmelidir.

7-İrticai faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askerî Şûra kararları ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nden (TSK) ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK’yi dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.

8- İrticai faaliyetleri, disiplinsizlikleri veya yasadışı örgütlerle irtibatları nedeniyle TSK’dan ilişkileri kesilen personelin diğer kamu kurum ve kuruluşlarında istihdamı ile teşvik unsuruna imkan verilmemelidir.

9- TSK’ya aşırı dinci kesimden sızmaları önlemek için mevcut mevzuat çerçevesinde alınan tedbirler; diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer eğitim kurumları ile bürokrasinin her kademesinde ve yargı kuruluşlarında da uygulanmalıdır.

10-Bu maddenin tam metnini Türkiye’nin uluslararası ilişkilerini ilgilendirdiği gerekçesiyle yayınlanmadı. Ancak Erbakan’ın iktidardayken kurmaya çalıştığı İslam ülkeleriyle dostluk ve ABD, İsrail gibi ülkelere karşı söylemine, İran’la kurulan ilişkilere atıf yapmaktadır.

11-Aşırı dinci kesimin Türkiye’de mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikeli faaliyetler yasal ve idari yollarla mutlaka önlenmelidir.

12-T.C. Anayasası, Siyasi Partiler Yasası, Türk Ceza Yasası ve bilhassa Belediyeler Yasası’na aykırı olarak sergilenen olayların sorumluları hakkında gerekli yasal ve idari işlemler kısa zamanda sonuçlandırılmalı ve bu tür olayların tekrarlanmaması için her kademede kesin önlemler alınmalıdır.

13-Kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan ve Türkiye’yi çağdışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurum ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalıdır.

14-Çeşitli nedenlerle verilen, kısa ve uzun namlulu silahlara ait ruhsat işlemleri polis ve jandarma bölgeleri esas alınarak yeniden düzenlenmeli, bu konuda kısıtlamalar getirilmeli, özellikle pompalı tüfeklere olan talep dikkatle değerlendirilmelidir.

15-Kurban derilerinin, mali kaynak sağlamayı amaçlayan ve denetimden uzak rejim aleyhtarı örgüt ve kuruluşlar tarafından toplanmasına mani olunmalı, kanunla verilmiş yetki dışında kurban derisi toplattırılmamalıdır.

16-Özel üniforma giydirilmiş korumalar ve buna neden olan sorumlular hakkında yasal işlemler ivedilikle sonuçlandırılmalı ve bu tür yasadışı uygulamaların ulaşabileceği vahim boyutlar dikkate alınarak, yasa ile öngörülmemiş bütün özel korumalar kaldırılmalıdır.

17-Ülke sorunlarının çözümünü “Millet kavramı yerine ümmet kavramı” bazında ele alarak sonuçlandırmayı amaçlayan ve bölücü terör örgütüne de aynı bazda yaklaşarak onları cesaretlendiren girişimler yasal ve idari yollardan önlenmelidir.

18-Büyük Kurtarıcı Atatürk’e karşı yapılan saygısızlıklar ve Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkındaki 5816 sayılı kanunun istismar edilmesine fırsat verilmemelidir.

Pek çok kişi kararlara baktığında pek çoğunun halen geçerli ve sorun teşkil etmeyen istekler olduğunu düşünecektir. Doğrudur ancak dönemin şartlarında asker bu kararları aldırtmak istediği hükümeti bizzat bunların sebebi olarak görmekte yani hükümet yaptıklarıyla sorgulanmaktaydı. Ayrıca bu kararların uygulanmasıyla kamusal alanda türban, İmam- Hatip Lisesi mezunları özelinde tüm meslek lisesi mezunlarına üniversite kapılarının kendi bölümleri dışında kapatılıp eşitliğin yok edilmesi, sivil iradeye vurulan pranga uzun süre ülkenin başını ağrıtacak sorunları doğuracaktı.

Aslında MGK Kararları tavsiye niteliğindeydi ve hükümet pekala bunu imzalamayabilirdi. Nitekim başlangıçta Başbakan bu kararları imzalamayacağını da belirtti, ancak sonrasında artan kamuoyu baskısı, sanki muhafazakar kesim de dahil olmak üzere her kesimin arkasında toplanmasına dayanamayan Hoca bu kararları Bakanlar Kurulu Kararları olarak imzaladı ve gereğince işlemler yapıldı. Bu noktada bugün bazı arkadaşlarımız kararların imzalanmadığını iddia edebilir ama bu tamamen yanlış olacaktır. Evet, kararlar belki baskıyla imzalandı ama imzalandı ve uygulandı, acı olan da buydu. Ancak askerin yegane hedefi Hoca’nın siyaset arenasından silinmesiydi ve doymayacaktı. Bu bağlamda dönemin Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay Başsavcıları karargaha çağrılıp, İrtica kasetleri izletiliyor yapacakları anlatılıyordu. İşte burada Yargıtay’ın dünden hazır Başsavcısı Vural Savaş parti hakkında kapatma davası açıyor ve 2000’li yılların sonuna kadar uğraşacağımız bir başka sorun yine bu dönemde hortluyordu. Siyasi Parti oyla iktidara ya da meclise gelirse kapat gitsin, çünkü meclis bu iradenin gözünde halkın değil kendi Cumhuriyet’in asıl sahiplerinin meclisidir ve halkın oyunun önemi yoktur.

Hoca Ocak ayında ya da Şubat başında Ordu’yu durdurup ülkenin demokratik çizgisinin sürmesini sağlamaktansa olayların arkasında hep dış güç aramış ve ordunun ülkeye kötülük yapacağını aklından geçirmemiştir. Ancak ordu kararlarda da belirtildiği gibi önce gazeteleri, üniversiteleri ve yargıyı sonra da tüm kamuoyunu kontrol edip hepsini Hoca’nın üzerine salınca o da Haziran ortasında Demirel’le görüşüp Başbakanlığı Tansu Çiller’e bırakıp ayrılacağını belirtmiştir. Ancak Demirel Hoca’ya siyasi yaşamında son kez deyim yerindeyse kazığını atmış ve Meclisin 3. Büyük partisi olan Anavatan’a hükümeti kurdurtup hem Hocayı hem de Tansu Çiller’i by-pass etmiştir. Önce Mesut Yılmaz sonra da rahmetli Ecevit yönetiminde kurulan azınlık hükümetleriyle ülke Milenyum’a doğru yola çıkmış ama halkın iradesi kendisine bugün bile demokrat, özgürlükçü diyen ama işbirlikçi, halktan uzak ve fildişi kulelerde caka satmaktan başka işi olmayan kesimlerin de desteğiyle asker süngüsüne kurban edilmiştir. Ve işin özüne bakılacak olursa 28 Şubat’ta bu ülkede insanlar ya nötr kalmış ya da süngünün peşine takılmıştır. Yani fazla tartışmadan noktalayayım: Kimse o süngünün önünde durmamıştır…

Not: Milenyum’a doğru Türkiye, 99 Depremi, Öcalan’ın yakalanması ve etkileri, 2001 ekonomik krizine yazımın son kısmında değineceğim…

Bilal ERTUĞRUL

03 Mart 2012

12:13

Read Full Post »