Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘nereye gidiyor’

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 6…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 6…

Geçtiğimiz hafta içerisinde başladığım bölgedeki son gelişmeler hakkındaki fikirlerimi sizlerle paylaştığım bu yazı dizisinin son yazısına gelmiş bulunmaktayım. Bu yazımda son yazımda yaptığım bölgesel değerlendirmenin bir sonucu olarak geldiğim Suriye analizi noktasında Suriye’yle ilgili olası senaryoları ve bunların olabilirliklerini paylaşacağım.

Bu yazı Suriye ismin bugünkü ülke topraklarının tamamı için kullanacağım son yazılarımdan birisi olabilir. Beşar Esad her ne kadar uluslar arası arenada İran, Rusya ve Çin tarafından korunsa da her geçen gün artan muhalif baskı, adamlarında oluşan korku sebebiyle Suriye lideri olarak kalamaz ve kalmayacaktır. Ancak Esad ve adamları Suriye’nin bundan sonra tek bir lideri olmasına da izin vermeyeceklerdir. Bu bağlamda Esad’ı destekledikleri bilinen Alevi Araplar ve Hıristiyan Araplar Akdeniz sahilinde küçük bir devlet kuracak ve bu devlet Rus savunmasıyla korunacaktır.

Esad’ın akıllıca bir davranış olan bu küçülme ve kendi adamlarınla yaşama yerine Şam’ı elinde tutmayı denemesi halinde ise sonu Kaddafi’den farklı olmayacaktır ve kendisinin yaptığı gibi canice katledilecektir. Esad’ın kendi bölgesini kurması halinde Sünni Araplar Suriye’nin diğer kısımlarına egemen olacak ve kendi yönetimlerini kuracaklardır. Burada özellikle Kuzey’de yaşayan Kürtlerin sistemdeki temsil oranları önemli bir detay olacaktır. Eğer Özgür Suriye Ordusu ve Meclisi, Kürtleri sisteme dahil ederse Suriye iki parça halinde yani Esad bölgesi ve Sünni Arap – Kürt Bölgesi halinde yoluna devam edecektir. Aksi takdirde Kürt Bölgesi’nde yaşanacak ayrılık ya da Esad’la birleşme hareketleri bugünün Özgür Suriye Ordusu’nun Şii İran ve onun güdümündeki Irak, Esad – Kürt Ortak Bölgesi ve İsrail arasında kalması yüksek ihtimal taşımaktadır. Böyle bir gelişme muhalefetin Şam merkezli yalnız ve çaresiz bir bölgeyi yönetmesi sonucunu doğuracak ve bu bölge uzun ömürlü olmayacağından savaş çok kısa süre sonra yine bu topraklara gelecektir.

Bunun yanında tıpkı Mısır’da olduğu gibi muhalif kesimin aşırı İslamcı olarak tanımlanması, aralarında El Kaide dahil olmak üzere dünya tarafından terör örgütü olarak adlandırılmış grupların yer alması ve bu grubun olası bir grup liderliği yakalaması da mümkündür. Bu bugün bu gruplara sınırsız destek veren Türkiye ve Amerika’nın yarın hemen yanı başımızda yeni bir Afganistan ve Taliban yaratmaları olasılığı da doğurmaktadır ve bence şu anda her kesimde gözden kaçan, uzun vadede bize en çok zarar verebilecek olan ihtimal tam da budur. Bu düşünce ışığında Suriye olayında Esad’ın devrilmesi bir caninin sonu olacağı gibi dikkatsizlik durumunda o caniden çok daha tehlikeli bir canavarın doğması ihtimalini de taşımaktadır ve buna özellikle Türkiye kesinlikle izin vermemelidir.

Suriye konusuna değinmişken son dönemde Türkiye’nin en büyük korkularından olan olası bir Kürt Bölgesi ve bunun Kuzey Irak’la birleşme ihtimalini de değerlendirmek istiyorum. Her zaman ve her fırsatta söylediğimiz gibi Orta Doğu’da cetvelle çizilen sınırlar Kürtler kadar hiçbir milleti olumsuz etkilememiştir. Suriye, Irak, İran ve Türkiye arasında 4’e ayrılmış olan Kürtler bu duruma 1. Dünya Savaşı sonrası sınırların dini temeller alınarak çiziliyormuş gibi yapılmasıyla düşmüştür. Ancak dünyada özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonucu oluşan her ulusun kendi devletine sahip olma fikri onları da etkilemiş ve bu durumu doğal kabul etmeyi bırakmışlardır. İşte bu anlayış değişimidir ki bugün bölgenin diğer ülkelerinde ciddi bir korku yaratmıştır.

Baştan belirtmek durumundayım ki 4 ülke arasında hiçbir Kürt azınlığı Irak’taki Kürtlerin sahip olduğu bölgesel ekonomik kaynaklara sahip değildir. Bu durum diğer ülkelerdeki Kürt oluşumların güçlenmesini engellediği gibi ciddi terörist akımların ve silahlı mücadelelerin oluşmasına yol açmıştır. İşte bu bağlamda düşünüldüğünde Suriyeli Kürtlerin bağımsız bir devlet kurması ekonomik ve bölgelerindeki nüfus dağılımı incelendiğinde mümkün değildir. O halde Suriye merkezli bir bağımsız Kürt devleti üzerinde tartışma geliştirmek abesle iştigaldir. Ancak ülkedeki Kürt azınlığın Esad ve Baas dönemindeki gibi yok sayılması ve yok edilmeye çalışılması da en az bir önceki anlayış kadar ulaşılmaz ve düşünülmezdir. Bu durum Suriyeli Kürtler için sadece ve sadece iki seçenek oluşmasına yol açmaktadır. Bunlardan ilki Esad’ın Şam’ı kaybetmesi sonrası oluşmasını beklediğim iki ayrı Suriye’den birinde yer almak diğeri de Kuzey Irak’taki Kürt bölgesiyle olası bir birleşme imkanı arayıp uzun vadede Kürt Devleti’nin bir parçası olmaktır. İlk seçenekte kendi içinde iki ayrı ihtimal doğurmaktadır. Bunlardan ilki ve bana göre en zoru Kürtlerin bir kez daha Esad’la işbirliği yapıp Kuzey ve Batı Suriye’de yeni bir devlet oluşturmalarıdır. Halep’in Esad tarafından kaybedilmesiyle coğrafi bağı bulunmayacak olan bu seçenek aynı zamanda Kürtler ve Esad arasında yaşanmış tarihsel gelişmeler incelendiğinde de imkansızdır. Ancak yine de Esad’ın zor durumda olması, değişmek zorunda kalması ve Kürtlerin Muhalif gruplarda adil bir şekilde temsil edilmediklerini düşünmesi bu seçeneğin hayata geçirilmesini imkan dahiline alacaktır.

Diğer seçenek olan Kürtlerin muhalif gruplarla beraber yeni Suriye’de çok daha önemli roller alarak birleşik bir Suriye’nin parçası olması şu anda en muhtemel seçenektir. Bu yönde son dönemde Muhalif Suriyelilerin başına bir Kürtün geçmesi, Kürt grupların daha fazla temsil alması olumlu adımlar olmuştur. Aynı zamanda Kürt bölgesinin bağımsızlık için yeterli ekonomik kaynağı olmaması, Muhaliflerin dört yanları karşıtlarıyla çevrilmişken en önemli destekçileri Türkiye’yle doğrudan temas halinde olmak için Kürt bölgesine ihtiyaç duyması bu işbirliğini iki taraf için de hayati boyuta ulaştırmıştır. Bana göre kısa vadede en muhtemel oluşum bu oluşum olacaktır.

Kürtlerin Suriye’nin bir parçası olmak dışındaki tek alternatifleri olan Kuzey Irak Kürtleriyle birleşip bağımsız Kürdistan kurması ise bana göre orta vadede düşünülecek bir gelişmedir. Kısa vadede Iraklı Kürtlerin henüz ayrılmaya hazır olmaması, bu ayrılığın Türkiye tarafından şu ya da bu şekilde kabul edilmeden hayata geçirilmeyecek olması bu düşüncemi destekleyen savlar olarak masada durmaktadır. Ancak orta vadede Suriye muhalefetinin kontrolden çıkıp aşırıya kaçarak bölge için sorun haline gelme olasılığı bağımsız bir tampon bölgenin Türkiye ve bölge çıkarlarına uyması bu seçeneği güçlendirebilecek gelişmelerdir. Ancak bahsettiğim olayların oluşması için Türkiye’nin iradesi olmazsa olmazdır ve Türkiye’nin kontrolü olmadan bölgede bir Kürt devleti olma ihtimali imkansızdır.

Bilal ERTUĞRUL

7 Ağustos 2012

01:01

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 5…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 5…

Bu yazı serisinde sizlerle her geçen gün ısınmakla beraber 18 aydır ülke gündemimizi meşgul eden, dahası gelecek yıllarda etkilerini çok daha fazla hissedeceğimiz Orta Doğu ve özelde Suriye’de yaşanan gelişmeler, bunların tarihi temelleri ve yarınlara dönelik olası sonuçları üzerinde fikirlerimi paylaşmak istedim. Bu yazı dizisinin son yazılarında kısa ve orta vadeli gelecek için yaptığım tahminleri bildireceğim. Kısa ve orta vadeli çünkü Orta Doğu’da uzun vade henüz hayal edebileceğimiz bir şey değil!

Öncelikle artık hepinizin malumu olduğu şekilde Orta Doğu bir daha asla eski Orta Doğu olmayacaktır. Arap Baharı bölgede yüzyıl önce yaşanan dönüşümü tamamlamamış aksine bambaşka bir yere taşımıştır. Etnik kökenlere bakıldığında 4-5 unsurdan oluşan, dini inançlara bakıldığında İslamiyet, Yahudilik ve az da olsa Hıristiyanlığın bulunduğu bölgede doğal sınırlarla bugünkü sınırlar arasında ciddi farklar mevcuttur. Doğal sınırlar oluşması durumunda 5-6 devletin varlığının yeterli olacağı bölgenin daha da parçalanmaya gitmesi, benzerliklerin değil de farklılıkların önem kazanması orta vadede barışın bölgeye gelmekte yine zorlanacağını gösteren işaretler olarak gözüme çarpıyor. Şimdi isterseniz önce genel bir bölgesel gelecek tahmininde bulunup, daha sonra özelde Suriye’yle ilgili olası senaryoları inceleyelim.

GENEL BÖLGESEL ANALİZ

Orta Doğu tarihi bir dönemden geçiyor ve hiçbir şey daha önce olduğu gibi olmayacak. Önce Irak’ta Saddam’ın koltuğunu kaybetmesiyle başlayan, Mısır, Libya ve Tunus’ta yaşanan Arap Baharı’yla yayılan bu dönüşüm süreci sonunda bizim sınırlarımıza kadar geldi. Sürece önce temkinli yaklaşan Türkiye Libya’da olaya geç dahil olmanın getirdiği eksiklik duygusuyla Suriye konusunda herkesten bir adım önde olma politikasını uyguladı. Önce Esad’a asla uymayacağını bildiği demokratik dönüşümü tavsiye eden Türkiye, daha sonra muhaliflerin sınırları içinde örgütlenmesine izin verip onlara en fazla destek çıkan ülke olarak ön plana çıktı. Türkiye’nin Ak Parti dönemi aktif dış politikası ve sınırlarında yaşanacak bir değişimden ayrı durma durumu olmadığı için hak verdiğim bu politikada bazı hesaplama hataları olduğunu düşünmekteyim ve bunları da sizlerle paylaşmak istiyorum. Öncelikle az önce de belirttiğim gibi kesinlikle ve kesinlikle bu sürece dahil olmamız hatta yapabildiğimiz kadar yönlendirmemiz gerekmekteydi ve bu konuda acele edildiği gibi eleştirilere tamamen karşı çıktığımı belirtmeliyim. Bence Türkiye şu ana kadar süreçte önemli rol oynadı ve bundan sonra da bu aktifliğini sürdürmeli. Ancak ve ancak muhalif grupların yapısı, Libya’da olduğu gibi bir zaman sonra kontrolden çıkıp kendi cinnet dönemlerini yaşatma ihtimalleri dikkatle takip edilmeliydi ve bence bu konuda geride kalındı. Örneğin muhalif bölgelerde Türkmenler ve Türk mallarına verilen zararlar, Hatay’da yaşanan sıkıntılar hep bu eksik tanımlamanın bir sonucuydu. Aynı zamanda Türkiye’nin de Sünni bir ülke olması sebebiyle Sünni de olsa muhalif gruplarda aşırıya kaçan ve İslam’ın ruhuna aykırı bulduğum yapılanmalarda engellenmeli ve bence u konuda da yeterince söz sahibi değiliz. Olası yeni Suriye’nin bu muhalif yapı ve kimlikle daha katı olacağı, aşırı İslamcı grupları barındırabileceği ve bunun da herkesten önce Türkiye’ye ciddi sorunlar yaratacağı dış basında her zaman değinilen bir konuyken Türk kamuoyunun bu durumdan habersizmiş gibi davranması da muhtemel sıkıntılara hazırlıksız yakalanma ihtimalimizi arttırmaktadır. Ancak hiçbir şey için geç kalınmadığını belirterek bu noktadan sonra bu detaylara dikkat etmenin bize uzun vadede huzurlu bir komşuluk ve barış yaşatacağını da belirteyim.

Suriye dışında Mısır ve Libya’da da benzer yapıda grupların bir şekilde iktidarı ele geçirmesi uzun vadede bölgede hem Şii – Sünni gerilimini hem de Arap – Yahudi gerilimini arttırabilecek gelişmelerdir. Nitekim her ne kadar bizim basınımızda yer almasa da Ramazan ayında İsrail’le Mısır arasında yaşanan ve şu ana kadar 50’ye yakın kişinin öldüğü çatışmaların zaman içerisinde yaygınlaşmasının beklenmesi bu yönde hiç de iyi olmayan ilk işaretler olarak kabul edilebilir. Bu tarz haberlere kulaklarımızı kapatmak yerine bunları dikkatle takip etmek, demokrasi ve barışçıl dış politika deneyimlerimizi bu yeni yönetimlerle paylaşmamız uzun vadede bölgesel barış açısından çok ama çok önemlidir. Dahası Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın bölgede sahip olduğu etki de tam da bu aşamada kullanılmalıdır. Aksi takdirde bugün Türkiye’de çok olumlu yaklaşılan Mısır’daki Müslüman Kardeşler ve Suriyeli muhaliflerin uzun vadede ülkemize ve bölgeye vereceği zarar tahminlerimizin çok daha ötesine geçme riski taşımaktadır.

Orta Doğu bir daha asla ve asla eskisi gibi olmayacaktır ve diktatörler devri kapanmıştır. Bu dalga her ne kadar sürecin başlatanı Amerika ve Türkiye’de istenmese de günü geldiğinde Körfez ülkeleri ve Arabistan’a da dayanacaktır. İşte o aşama Türkiye için bugün savunduğu değerlerin önemini ve gerçekten bu değerlere inanılıp inanılmadığını gösterecektir. Ancak ondan önce bölgede aşırı İslam’ın tırmanışta olduğu gerçeği kabullenilmelidir. Bu kabullenişle beraber bölgede atılacak adımlarda çok daha önemli olacaktır. Aynı zamanda Şii – Sünni gerilimi ve Arap – Yahudi geriliminin her geçen gün arttığı bu gerilim tırmanışının bizi çok da uzak olmayan bir gelecekte yeni bir savaşa sürükleyebileceği ve bu savaşların öncekilere benzemeyeceği de dış politika yapıcılarımızın unutmaması gereken bir gerçektir. Türkiye şu ya da bu şekilde bu süreçte bölgenin kendisine benzemesi istenilen ülkedir ama bölge ülkeleriyle arasındaki deneyim farkı, sürecin pek fazla bilinmeyen denklem içermesi bundan sonrası için riskleri ve ne yazık ki çoğu olumsuz olasılıkları arttırmaktadır. Orta Doğu’nun bundan sonra asla eskisi gibi olmayacağını bilip buna göre değerlendirmeli, bahsettiğim olasılıkları her zaman ihtimal dahilinde tutup bundan sonra bu yönde bize her açıdan bağlı bu eski topraklara bakmalıyız.

Bilal ERTUĞRUL

6 Ağustos 2012

21:43

Read Full Post »

CHP’DE NELER OLUYOR? – 2…

CHP’DE NELER OLUYOR? – 2…

PARTİ İÇİ İKTİDAR MÜCADELESİ Mİ İDEOLOJİK ÇEKİŞME Mİ?

İlk yazımda Gürsel Tekin’in İstanbul’da CHP için bir umut ve değişim sembolü olarak ortaya çıkışı, Kemal Kılıçdaroğlu’yla yaptığı İstanbul – Ankara yolculuğu ve istifasıyla yalnız başına eve, İstanbul’a dönüşünü anlattım. Bu yazımda ise bu istifadan sonra çok konuşulan istifanın sebebi üzerinde duracak, bana göre arka planda kalan noktalara değinip uzun dönemdeki olası hareketlere dair fikirlerimi sunacağım.

Gürsel Tekin’in istifası bazıları tarafından beklense de pek çokları için, en çok da ona belki de en çok değer veren (kimisi oy veren, kimisi vermeyen ama onda bir ışık gören) halk için tam bir sürpriz oldu. Dahası Kılıçdaroğlu’nun bu istifayı engellemek için en azından görünürde hiçbir şey yapmaması, en yakın yol arkadaşı giderken kapıyı gösterme dışında girişimde bulunmaması akla pek çok soru getiriyordu. Ama bu sorular arasında en başta yazımın başlığında yazdığım soru akıllara geliyor; “Acaba bu istifanın sebebi parti içi iktidar mücadelesi mi yoksa ideolojik bir çekişme mi?”

Kesin kanı vermek için erken olsa da bana göre bu istifanın altında yatan sebep ideolojik çekişmeden öteye bir şey değil. Çünkü ilkyazımda da belirttiğim gibi eğer ortada bir parti içi iktidar hesabı olsaydı Gürsel Tekin için çok daha uygun zamanlar mevcuttu. Hâlbuki o hiçbir zaman Kemal Kılıçdaroğlu’na sırtını dönmedi ya da onu arkadan vurmadı. Aksine istifasının ardından da Genel Başkan’a destek vereceğini açıkladı. Ama sanki bu açıklamada bir sitem, bir kırılmışlık vardı ve bence o kırgınlıkta bazı sözler sanki “Genel Başkan’a rağmen Genel Başkan’a destek vereceğim” anlamına geliyordu. İşte bu Genel Başkan’a Rağmen bölümünün altında ise İdeolojik Çekişme yani bana göre istifanın esas sebebi yatıyor. Kemal Kılıçdaroğlu kamudan gelen, devlet terbiyesi adı altında pek çok kere dillendirilen bir ekolün partideki temsilcisi konumunda. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlık döneminde bu terbiyenin yönettiği politik duruşu kavgacılıktan çok aklıselime, sessiz ve derinden düşünerek bazen yavaş kalsa da zamanla hareket etmeye ve profesyonelleşmeye dönüştü. Bu bağlamda öncelikle parti yönetimine fikirlerine saygı duyduğu çoğu akademik dünyadan gelen profesyonelleri getirdi. Bu profesyoneller arasında siyasette çekirdekten yetişen isim ise Gürsel Tekin oldu. Bu sebeple de Gürsel Tekin bir anda CHP’nin iki numarası olarak sivrildi. Ancak siyaset bürokrasi ya da akademiye göre çok daha halka yakın bir kurumdur. Halkla iç içe olmak, ondan birisi gibi durmak dahası onun kadar tez canlı olmayı gerektirir.

İşte bu özelliklere neredeyse parti yönetiminde tek uyan isim olan Gürsel Tekin’in yönetimde benzerleri çoğaltılıp, eli güçlenmeliyken 12 Haziran’da yaşanan seçim başarısızlığı (en azından parti yönetimine ve Kemal Kılıçdaroğlu’na göre) sonucu Kemal Kılıçdaroğlu örgütü ondan alma ve yerine Nihat Matkap’ı getirme gereği hissetti. Ve bence ne olduysa aslında o andan sonra oldu. SHP kökenli Nihat Matkap, 1995 birleşmesinden sonra Gürsel Tekin ve arkadaşları gibi solun tek çatısının CHP olması projesine katılmadı. Aksine 2009’a kadar çalışmalarını alternatif sol gruplar arasında devam ettirdi. Hatta partiye katılmadan önce solun tek çatı altına toplanmasını sağlama amacındaki Baykal dönemi CHP dışı sol grupların oluşturduğu 10 Aralık Hareketi’nde onun da sıkça adı duyuldu. Bu hareket her ne kadar başta iddialı gözükse, basından da ilgi toplasa da halk gözünde açıkça başlamadan biten hareketlerden oldu ve adı bile sokaklarda duyulmadı. Belki temelde iyi niyetliydiler ama halka inememiş solun bir uzantısından öteye gidemediler. Sonra Kemal Kılıçdaroğlu partinin başına geçince bu ve benzeri pek çok hareketten isimler partiye geri çekilmeye çalışıldı ve partinin dengesi kaydı. Kılıçdaroğlu bu çalışmalarında parti içi demokrasi ve çeşitlilik artışı üzerinde vurgu yaparken aslında ideolojik anlamda, halka yaklaşım ve ulaşma anlamında partiyi böldüğünün farkına varmadı ya da vardırılmadı. Nitekim üyelerde Kılıçdaroğlu’na karşı var olan aşırı desteğe rağmen muhaliflerin kurultay toplayabilmesinde bu parti dışından içeriye entegrelerle partinin mevcut kadroları arasındaki uyumsuzluk baş rol oynadı.

Kemal Kılıçdaroğlu 12 Haziran seçimlerinden sonra ideolojik bir seçim yapmak zorunda kaldı. Ya mevcut kadroların güçlenmesiyle halka daha yakın, yavaş ama kararlı büyüyen bir parti olarak daha merkezde bir ideoloji benimseyecek ya da 12 Eylül sonrası halk nezdinde değer kazanamamış, öncülü Önder Sav ve Deniz Baykal’ın da çok farklı bir noktasında durmadıkları, iyi ya da kötü ne yaparsa yapsın halka anlatılamayacak bir sol çizgi benimseyecekti. Onun seçimi alternatif ve daha birkaç ay önce partinin varlığını gereksizlik olarak atfeden grupların dahil edilmesiyle daha sol ama halka kopuk, eski kavgalara dönük ve mevcut teşkilat yapısı düşünüldüğünde ideolojik uyumsuz bir politika gütmek oldu. Bunun sonucunda örgüt kontrolü Nihat Matkap ve Erdoğan Toprak’a geçerken Gürsel Tekin ve ideolojisinden vazgeçildi.

Halbuki bence 12 Haziran seçimlerinde alınan sonuçlar CHP aday listeleri, AK Parti’nin halk gözündeki konumu, CHP’nin belli bölgelerde uzun bir süredir hiç esamesinin okunmaması düşünüldüğünde başarısızlık değildi. Dahası CHP’nin değiştiğine dair ciddi bir umut filizlenmeye başlamıştı. Ama her ne hikmetse CHP kadrolarına yönelik politika tercihiyle bir anda eski günlere geri dönüldü. Halk önce Şubat kurultayı, sonra bu istifa ve İstanbul kongresine bakarak bu değişime olan inancını kaybetti. Ve bence şu an itibariyle Kemal Kılıçdaroğlu için Başbakanlık ihtimali de artık bitti. Çünkü, muhalefetteyseniz ve değişim sayesinde ancak iktidar olabilecekseniz değişime sonuna kadar devam etmeli ve bu inancın kaybolmamasına izin vermemelisiniz. Ancak son 1 yılda CHP’de olduğu gibi değişiminizi 90’ların siyasi kimliklerine dönerek yapmaya kalkarsanız halka değişimi inandıramazsınız.

Bu istifa konusunda yapılan açıklamalar dikkatle incelendiğinde Gürsel Tekin’in iddia ettiği gibi Kemal Kılıçdaroğlu’yla aynı yolda yürümesinin de çok manalı olmadığını anlarsınız. Aşağıda linkini verdiğim haberlerdeki röportajlarda Kemal Kılıçdaroğlu en büyük başarısı olarak ülkenin demokratikleşmesinin dinamiği olduklarını iddia ederken, Gürsel Tekin bırakın ülkeyi parti içinde yeteri kadar demokratikleşilemediğini iddia ediyor. Yani biri Şam’ı gösterirken, diğeri Halep diyor. Yine İstanbul İl Başkanlığı’na aday olan, genel merkez tarafından desteklenen ve krizin son noktası olarak adlandırılan mevcut il başkanı Oğuz Kaan Salıcı’nın açıklamasını incelediğinizde parti içi disiplin ve benzeri tehditvari kavramların çok eleştirilen Sav döneminden farkı olmadığını da görürsünüz.

Sözün özü bence Kemal Kılıçdaroğlu Gürsel Tekin’in istifasına giden yolu sonuna kadar açarak, partiyi iki farklı ideolojiye bağlı örgütün kapışma alanına dönüştüren genişlemenin boyutlarını hesap etmeyerek uzun vadede başarılı olma fırsatını kaçırdı. İstanbul kongresinden sonra partide ki ayrı kanat oluşması muhtemel, dahası Baykal – Sav cephesi düşünüldüğünde sayıyı 3’e de çıkartmak mümkün. Bu durumda da liderliğe geldiğinde kayıtsız şartsız destek alarak Ecevit sonrası yeni bir heyecan uyandıran Kılıçdaroğlu eski günlere dönüşle bu heyecanı da kaybetmiş oldu. Bundan sonra yeni bir heyecan yakalayana ya da onun yerini alacak daha derli toplu bir parti çıkana kadar CHP’nin parti içi kavgalar ve %20’lik oylarla devam edeceğini düşünüyorum. Haber ve röportaj linkleri aşağıdadır:

http://www.haberturk.com/gundem/haber/740277-chp-degisim-surecinde-degisim-hep-sancili-olur

http://haber.gazetevatan.com/kilicdaroglundan-ikinci-onder-sav-resti/448622/9/Siyaset

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/20499626.asp

Bilal ERTUĞRUL

9 Mayıs 2012

10:32

Read Full Post »

CHP’DE NELER OLUYOR? – 1…

CHP’DE NELER OLUYOR? – 1…

İSTANBUL – ANKARA GİDİŞ DÖNÜŞ YOLCULUĞU…

Geçtiğimiz hafta ülke kamuoyuna damga vuran bir istifa haberi oldu. Öyle Bakan, Başbakan istifa etmedi Ana Muhalefet Partisinin Genel Başkan Yardımcılarından birisi istifa etti. Hem de unvanına bakarsanız sadece partinin Basınla İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı istifa etti. Ama iktidar dahil herkes bu istifayı konuştu, herkes bir şeyler yazdı, çizdi, senaryolar üretti. Çünkü Gürsel Tekin namı layıkıyla Cumhuriyet Halk Partisi’nin halka açılan kapısı istifa etti. Ben de hazır olaylar biraz durulmuş, Gürsel Tekin İstanbul’a dönmüş, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu konudaki ilk beyanatını Güneş Gazetesi’nden Talat Atilla’ya vermişken yani herkes eteğindeki taşlardan dökebileceği kadarını dökmüşken sizlerle bu konudaki fikirlerimi paylaşmak istedim.

Öncelikle istifası bir anda ülke gündemini bu kadar dolduran Gürsel Tekin’in kim olduğu, ne yaptığı ve neden bu derece önem kazandığını açıklayarak başlayalım. 1964 Ardahan doğumlu olan Gürsel Tekin gençlik yıllarından itibaren CHP’de aktif siyaset yapmıştır. 12 Eylül sonrası CHP yasaklı olunca onun yerine kurulan sosyal demokrat hareketlerde bulunduktan sonra CHP’nin yeniden SHP ile birleşip solun çatı örgütü haline gelmesiyle 1995 sonrasında CHP İstanbul teşkilatında bulunmuştur. 2002 yılında İl Başkan Yardımcısı, 2007’de İl Başkanı olmuştur.

2009 yerel seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmasıyla beraber halka yakınlaşma olarak görülen çabaları ülke çapında dikkat çekmiştir. Seçim sonucunda her ne kadar Kılıçdaroğlu belediye başkanı seçilemese de CHP’nin İstanbul’da kabuklarını kırdığı, halk ile uzun bir zamandır var olan kopukluğun giderilebileceği düşüncesi doğmuştur. Bu umutlanmada Kemal Kılıçdaroğlu’yla beraber en çok öne çıkan isim olmuştur.

2010 yılında Deniz Baykal’a yönelik kaset operasyonuyla uzun süredir CHP’nin başında bulunan Baykal’ın istifasıyla boşalan genel başkanlık koltuğu için Önder Sav Ankara ekibiyle, Gürsel Tekin’de İstanbul ekibiyle Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklemiş, Kılıçdaroğlu Genel Başkanlığa geçerken Gürsel Tekin’de İstanbul’dan Ankara’ya ya da daha doğru tabirle Genel Merkez’e gidiyordu. Ama özellikle halktan gelen değişim isteği ve basının bunu Önder Sav’ın parti içindeki örgüt kontrol yetkisini kaybetmesi gerekliliği olarak sunması sonucu 2010 Aralık Kurultay’ı sonucu Önder Sav parti içi gücünü tartışmalı da olsa kaybediyor, onun yerine CHP İkinci Adamı olarak Örgütten Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı’na Gürsel Tekin seçiliyordu. Yine bu zorlu süreçte kurultay üyelerinin önemli bir kısmını daha önceden bin bir hesap ve dengeyle bizzat kendisi oluşturmuş olan Önder Sav’ın parti içi hegemonyasının yıkılmasında da Gürsel Tekin’in ve İstanbul kanadının Kemal Kılıçdaroğlu’yla beraber hareket etmesi çok önemli rol oynamıştır.

Bu kader arkadaşlığı 12 Haziran 2012 seçimlerinde en azından kendileri açısından beklenen başarıyı alamayınca Kemal Kılıçdaroğlu yeni bir kurultay topluyor ve Gürsel Tekin bana göre parti içi güç bakımından Örgüt Yönetiminde yerine getirilen Nihat Matkap ve Erdoğan Toprak’tan sonra dördüncü sıraya geriliyordu. Bana göre Kemal Kılıçdaroğlu bu kader arkadaşlığında o gün ilk hatayı yapmıştı. Halk gözünde kendisiyle beraber partinin değişimiyle özdeşleşen Gürsel Tekin’i zayıflatması aslında sadece siyasi açıdan elini zayıflatıyordu. Nitekim muhalefet bu yılbaşında bunun farkına varıyor ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu devirmek için kurultay çağrısı yapıyordu ama Gürsel Tekin yine genel başkanının yanında yer alıyordu. Eğer bazılarının haksız yere kendisine itham ettikleri gibi koltuk kaygısı olan bir adam olsa Örgütteki Yönetim görevinden alındığında ya da Şubat Kurultay’ında İstanbul’a dönebilir ya da muhaliflerle iş birliğine gidebilirdi ama yapmadı. Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu arkasında 2009 sonrası oluşturdukları değişimin CHP’yi uzunca bir süredir hasret kaldığı iktidara taşıyabileceğini düşünüyordu ve bu dava kardeşliğine inanıyordu.

Ama Kemal Kılıçdaroğlu o ve davasındakiler fark etmese de halk gözünde zemin kaybediyor, onunla gelebilecek bir değişim artık pek inandırıcı durmuyordu. Üstüne üstlük Kemal Kılıçdaroğlu’nun solun tüm kesimlerinden hatta sağdan isimleri parti yönetimine toplaması da halkta umut ettiği birleşmiş parti imajını uyandırmıyordu. Çünkü halkta çok iyi biliyordu ki bu isimlerin bir kısmı vakti zamanında parti içi muhalefet sebebiyle partiden uzaklaşsa da bir kısmı Ecevit sonrası yani 12 Eylül sonrası tam 32 yıldır CHP ile hiçbir ortaklık taşımıyordu. Yani birleşmek denilen şey bütünleşmenin ötesinde ilgisiz parçalarından dâhil edilmesine sebep oluyordu. Pek çoklarına göre bu nokta sonunda Gürsel Tekin’in partideki tüm görevlerinden istifa edip İstanbul’a dönmesinin de yegâne sebebi oluyordu. Ama herkes için bu bir sondan başka yeni bir başlangıçtı. Peki, iyi de neden bu sona gelinmişti ve neye, nasıl başlanacaktı?…

Not: Bu istifanın altında bana göre yatan sebepleri, gelecekte olası sonuçlara dair ayrıntılı analizimi devam yazımda okuyabilirsiniz.

Bilal ERTUĞRUL

8 Mayıs 2012

09:30

Read Full Post »

OCAK BİTERKEN KÜRESEL EKONOMİ ANALİZİ – 1…

NEREDE KALMIŞTIK?

2008 Yılının sonlarına doğru Amerika Birleşik Devletleri’nde Mortgage kredilerinin geri dönmemesi, denetimi zayıf, düzenlemesi yok denecek kadar az olan kreditörler ve finansal piyasa oyuncularının bu geri dönmeyişlerden tabii olarak olumsuz etkilenmeleri, bu grubun en önemli aktörlerinden olan Lehmann Brothers’ın iflası, AIG, Citi Grup ve General Motors gibi devlerin ancak güçlü uluslar arası sermaye ve devlet yardımlarıyla ayakta kalmayı başarmasıyla başlayan Küresel Ekonomik Kriz 2009’da nerdeyse her ülkenin canını yakmış, 2000’li yıllarda dünyada eşine ancak savaş sonrası dönemlerde rastlanmış olan ekonomik büyümeler krizin ağır tahribatıyla kaybedilmiş, işsizlik, artan borçlanma rasyoları derken dünya 1929’dan sonra en karanlık ekonomik yılını geçirmişti.

Kriz temelde bir finans kriziydi ve pek çok ülke kendi finansal sektörlerini korumak amacıyla harcamaları ve hibeleri arttırarak, finans kuruluşlarının borçlarını yeniden yapılandırarak ya da kimi durumlarda borçları silerek çözüme ulaşmaya çalıştı. Ancak bu arada devletlerin verdiği bu karşılıksız desteklerin ülkelerin mali yapılarını, borç rasyolarını kötüleştirdiği göz ardı edildi. Kısa vadeli planlar ilk bakışta başarılı oluyor ve 2010 yılı bir önceki yıla oranla çok farklı bir yıl oluyordu. 2010 yılıyla beraber başını gelişmekte olan Türkiye, Hindistan, Brezilya, Çin, Rusya gibi ülkelerin çektiği, yavaş yavaş toparlanan ABD ve Almanya’nın da bir nevi ekonomik referans olduğu performans artışı dünyanın krizin yaralarının birkaç yıl içinde atlatacağına dair güçlü bir inanç doğurdu.

Evet, dünya yeniden büyüyor ve artan uluslar arası ticaret, sıcak para bu büyümenin en güçlü göstergeleri oluyordu. Ancak kriz döneminde devletlerin yaptığı uygulamaların bir karşılığı olacaktı ve sinsi düşman fırsat kolluyordu. Bu fırsat bu kez Atlantik’in karşı yakasından yani Avrupa’dan geliyordu. Aslında Euro hayata geçtiğinden bu yana uluslar arası piyasaların ortak para politikasının ortak mali politikayla taçlandırılması gerektiği, bu olmadan Euro’nun ilk düşüşünde ciddi bir kriz doğacağı tahmin ediliyordu, ama başta Euro bölgesi ülkeleri olmak üzere kimse kendisini bu sürece hazırlamıyordu. Krizin ortaya çıkmasından önce Avrupa Birliği ya da özelde Euro Bölgesinin tek bir mali programa sahip olmasının da yolunu açacak olan anayasa süreçleri önce birkaç küçük ülkede red edilecek daha sonra ise içeriği önemsiz bir boyuta gelecek kadar küçültülerek onaylanacaktı. Euro bölgesinde ilk 10 yıl her şey yolunda gitmiş görünüyordu, ama gerçek çok farklıydı.

Gerçeğin farklılığına dair ilk işaret Euro sürecinin de temelini oluşturan Maastricht Ekonomik Kriterleri’ne bakıldığında çok net alınıyordu. Daha Euro’ya geçişin ilk aşamasında üyelerin önemli bir kısmı kriterlere uymuyordu. Dahası zaman içerisinde uymamaya devam etmeleri durumunda da herhangi bir yaptırım gözükmüyordu. İşte bu hal içinde 2009 Kriziyle beraber arttırılan harcamalarda devreye girince Euro Bölgesinde yavaş yavaş artan faizlerle gelen tehlike hissediliyordu. İlk kıvılcımın adresi Yunanistan oluyordu. Yunanistan’ın derecelendirme kuruluşlarıyla yaptığı çeşitli rakamsal manipülasyonlar ortaya çıkıyor, ülkenin özellikle borç yapısının bilinenden çok daha kötü olduğu gözler önüne seriliyordu. Hemen ardından Portekiz ve İrlanda’nın da Yunanistan’a katılmasıyla 2011’in Avrupa için çok da iyi bir yıl olmayacağı anlaşılıyordu.

İrlanda ve Portekiz kemer sıkma paketlerini, harcamaları azaltarak, tasarrufları arttırıp siyasi faturaları ödeyerek krizden çıkarken, Avrupa’nın haşarı çocuğu Yunanistan içerdeki güçlü halk muhalefetine karşı gerekli adımları atamadı ve iflasın eşiğine geldi. Yunanistan’a bu süreçte önce İspanya daha sonra ise İtalya katıldı ve Avrupa krizi yaygınlaşmaya başladı. Tam yayılma Fransa kıyılarına gelmişken Avrupa’da 8-9 Aralık zirvesi toplandı. İngiltere birliği yüzüstü bırakırken alınan kararların uygulaması 2012’yi merakla beklenen bir yıl haline getirdi.

2012’nin ilk ayında Avrupa’dan gelen adımlar tatmin edici değil ve bu krizin derinleşmesine yönelik korkuları canlı tutuyor. ABD yıl boyunca uzak durduğu, nispeten iyi büyüme ve işsizlik rakamlarıyla etkilenmemiş krizin belirtilerini son çeyrekte hissetti ve büyüme eklentilerin altında kaldı. Avrupa’nın resesyona gireceği, gelişmiş ülkelerden AB dışında olanların ise çok küçük büyüme rakamlarında olacağı beklentisine girilen 2012 ve sonrası için dünyanın kaderi kanımca gelişmekte olan ülkelerin ne yapacağında saklı? Ve bu gelişmekte olan ülkelerin politikaları ya krizi daha da derinleştirecek ya da krizin etkisinin daha hızlı atlatılmasını sağlayacak…

Not: Bu yazının devam yazısında önemli gelişmekte olan ülkeler Çin, Brezilya, Rusya, Hindistan, Güney Afrika ve Güney Doğu Asya bölgesinin olası ekonomik politikaları ve bunların sonuçlarına değineceğim…

Bilal ERTUĞRUL

30 Ocak 2012

21:44

Read Full Post »