Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘olaylar’

İNANMAK BAŞARMAKTIR…

BİR DESTAN BÖYLE YAZILDI…

Tarih büyük adamların büyük zaferlerinin not edildiği bir günlükten başka bir şey değildir. Ve yine kimlerin büyük adam olduğuna karar veren yegane yerdir. Asırlardır yazdığımız, yaptığımız onca işin öyküsüdür o. Ve bu öykü aslında sıradan insanlarla efsaneler arasındaki farkın öyküsüdür. Çocukluğumuzdan bu yana zorluklar karşısında yılmamamız gerektiği, onları yenebileceğimiz ve bunun için öncelikle inanmamız gerektiğini anlatıp duran büyüklerle karşılaştık. Önce anne, babamız, sonra hocalarımız sonra fikri bizim için değer ifade eden ya da kendisi öyle zanneden herkes aynı şeyi tekrarlayıp durdu:” İnanmak, Başarmanın Yarısıdır.” Ama pek çoğu kendisi de en kritik dönemeçlerinde inanmadıkları için bu öğütleri bizim için anlam ifade etmedi. Ta ki efsaneleşecek anlara şahit olana kadar. İşte böyle bir ana Pazar akşamı İstanbul’da şahit olduk. Yunanistan’ın Olympiakos takımı CSKA Moskova’yı 19 sayı geriye düştüğü maçta son saniyede devirip Avrupa’nın en büyüğü oldu. Ve tüm sezonki yolculuklarının özeti şuydu: “İnanmak, Başarmaktır…”

Arada sizlerle spor hakkında bazı yazılar paylaşmamdan da anlayacağınız gibi spor hayatımda önemli yer tutmaktadır. Türkiye bazında Futbol, basketbol, voleybol, güreş, halter vb olimpik branşları yakından takip ederim. Uluslar arası arenada ise NBA, Formula 1, Euroleague, Moto Gp, Olimpiyatlar, Diamond League Yarışları, Grand Slamler ve yine pek çok ülkenin yerel liglerini uzunca bir süredir, ki bu sürenin başlangıcı yaşım çift hanelere ulaşmadan önce, takip etmeye çalışırım. Pek çok efsaneye, unutulmaz ana, şampiyona tanık oldum. Ama bu hafta sonu İstanbul’da yaşanan sevinç kadar anlamlısına çok az şahitlik ettim. Bu yüzden de inancın zaferini ve öyküsünü sizlerle paylaşmak istedim.

Avrupa’da kulüpler düzeyinde kıtanın en büyüğünü belirleyen basketbol organizasyonunun tarihi 1958 yılına kadar uzanır. İlk yıllarında kuzey Avrupa takımlarının hegemonyasında olan şampiyona daha sonra Sovyet Basketbolunun beşiği CSKA Moskova ve Real Madrid hegemonyasına girer. 80’lerden itibaren Yugoslav ekolünün gelişmesiyle bu ülke takımlarının başarıları gelirken yavaş yavaş Amerikalı oyuncuların kıtaya gelmesiyle, en çok rağbet ettikleri İtalyan takımları yükselir. 90’lı yıllarda çeşitli karmaşalarla çalkalanan Avrupa Basketbolu Yunan takımlarının ilk kez sahneye çıkışına tanık olur ve 96’da Panathinaikos ve 97’de ezeli rakibi Olympiakos Avrupa’nın en büyüğü olurlar. 2000 yılında Avrupa’nın önde gelen kulüpleri bir araya gelip FİBA’nın dışında kendi liglerini kurmaya karar verirler ve 2000 sezonunda Avrupa’da biri Suproleague diğeri Euroleague olmak üzere iki şampiyona ve iki ayrı şampiyon çıkar. 2001 sezonunda FİBA kulüpler kavgasından kulüpler galip çıkar ve Euroleague kıtanın resmi turnuvası haline gelir. Son 10 yılda ikişer kez CSKA Moskova, Barselona ve Maccabi’nin şampiyonluğuyla sonuçlanan Euroleague’nin bu süreçteki en büyük hayal kırıklığı ise şüphesiz her yıl en güçlü takımı oluşturup sene sonunda evine eli boş dönen Olympiakos oluyordu.

Evet, bu yıla kadar Olympiakos Euroleague tarihinin en büyük hayal kırıklığının adı olarak anılıyordu. Çünkü Sovyetler ve Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya yeni bir güç olarak çıkan Yunan ekolünün iki temsilcisinden birisi olan Olympiakos 15 yılda sadece 1 kez şampiyon olabiliyordu. Hâlbuki ekolün diğer takımı ve tüm kıtada en çok nefret ettikleri takım olan Panathinaikos son 16 yıla 6 şampiyonluk sığdırıp 2 seferden fazla şampiyon olan tek takım olarak rekorları paramparça ediyordu. Yine aynı süreçte ligde son 10 yıl aralıksız şampiyon olan ezeli rakiplerine finalde kaybetmek de her yıl Olympiakos taraftarlarını çileden çıkarıyordu. 2003 – 2005 arasında iyice bataklığa saplanan kulübün bu bataklıktan çıkıp çıkmayacağı merakla bekleniyordu. Kulübün sahipleri olan Angelopulos kardeşler de en az taraftar kadar sabırsızdı ve büyük transferlerle başarıyı yakalayacaklarına inanıyorlardı. Özellikle 2007 – 2011 arasında bu durumu tersine çevirmek için harekete geçen takımın sahipleri büyük isimleri kadrolarına katıyor, Avrupa’da görülmemiş miktarda ödemeler yaparak başarılı olmaya çalışıyor ama takım ne Euroleague ne de Yunan Liginde şampiyon olamıyordu. Bunun üzerine geçen yılın başında takımın başına 97 şampiyonluğunda da takımın başında olan Sırp milli takımının efsane koçu Duşan İvkoviç getiriliyordu. Geçtiğimiz yıl normal sezonda ligi kasıp kavuran takım Euroleague çeyrek finallerinde ilk maçta 89 – 41 ile yani tam 48 sayı farkla yendiği Montepaschi Siena’ya arka arkaya 3 maç kaybediyor ve senen sonunda ezeli rakibi Panathinaikos kupayı alırken evinden izlemekle yetiniyordu.

Bu yıl başlarken 2011 yılında tüm Yunanistan’ı kasıp kavuran ekonomik kriz ülkenin basketboldaki devleri Olympiakos ve Panathinaikos’u da vuruyor ve iki takım da küçülmeye gidiyordu. Ancak Olympiakos’un sahipleri krizden doğrudan etkilenince takım hem ezeli rakibinden hem de Euroleague’de bulunan diğer ekiplerden çok daha mütevazi bir bütçeyle kuruluyordu. Bu bütçe kıyaslamasını yapacak olursak Olympiakos ülkemizin temsilcileri olan Fenerbahçe Ülker ve Efes Pilsen’in yarısından daha az, ilk kez bu lige katılan Galatasaray ile ise eşit seviyede bütçeyle sezona başladı. Finalde karşılaştıkları bu yılın en büyük bütçesine sahip CSKA Moskova’nın ise beşte biri bir bütçeye sahip olduğu söyleniyordu.

Sene başında kaliteli yabancı oyuncusu olmamasıyla neredeyse tamamen Yunan oyunculara yüklenen takım hem ligde hem de Avrupa’da üst üste mağlubiyetler alıyor Euroleague’in en büyüklerinden olan takımın 24 takımdan 16’sının yükseleceği ikinci tura bile çıkması zor gözüküyordu. Fenerbahçe Ülker’in lider bitirdiği grupta kötü giden takım ancak deplasmanda Nancy’i mağlup edip gruptan çıkıyordu.

Gruptan son maçta çıkan Olympiakos ikinci turda Türk takımları Efes ve Galatasaray ile birlikte sezonun açık ara en büyük favorisi CSKA Moskova ile aynı gruba düşüyordu. CSKA’nın 6’da 6 yapıp çıkması beklenen grupta ikincilik içinse Türk takımlarına Olympiakos’tan daha fazla şans veriliyordu. Nitekim ilk maçta sahasında CSKA’ya, ikinci maçta deplasmanda Galatasaray’a yenilen takımın gruptan çıkması artık mucizelere bağlı olacak deniyordu. 3. Hafta Galatasaray namağlup CSKA’yı yenince Anadolu Efes’in sahasında Olympiakos’u yenmesiyle evine dönecek Kırmızı beyazlılar önce deplasmanda geriden gelip kazanıyor sonra da Efes’i kendi sahasında yenerek bende varım diyordu. CSKA deplasmanında alınan 96 – 64’lük mağlubiyet takımın gruptan çıkma şansını son maçta Galatasaray’ı yenmesine bağlıyordu. Galatasaray’ın en etkili oyuncusu Jamon Gordon’un sakatlanması ve maç sonunda sarı kırmızılıların tecrübesizliklerinin bir sonucu olarak yaptığı basit hatalar Olympiakos’u kendilerinin dahi hayal etmediği 8’li finallere taşıyordu.

8’li finallerde rakip bir önceki yıl ilk maçta 48 sayı fark atıp sonra inanılmaz bir şekilde 3 maç kaybettikleri ve tarihlerinin en güçlü kadrosunun Final Four görmesini engelleyen İtalyan devi Montepaschi Siena oluyordu. Takımını koruyan Siena’ya karşı bir önceki takımının yarısını kaybetmiş Olympiakos’a kimse şans tanımıyor ve 3 maçta yenilip evlerine dönmeleri bekleniyordu. Ama bu sefer 3-1 kazanan onlar oluyordu, dahası kaybettikleri tek maçı da son top da kaybediyorlar ve biz ölmedik diyorlardı.

Tüm yaptıklarına rağmen bu peri masalının Final Four ve ligin en güçlü ikinci takımı olan Barcelona’ya kadar süreceği tahmin ediliyordu. Ligi savunma anlamında en az sayı yeme rekoruyla kapatan, ligin en iyi skorerine sahip Barcelona’nın yarı final maçını almasını bekleyenleri bir kez daha yanıltıyorlar ve İstanbul’daki Final’de ezeli rakipleri Panathinaikos’u eleyen CSKA’nın karşısına bu sezon üçüncü kez çıkıyorlardı. Tribünleri dolduran taraftarları dahi kimse onların CSKA gibi bir takımı yeneceğini düşünmüyor dahası herkes fark yemelerini bekliyordu. Nitekim koçları Duşan İvkoviç Final Four öncesi CSKA ile 100 kez karşılaşsak ancak bir kaçını kazanabiliriz ve bu birkaç taneden birisinin İstanbul’da olması için mücadele edeceğiz diyordu. Maç beklendiği gibi başlıyordu. CSKA her alanda oyunu domine ediyor, maçın ilk yarısında rakibine sadece ve sadece 20 sayı şansı tanıyıp farkı 14’e çıkarıyordu. 3. Periyodun sonuna doğru fark 19 sayıya çıkarken tarihi bir farkın geldiği düşünülüyordu ve Olympiakos skorboardda sadece 3 oyuncusunun sayı kaydettiğini görüyordu. Her anlamda Euroleague tarihinin en dengesiz Final maçının oynandığı, CSKA ile kupa arasında sadece geçecek sürenin kaldığı düşünülüyordu. Ama Olympiakos buraya kolay gelmemişti. Her düştüklerinde yerden daha güçlü kalkmış, herkes inancını kaybettiğinde onlar biraz daha fazla inanmış ve başarmışlardı. Bu inancı onlara aşılayan kurt hoca İvkoviç son çeyreğe başlarken tamamı Yunan ve 4’ü yedek olan bir beşle sahaya çıkmış ve bu beş 8-0’lık seriyle akıllara “ACABA” sorusunu sokmayı başarmıştı. Bundan sonra sahada inancın, hırsın, birbirine güvenmenin dahası takım olmanın ne demek olduğunu gösteren bir maç izledik. Rakip CSKA hem oyuncu kalitesi, hem aldıkları ücret hem de sene oyunca oynadıkları üstün oyunla herkesin favorisiydi ve ilk 30 dakikada bunu kanıtlamışlardı. Ama onlar da herkes gibi bir an gaflet uykusuna daldılar ve rakiplerinin nereden geldiğini unuttular. Bundan sonrası herkesin malumu. Olympiakos savaşa savaşa, oyunu son topa getirdi. Son top beklendiği gibi takımın tek kalburüstü oyuncusu ve buralara kadar gelmesinin en büyük sebebi oyun kurucu Spanoulis’in ellerindeydi. Lider topu aldı, 8 saniyelik süre işlemeye başladı yavaş yavaş ama ne yapacağını bilerek potaya doğru yöneldi, bunu bekleyen CSKA takımı bir bütün halinde üzerinde toplandı ve o basit düşünenler için bir liderden beklenmeyeni ama aslında liderliğin en önemli yanını ekibini işin içine katmayı ve onlara inanmayı gösterdi, topu boştaki arkadaşına verdi ve 0.7 saniye kala top CSKA potasından içeri doğru süzülürken İstanbul’da kazanan İNANÇ oldu. Sonrası zaten inanılmaz bir duygu seli ve akan gözyaşları, şaşırmış onlarca dünyalı ve bir avuç kahramanın her şeyin rasyonel olduğu, sayılarla ifade edildiği ya da ifade edilmeye çalışıldığı bir dünyada halen İnancın ne denli büyük bir güç olduğunu göstermesi oldu.

Evet, İstanbul Liverpool – Milan Şampiyonlar Ligi Finalinden sonra bir kez daha inanmanın, asla pes etmemenin, liderliğin ve takım olmanın nasıl bir şey olduğuna şahit oldu. Dahası dünya bir kez daha antikleştirdiği duyguların önünde Saygı duruşunda bulundu. Olympiakos herkese ama herkese açık seçik bir gerçeği ama unutulan bir gerçeği bir kez daha gösterdi…

İNANMAK BAŞARMAKTIR…

Bilal ERTUĞRUL

14 Mayıs 2012

21:32

Read Full Post »

YILIN EN İYİLERİ…

YILIN EN İYİLERİ…

Süper Final’in de tamamlanmasıyla Türkiye’de futbol koca bir yılı tamamlayıp yaz tatiline girmiş oldu. Ben de geçen yazımda ilk 4 takım için yaptığım değerlendirmeden sonra bugün de sizlerle bana göre sezonun en iyi 11’ini paylaşmak istedim. Baştan belirtmeliyim ki ligimizde pek çok takımın uygulamış olduğu 4-3-3 taktiğine göre yaptığım bu 11’de bazı oyuncular mevkilerinde kendilerinden daha iyileri olduğu için ilk 11’de yer alamadılar, ancak onlara da değindim. Mevkii ayrımına da dikkat ederek yapacağım bu 11’de ilgili mevkii de diğer göze çarpan performansları da sizlerle paylaşacağım.

Yılın En İyi Kalecisi: Fernando Muslera – Galatasaray

Mondragon sonrası bir türlü aradığı güvenli eldivenlere kavuşamayan Sarı Kırmızılılarda sene başında belki de Fatih Terim’in en çok istediği oyuncu olmuştu. Avrupa’da yıllardır Lazio gibi önemli bir takımın kalesini koruyan, Amerika kıtasının son şampiyonu Uruguay’ın kalecisi çok da yüksek olmayan bir maliyetle takıma kazandırıldı. Ligde cezalı olduğu bir maçın haricinde 39 maç kalesini koruyan ve bu maçlar sonunda açık ara ligin en az gol yiyen kalecisi olan 25 yaşındaki Muslera’yla beraber Galatasaray kalesi uzun süre güvende duruyor. Sene içerisinde bu mevkide iyi performans sergileyen diğer isimler Trabzonspor’dan Tolga, Fenerbahçe’den Volkan, Bursaspor’dan Carson ve Gaziantepspor’dan Karcemarskas oldu.

Yılın En İyi Sağ Beki: Emanuel Eboue – Galatasaray

Aslında Eboue ve takipçileri Fenerbahçe’den Gökhan, Trabzonspor’dan Serkan ve Beşiktaş’tan Hilbert arasında çok da büyük performans farkı yoktu. Ancak gerek yokluğunda takımının yaşadığı sıkıntı gerekse de kritik derbi maçlarında hem savunmaya hem de hücuma verdiği katkıyla Eboue benim tercihim oldu. Ama herkesin listesinde değişime en açık ve çok bariz bir iyi performans konulmayan mevkiinin yani ligin en eksik mevkiinin de burası olduğunu belirtmeliyim.

Yılın En İyi Sol Beki: Hasan Ali Kaldırım – Kayserispor

Son iki yıldır ligin ilgi çeken genç yeteneklerinden olan Hasan Ali Kaldırım bu yılda performansıyla göz doldurdu. Özellikle defansif anlamda hızını kullanırken her geçen gün güçlenmesi, hücumda her zaman doğru işler yapmaya çalışması ve teknik kapasitesinin yüksekliğiyle bu mevkide sorun yaşayan büyüklerin bu yaz en büyük iç piyasa hedefi olacağını düşünüyorum. Bu mevkide büyüklerde oynayan oyuncuların hiç birisi sürekli ve akılda kalıcı performans ortaya koyamazken Hakan Balta’nın Fatih Hoca’yla beraber son iki yıla oranla nispeten kıpırdadığını belirtmek kanımca faydalı olacaktır.

Yılın En İyi Stoperleri: Semih Kaya – Galatasaray & Egemen Korkmaz – Beşiktaş

Seçim yapmanın bana göre en zor olduğu mevkii bu yıl için stoper mevkisi oldu. Beklerin aksadığı, orta sahada defansif oynayan oyuncuların verimlerinin düştüğü bir yılda ligimizin en kaliteli oyuncuları arasında pek çok stoper sayma fırsatımız oldu. Ben Galatasaray’ın şampiyonluğunda kritik önemde olduğu için Semih Kaya’yı yılın stoperi seçtim. Çünkü eğer Fatih Hoca onu keşfedemeseydi  Galatasaray bugünkü konumunda olmazdı. Egemen Korkmaz’da hem gittiği Trabzonspor’un yaşadığı zorluklar hem de Beşiktaş ve milli takımda yoğun maç trafiğinde gösterdiği performansla benim bu listemde kendisine yer buldu. Bu mevkii de sezonun genelinde iyi performans ortaya koyan diğer isimler Fenerbahçe’den Yobo, Galatasaray’dan Ujfalusi, Beşiktaş’tan Sivok, Kayserispor’dan Eren Güngör, Gaziantepspor’dan Danny ve Bursaspor’dan Serdar Aziz oldu. Ama genel anlamda dediğim gibi bu yıl stoperlerin yılı oldu.

Yılın En İyi Orta Saha Oyuncuları: Selçuk İnan – Galatasaray, Manuel Fernandes – Beşiktaş & Christian Baroni – Fenerbahçe

Yılın en iyi orta saha oyuncusu bence hiç tartışmasız Galatasaraylı Selçuk İnan oldu. Trabzonspor’dan bonservis bedelsiz ama ciddi bir maliyetle Fenerbahçe’den önce transfer edilen Selçuk İnan bence bu yıl Galatasaray’ın Şampiyonluğunda oyuncu bazında en önemli isim. Attığı goller, yaptığı asistler ve en önemlisi Melo’yla kurduğu uyumlu ikiliyle bir anda ülkenin en iyi orta sahasını oluşturdu. Seneye de hem milli takım hem de Galatasaray için en önemli isimlerden olacak ve birkaç yılda iki takımda kaptanlığa yükselecek diye düşünüyorum.

Selçuk’tan sonra performanslarıyla dikkat çeken isimler Fenerbahçe’den Christian Baroni ve Beşiktaş’tan Manuel Fernandes oldu. Son iki yıl takımının en çok eleştirilen ismi olan Baroni tamamı kritik dakika ve maçlarda gelen golleri, Emre ve Alex’in sakatlıklarla boğuşmasıyla tek başına doldurduğu orta saha ve takımın saha içi liderliğiyle bu yıl Fenerbahçe’nin başarısında en önemli isim oldu. Gelecek yıl yeni partneri ve daha düzenli takım yapısıyla yine iyi işler yapacağını ve taraftarın aklındaki soru işaretlerini sildiğini düşünüyorum. Beşiktaş’ın içine düştüğü karanlık dehlizde bir elmas gibi parlayan Manuel Fernandes gerek Avrupa’da gerekse de ligde uzun süre takımını tek başına sırtladı. Attığı milimlik paslar, yaptığı ortalarla ölümcül hale gelen duran toplar ve tek kelimeyle mükemmel teknik kapasitesiyle saha içerisinde bu yıl en çok zevk veren oyuncu oldu. Pek çok maçta gösterdi ki hem Beşiktaş’a hem de ligimize fazla gelen bir oyuncu. Sene sonunda çıkan alacak sıkıntısıyla kaybedilirse ikinci Ribery faciası olarak kayıtlara geçecek ve ne yazık ki kaybeden futbol zevkimiz yani bizler olacağız. Bu isimler dışında Galatasaray’dan Melo, Trabzonspor’dan Colman, Gençlerbirliği’nden Soner, Eskişehirspor’dan Alper ve sene sonuna doğru yükselen performansıyla seneye bu listeye gireceğini düşündüğüm Bursaspor’un genç Fransız oyuncusu N’diaye ve bir diğer Bursalı Batalla da burada anmamız ve tebrik etmemiz gereken diğer oyuncular olarak dikkat çektiler.

Yılın En İyi Orta Alan – Forvet Oyuncuları: Miroslav Stoch & Alex De Souza – Fenerbahçe

Bu mevkii asıl yeri orta saha olarak görülen ama 4-3-3 sisteminin kanatlar ya da forvet arkası mevkilerinde serbest oyuncular için oluşturduğum mevki ve bence bu yıl be mevkiyi en iyi dolduran oyuncular sarı lacivertli takımdan çıktı. Uzun bir süre Semih ve Bienvenu ikilisinin sahada var ya da yok olduklarının anlaşılamaması sebebiyle takımın neredeyse tüm skor yükünü çektiler. Dahası orta sahayla hücum arasında bağlantı kurdukları için her maç çok yıprandılar ama takımlarının ligi ikinci bitirmesini sağladılar. Miroslav Stoch kabus gibi geçen ilk yılın ardından neden Avrupa’nın en iyi genç oyuncularından birisi olarak gösterildiğini dosta düşmana gösterdi ve bence bu performansla Türkiye’de uzun süre kalmaz. Kaptan Alex ise gerek centilmenliği gerek saha içi ve dışı kişiliği gerekse de yaşlandıkça güzelleşen oyunuyla ben bir yıl daha bu ligde en üst düzeyde oynarım mesajını herkese verdi. Bu isimler dışında Galatasaray’da bazı maçlarda sıyrılan Emre, Kayserispor’dan Amrabat, Sivasspor’dan Grosicki, Eskişehirspor’dan Kamara ve İstanbul Büyükşehir Belediyespor’dan Doka bu mevkii de lig genelinde öne çıkan oyuncular oldular.

Yılın En İyi Forveti: Burak Yılmaz – Trabzonspor

Geçtiğimiz yıl attığı 19 golle ben olgunlaştım diyen Burak Yılmaz Hakan Şükür sonrası ligin gördüğü en iyi forvet performansıyla ligin bu yıl mevkisinde en iyi oyuncusu oldu. Trabzonspor’un hücumda neredeyse her şeyi olan Burak seneye iyi bir partnerle beraber çok daha fazla can yakabilir ve eldeki forvetlere bakıldığında milli takım için de değişmez oyuncu olacaktır. Ancak bazen kolay gelen sakatlıklar ve saha içi gerginlikler halen kaçınması gereken özellikleri olarak dikkat çekiyor. Ama her şeye rağmen Burak sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da yılın en iyileri arasına ismini yazdırmayı başardı.

Yılın Teknik Direktörü: Fatih Terim – Galatasaray

İmparator kendisine yakışır bir geri dönüş gerçekleştirdi. 3 yıl aradan sonra kulüp çalıştırdı ve şampiyonluk sayısında lig tarihine geçti. Takımına verdiği ruh, her zaman oynatmaya çalıştığı hücum futbol anlayışı, yeniden gündeme soktuğu çift forvet ve futbolu güzelleştirmek adına aldığı risklerin sonucunda şampiyon olurken neden bu ülkenin en iyisi olduğunu da adeta herkese bir kez daha gösterdi. İmparator dışında Şenol Güneş, Aykut Kocaman ve ligin ikinci yarısında Karabük’te yakaladığı çıkışla Bülent Korkmaz bu yıl ligde ellerindeki imkanlarla iyi işler ortaya koyan isimler olarak ortaya çıktı.

Bu listede ismi geçen, geçmeyen ama ligimize değer katan, insanları bir gece dahi olsa yataklarına mutlu ve huzurlu gönderen tüm futbol ailesine teşekkürler. Seneye görüşmek üzere…

Bilal ERTUĞRUL

13 Mayıs 2012

15:58

Read Full Post »

SÜPER FİNAL’İN ARDINDAN…

SÜPER FİNAL’İN ARDINDAN…

Bu gece itibariyle Türkiye Spor Toto Süper Lig’in şampiyonu belli oldu. Lig tarihinin en uzun maratonu olarak kayda geçen 40 haftalık yorucu sürecin ardından bu akşam Kadıköy’de yapılan maçla beraber şampiyon olan Galatasaray’ı tebrik ederek genel analizime başlamak istiyorum. Evet, zor oldu en az şampiyon Galatasaray kadar tebrik edilmeyi hak eden Fenerbahçe de ikinci oldu.

Lig analizimi süper final öncesi sizlerle paylaşmıştım. Bu yazımda süper final, genel sezon değerlendirmesi ve gelecek yıla yönelik beklentilerimi paylaşacağım. Galatasaray zorlu geçen 3 yılın ardından yeni Başkan’ı Ünal Aysal, yeni stadı Türk Telekom Arena, yeni hocası Fatih Terim ve ilk 11’inin 7 yeni oyuncusuyla şampiyon oldu. Lig genelinde en çok gol atan, en az gol yiyen ve süper finale 9 puanlık farkla giren sarı kırmızılılar süper finalde taraftarlarının beklentilerini futbol anlamında karşılayamasa da sonuçta amacına ulaştı. Maçlar zorlaşıp takımlar aynı trafikte maç oynamaya başlayınca ligin açık ara en iyi takımı gözüken Galatasaray’ın zayıf yönleri de ortaya çıktı. Ancak bu yıl her anlamda sarı kırmızılılar için kazanç yılı oldu. Gelecek yıl planlaması yapılırken kale ve defansın aynı kalacağını düşünüyorum. Orta sahada tüm ligin bence en iyi oyuncusu olan Selçuk İnan takımın beyni olmaya devam edecek. Forvet hattında da Elmander ilk 11’deki yerini koruyacak diye düşünüyorum. Galatasaray için en önemli kararlardan birisi orta sahada Selçuk’un partneri olan Felipe Melo’nun bonservisinin alınıp alınmayacağı olacak. Melo’nun bonservisi alınırsa ilk 11’de 5 yabancı olacak ve geri kalan 3 mevki için tek yabancı hakkı olacak. Türk oyuncular incelendiğinde benim tahminim seneye ilk 11’e yönelik önemli bir yabancı forvet alınacağı yönünde. Bu durumda kanat oyuncuları Türk olacak. Eldeki oyunculara bakıldığında Aydın, Emre ve Yiğit bu mevkileri dolduracak kapasitede görünmediğinden kanatlara yönelik 1 ya da 2 yerli oyuncu alınacağını düşünüyorum. Bana göre ilk aday Real Madrid forması giyen Hamit Altıntop. Onun dışında alınacak oyuncular ise tamamen Fatih Terim’in inisiyatifinde olacak. Bunlara ek olarak gelecek yıl yeniden dönülecek şampiyonlar ligi ve şampiyonluk gelirleriyle sarı kırmızılıların maddi olarak Fenerbahçe ile aradaki farkı kapatacağını da düşünüyorum.

Ligi ikinci sırada bitiren Fenerbahçe ise belirsizliklerle dolu bir yılın ardından yine belirsizliklerle dolu bir yaz dönemine dalacak. Başkan Aziz Yıldırım’ın tutukluluk halinin ne zaman biteceği, sarı lacivertli yöneticilere ceza verilip kulübe ceza verilmemesi üzerine UEFA’nın vereceği karar ve bunlara göre yapılacak planlama kanımca önümüzdeki 1 ay içerisinde belli olur. Her şey yolunda gider ve sarı lacivertliler Şampiyonlar Ligi’ne ilerlerse kaleci Volkan, sağ bek Gökhan, stoper Yobo, orta saha da Alex ve Christian, forvet hattında Stoch ve Moussa Sow’un yerleri bana göre garanti gözüküyor. Bu 7 oyuncudan 5’inin yabancı olduğu dikkate alınırsa geriye kalan 4 mevkii için ya eldeki yerlilere dönülecek ya da piyasadaki diğer yerli oyuncular hedeflenecek.  Orta sahada yerli isimler arasında yine Hamit Altıntop ve devre arasında transferi gerçekleştirilemeyen Alper Potuk isimleri düşünülecektir. Savunmanın göbeği için Bursaspor’dan Serdar Aziz ve Kayserispor’dan Eren Güngör hedeflenecek onlar olmazsa Bekir ve Serdar’la yola devam edilecektir. Kanatlar için Dia’ya ek olarak bir Türk oyuncu hedeflenecektir. Sol bekte Ziegler’in bonservisinin alınmasını beklemediğim için Kayserispor’dan Hasan Ali Kaldırım’ı da olası transfer hedeflerinden birisi olarak görüyorum. Bu mevkilerden hangisine yerli transfer yapılamazsa o mevkiye de yabancı oyuncu alınacaktır. Aziz Yıldırım cezaevinden çıkar ve şike cezaları UEFA’dan dönmezse ben bu yaz büyük isimlerin transfer edileceğini düşünmekteyim. Ancak başta da belirttiğim gibi bu zorlu süreçte Fenerbahçe’nin aldığı sonuçlar başarılıdır ve taraftar da bu takımla gurur duymalıdır.

Ligi üçüncü sırada bitiren Trabzonspor seneye 4 maçlık seyircisiz oynama cezasıyla başlayacak. Bunun yanında savunmanın göbeğine bir yerli ya da yabancı oyuncu, orta sahaya Zokora ve Colman’ın yanına bir yerli oyuncu, Forvet hattına Burak’ın yanına mücadeleci ve son vuruşlarda eldekilerden daha becerikli bir oyuncunun transfer edilmesi şart olarak gözüküyor. Maddi zorluklar ve yedek kulübesinin güçlendirilmesi de bordo mavililerin önündeki diğer büyük engeller olarak görülüyor. Tüm bunlara rağmen eldeki kadroyla ligi üçüncü bitiren Şenol Güneş gelecek yılda bordo mavililerin en büyük güvencesi olacaktır.

Sezona büyük umutlarla başlayan Beşiktaş şike soruşturmasına biraz da ilgisiz bir şekilde dahil edilmesi, hoca değişikliği derken sezonu ancak dördüncü olarak tamamlayabildi. Sen sonunda şike soruşturmasından temizlenerek çıkılmasına rağmen maddi sorunlar tavan yapmış durumda. Demirören döneminde yapılan yanlış transfer ve hukuksuz işlemlerin yükü de artık kulübün başını ciddi olarak ağrıtıyor. Yaz döneminde büyük transferler yapmasını beklemediğim Beşiktaş’ta sağ bek, kale ve orta sahaya takviyeler şart olarak gözüküyor. Ancak bu transferler için nasıl kaynak yaratılacağı da büyük bir muamma. Bunun yanında Portekiz çetesiyle iki yılda gelmeyen başarı ve yerli oyuncu kalitesinin düşüklüğü siyah beyazlıların yaz döneminde üzerinde düşünmesi gereken konular olarak ortada duruyor. Sözün özü zor geçen bir yılın ardından yetersiz gördüğüm bir hoca ve takım yapısı, maddi zorluklar ve stadsız girilecek bir yılda Beşiktaş için yine tünelin ucunda pek ışık görülmediğini düşünüyorum. Sezonun oyuncu bazında en iyi ilk 11’ine yönelik yapacağım değerlendirmeyi gelecek yazımda sizlerle paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

12 Mayıs 2012

22:59

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

TEK YOL BİRLİK…

Dünkü yazımda Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun bugünkü resmini tamamlayıp, mevcut durumda ortada duran sorunları, bu sorunların olası sonuçlarını yazmıştım. Peki, bu sorunların üstesinden nasıl geliriz? İşte onun için de açık bir öneri. Öncelikle bölgede akan kardeş kanının 1350 yıllık geçmişi düşünüldüğünde birkaç yılda durmayacağını bilmeliyiz. Ama bu kanı durduracak tek ülkenin de Türkiye olduğu bilinciyle kendimize güvenmeliyiz. Bunun yanı sıra Suriye’de Beşar Esad olduğu müddetçe hiçbir konuda bölgede yükselemeyeceğimizi de kabul etmeliyiz. Bu durumda ilk yapılması gereken barış ya da savaş hangisini seçerse kendi yöntemiyle Esad’ın kaçınılmaz gidişini hızlandırmalıyız. Bu noktada gerekirse belli tavizler ya da söz hakkıyla dünyaya açılan tek kapısı Türkiye olan İran’ı mutlaka yanımıza almalıyız. Bunu başardıktan sonra dar anlamda Türkiye, İran, Irak ve yeni Suriye arasında bir üst düzey işbirliği örgütü kurmalıyız. Eğer mevcut sınırlar devam ettirilemiyor ve yeniden de çizilemiyorsa bunu çözmenin tek yolu yıllar önce Fransa – Almanya arasında yapıldığı gibi o sınırları kökten ortadan kaldırmaktır. Bu yolla en azından etnik sorunların çözümünü sağlayabiliriz. Aksi takdirde Irak’tan başlamak üzere kurulacak bağımsız Kürdistan üzerinden bölgede yeni bir savaş serisi doğması kaçınılmaz olacaktır. Her ne kadar kurulacak devlet Araplara nazaran Türkiye ve İsrail’e daha yakın olacak olsa ve İsrail’in uzun vadeli planlarında yer almasa da bu devletle beraber doğacak sorunlardan en çok etkilenecek olan ülkede Türkiye’dir. Dahası bahsettiği birliğin oluşumunda Türkiye’yle ilişkilerinde bir aşiret liderinden disiplinli ve pratik bir devlet başkanı kimliğine dönüşen Barzani’nin de hoşlanacağı son dönemdeki tavırları dikkate alındığında çok açıktır. Etnik sorunların çözümünden sonra liderliği güçlenen Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde Arap Dünyasında artan popülaritemiz ve muhafazakârlaşmayı da kullanarak yine hızla artan Arap Milliyetçiliği’ni de bu potaya katmalıyız. Burada en önemli sorun Arap Milliyetçiliğinin mutlaka muhafazakar kanadının kullanılıp daha ılımlı bir çizgiye çekilmesidir. Bu noktada uygulanacak muhafazakar tonajda da bölgeden çıkmış El Kaide benzeri yapılanmaların unutulmaması, her hangi bir şekilde şiddete kayacak aşırılıkların engellenmesi şarttır. Bunu başarabilirsek Orta Doğu tekrar barışa, huzura ve medeniyete kavuşur. Yok başaramazsak bu kan durmaz ve emin olun gün gelir bize de bulaşır. İşimiz zor, yükümüz ağır ama şunu bilmeliyiz ki;

“Orta Doğu’da akan kardeş kanı durmalı ve güneş bir zamanlar ayrılığına dayanamayıp göz yaşları döktüğü bu topraklara dönemli… Bunu da ya biz yaparız ya da biz yaparız…”

Bilal ERTUĞRUL

26 Nisan 2012

00:13

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

SORUNLAR VE TESPİTLER…

Dün yazdığım dış politika analizimin ilk yazısında Türk Dış Politikasının tarihsel perspektifini 1923 sonrası dönemden itibaren ele almış, Ak Parti döneminde yaşanan gelişmeler ve bu bağlamda arabulucu ülke konumundan lider konumuna nasıl yükseldiğimizi açıklamaya çalışmıştım. Bugün bu statüyü biraz daha açacak yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, karşılaşacağımız zorluklara ve bunlara olası cevaplarımıza değineceğim. Bu analizi yaparken de temel bazı kavramsal gerçeklikler üzerinden bölümlendirmelere gideceğim.

1 – Komşularla “0” Sorun Politikası Miladını Doldurmuştur

Kanımca Türk Dış Politikasının bugün ilk olarak kabul etmesi gereken husus Komşularla “0” Sorun politikasının süresini doldurduğudur. 2002 sonrası ilk döneminde Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği konseptiyle bu politika Türk Dış Politikasının 60 yıllık TARAFSIZLIK ya da diğer adıyla ETKİNSİZLİK putundan sıyrılmasını sağlamıştır. İlk yıllarından İsrail ve Suriye üzerinden oldukça iyi yönetilen politika Ermenistan’la yapılan protokollerin iflasıyla ilk önemli başarısızlığını almıştır. Gerek Ermenistan ve Türkiye iç kamuoylarının bu adımlara hazır olmaması gerekse de Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ sorununun çözülmemiş olması bu protokollerin yürümemesinin asıl sebeplerini oluşturmuştur. Yüzyıllık Türk – Ermeni, en az 50 yıllık Kıbrıs sorunları masadayken bu politikanın kısa dönemde etkinlik sağlamak dışında başarısız olacağı herkesin kabulü olmalıdır. Bu politikanın geçerliliğini yitirmesi korkulduğu gibi ülke açısından olumsuz değildir. Aksine bu son bir sonraki maddede belirteceğim Bölgesel Liderlik konseptine de önemli bir katkıda bulunmuştur.

2 – Türkiye Artık Bölgesel Liderdir

Komşularla “0” sorun politikası süresince arabulucu rolüne soyunan Türkiye için bu politikanın sonlandırılmasının en önemli nedenlerinden bir diğeri de bölgesel liderliğin ülke istesin ya da istemesin artık kaçınılmaz olmasıdır. Geleneksel anlamda Kuzey Afrika’dan doğuda Afgan dağlarına batıda Viyana kapılarına kuzeyde Moskova steplerine kadar olan bölgenin en önemli aktörleri bugün Mısır, Suudi Arabistan, Sırbistan, Türkiye ve İran isimleri altında toplanmış olan devletlerdir. Sırbistan’ın Bosna ve Kosova savaşlarıyla kendi sonunu hazırlaması, Mısır’ın Mübarek yönetiminde iç meselelerde kaybolması, İran’ın devrim sonrası küresel dışlanmışlığı ve devrim ihracı korkusuyla bölgesel dışlanmışlığı, son olarak da Suudi Arabistan’ın bölgede artan demokratikleşme isteğinin önündeki en önemli engel olması zaten Türkiye’yi bu rol için tek ülke yapmaktaydı. Bunlara ek olarak Ak Parti döneminde yapılan başarılı kültürel yayılma, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da vuku bulan yegane Bölgesel Lider imajı ve ekonomik güçlenmeyle bu rolün taşınabileceği de gösterildi. Artık en azından Başbakan sağ oldukça bu görevin ve gücün red edilemeyeceği bundan sonraki dış politikamızın temeli olmalı ve adımlar da buna göre atılmalıdır.

3 – Bölgesel Liderlikte En Büyük Zorluk: Mevcut Sınırların Korunması Politikası

Bölgesel liderlik güç verir ancak güç sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Bugün karşılaşılan bölgesel sorunların bizi bu derece ilgilendirmesi de bu sebeptendir. Bölgesel sorunlarda ülkeden ülkeye farklı politikalar uygulasak da temel önceliğimizin mevcut sınırların korunması olduğu çok açık bir şekilde ön plana çıkmaktadır. Ancak daha önceki yazılarımda da ele aldığım gibi 1920’lerde cetvelle her hangi bir etnik ya da kültürel ayrım fark edilmeden kardeşleri farklı ülkelerde bırakan sınırların korunması mümkün değildir. Şüphesiz mevcut sınırların değişmesi bizi de uzun dönemde zor durumda bırakacak ve bu açıdan bakıldığında politikamızın doğru olduğu düşünülebilir ama az sonra sıralayacağım iki farklılık bu politikanın sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Ve kanımca sınırların korunması bir yere kadar sürdürülüp daha sonra ya bölgesel bir birlikle ülke sınırları önemsizleştirilmeli ya da sınırlar yeniden bir şekilde (savaş ya da barış) yeniden belirlenmelidir.

4- Bölgenin En Önemli Farklılıkları ve En Hassas Noktalar

Mevcut sınırların korunamayacağı düşüncesi bugün oluşmuş bir düşünce değildir. 1920’lerde bu sınırları çizenlerin çok iyi bildiği ama bilinçli bir şekilde bölgenin kucağına bıraktığı bir bombadır. Bölgede sınırlar belirlenirken dikkat edilmesi gereken önemli farklılıklar etnik ve dini farklılıklardır. Etnik anlamda bölgede Türkler ve Araplardan sonra en kalabalık grup olan Kürtlerin Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında 4 ayrı ülkeye dağılmış olma durumları en önemli sorundur. Irak’ta görüldüğü gibi Kürt gruplar ve olası Bağımsızlık istekleri bölgedeki ülkelerin dış müdahaleye en açık noktasıdır. Bu zayıflık dün Irak’ta başarılı olmuş, Türkiye ve İran’da ise devletlerin uzun süredir başını ağrıtan nokta olmuştur. Irak bölünsün ya da bölünmesin Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin varlığı artık realitedir. Bu durumda daha önce sadece hayal olarak algılanan bir durumun realiteye dönüşmesi ülkelerdeki ayrılıkçı hareketler için önemli bir destek noktası olacaktır. Zaten Türkiye’nin Irak’ın resmi olarak bölünmüşlüğünün resmiyete dökülmesini istememe sebebi de budur. Ancak fiiliyat her zaman er ya da geç resmiyete dönüşür. Bu durumda bölgede uzun süreli bir çözüm olması için yukarda bahsettiğim Bölgesel Birlik zorunlu bir yöntem olarak ortaya çıkabilir. Tabi bunun için özellikle Suriye’de yönetimin değişmesi ve Irak’taki İran etkisinin kırılması gerekir.

İşte bu noktada da bölgenin ikinci önemli farklılığı ortaya çıkar. Her ne kadar ülkemizde Alevi vatandaşlarımızın devlete bağlılığıyla ayrımcılığa yönelmese de mezhepsel farklılık olarak adlandırılabilecek Sünni – Şii ayrımı bölgenin üzerinde oturduğu ikinci bombanın adıdır. Suriye’de Sünni çoğunluk Şii yönetim, Irak ve İran’da hem çoğunluk hem de yönetim olarak Şiilik mevcuttur. Ancak özellikle Suriye ve Irak’ta İran etkisinin açıkça hissedilmesiyle ciddi bir ayrım ortaya çıkmıştır. Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde ise Şii çoğunluğun Suudi Arabistan destekli Sünni yönetim karşıtlığı artık açıkça ortada durmaktadır. Kardeşin kardeşi katliyle Kerbela’dan bu yana durmayan bu kan bölgesel liderlikte en önemli sorunlardan birisi olacaktır. Özellikle İran’dan dolaylı ağızlardan, Irak’tan da İran yönlendirmesiyle açıkça yükselen Türkiye’nin Sünni bloğa yaklaştığı eleştirileri dikkatle incelenmelidir. Bu noktada nasıl bir denge oluşturacağımız Bölgesel Liderliğimizin en önemli noktası olacaktır. Eğer başarılı olursak Bölgesel Lider oluruz. Ama başarısız olursak Sünni blokta Arabistan güdümüne girmekle karşı karşıya kalırız.

Not: Yazı dizimin son yazısında mevcut sorunların bana göre tek çözüm yolunu yazacağım.

Bilal ERTUĞRUL

25 Nisan 2012

22:19

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

Malumunuz son günlerde dış politikayla yatıp dış politikayla kalkmaya başladık. Arap Baharı’yla geçen 2011 yılından sonra Bahar’ın son ulaştığı yer olan Suriye’de hiç de beklemediği ölçüde sert bir karşılık bulması, dahası başta İran ve ondan dolaylı olarak Çin ve Rusya’nın Beşar Esad’a verdikleri desteği çekmemesiyle sınırlarımızda çiçeği burnunda bir sorun doğdu. Bunun yanında Irak’ta İran destekli Şii yönetimin artan baskısıyla kendilerini Türkiye’nin yanında gören Sünni ve Kürt yöneticilerin Türkiye’den yardım ve görüş almaları derken İran’la olası savaş ve Nükleer Müzakereler bile gündemde hızla gerilere kaydı. Ben de sizlere bugün bu dış politika denkleminde nerede olduğumuzu uzun vadede nereye gidebileceğimizi yazmak istedim.

Öncelikle Türk Dış Politikası’nın bugününü anlamak için devletin kuruluş dönemine gideceğim. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman yönetici kesimin pek çoğunda Osmanlı’nın temel yıkılma sebebi olarak Batı’da yaşanan gelişmeleri takip edememesi ya da doğulu köklerinden ayrılamaması inancı vardı. Bunun yanında çoğunluğu asker olan yeni yönetim Araplardan gerek 1. Dünya Savaşı’nda gerekse de sonrasında ciddi bir ihanet gördüğüne inanmakta, diplomasi bunu unutulmaması gereken bir gerçek olarak belleğine kazımaktaydı.

1923 – 1938 arası Atatürk dönemi dış politikasının bana göre en temel ilkesi; “Güçlü oluncaya kadar dayan ve güçlü olmak için Batı’ya yaslan” olarak ele alınabilir ki bu da dönemin koşulları düşünüldüğünde pek de yanlış bir politika olarak sayılmazdı. Bu bağlamda Milletler Cemiyeti üyeliği uğruna Sınırlarımızın, özellikle güney sınırlarımızın, her hangi bir kültürel unsur yani din, dil, mezhep unsurları göz önünde bulundurulmadan çizilmesine de Osmanlı’dan miras kalan topraklarda her hangi bir hak iddia etmeyi bırakın bu toprakların Türkiye için yasak bölgelere çevrilmesine de göz yumuldu. Bu sürecin sonunda batılılaşma da tam anlamıyla başarılamadan 2. Dünya Savaşı çıkageldi. 1938 – 1945 yılları arasında 50 yıllık müttefik Almanya ve yeni süper güç ABD – Sovyetler Birliği arasında seçim yapamayan Türk dış politikası için denge dönemi de başlıyordu. Denge en temel anlamıyla taraf olmamak ya da söz sahibi olamamak anlamına da geliyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası Stalin’in erken davranıp Kars ve Ardahan illeriyle Boğazlar üzerinde söz hakkı istemesiyle Türk dış politikası seçeneksiz bir şekilde batılıların kucağına atılıyordu. Menderes döneminde ekonomik anlamda desteklenen batılılaşmanın özellikle evrensel liberal değerler olarak atfedilen insan hakları ve demokratikleşme alanında desteklenememesiyle dış politikada uzunca bir süre sürecek bocalama dönemi de başlıyordu.

Pek çok konuda kararsızlığın ve güdümlenmenin ötesine geçemeyen politik anlayış Kıbrıs Müdahalesi’yle kucağında uzun yıllar sürecek bir sorunu da buluyordu. Nihayet Özal döneminde kendisini kuşatan kalıplarını yıkmaya çalışan politika bu sefer de çağın konjonktürünü karşısında buluyordu. Özal liberalleşmeye paralel olarak özellikle bölgesel anlamda aktif bir dış politikaya yönelmek istiyor, bu yönde adımlar atıyordu. Ancak uzun süre halen eski kalıplarda düşünen askeri vesayetin altında olması, Sovyetler Birliği’nin varlığıyla özellikle Orta Doğu ve Kafkaslar da gerekli adımların atılamaması sonucu bu ilk “KABUK KIRMA” operasyonu başarısız oluyordu.

Benim kayıp yıllar olarak nitelendirdiğim 1993 – 2002 yılları arasında içerdeki sorunlardan dünyanın dönüşümüne ayak uyduramayan Türk Dış Politikası nihayet 2002 sonrası kendisine yeni bir yol çizmeye başlıyordu. Ahmet Davutoğlu yönetmenliğinde oluşturulan yeni dış politikanın temeli “KOMŞULARLA “0” SORUN” ilkesine dayanıyordu. Dahası ekonomik ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesiyle Türkiye’nin ekonomik ve askeri gücünün çok ötesinde bir konum kazanması amaçlanıyordu. Bu bağlamda tüm adımları mahvedecek 1Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi ve Avrupa Birliği yolunda atılan demokratikleşme adımlarıyla ülke yavaş yavaş kabuğunu kırıyor, tekrar bir zamanlar tek merkezden yönettiği topraklarda adından söz edilir bir konuma yükseliyordu. Öncelikle “0” Sorun politikası kapsamında bölgenin tüm aktörleriyle iyi ilişkiler geliştirilmeye çalışılıyor, Türkiye herkesin güvendiği bir diplomasi ülkesi olmaya doğru yol alıyordu. Ancak bir anda gelişen bazı olaylarla ülke tamamen farklı bir yöne doğru yol aldı. Birkaç yıl önce tüm gücünü diplomasiden bulan dış politika bu sefer ekonomi, kültür gibi diğer güç parçalarını da arkasına alıyordu. Peki, bu dönüşüm nasıl yaşanıyordu. İsterseniz bu bağlamda bazı kritik dönüşümleri sizlerle paylaşayım.

Bence Türkiye’yi bölgede aracı ülke konumundan lider ülke konumuna yükselten bu sebeplerin başında bölge ülkelerinde yaşanan iç politik gelişmelerin etkisi yadsınamayacak kadar büyüktür. Bu değişimlerden bazıları “0” sorun politikasının sürdürülemeyeceğini gösterdiği için Türkiye’yi bir politika değişimine sürükledi. İsrail’de aşırı sağın güçlenip iktidarı almasıyla bölgedeki zulmün ve anlaşmazlığa olan inancın artması sonucu hem İsrail’le mevcut yöneticilerle var olan Müttefik ve dostluk ilişkisinin sürdürülemeyeceği görülmüş hem de Arap dünyasında artan tepki bir seçim zorunluluğu getirmişti. Aynı zamanda Arap Dünyasında artan tepkinin lidersiz olduğu ve bunun da bir fırsat olduğu ortaya çıkmıştı. İşte bu lidersizlik Başbakan’ın “One Minute” çıkışıyla çözülüyor, Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aranan lider olarak ortaya çıkıyordu. Yine Ermenistan’da Karabağ kökenli sağ yöneticilerin yönetime gelmesi ve olası çözüm hamlelerini boşa çıkartmalarının garantilenmesiyle “0” sorunun bir ayağının daha sürdürülemeyeceği anlaşılıyordu. Yine Suriye’de sertleşen yönetimle ilişkilerin sürmeyeceğinin ortaya çıkması da benzer değişimlere örnek olarak verilebilirdi.

Bu ülkelerin iç değişimleri dışında küresel konjonktürde meydana gelen bazı değişimlerde Türkiye’nin dış politikasında değişime destek oldu. ABD’de Orta Doğu’da aktör olma hevesiyle yanıp tutuşan Bush yönetimi yerine sorunlarda bölgesel destek arayan, sorunları bölgede çözmek isteyen Obama yönetiminin göreve gelmesi bence en önemli destek noktası oldu. Kanımca Bush yönetiminde Orta Doğu’da bu güçlü lider ülke profiline asla izin verilmezdi. Bundan sonra Avrupa Birliği’nde yaşanan ekonomik krizle beraber Türkiye’de birliğe yönelik yaklaşımın değişmesi ve dahası birliğin bu iç sorunlarına paralel olarak güçlenen Türkiye üzerinde uzun süredir sürdürdüğü güdümleme yetisini kaybetmesi de prangaların atılmasını kolaylaştırıyordu. Ve son olarak dünyada artan iletişimin bir sonucu olarak ortaya çıkan Arap Baharı’nda bir anda son 10 yılda sağladığı ekonomik başarı, 90 yılda eksikte olsa kısmi derecede başarılan demokratik ve modern ülke duruşuyla örnek ülke statüsü kazanması Türkiye’nin lider ülke olmaya doğru konumlanmasına önemli katkılarda bulundu.

Peki, şimdi nerdeyiz, ne yapıyoruz, ne yapmalıyız ve ne tür zorluklarla karşılaşacağız? Bu soruların cevabını da devam yazısında sizlerle paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

24 Nisan 2012

22:09

Read Full Post »

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 2…

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 2…

SURİYE’NİN KADERİ ONLARIN ELİNDE: TÜRKİYE VE İRAN…

Dün yazdığım Suriye analizimin ilk kısmında Suriye ve genel olarak Orta Doğu’da 1. Dünya Savaşı sonrası çizilen yapay sınırlar üzerinden dünyaya gelen ve kanımca bugünkü sorunların anlaşılmasında hayati önem arz eden Pandora’nın Kutusunu tanımlamış, konu hakkında başlıca sonuçları sizlerle paylaşmıştım. Bugünkü yazımda Suriye’deki olaylar, rejimin hayatta kalma çabaları ve bu çabalar karşısında bölgenin en önemli aktörleri Türkiye ve İran’ın attığı ve atacağı adımları, bu adımların sonuçlarını değerlendireceğim.

Bana göre Suriye’de dün olduğuyla, yarın ne olacağıyla da en çok ilgilenen ve bundan en çok etkilenecek olan ülkeler Türkiye ve İran’dır. Dünkü yazımda oluşturduğum Pandora’nın Kutusu konseptinden düşündüğümüzde Suriye’den sonra sıra bu iki ülkeye gelecektir ve bu ülkelere nasıl geleceğine de kanımca yine bu iki ülke karar verecektir. Peki, bu iki ülke ne yapabilir, yaptıklarının sonuçları neler olabilir? İsterseniz bu can alıcı kısma geçmeden her iki ülkenin süreç içerisindeki tavırlarını, süreci de analiz ederek açıklayalım.

Çok değil bundan 3-4 yıl önce Türkiye, İran ve Suriye arasında neredeyse tarihi seviyelerde bir iş birliği dönemi yaşanmış, her 3 ülkenin katılımıyla oluşacak Orta Doğu birlikleri bazı Avrupa Birliği karşıtları tarafından ülkemizde dahi seslendirilmeye başlamıştı. Ancak tarihi konjonktüre baktığımızda İran ve Suriye’de Batı’yla kavgalı rejimler varken, Türkiye’de her zaman meşruiyetini Batı’ya bağlamış bir elit yönetim anlayışı oluşmuşken bu pek de mümkün değildi. Ancak bu açılardan yaklaşılmadı ve 3 ülke arası ilişkiler geliştikçe gelişti, hatta Türkiye – Suriye ortak bakanlar kurulu toplantısı yapıldı. Halbuki çok değil bundan 15 yıl önce 3 ülke Kürt kozunu birbirine karşı oynamış, savaş borazanları uzun süre sınırlara yakın yerlerde seyretmişti. O zaman ilk tespitimiz bundan 3 yıl önce aşırı gelişmiş ilişkilerin geçmişte olanlara dikkat edilmeden, dahası bölgenin değişimi ve başta ABD olmak üzere batı etkisi göz ardı edilerek aşırı ve yapay bir seviyeye, ya da bu rejim yapılarıyla hiç ulaşmaması gereken bir seviyeye ulaştığıdır.

Tam da her şey yolunda giderken İran’la batı arasındaki ilişkilerin giderek gerginleşmesi, önce İran sonra Suriye’de patlak veren ve batı tarafından açıkça desteklenen yönetim karşıtı eylemlerle ilişkilerde ilk çatlaklar oluştu. Türkiye İran olaylarında sessiz kalsa da Suriye’deki olaylara karşı etkin olmak istedi. Burada kanımca Türkiye’nin tutum değişikliğinin 2 ana sebebi vardır. Bunlardan birincisi İran’daki olayların Tahran merkezli yani Türkiye’ye uzak meydana gelmesi ve bizi etkilememesine karşın Suriye’deki olayların hemen sınırımızda meydana gelmesi ve sınıra yığılan mültecilerle bir anda bizi de içine almasıdır. İkinci sebep se Orta Doğu’nun liderliğine soyunan Başbakan ve kurmaylarının Libya’da önce müdahaleye karşı çıkıp, sonra destek vermek zorunda kalmasıyla oluşan öncü rol oynama isteğidir. Her iki sebepte Türkiye’yi denklemin içine çekti ve Türkiye bir anda Suriye Muhalefetinin merkezi konumuna geldi. Bu arada İran ise eylemlere tamamen karşıt durdu, hatta Beşar Esad’a her türlü yardımı yapmaktan da sakınmadı.

Beşar Esad’ın artan şiddet kullanımıyla uluslar arası arenada Çin ve Rusya’nın karşıt olmasına rağmen bir müdahale kaçınılmaz olunca BM Eski Genel Sekreteri Annan’ın hazırladığı ateşkes anlaşması geçen hafta onaylandı. Ancak kanımca bu anlaşma geçersiz olacak ve Suriye’de artan şiddet olayları bir uluslar arası müdahale zorunluluğu doğuracaktır. İşte bu noktada asıl kazan kaynayacaktır. Neden mi açıklayalım. ABD seçim sürecinde ve böyle bir yılda uluslar arası koalisyonun liderliğini yapmayacaktır. Bu durumda koalisyon meşruiyetini de sağlamlaştırma amacıyla Türkiye merkezli bir müdahale çerçevesinde oluşacaktır. İşte bu noktada önümüze bazı seçimler, bu seçimlerin ve bu sonuçları çıkmaktadır. Şimdi isterseniz bunları maddeleyelim.

  1. Esad’ın insanlık dışı şiddeti devam eder ve Türkiye merkezli, güney sınırlarımızdan bir müdahale yapılır. Türkiye hem sınır kullandırması hem de koalisyonun ve Suriye muhalefetinin merkezi olması sebebiyle lider ülke olur. Ancak bu durumda gerek sınırlarına sıçrayacak savaşla, gerekse de olası müdahale sonrası Suriye’nin kaderinde atacağı adımlarla büyük bir bedel öder. İran bu müdahaleye karşı durur. Türkiye’yle Suriye yüzünden savaşı göze almaz ama Türkiye İran, Çin, Rusya ve Bağlantısız ülkeler arası ilişkiler tamir edilemez seviyede bozulur.
  2. Suriye ve Beşar Esad yükümlülüklerini yerine getirmez, uluslar arası bir koalisyonun hava saldırısıyla beraber Türkiye’den gönderilecek muhalif gruplar tıpkı Libya’da olduğu gibi rejimi devirmeye çalışır. Ancak bu durumda da Beşar Esad son çırpınışlarında yine Türkiye’yi hedef alır, dahası olası başarısızlıkta Türkiye’nin kucağında ciddi bir mülteci sorunu kalır. İran’la iyi ilişkiler ve bölgesel liderlik yine hayal olur.
  3. Suriye gerekli adımları atar, Beşar Esad tekrar ülkede huzuru sağlar. Bana göre en düşük olan bu ihtimal gerçekleşirse Türkiye güney sınırlarının her zaman tehdide açık olduğunu düşündüğü 2000 öncesi baba Esad dönemine döner.
  4. İran Suriye’de Beşar Esad’ın artık devam edemeyeceğini anlar, desteğini çeker, desteksiz kalan Esad Rusya ve Çin’in de veto etmeyeceği bir kısa operasyonla lağvedilir ve Suriye’de yeni dönem başlar. Olası muhalefet yönetiminde artık Suriye Türkiye’ye göbekten bağlı bir ülke konumuna gelir.

Evet, bugünkü tabloya baktığımda gerçekleşebilecek durumlar bunlardır. Peki, bunlar dışında bir şey olabilir mi, olur emin olun o da bir insanlık dramı olur…

Not: Suriye analizimize gerçekleşecek olaylar üzerinden ileride devam edeceğiz.

Bilal ERTUĞRUL

15 Nisan 2012

20:58

Read Full Post »

« Newer Posts - Older Posts »