Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Öykü’

İNANMAK BAŞARMAKTIR…

BİR DESTAN BÖYLE YAZILDI…

Tarih büyük adamların büyük zaferlerinin not edildiği bir günlükten başka bir şey değildir. Ve yine kimlerin büyük adam olduğuna karar veren yegane yerdir. Asırlardır yazdığımız, yaptığımız onca işin öyküsüdür o. Ve bu öykü aslında sıradan insanlarla efsaneler arasındaki farkın öyküsüdür. Çocukluğumuzdan bu yana zorluklar karşısında yılmamamız gerektiği, onları yenebileceğimiz ve bunun için öncelikle inanmamız gerektiğini anlatıp duran büyüklerle karşılaştık. Önce anne, babamız, sonra hocalarımız sonra fikri bizim için değer ifade eden ya da kendisi öyle zanneden herkes aynı şeyi tekrarlayıp durdu:” İnanmak, Başarmanın Yarısıdır.” Ama pek çoğu kendisi de en kritik dönemeçlerinde inanmadıkları için bu öğütleri bizim için anlam ifade etmedi. Ta ki efsaneleşecek anlara şahit olana kadar. İşte böyle bir ana Pazar akşamı İstanbul’da şahit olduk. Yunanistan’ın Olympiakos takımı CSKA Moskova’yı 19 sayı geriye düştüğü maçta son saniyede devirip Avrupa’nın en büyüğü oldu. Ve tüm sezonki yolculuklarının özeti şuydu: “İnanmak, Başarmaktır…”

Arada sizlerle spor hakkında bazı yazılar paylaşmamdan da anlayacağınız gibi spor hayatımda önemli yer tutmaktadır. Türkiye bazında Futbol, basketbol, voleybol, güreş, halter vb olimpik branşları yakından takip ederim. Uluslar arası arenada ise NBA, Formula 1, Euroleague, Moto Gp, Olimpiyatlar, Diamond League Yarışları, Grand Slamler ve yine pek çok ülkenin yerel liglerini uzunca bir süredir, ki bu sürenin başlangıcı yaşım çift hanelere ulaşmadan önce, takip etmeye çalışırım. Pek çok efsaneye, unutulmaz ana, şampiyona tanık oldum. Ama bu hafta sonu İstanbul’da yaşanan sevinç kadar anlamlısına çok az şahitlik ettim. Bu yüzden de inancın zaferini ve öyküsünü sizlerle paylaşmak istedim.

Avrupa’da kulüpler düzeyinde kıtanın en büyüğünü belirleyen basketbol organizasyonunun tarihi 1958 yılına kadar uzanır. İlk yıllarında kuzey Avrupa takımlarının hegemonyasında olan şampiyona daha sonra Sovyet Basketbolunun beşiği CSKA Moskova ve Real Madrid hegemonyasına girer. 80’lerden itibaren Yugoslav ekolünün gelişmesiyle bu ülke takımlarının başarıları gelirken yavaş yavaş Amerikalı oyuncuların kıtaya gelmesiyle, en çok rağbet ettikleri İtalyan takımları yükselir. 90’lı yıllarda çeşitli karmaşalarla çalkalanan Avrupa Basketbolu Yunan takımlarının ilk kez sahneye çıkışına tanık olur ve 96’da Panathinaikos ve 97’de ezeli rakibi Olympiakos Avrupa’nın en büyüğü olurlar. 2000 yılında Avrupa’nın önde gelen kulüpleri bir araya gelip FİBA’nın dışında kendi liglerini kurmaya karar verirler ve 2000 sezonunda Avrupa’da biri Suproleague diğeri Euroleague olmak üzere iki şampiyona ve iki ayrı şampiyon çıkar. 2001 sezonunda FİBA kulüpler kavgasından kulüpler galip çıkar ve Euroleague kıtanın resmi turnuvası haline gelir. Son 10 yılda ikişer kez CSKA Moskova, Barselona ve Maccabi’nin şampiyonluğuyla sonuçlanan Euroleague’nin bu süreçteki en büyük hayal kırıklığı ise şüphesiz her yıl en güçlü takımı oluşturup sene sonunda evine eli boş dönen Olympiakos oluyordu.

Evet, bu yıla kadar Olympiakos Euroleague tarihinin en büyük hayal kırıklığının adı olarak anılıyordu. Çünkü Sovyetler ve Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya yeni bir güç olarak çıkan Yunan ekolünün iki temsilcisinden birisi olan Olympiakos 15 yılda sadece 1 kez şampiyon olabiliyordu. Hâlbuki ekolün diğer takımı ve tüm kıtada en çok nefret ettikleri takım olan Panathinaikos son 16 yıla 6 şampiyonluk sığdırıp 2 seferden fazla şampiyon olan tek takım olarak rekorları paramparça ediyordu. Yine aynı süreçte ligde son 10 yıl aralıksız şampiyon olan ezeli rakiplerine finalde kaybetmek de her yıl Olympiakos taraftarlarını çileden çıkarıyordu. 2003 – 2005 arasında iyice bataklığa saplanan kulübün bu bataklıktan çıkıp çıkmayacağı merakla bekleniyordu. Kulübün sahipleri olan Angelopulos kardeşler de en az taraftar kadar sabırsızdı ve büyük transferlerle başarıyı yakalayacaklarına inanıyorlardı. Özellikle 2007 – 2011 arasında bu durumu tersine çevirmek için harekete geçen takımın sahipleri büyük isimleri kadrolarına katıyor, Avrupa’da görülmemiş miktarda ödemeler yaparak başarılı olmaya çalışıyor ama takım ne Euroleague ne de Yunan Liginde şampiyon olamıyordu. Bunun üzerine geçen yılın başında takımın başına 97 şampiyonluğunda da takımın başında olan Sırp milli takımının efsane koçu Duşan İvkoviç getiriliyordu. Geçtiğimiz yıl normal sezonda ligi kasıp kavuran takım Euroleague çeyrek finallerinde ilk maçta 89 – 41 ile yani tam 48 sayı farkla yendiği Montepaschi Siena’ya arka arkaya 3 maç kaybediyor ve senen sonunda ezeli rakibi Panathinaikos kupayı alırken evinden izlemekle yetiniyordu.

Bu yıl başlarken 2011 yılında tüm Yunanistan’ı kasıp kavuran ekonomik kriz ülkenin basketboldaki devleri Olympiakos ve Panathinaikos’u da vuruyor ve iki takım da küçülmeye gidiyordu. Ancak Olympiakos’un sahipleri krizden doğrudan etkilenince takım hem ezeli rakibinden hem de Euroleague’de bulunan diğer ekiplerden çok daha mütevazi bir bütçeyle kuruluyordu. Bu bütçe kıyaslamasını yapacak olursak Olympiakos ülkemizin temsilcileri olan Fenerbahçe Ülker ve Efes Pilsen’in yarısından daha az, ilk kez bu lige katılan Galatasaray ile ise eşit seviyede bütçeyle sezona başladı. Finalde karşılaştıkları bu yılın en büyük bütçesine sahip CSKA Moskova’nın ise beşte biri bir bütçeye sahip olduğu söyleniyordu.

Sene başında kaliteli yabancı oyuncusu olmamasıyla neredeyse tamamen Yunan oyunculara yüklenen takım hem ligde hem de Avrupa’da üst üste mağlubiyetler alıyor Euroleague’in en büyüklerinden olan takımın 24 takımdan 16’sının yükseleceği ikinci tura bile çıkması zor gözüküyordu. Fenerbahçe Ülker’in lider bitirdiği grupta kötü giden takım ancak deplasmanda Nancy’i mağlup edip gruptan çıkıyordu.

Gruptan son maçta çıkan Olympiakos ikinci turda Türk takımları Efes ve Galatasaray ile birlikte sezonun açık ara en büyük favorisi CSKA Moskova ile aynı gruba düşüyordu. CSKA’nın 6’da 6 yapıp çıkması beklenen grupta ikincilik içinse Türk takımlarına Olympiakos’tan daha fazla şans veriliyordu. Nitekim ilk maçta sahasında CSKA’ya, ikinci maçta deplasmanda Galatasaray’a yenilen takımın gruptan çıkması artık mucizelere bağlı olacak deniyordu. 3. Hafta Galatasaray namağlup CSKA’yı yenince Anadolu Efes’in sahasında Olympiakos’u yenmesiyle evine dönecek Kırmızı beyazlılar önce deplasmanda geriden gelip kazanıyor sonra da Efes’i kendi sahasında yenerek bende varım diyordu. CSKA deplasmanında alınan 96 – 64’lük mağlubiyet takımın gruptan çıkma şansını son maçta Galatasaray’ı yenmesine bağlıyordu. Galatasaray’ın en etkili oyuncusu Jamon Gordon’un sakatlanması ve maç sonunda sarı kırmızılıların tecrübesizliklerinin bir sonucu olarak yaptığı basit hatalar Olympiakos’u kendilerinin dahi hayal etmediği 8’li finallere taşıyordu.

8’li finallerde rakip bir önceki yıl ilk maçta 48 sayı fark atıp sonra inanılmaz bir şekilde 3 maç kaybettikleri ve tarihlerinin en güçlü kadrosunun Final Four görmesini engelleyen İtalyan devi Montepaschi Siena oluyordu. Takımını koruyan Siena’ya karşı bir önceki takımının yarısını kaybetmiş Olympiakos’a kimse şans tanımıyor ve 3 maçta yenilip evlerine dönmeleri bekleniyordu. Ama bu sefer 3-1 kazanan onlar oluyordu, dahası kaybettikleri tek maçı da son top da kaybediyorlar ve biz ölmedik diyorlardı.

Tüm yaptıklarına rağmen bu peri masalının Final Four ve ligin en güçlü ikinci takımı olan Barcelona’ya kadar süreceği tahmin ediliyordu. Ligi savunma anlamında en az sayı yeme rekoruyla kapatan, ligin en iyi skorerine sahip Barcelona’nın yarı final maçını almasını bekleyenleri bir kez daha yanıltıyorlar ve İstanbul’daki Final’de ezeli rakipleri Panathinaikos’u eleyen CSKA’nın karşısına bu sezon üçüncü kez çıkıyorlardı. Tribünleri dolduran taraftarları dahi kimse onların CSKA gibi bir takımı yeneceğini düşünmüyor dahası herkes fark yemelerini bekliyordu. Nitekim koçları Duşan İvkoviç Final Four öncesi CSKA ile 100 kez karşılaşsak ancak bir kaçını kazanabiliriz ve bu birkaç taneden birisinin İstanbul’da olması için mücadele edeceğiz diyordu. Maç beklendiği gibi başlıyordu. CSKA her alanda oyunu domine ediyor, maçın ilk yarısında rakibine sadece ve sadece 20 sayı şansı tanıyıp farkı 14’e çıkarıyordu. 3. Periyodun sonuna doğru fark 19 sayıya çıkarken tarihi bir farkın geldiği düşünülüyordu ve Olympiakos skorboardda sadece 3 oyuncusunun sayı kaydettiğini görüyordu. Her anlamda Euroleague tarihinin en dengesiz Final maçının oynandığı, CSKA ile kupa arasında sadece geçecek sürenin kaldığı düşünülüyordu. Ama Olympiakos buraya kolay gelmemişti. Her düştüklerinde yerden daha güçlü kalkmış, herkes inancını kaybettiğinde onlar biraz daha fazla inanmış ve başarmışlardı. Bu inancı onlara aşılayan kurt hoca İvkoviç son çeyreğe başlarken tamamı Yunan ve 4’ü yedek olan bir beşle sahaya çıkmış ve bu beş 8-0’lık seriyle akıllara “ACABA” sorusunu sokmayı başarmıştı. Bundan sonra sahada inancın, hırsın, birbirine güvenmenin dahası takım olmanın ne demek olduğunu gösteren bir maç izledik. Rakip CSKA hem oyuncu kalitesi, hem aldıkları ücret hem de sene oyunca oynadıkları üstün oyunla herkesin favorisiydi ve ilk 30 dakikada bunu kanıtlamışlardı. Ama onlar da herkes gibi bir an gaflet uykusuna daldılar ve rakiplerinin nereden geldiğini unuttular. Bundan sonrası herkesin malumu. Olympiakos savaşa savaşa, oyunu son topa getirdi. Son top beklendiği gibi takımın tek kalburüstü oyuncusu ve buralara kadar gelmesinin en büyük sebebi oyun kurucu Spanoulis’in ellerindeydi. Lider topu aldı, 8 saniyelik süre işlemeye başladı yavaş yavaş ama ne yapacağını bilerek potaya doğru yöneldi, bunu bekleyen CSKA takımı bir bütün halinde üzerinde toplandı ve o basit düşünenler için bir liderden beklenmeyeni ama aslında liderliğin en önemli yanını ekibini işin içine katmayı ve onlara inanmayı gösterdi, topu boştaki arkadaşına verdi ve 0.7 saniye kala top CSKA potasından içeri doğru süzülürken İstanbul’da kazanan İNANÇ oldu. Sonrası zaten inanılmaz bir duygu seli ve akan gözyaşları, şaşırmış onlarca dünyalı ve bir avuç kahramanın her şeyin rasyonel olduğu, sayılarla ifade edildiği ya da ifade edilmeye çalışıldığı bir dünyada halen İnancın ne denli büyük bir güç olduğunu göstermesi oldu.

Evet, İstanbul Liverpool – Milan Şampiyonlar Ligi Finalinden sonra bir kez daha inanmanın, asla pes etmemenin, liderliğin ve takım olmanın nasıl bir şey olduğuna şahit oldu. Dahası dünya bir kez daha antikleştirdiği duyguların önünde Saygı duruşunda bulundu. Olympiakos herkese ama herkese açık seçik bir gerçeği ama unutulan bir gerçeği bir kez daha gösterdi…

İNANMAK BAŞARMAKTIR…

Bilal ERTUĞRUL

14 Mayıs 2012

21:32

Read Full Post »

SEN GİBİ KARDELENLER OLMASA İNSANLIK ÇOKTAN DONMUŞTU

BE ÇOCUK…

Kardelenleri oldum olası sevmişimdir. Yalnızlığı da, isyanı da, zorluklara katlanabilmeyi de hep onlardan öğrendim ve belki de bu yüzden çok sevdim diyebilirim. Yüce dağların bembeyaz örtülerinde varılmaz kayalıkların el değmemiş köşelerinde gökyüzüne en yakın olmanın getirdiği gururla diklenen başların, insanlara, yere, toprak anaya en uzak olmanın verdiği hüzünle eğilmesi dünyada başka hangi çiçeğe bu kadar yakışır ki! Ve bunu gören bir garip beden nasıl bu çiçeğe aşık olmaz ki.

Kardelen belki de canlılar arasında insana da en yakın olandır. Onlar en zor şartlar altında doğarlar tıpkı insan gibi. Ölümü bile bile doğmak insandan başka en çok kardelenler tarafından içselleştirilmiştir. İkisi de özgürlük için uygun koşul moşul dinlemeden sadece ama sadece özgürlük için topraktan başını çıkarır. Ve insan doğduğunda, kardelen çıktığında bu isyanı sürdüremediği an öleceğini o kadar net hissetmiştir ki. Evet, isyan özgürlüğümdür benim, kardelenlerde aradığım, benim kardelenim de aradığım özgürlüğüm. Tüm dillerde tüm diğer çiçeklerde olduğu gibi bize kardeleni bir kız ismi olarak öğrettiler çünkü bir ressamın tablosunun en güzel yerine yakışacak kadar temiz olmayacağımızı düşündüler. Belki de o insanlar seni, saflığı, temizliği, almadan vermenin üstünlüğünü, kardeşliğini tanıyacak kadar şanslı olmadıkları için böyle bir yanılgıya düştüler. Ama benim tanıdığım en güzel, en temiz, en asi kardelen sensin be çocuk. Seni başka bir çiçek bu kadar güzel anlatabilse onla anlatırdım ama herhalde en iyisi Kardelen be çocuk.

Evet, bu çocuk Veli Şafak’tır. Kardeşten de öte der ya şair anadan, babadan, yardan, eşten, arkadaştan her şeyden ötede olandır Veli Şafak. Onu Kardelene benzetmek geçti içimden. Çünkü bugün biz ve bizden öncekilerin yoğun çabalarıyla kirlettiğimiz bu güzel dünyanın tüm kötülüklerini, çirkinliklerini kapatacak yani tüm beyazlığına rağmen aslında kirden başka bir şey olmayacak karın dahi kapatamayacağı, engel olamayacağı bir güzellik olarak bulunuyor insanlar arasında. Böyle adamlarla tanışmak bile büyük şansken bizler yani eskilerin halen o masada oturanların deyimiyle Masanın Dostları böyle bir adamla hem tanıştık hem de dost olmayı başardık. Bazen ona çok kızdık, çünkü onu yeterince anlayamadık. Biz bazı şeylerin arkasına girmiş kendimize bahaneler üreterek kar tabakalarının altında ömür sürmeye güneşi görmemeye and içmişken o hep bizden bir adım önde gitmeyi başardı. Bazen çok düzenli olmaktan da kızdık sana çocuk ama anlamadığımız izim düzensizliği düzen yaptığımız yerde asıl istisna yine sende kalmıştı. Yine sendin içimizdeki çocuğun hayallerinin peşinde koşan, yere düşüp ilk diz yaralanmalarında biz duraksarken ardına bakmadan yarayı da kanı da görmeden dörtnala, coşkuyla, umutla ama en önemlisi halen bir çocuğun temizliği ve kaybetmediği özgürlüğüyle koşmayı başaran sendin be çocuk.

Biz bir yerlerde, birilerinde yıldızlara kanıp, daha kötüsü onları kendimize güneş yapıp gecelerde kalırken sabah doğacak güneşe doğru sabırla, yavaş yavaş yükselen başınla hayatın anlamına bizden çok önce ulaşanda sendin be çocuk. Yarınlarda bir yerlerde kaybolmamış temizliğinle, karlar her yanı örtse ve bize güneşi görmeyi engellese de o güneşe gidecek yolu açacağını o kadar iyi biliyoruz ki çocuk. Bu yüzden belki de bugünlük gitmelerine ses çıkarmıyoruz, sarılmıyoruz delicesine çünkü biliyoruz sana ve yarınlarda bize bugünden çok daha ihtiyaç duyduğumuz anda getireceğin o inancına inanıyoruz ve biz halen o masada bekliyoruz.

Bundan asırlar önce doğduğun topraklarda Prometheus ateşi tanrılardan çalıyor ve insanlığa armağan ediyordu ve o ateş insanlığın büyümesine, bugünlere gelmesine sebep oluyordu. Ama artık insanlar içinde kendilerini tanrı yerine koyanlar o kadar çoğaldı ki bu ateşin şimdilik, en azından insanlar dönüşene kadar sönmesi gerek ve bu sefer bu görev karın olacak. O gelecek ve bizi önce yücelten sonra değerini bilmediğimizde yokluğa götüren ateşi söndürecek ya. O bizim tüm kötülüklerimizi kapatırken bizi asıl karanlığa gömecek ya işte bu sefer de biz bir kardelen lazım olacak çocuk. İşte içindeki çocuk o kardelen. Yarına umut beslememize neden olan ve yarınki karanlığı aydınlığa haberci saymamıza yol açan Kardelen. Biz bozkırda, kayalıkların kenarlarında, dağların yamaçlarında kısacası sana en yakın olabileceğimiz yerlerde pozisyon aldık bekliyoruz. Önce karla gelecek karanlığı, sonra senle gelecek aydınlığı bekliyoruz. O yolda başın her eğildiğinde o başın yeniden güneşe yönelmesinde ölmek ama kutsal bir ölüm için bekliyoruz.

Senden tek bir şey istiyoruz içindeki çocuğu öldürme ki yarının kardelenleri solmasın ve dünya karanlıklara hapsolmasın. Bu yüzden ona iyi bak. Ve güneş bu toprakları yeniden aydınlatana kadar hoşça kal be çocuk.

Hoşça kal…

Bilal ERTUĞRUL

10 Aralık 2011

19:39

Read Full Post »