Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Roman Eleştirisi’

KAZANAN YALNIZDIR…

Paulo Coelho 21. Yüzyılın şüphesiz en önemli yazarlarından birisidir. Bana göre onu modern toplumlarda teknolojik mahkûmiyetlerde hızla akıp giden zamanın, kaybedilmiş değerlerin ve özlemin ozanı olarak tanımlamak da mümkündür. Simyacı ile 90’lı yıllarda yarattığı etki, dünyada öze dönüşe yönelik çabalarıyla hep öne çıktı. Modern zamanın imkanları ayaklar altındayken insanlara duygunun halen her şeyin üzerinde olması gerektiğini aktardığı kitapları her zaman en çok satanlar listesinde yer aldı. İnsanlar onun mesajını ne kadar aldı tartışılır ama onun modern zamana yönelik yaptığı tespitler tartışılmaz. İşte bu tespitlerine devam ettiği bir olay öyküsü olan Kazanan Yalnızdır uzun zamandır tamamlamayı istediğim bir kitaptı. 2010 yılının Ocak ayında Ankara’da edindiğim bu kitabı defalarca okumaya çalıştım. Ancak üniversitenin son iki yılında ne zaman bu kitaba başlasam hep bir yerde eksiklik hissettim ve tamamlayamadım. Sonunda öğrencilik hayatını tamamladıktan sonra geçtiğimiz günlerde tekrar aldım bu kitabı elime. Bu sefer daha sindirerek, belki de daha tecrübelenerek okudum. Birkaç gün içinde tamamladığımda kitabın yaptığı tespitler, bu tespitlerin benim hayatımda tuttuğu yer ve neden böyle olduğumuza dair fikir yürütmeye çalıştım. Bu fikir çatışmamın sonucunda sizlere hem kitabın kısa bir eleştirisini hem de modern zamana yönelik tespitlerini aktarmak istedim.

Kazanan Yalnızdır modern zaman yolculuğunun 24 saat içerisine sığdırılmış mini bir versiyonu gibi. Romanın kahramanları modern toplumun ayrılmaz parçası sinema ve şov dünyasından olduğundan yazar romanını bu dünyanın kutsal festivallerinden Cannes Film Festivali sürecine sığdırmış. Romanda Afganistan’da savaşmış eski Sovyet askeri, yeni Rus Telekomünikasyon Milyoneri İgor, onu terk eden karısı Eva, Eva’nın yeni sevgilisi Orta Doğu’lu moda devi Hamid, Amerikalı aktris adayı Gabriela, genç manken Jasmine ve Fransız Komiser Savoy ön plana çıkan karakterler. İgor’un kendisini terk eden karısını 2 yıl sonra tekrar evine döndürmek için Cannes’a gitmesi ve burada onun dikkatini çekmek için kutsal aşka kurban olarak seçtiği belirli kişileri öldürmesiyle örülen romanın kurgusu, bir dizi tesadüf, hayatının fırsatını yakalayan bir yönetmen, bir aktris ve bir mankenin İgor’un cinayetlerinden dolaylı olarak etkilenip bu fırsatları kaybetmeleri, İgor’un cinayetleri işledikten sonra Eva’ya verdiği önemi yitirmesi ve sonunda onla Hamid’i de öldürerek bu ölümlerin tanrının isteği olarak yorumlamasıyla sonuçlanıyor.

İgor üzerinden yaptığı tahlillerde yazar aşka, insanoğlunun aşkı kutsayışına ve sonunda nasıl kontrolünü kaybettiğine dair çarpıcı bir örnek ortaya koyuyor. Ayrıca İgor’un üzerinden aşkı ne kadar kutsarsak kutsayalım dünyevi başarılar için kariyer hırsına nasıl yenik düştüğümüzü, uğruna birilerini öldürebileceğimiz en özel sevgilimize bile zaman ayıramayacağımızı gösteriyor. İgor’un kariyer hırsı, hiçbir zaman durmayan durduramadığı dünyevi başarı arzusu sanırım hepimizde az çok görülen bir durum. İnsanoğlu artık yetinmeyi bilmiyor. Başarı, hep farklı bahanelerle sebeplendirilse de insanın tek amacı haline gelmiş durumda ve bu doymak bilmeyen canavarlaşmamız İgor üzerinden yüzümüze çok net vuruluyor.

Yazar romanın genelinde şov dünyasında olup bitenlerden, sadece öyleymiş gibi görünen ama asla öyle olmayan ünlülerden ya da ona göre Süpersınıf’ın kuklalarından önemli kesitler veriyor. Süpersınıf olarak tasarlanan, dünyada olup biten her şeyi kontrol eden, ama asla göz önünde olmayan aksine göz önünde olacakları belirleyen kitlenin varlığı günümüzde pek çok kişinin kullandığı bir metafor. Ancak ben kişisel olarak bu metafora inanmayanlardanım. Kanımca tıpkı yazar gibi bu metafora sahip herkes bir şekilde bilinmeyen dünya hayaline sahipler. Onlar bu dünyanın kirlenmişliğini bu süpersınıf metaforuna yıkabilirler ama bana göre bu sadece zamanın artık insanın kontrolünden çıkmasından ileri gelen bir süreç. Asıl önemli olan bu süreci geri çevirip çeviremeyeceğimiz ve işte o noktada ben de tıpkı yazar gibi umutsuzum.

Romanda şov dünyasının iç ilişkileri, gerçeğin farklılığı ve insanların farkında olmayışları üzerine yoğun analizler hep bir olay örgüsü üzerinden veriliyor. Yazarın İgor ve Hamid üzerinden gelenekten modernizmi yakalama, dahası modernizm içerisinde başarılı olma tasarımları bana çok gerçekçi geliyor ve kitabın en beğendiğim kısmını oluşturdu. İnsanlar neyi kaybettiklerinin farkında değil ama bu farkında olmayışa rağmen bir şeylerin eksikliğini hissediyorlar. Adını koyamadıkları bu eksikliğe ütopyalarla ya da geçmişten kopup modern hayatın içerisine girmiş parçalarla, trendlerle ulaşmaya çalışıyorlar. Modern Toplum Paradigmamda insanların gerçekten kaçma çabalarını irdelerken bu konulara da değinmiştim. Bana göre bu kaçış sonuçsuz çünkü farkındalık yaratılmadan sadece eksikliğin hissiyatıyla yapılan bir kaçış ve gündelik meşguliyetler çoğalınca kendiliğinden etkisizleştiriliyor.

Yazar romanda başarı ve yalnızlık arasında mükemmel bir ilişki ortaya koyuyor. Kitabın adı da zaten oradan geliyor. Herkesin imrendiği, sahip olmak istediği başarıların nasıl insanı yalnızlaştırdığı, dahası insanın yalnızlaşırken bunun farkında olsa dahi durumu terse çevirecek iradeden yoksunluğu kanımca kitabın en güzel kısmı. Evet, bence de Kazanan Yalnızdır. Kazanmak, diğer insanların sadece imrenerek baktıkları başarılara ulaşmak ama anı gelince bunu kimseyle paylaşamayacak kadar yalnız kalmış olmak, modern zamanların büyük adamlarının hayatları ancak bu kadar güzel anlatılırdı. Her ne kadar olay örgüsü bazı yerlerde fazla dallanıp budaklansa, yazarın modern zaman tasvirleri bazen ufaktan da olsa can sıksa da kazananın yalnızlığını anlamak ve bu durumdan nasıl çıkılabileceğine dair, sevdiklerimize ya da en azından bizi sevenlere zaman ayırma zorunluluğumuzu anlamak için kesinlikle okunmasını tavsiye edeceğim bir kitap. Umarım sizlerde okurken yalnız kalmamak üzerine düşünürsünüz.

Bilal ERTUĞRUL

22 Mart 2012

21:30

Reklamlar

Read Full Post »

OĞULLAR VE SEVGİLİLER…

ASLINDA KİMDİR SEVDİĞİN, YA DA NEDEN SEVEMEZSİN SENİ EN ÇOK SEVENİ…

İnsanoğluyla yaşıt bir duygudur aşk. Hz. Adem’le Havva’dan bu yana aşık olmayan hiç olmadı bu dünyada. Kimisi asla erişemeyeceklerini sevdi, kimisi bir tek kendisini seveni sevmedi geriye kim kalmışsa sevdi. Peki, insan niye sevdi? Özelde kendi hikâyelerimden daha rahat anlatacağım için bir erkek neden sever? Ne arar sevdiklerinde, kimdir onlarda gördüğü, neden bazen kendisini sevene de, kendisine de binlerce acı çektirip asla mutlu olmaz ve sonunda neden pek çok kişi hep bir ağızdan son asrın büyük ozanı Aragon’un dediği gibi “Mutlu Aşk Yoktur…” der… İşte bu sorulara cevap arayan bir kitap okudum geçenlerde. 19. Yüzyıl sonu, 20. Yüzyıl başı İngiliz edebiyatının büyük romancılarından D. H. Lawrence’ın kaleminden çıkmış, bu soruları sanayi toplumunun başlangıcında, İngiliz kırsalında yaşayan bir ailenin yaşamından cevaplamaya çalışan kitabın adı: Oğullar ve Sevgililer…

Yazarın ailenin 3. Çocuğu Paul’un gözünden aktarmaya çalıştığı sorunsalın temeli anneler, oğulları ve onların sevgilileri arasındaki çözümsüz paradigmaya yoğunlaşmıştır. Paul’un ailesi araştırmalara göre en azından her 2 aileden birisinde olan aile içi huzursuzlukla sınanmaktadır. Sarhoş, karısına ilgisini kaybetmiş bir baba, her şeye rağmen kocasını çekip bırakacak güce sahip olmadığını düşünen, bunun yerine tüm sevgisini çocuklarına veren bir anne ve annelerine bağlılıkları zamanla babaya düşmanlığa dönüşen, çocukluktan itibaren tek hayalleri annelerinin mutluluğu olan ancak zamanla bu istek saplantıya dönüşünce ilerde beraber yaşayacakları kadınlarda annelerini arayan, onsuz yapamayan ve aslında tahmin ettiklerinin çok ötesinde bir güçsüzlüğe düşmüş bulunan çocuklar. Zamanla büyüyen çocuklardan büyük abi William’ın Londra’ya göçü, orada çalışması, ailesine, annesine zamanla azalan ilgisi ama orada ulaşamadığı mutlulukla erken gelen ölüm romanın başlangıcında ciddi bir hüzün katıyor okuyucuya.

Yazar işte burada sanayileşmenin başladığı İngiltere üzerinden belki de 1980’lerin Türkiye’sini, ya da her hangi bir ülkenin kırsaldan kente dönüşümünü o kadar iyi detaylandırıyor ki romanın başyapıt olması da özünde bu detaylandırmada yatıyor. Yazarın yaptığı detaylandırmalarda özellikle doğa, tarlalar, çiçekler, hayvanlar ve çiftlik yaşamı üzerinde duruluyor. İşte tam bu noktada Paul’un ilk aşkı ortaya çıkıyor: Miriam. Annesi ve Paul’un annesinin arkadaşlığıyla başlayan arkadaşlık ilk önce ergenliğe henüz girmemiş çocukların arkadaşlıkları gibi gerilimli ama nefret ya da aşk gibi güçlü duyguları barındırmadan başlıyor. Zamanla ergenlik dönemiyle beraber aşk ve nefret paradigmasında buluyor kendilerini bu genç aşıklar. Yazarın buradaki aşk ve nefret ilişkisi kanımca inanılmaz gerçekçi. İnsan sevdiğinde en ufak bir güzellikten destanlar çıkarmasını bildiği gibi onu kırıp, hakaret ederek, ona hiçbir zaman söylemeyeceği şeyleri söyleyerek üzmeyi, zamanla ondan uzaklaşmayı da ister. İşte burada Fuzuli’ye dönerim aniden acaba gerçekten Kavuşmak aşkı bitirir mi? Acaba gerçekten aşk ayrıyken her iki tarafın parça parça yazdığı bir mutluluk ütopyası mıdır? Kanımca biraz öyledir. Çünkü öyle olmasa parmağına bir diken batmaması için dünyanızdan vazgeçeceğiniz sevgilinin en narin yerinden kalbinden niye an be an yaralarsınız. Neden gözyaşlarında kendinize sahte bir mutluluk yaratırsınız. O zaman aşk ve nefret en azından beşeri aşkta vazgeçilmez bir ikilemdir ve yazar da bunu en güzel şekliyle anlatmaktadır.

Paul zamanla Miriam’la olan çekişmelerden zevk almamaya başlar, ergenliğe ulaşmış farklı arzular duymaktadır. İşte bu noktada annesinin de hiçbir zaman Miriam’a ısınamaması bu ilişkiyi sonlandırmasına yol açar. Anne her şeyini çocuklarına verip, büyük oğlunu da kaybedince Paul’de yaşam amacını, tüm varlığını görür. Ve zamanla annenin çocuğu üzerindeki etki öyle bir seviyeye gelir ki çocuğun hayat yolculuğunda vazgeçilmez bir parçası haline gelir. Paul Miriam’da en yüksek erdemi görmesine rağmen onunla evlenmeye yanaşamaz, çünkü ona göre bazı duygulardaki yoksunluğu, toyluğu hayatta evlilikle girilecek bir dehlizi anlamsız kılar. Paul gençliğin de verdiği heyecanla zamanla erdem ve haz arasında bir ikilemde bulur kendini. Bu ikilem onun annesinin de gördüğü ama elinden bir şey gelmediği bir ikilemdir.

Paul işte bu sıkışıklık sırasında kentte işe başlar. Kent kırsala oranla daha dünyevidir. Orada haz ön plana çıkar. Zamanla Paul bunun farkına varacaktır ama bu çemberden kurtulmayı açıkçası pek de istemeyecektir. İşte bu dönemde daha önce Miriam vasıtasıyla tanıştığı otuzlarında bir dul kadınla yani Clara ile tanışır. Clara başta Paul’e ukala tavırlarıyla çekilmez gibi gelir. Ancak zamanla onun aradığı hazzın adresi olduğunu anlar ve Miriam’dan iyice uzaklaşıp ona yönelir. Kadın boşanmamış ama kocasından ayrı yaşamaktadır. Aynı yerde çalışmaya başlamalarıyla Paul’un bu olgun kadına ilgisi giderek arar. Paul ve Clara başkaları anlamasa da gizli bir aşk yaşarlar. İşte burada kadının değer yargıları, toplumun onu suçlayacak olmasından duyduğu tedirginlik ve erkeğin vurdumduymazlığı arasındaki gerilim had safhaya çıkar. Yazar burada geleneksel toplumda ilişkiler, erkeğin kadına oranla daha az sorgulanışını çarpıcı bir biçimde ortaya koyar. Az biraz düşününce bu durumun halen devam ettiğini görmek ise zamanın her şeyi silip götüremediğini açıkça gösterir. Anne Paul üzerindeki hakimiyetini kaybedeceği düşüncesiyle Miriam’a karşı çok tepkili olmasına rağmen, Clara ile ilişkiye olumlu yaklaşır. Burada da bir erkeğin sevgisi üzerine bir önerme gelir aklıma. Erkek annesi dışında sadece bir kadını sever. Eğer onla hayatını birleştirirse hayatta bağımsızlığını ve adam olmayı kutlar. Ancak onunla evlenemezse zamanla bir ana kuzusu olmaktan öteye gitmez. Kanımca her erkek bu çekişmeyle hayatının bir yerinde karşılaşır ve aldıkları karar ömür boyu hayatlarını etkiler.

Romanın sonlarında Paul Clara’da bulduğu hazdan soğur, tekrar Miriam’ı düşünür ama onu hak etmediği gerçeğiyle yüzleşince bu emelinden de vazgeçer. Clara’nın kocasının hastalığında onunla diyaloğunu geliştiren Paul, hiçbir kadının hayatı boyunca ilk erkeğinden vazgeçemeyeceğini düşünmeye başlar. Annesinin kaybıyla yapayalnız kaldığını düşünen Paul Clara’nın kocasına dönüşünü anlayışla karşılar. Romanın sonunda Miriam’la karşılaşan Paul’e genç kız son bir kez evlenmeyi önerir. Burada da ilk erkeğin unutulmayışı öne çıkarılır. Ancak Paul için ilk kadınla kurulacak mutlu yuva seçimini annesinden yana yaptığı an bitmiştir ve bu sebepten genç kıza gidemez. Roman zamanında yapılan tek bir seçimin ömür boyu ödenecek bedeller getirdiği, annelerini seçenlerin hep bir anne arayacağını, onu bulamadığında ise tamamen mutsuzluğa hapsolacağını göstererek pek de mutlu olmayan bir sonla biter.

19. yüzyıl ve 20. Yüzyıl İngiliz romancılığının bağlantısını oluşturan yazarlar arasında önde gelen Lawrence’n bu eseri, aşk, anne ve sevgililer arasında yapılan seçimler, kır ve kentin ayrışmış kavramsal analizi ve mükemmel doğa tasvirleriyle tam anlamıyla bir başyapıttı. Herkesin anne, sevgili ya da oğul olarak bir gün başından geçebilecek bir olaydan çıkan roman kimi sevdiğimizi, niye sevdiğimizi ve kutsal aşk duygusuyla dünyevi hazzın kavgasını en ince ayrıntısıyla anlatan, bize bizi ama itiraf edemediğimiz biçimde aktaran bir şaheser olan romanı herkese öneririm.

Bilal ERTUĞRUL

16 Mart 2012

23:17

Read Full Post »