Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Sarkozy Başbakan’

BU DİYARDAN BİR AKINCI GEÇMİŞTİ…

Bundan tam bir yıl önce bir sosyal medya platformunda şunları yazmıştım: “Osmanlı tam da bu mevsimde soğuğunu hissederdi İstanbul’un… Belki de o yüzden hep bu mevsimde başlardı dörtnala doğru serüveni atların… Son seferine çıkan son Osmanlı, arkana bakmadan sür atını, unutma gideceğin yer peygamber kanatları… Şimdi sıra bizde açın kapıları…” İşte bu satırları yazdığım günün arifesinde Türkiye gözyaşlarıyla bir demokrasi savaşçısını, halkın içinden çıkmış ve ondan hiç kopmamış bir siyasetçiyi, bir lideri kaybetmişti. Türkiye Necmettin Erbakan’ını kaybetmişti.

Necmettin Erbakan kimdi, neydi en önemlisi benim için, ülkemiz için ne ifade etmekteydi? Bugün bunların üzerine değinmek ve onsuz geçen bir yıldan sonra onu anmaya ve anlamaya çalışma zamanıdır diye düşündüm ve bu yazıyı kaleme aldım.

29 Ekim 1926’da babasının görevi sebebiyle bulundukları Sinop’ta doğmuştu Necmettin Erbakan. Doğum tarihinde de ölüm tarihi olan 27 Şubat’ta da bir ironi saklamayı, kendine has nüktesini konuşturmayı başarmıştı anlayacağınız. Genç Cumhuriyet’in en zorlu yıllarında dünyaya gelmiş, çocukluğunu henüz tamamlamışken 2. Dünya Savaşı ve Faşizm’le darmadağın olan dünyadan o da nasibini almıştı. Sinop’ta başlayan çocukluğunu Kayseri ve Trabzon’da devam ettiren Necmettin Erbakan’ın nükteli siyasetine hiç kuşkusuz bu iki ilin kültüründen aldığı kurnazlık ve söze hakimiyet önemli derecede katkıda bulunmuştu. Savaş yıllarında yani ekmeğin bile karneyle verildiği yıllarda büyüyen bu çocuk zamanla ülkenin en parlak gençleri arasına giriyordu. Önce İstanbul Erkek Lisesi’nde sonra da İstanbul Teknik Üniversitesi’nde geçirdiği başarılı öğrencilik yılları genç cumhuriyetin altın nesli arasında onun da adını ön plana çıkarıyordu. Üniversite yıllarında aynı okulda yer aldığı Turgut Özal ve Süleyman Demirel’le de yolları belki ilk kez kesişiyordu ama bunun son olmayacağını her birinin farklı yolları ama ortak siyasi başarı emelleri olan bu 3 genç çok iyi biliyordu.

Üniversite sonrası yeniden yapılanmakta olan Almanya’da geçirdiği dönem onun hayatında bir kısmını hiç kimsenin anlayamadığı, anlamak da istemediği derin izler bırakıyordu. Her tarafı yerle bir olmuş, binalarında taş üstünde taş kalmamış dahası kimliği, değerleri ve maneviyatı her saniye ayaklar altına alınmış bir milletin şahlanışını görüyor o dönemde Adnan Menderes yönetiminde devrimin acılarını ve toplumla kavgalı yanlarını silme çabalarından içten içe bir umut besliyordu. Dahası müteşebbis gücünü, teknolojinin önemini ve değerlere sahip bir disiplinin başarı için kaçınılmaz olduğunu da yine bu sırada bizzat algılıyordu. Türkiye’ye döndüğünde akademik kariyerini sürdürmenin yanı sıra ilk yerli motoru üretmek amacıyla Gümüş Motor’u kuruyordu. Genç, atılgan dahası Anadolu’ya, onun insanına ve o insanların taşıdığı değerin modern dünyanın yapıtaşları olan teknoloji, disiplin ve müteşebbis ruhla birleşmesinin ortaya çıkaracağı sinerjinin mutlak başarısına yürekten inanıyordu. İşte bu amaçla Türkiye Odalar Borsalar Birliği’nde önce Genel Sekreter sonra da Başkan oluyordu. Dönemin İstanbul merkezli iş adamlarının anlamadığını düşündüğü Anadolu’nun müteşebbis ruhunu canlandırma amaçlı teşebbüsü ne yazık ki Üniversite arkadaşı Süleyman Demirel tarafından kesiliyordu.

Ama pes etmiyordu. Bu kez bu sinerjiyi yani modern Türkiye’nin Anadolu üzerinde yükselen güneşle parıl parıl parlaması için gerekli sinerjiyi siyasete taşımaya karar veriyordu. O dönemde Demokrat Parti’nin bıraktığı Anadolu temelli mirası yemekle meşgul olan Adalet Partisi’nden aday olarak başvuruyor ama bir kez daha karşısına dönemin Başbakan’ı ve Adalet Partisi Başkanı Süleyman Demirel çıkıp adaylığını veto ediyordu. Bunun üzerine Konya’dan bağımsız aday oluyor ve 1969’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giriyordu. 17 arkadaşıyla kurduğu Milli Nizam Partisi 1971’de 12 Mart darbesinin kurbanı oluyor ve kapatılıyordu. 2 yıl yerleştiği İsviçre’den 1972’de gelip Milli Nizam Partisinden arkadaşlarıyla Milli Selamet Partisini kuruyor, 1973 Genel Seçimlerinde milletin meclisine bu kez iktidar ortağı olarak dönüyordu. Kıbrıs Harekatı’nda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in sağ kolu olan Erbakan daha sonra hükümetten ayrılıyor, 1977’de yeniden bu sefer onu pek çok kez engellemiş olan Demirel’le iktidar ortağı olarak ülke meselelerinde, ülkenin ileri gitmesi söz konusu olduğunda kişisel hırs, nefret ya da intikam duygusunu bir kenara bırakma erdemini gösteriyordu. Ülkenin üzerine 12 Eylül 1980 sabahı çöken sis onun da üzerine çöküyor yine bir darbeyle partisi kapatılıyor ve bir kez daha siyasetten hem de 10 yıl süreyle men ediliyordu. 1987’de yasak referandumla kalkarken bu kez en büyük muhalefeti bir başka üniversite arkadaşı Turgut Özal yapıyordu.

Ancak ne darbeler ne de üniversite arkadaşlarının sürekli karşısına çıkıp haksız engeller dayatması onu geriletmiyor aksine davasına olan inancı her geçen gün daha da büyüyordu. 1991’de Meclise yeniden bu sefer Refah Partisi altında giriyor ama artık muhalefet ya da iktidarın küçük ortağı olmaktansa iktidarın kendisi olmayı hedefliyordu. İşte bu hedefle ev ev, mahalle mahalle örgütlenen, ona o savaş sonrası Almanya’nın dirilişini hatırlatan disiplinli, inançlı ve değerli kadrolarıyla 1995 yılında seçimlerden 1. Parti olarak çıkmayı başarıyordu. Aslında ülkenin gelecek on yıllarına damga vuracak kadroları yetiştiriyor ve onun hareketi artık sıranın kendisine geldiğine inanıyordu. Ama yine olmuyordu, karşısına bu sefer Cumhurbaşkanı olarak çıkan Süleyman Demirel’in çabalarıyla 2. ve 3. Partiler olan Doğru Yol ve Anap iktidar olurken Hoca yine muhalefet sıralarında kalıyordu ama bu sefer milletin ona armağanı olan 158 vekilleydi ve sıranın geleceğine yürekten inanıyordu. Bu azınlık hükümeti ülke tarihinin o güne kadar ki en büyük ekonomik krizine yol açıp, 90’lı yılların kara deliğiyle ülkeyi bırakırken ülke de artık Başbakanlık koltuğunda Necmettin Erbakan oturuyordu. O günlerde gün gelecek bu ülkede her iki kişiden biri Milli Görüşçü olacak derken aslında bugünleri çok önceden işaret ediyordu. 2 yılı bulmasına izin verilmeyen iktidarında ülke ekonomik anlamda canlanıyor Hoca’da uzun zamandır hayalini kurduğu İslam Birliği için çabalıyordu. Ancak ülkede ona karşı olanlar boş durmuyor, bazen partililerin yaptığı aşırılıklar da onların elinde en tehlikeli yılanlara dönüşüp 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu toplantısında üstüne salınıyordu. Hoca bir kez daha pes etmiyordu. Medyada tüm kalemler ona yönelmiş, milletin oyuyla gelen seçilmiş diğer partiler demokrasiyi askerin süngüsünün emrine vermiş dahası demokrasinin çıktığı üniversitelerin önderliğinde sivil toplum hep bir ağızdan karşısında asker üniformasıyla yer tutmuştu. Önce dayandı ama bir süre sonra ülkenin böyle gidemeyeceğini darbenin geldiğini gördü ve 3 darbe görmüş bir lider olarak ana sütü kadar hak edilmiş alın teriyle kazanılmış koltuğunu bırakıyordu. Gidiyordu ama kendisi dönemese de 90’ların başında yetiştirdiği, kimilerine göre Milli Görüş’ün Altın Neslinin daha da güçlü döneceğini bilerek gidiyordu. Kaderin cilvesi ordu onun siyasi hayatına bir Şubat akşamı 28 Şubat akşamı kastetmişken, Azrail’den onun dünyadaki süresini tamamladığını bugünün bir gün öncesinde haber veriyordu. Dedim ya doğarken de, yaşarken de, ölürken de nükteleriyle dersler vermeye bayılıyordu. Refah Partisi kapatıldıktan sonra kısa dönemler haricinde siyasette tam anlamıyla bulunamadı. Önce Fazilet Partisi’ni kuran öğrencileri bu parti de kapatılınca ayrılık vaktinin geldiğini ilan ediyor, 2002’de Ak Parti ve Saadet Partisi olarak hareketi, gözü gibi büyüttüğü çocukları ayrı yollara yürüyen kardeşler olarak ortaya çıkıyorlardı. 27 Şubat 2011 günü vefat ettiğinde ülkede gerçekten her iki kişiden biri oyunu bu Milli Görüş doğumlu kardeşlere veriyor ve Hoca akranı olan hiçbir büyük siyasetçinin görmediği bir zaferle yolcu edilen bir Kumandan gibi son yolculuğuna ülkenin Başbakanı, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı’nın kolları üzerinde uğurlanıyordu.

Evet, işte böyle bir yaşam öyküsüydü Hoca’nın öyküsü. Asla vazgeçmeyen, her engel konduğunda eskisinden de daha büyük olmayı başararak geri dönen bir liderin öyküsüydü onun öyküsü. Anadolu’ya onun değerlerine, onun insanının başarabileceklerine olan inancın öyküsüydü onun öyküsü. 2000’li yıllardan sonra onun 60’larda hayalini kurduğu ve TOBB çatısı altında yüceltmeye çalıştığı Anadolu’nun müteşebbis ruhunun başarısını da görerek gidiyordu. Daha tohumken bin bir zorlukla çöllerde su bulunarak yetiştirdiği hareketinin nasıl bir Vaha olduğunu görerek gidiyordu. Bu yüzden onun vefatından sonra onu Osmanlı’nın kuruluşunda dörtnala atlarını süren, kendilerini düşünmeyen ama kendilerinden sonra buralara Osmanlı sancağının çekileceğini bilen akıncılara benzettim. Ve inanıyorum ki o akıncı bugün çekilen bayrakların çok daha ötesini dahi hayal etmişti. İşte bu yüzden birkaç yıldır nispeten gerilediği düşünülen Türkiye’nin bugünkü akıncılarına Hoca’ya bakarak, ona layık olmak hesabıyla silkinme ve dörtnala doğru giden bu ülkenin, bu topraklardan çıkan değerlerin seferini yüceltmeye çağırıyorum. Bu yüzden onu bir kez daha anmaya ve anlamaya çağırıyorum. Bu yüzden onu şükranla ve özlemle anıyorum. Rahat uyu Hocam. Bu ülke sen gibi bu ülkenin sevgisiyle coşmuş, düşünceleriyle, hareketleriyle kimi zaman karşında kimi zaman yanında olmuş şanlı akıncılarını asla mahcup etmeyecek, bu sefer bitmeyecektir.

Bilal ERTUĞRUL

28 Şubat 2012

01:41

Reklamlar

Read Full Post »

BU KOMEDYA ARTIK SON BULSUN…

Dün akşam saatlerinde 7 saat süren görüşmelerin ardından ülkemizde Sözde Ermeni Soykırımının İnkarının Yasaklanması olarak bilinen yasa tasarısı beklendiği gibi Fransız Senatosu’nda onaylandı. Yasa tasarısı senatoda onaylandıktan sonra bir Fransız Bakan NTV’de canlı yayına çıktı. Özetle şöyle diyordu; “Biz Ermeni Soykırımı’nı tanıyan yasayı 2003’de geçirdik 9 yıldır neredeydiniz, 9 ay önce de bir paket vardı orada neden yoktunuz, yanlış yorumlamayın, tasarıda Ermeni lafı yok dedi, genel olarak soykırım inkarına uğraşıyoruz ve bunu insan hakları meselesi olarak görüyoruz.” dedi. Aslında Fransız bakanın konuşması ve daha sonra Türkiye’de duyduğumuz açıklamalardan sonra aklıma tüm bu olup biteni açıklayacak tek bir laf geldi: Komedya…

Öncelikle daha önce de sözde Ermeni Soykırımı üzerine yazdığım yazılarımda belirttiğim gibi 1915 olayları kesinlikle Birleşmiş Milletler sözleşmesiyle belirlenmiş Soykırım tabirine uymamaktadır ve bu olayların adı ancak karşılıklı katliam olarak konabilir. Hal böyle iken özellikle Ermenistan dışında yaşayan başta Fransa ve ABD Ermeni Diasporalarının öncelikle ilgili ülkelerde kendi çıkarları için bu olayları Soykırım olarak tanıtma çabaları 2000’li yıllarla beraber zirveye ulaştı. Bu Komedya da burada başladı. Çünkü tarihçilerin uzmanlığına bırakılması gereken bir konu siyasi istismar ve çıkar hesapları peşinde tarih sahnesinden parlamentolara iniyordu ve o gün Komedya start alıyordu.

Daha sonra başta ABD olmak üzere pek çok ülkede Türkiye karşıtı grupların etrafında en kolay buluştuğu konu bu sözde soykırım konusu oldu. Ama ne yazık ki Türkiye bu komedya ve sonuçlarının ulaşabileceği nokta hakkında çok geç uyandı. İlgili süreçte belli ülkelerde Soykırım olarak tanınan 1915 olayları ve 24 Nisan anma törenleri uzun dönemde Türkiye için büyük bir dezavantaj oluşturacaktı. Ve nihayet 2012’de Fransa’da gelişen süreçle Türkiye uyandı. Ama aslında bizim uyanışımızda bir komedyadan başka bir şey değil. Neden mi? Fransız Bakanın açıklamalarına dönelim. Ne diyor; biz Soykırımı 2003’de tanıdık diyor. 2003 yılında bu ülkede iktidar da muhalefet de halk da aynıydı. Hani bugün hepimiz hep bir ağızdan bağırıyoruz ya işte o hepimiz aynıydık. Adamlar o arada Fransa, İsveç, İsviçre gibi pek çok ülkede soykırımı resmi olarak tanıttılar. Avrupa’nın dünyada yaptığı emperyalist ilerleme ve gerileme katliamları bir yanda dururken Hitler’in Yahudi Soykırımı’nın yanında ilk akla gelen soykırımı olarak Avrupa’nın düşünce dünyasına koydular. İşte o gün susan biz bugün konuşuyoruz, boykot ediyoruz, ticaret hacimleriyle tehdit ediyoruz, dahası gerçekten birilerinin bir şeyler yapabileceğine inanıyoruz. Yapmayın sadece komik oluyoruz. Yıllardır uyuyarak bu boyuta getirdiğimiz bu konuda artık konuşarak katkıda bulunuyoruz. Bu yüzden işte sırf bu yüzden ilgili süreçte bu ülkede siyasette iktidar muhalefet, bakan vekil, iş adamı kanaat önderi kim ve ne olursa olsun yıllardır susan bugün konuşanların sözleri benim için anlamlı değildir. Onlar da bu komedyanın parçalarıdır.

Peki madem bu yapılanlar Komedya ne yapmalıyız, nasıl doğru adımları atarız? Onları da açıklayayım. Öncelikle bir gerçekle yüzleşelim başta Avrupa ve Amerika olmak üzere pek çok ülkede 1915 olayları artık Soykırım olarak tanınmıştır. Bu gerçekle yüzleşmek bu gerçeği kabul etmek değildir aksine kabul etmemenin yetmediği, elimizde kanıtlarımız olmadan, konu tarihçiler tarafından netleştirilmeden bu süreçte kaybeden olmaya devam edeceğimizle yüzleşmek demektir. Bu sebeple acilen bu konu Türkiye’de daha şeffaf konuşulmalı, devlet arşivleri Türk, Ermeni ve tüm milletlerden tarihçilere açılmalı, konunun araştırılması için gerekirse devlet bursları verilmeli ve bu konu artık netleştirilmelidir. Dikkat edilirse bu önerdiğim çözümlere yıllardır Ermeni tarafı karşı koymaktadır, neden; çünkü ancak ve ancak bu yolla bu davada kaybeden olacaklarını çok iyi biliyorlar ve ne yazık ki yıllardır bu masaya gelmemeye özen gösterip, bizi de uyutuyorlar. Artık uyanma ve bu komedyadan ayrılma zamanı. Araştıracağız, öğreneceğiz, öğreteceğiz ve gerçek neyse onla yüzleşeceğiz. Bu arada da başta siyasiler popülist söylemlerden uzak duracak yapamayacağımız, Türkçesiyle yemeyecek önlemlerden bahsetmeyeceğiz. Fransa ile pek çok örgütte aynı çatı altındayız. Daha 3 ay önce Libya’da, yarın Suriye’de onların dümen yolundayız. Bu bağlamda Sarkozy’nin içerde yaptığı şovu biz de ülkemizde yapmayacak ve gerçekçi olacağız. Siyasiler artık bu işe karışmasın sadece arşivleri açsın ve gereğinin yapılmasını her gün bu sıkıntıyla yüzleşen, yurt dışında yavaş yavaş soykırımcı damgası vurulan halka, o halkın oluşturacağı sinerjiye bıraksın. Ama millete gazı yükleyip bir on yıl daha uyutmaya çalışmasın. Bu sorun artık halk olarak bizi rahatsız etmektedir ve adı Türk Diasporası olsun, Türk bilim adamları, tarihçileri olsun ne olursa olsun bu halk artık bu sorunun çözülmesi için gereken desteği verecektir ve de vermek zorundadır.

Komedya, komedya, komedya… 1915 Olaylarına Soykırım kisvesi vurulmaya çalışıldığı günden bu yana Ermeni Diasporasının yaptıkları, bize yaptırdıkları için kullanılabilecek tek kelime Komedya’dır. Ancak bu Komedya her geçen gün bizi Türk insanını dünyada Soykırımcı olarak tanıtmakta hem imajımızı bozmakta hem de haksız bir ithamı daha bugünden doğacak çocuklarımıza yüklemektedir. İşte sırf bu yüzden dahi olsa büyüklerimizin ne yazık ki çok uzun zamandır içine düştükleri bu Komedya’dan biz çıkmalıyız, araştırmalıyız, çıkacak gerçek neyse onla yüzleşmeliyiz ve artık bu sorunu geldiği yere tarihin sayfalarına, alınacak her dersi alarak göndermeliyiz. Bu yüzden bu komedyayı bitirmeli ve yeni, aydınlık yarınlarda daha önemli konulara odaklanmalıyız.

Bilal ERTUĞRUL

25 Ocak 2012

21:04

Read Full Post »

DEVLETLER TARİH YAZMAZ TARİHİ YAPARLAR; PEKİ ONLARIN YAPTIĞIYLA KİM YÜZLEŞECEK? – 2

Bu serinin ilk yazısında devletlerin tarih yapmaktan nasıl tarih yazmaya geçtiklerini belirttim. Bu merakın son oyununda da Türkiye ve Fransa başrollere soyundu. Fransa neredeyse 200 yıldır dünyada askeri ve ekonomik olarak ulaşamadığı dünya liderliğine ulaşmak için sosyal politikalar ve insan hakları gibi konuların doğal hakemi olarak ortaya çıkmayı yeğliyor. Henüz kendi tarihiyle yüzleşmemiş bir ülkenin, yine kendi geçmişlerinden utanan birkaç yöneticisinin gafletiyle bu politikadan medet umması acı vericidir. Ancak ne yazık ki dünyadaki diğer devletler ucu kendilerine dokunana kadar bu duruma müdahale etmedikçe bu süreç devam edecektir. Peki, bu sefer konu bize değdiği için bizler ne yapabiliriz? Ya da en doğrusu dünya bu konularla vakit kaybetmemek için nasıl bir yol izlemeli? Düşüncelerimi açıklayayım…

Öncelikle dünyadaki tüm ülkelerin yapması gereken ilk şey kendi geçmişleriyle yüzleşmektir. Türkiye ne yazık ki son döneme kadar bu konudaki en başarısız ülkelerden birisiydi. Ancak Dersim tartışmalarıyla başlanan süreç bizdeki gelişime pek çok ülkeden daha çok inanmamı sağlamaktadır. Paragraf başında ülkeler deyip milletler demememin asıl sebebi de tüm milletlerin masumiyetine olan inancımdır. Türk, Fransız, İsrailli, Alman ya da İsrailli tamamen masumdur. Sorumlu varsa Ulus Devlet süreciyle onları yönlendiren ve yöneten ülkeler yani devletlerdir. Bu yüzden önce devletler bu geçmişleriyle yüzleşmelidir. Kendi geçmişleriyle yüzleştikten sonra evrensel değerlerin yaygınlaşması ve diğer ülkelerin de kendi tarihleriyle yüzleşmesi için çalışmalıdır. Ama onlar yerine kendisini hakim tayin edip onlar adına karar vermemelidir. Ancak bu tarz bir aydınlanma bu süreçte başarıya giden yolun başlangıcı olabilir.

Devletler kendi tarihleriyle yüzleştikten sonra halklar da diğer milletleri ya da halkları kendilerinden altta ya da üstte görmekten vazgeçmeliler. Aynı zamanda halklar diğer halkları tamamen masum ya da suçlu görüp onları kutsayıp yok etme düşüncesine kapılmamalılar. Bunun son örneğini Fransa’daki tasarıda yaşadık. Tasarıdan sonra başlayan anti-Fransız dalgada en çok gündeme gelen konu Fransa’nın Cezayir’de yaptığı ve pek çok tarafsız otorite tarafından Soykırım olarak tanımlanan, Fransa’nın da belli kademelerde kabul ettiği katliam üzerine oldu. Başbakan, Muhalefet Liderleri ve kanaat önderleri dahil herkes bu olaya atıf yaparken, Cezayir soykırım anıtları gündeme geldi. Peki, bu doğru muydu? Tamamen yanlıştı. Çünkü ne bugünkü Fransızlar tamamen suçlu ne de Cezayirliler tamamen masumdu. Nitekim tasarı teklifini veren Valerie Boyer bizim burada derdine düştüğümüz Cezayir ve Tunus asıllıydı, adı dışında da Fransızlarla hiçbir ilgisi yoktu. Valerie Boyer Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmaya çalışırken biz burada onun köküyle olmak istediği ülkeler arasındaki bir sorunda hakim olmaya çalışıyoruz. İşte tamamen yanlış olan budur. Nitekim Sarkozy adı bile Fransız olmayan bir adamdır ve yasanın arkasında da o vardır. Bu da bize başkalarının davalarına karışmadan önce onların kendi davalarına sahip çıkmasının önemini göstermektedir. Meşhur Çin Atasözünün dediği gibi İnsanlara Balıkları Vermek Yerine, O Balığı Tutmalarını Öğretmeliyiz. Ancak bu yolla insanlara yardımcı olabiliriz ve gerçekten dünyaya katkıda bulunabiliriz.

Milletlerin üst ya da alt görülmesi konusunda da konu Fransa olduğu için belli bir hassasiyet gösteriyorum. Osmanlı’nın son döneminden itibaren bu ülkenin en elit kurumları, yöneticileri arasında ciddi bir Fransız hayranlığı mevcuttu. Bu hayranlık bazen o kadar artmıştı ki Fransızca bizde ve bazı doğulu toplumlarda üstünlük göstergesi olarak ele alınmaktaydı. Ama bu son olayda gösterdi ki hiçbir millet bir diğerinden üstün, alçak, demokratik ya da baskıcı değildir. Bu özellikler yöneticilerde yani insanlarda bulunur ve tamamen beşerdir. Bakın işte İnsan Hakları dersi hocası bu haktan hiç bir şey anlamıyor ve anlamadığı dersin bir de hakimi olarak ön plana çıkıyor. O zaman nasıl onların haklı oldukları konularda bile onlara inanacağız. Bu yüzden kendimizdeki sorunlara değinmek için başkalarını üste çıkarmaktan, ya da kendimizi övmek için başkalarına sallamaktan vazgeçmeliyiz. Ancak böyle düşünen milletler yarının barış ve kardeşlik dolu dünyasını getireceklerdir. Yoksa vahşet, adaletsizlik, insanlık dışı uygulamalar eksilmeyecek, her geçen gün artacaktır.

Tasarıdan sonra gündeme gelen Fransızlara ve mallarına boykot, Fransa ile ilişkilerin kesilmesinde ise dozaj en önemli kıstastır. Fransa ile ilişkileri kesme, onlara ve mallarına boykot sadece Fransızlarda hem de nötr ya da duyarlı Fransızlarda “Acaba Sarkozy ve Ermeniler Haklı mı?” düşüncesi uyandıracak ve onların ya da diğer benzer durumdaki milletlerin bizim soykırım yaptığımıza körü körüne inanmalarına neden olacaktır. Dahası artan Türk karşıtlığı başarı verir ve Sarkozy istediği sonucu alıp yeniden seçilirse bu metot diğer ülkeler tarafından uygulanır ve ne yazık ki dünyanın pek çok yerinde düşünmeden, tartışmadan Soykırım Yapan Millet ve Ülke olarak tanınırız. Bu bizi hızla küreselleşen dünyada yanlış tanınmayla yüz yüze bırakır ve emin olun uzun vadede hiç de faydamıza olmaz. O zaman yapılması gereken ilişkilerde seviyeli azalma ve Fransa’da ki iç kamuoyu üzerinden yani Sivil Toplum üzerinden önce haklılığımızı anlatmak sonra da Sarkozy gibi yöneticilerin gelmemesi için çalışmak olmalıdır. Bunlara rağmen sonuç alınamazsa her türlü boykot ve ilişki kesilmesine açık destek vermekteyim. Ta ki Fransızlar bu yanlışı anlayıp, bundan vazgeçene kadar. Bu süreç rahat yönetilebilecek bir süreç olmamakla beraber sonunda umut vadeden bir süreç olacaktır.

Sözün özü biz dahil hiçbir millet mükemmel değildir ve olmayacaktır. Tıpkı alçak olmadıkları gibi. İnsanları yönlendiren yöneticiler bazen gaflete düşerler ve bu size karşı olduğunda canınızı acıtır. Önemli olan canınız acıdığında öfkeyle hareket etmek yerine, önce iğneyi başkasına çuvaldızı kendinize batırabilmenizdir. Ancak bu yolla bu tarz komediler ve gündelik hesaplar dünyasından yarının mutlu dünyasına yol alabiliriz. Bunun için bizim için öncelikli konulardan birisi de acilen bu sözde Ermeni soykırımı üzerine Uluslar arası Tarafsız çevreleri, Ermenileri ve bizim tarihçilerimizi bir masaya oturtmak ve çıkan sonuçla yüzleşmektir. Ben bu süreç sonunda asla Soykırım çıkmayacağına ve en fazla karşılıklı kışkırtılan halklar arası bir felaket çıkacağına tüm benliğimle inanıyorum. Umarım bizi yönetenler de benim kadar inanır ve acilen bu komedi asıl yerine tarihteki yerine döner. Ancak bu şekilde artık iç politikada gündelik hesaplar peşinde koşan, geçmişlerinden ve kimliklerinden utanan, bu utancın yükünü başkalarına yüklenerek çıkarmaya çalışan yani Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmaya çalışan Sarkozy, Boyer gibi politikacılardan kurtuluruz ve daha güzel yarınlara yol alırız.

Bilal ERTUĞRUL

23 Aralık 2011

22:48

Read Full Post »

DEVLETLER TARİH YAZMAZ TARİHİ YAPARLAR; PEKİ ONLARIN YAPTIĞIYLA KİM YÜZLEŞECEK? – 1

İki gün önce yazdığım Fransa’da Sözde Ermeni Soykırımı İnkâr Ceza Yasası tasarısı yazımda tasarının kabul edileceğini belirtmiştim. Tasarının çok kısa bir özeti olarak da kanımca ilk kez benim tarafımdan kullanıldığını düşündüğüm Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmak deyimini kullanmıştım. Sarkozy üzerinden gittiğim yazımı daha açık hale getirmek ve genel olarak devletlerin son yıllarda artan tarih yazma merakı üzerine bugün değinmeyi uygun gördüm.

Ulus Devlet olgusu bundan yaklaşık 220 yıl önce Fransa’da ortaya çıktı. O güne kadar uluslar, ulus bilinci gelişmemiş ve her devletin temel referansı bizim ümmet olarak nitelendirdiğimiz dinsel tabanlı halk anlayışıyla dünya egemenliği ya da en azından sınırlı diktayla yönetim olmuştu. Fransız Devrimi ideologları bu anlayışın değişimine yöneldiler ve Ulus Devlet bu sürecin meyvesi oldu. Oradan çıkan milliyetçilik de dünyayı 200 yıl kan gölüne döndürmeye yetti. Ekonomik tabanını Merkantilizm sonrası gelişen sınırlar içinde refah anlayışıyla oluşturan Ulus Devlet’in aradığı sosyolojik tabanı ise Darwin veriyordu. Darwin canlıların gelişim ve dönüşümü olarak çıktığı Evrim Teorisi’ni insana getirip, sırf İngiliz İmparatorluğu’nun kendisini beslemesi için milletlerin de birbirinden üstünlüğüyle sonuçlandırınca Ulus Devlet vahşeti doğdu.

Darwin sonrası kendi uluslarının diğer uluslardan üstün olduğunu iddia eden devletlerin tek amacı diğerlerini köleleştirmek yani hak ettikleri yere döndürmek olacaktı. Sanayi Devrimi’yle hızla gelişen Almanya ve İtalya uzun yıllar başka milletlerden gelen yöneticilerle yönetilmişti. Bunun verdiği acı sonucu bu ülkelerde ciddi bir milliyetçilik artışı gözlendi. Bu artışın sonu 1. Dünya Savaşı ve milyonlarca insanın katli olarak tarih kitaplarına yazıldı. Ancak daha savaş başlamadan kan akan nehirler zaten mevcuttu.

Fransız Devrimi sonucu neredeyse her devlet diğer bir devletin içindeki azınlıkları kışkırtma ve onları isyanlara şevk etme politikası uyguladı. Kışkırtılan azınlıkların isyanları da bu isyanların bastırılışları da çok kanlı oldu. Ve ne yazık ki bu kan en çok Osmanlı’nın yüzyıllarca yatırım yaptığı, Anadolu’yu görmezden gelerek esas vatan olarak ele aldığı Balkanlar oldu. Çok uluslu Balkanlar da isyan eden azınlıklar devleti hedef almak dışında o devletin kurucu unsuru olarak görülen halkları da katlettiler. Örneğin Sırp, Yunan ve Bulgar isyanlarında Balkanlarda yer alan Türk ve Müslüman halk açık olarak hedef alındı ve katledildi. Devletin buna tepkisi de gücü boyutunda sert oldu. 1. Dünya Savaşı geldiğinde her devlet kendi içindeki azınlıklarla da uğraştı. Osmanlı’nın azınlık tanımı temelde din üzerine kurulmuştu ve o günkü azınlıklar arasında yerleşik tek gayrimüslim grup Ermenilerdi. Ermeniler başta Rusya olmak üzere Fransa ve İngiltere gibi Osmanlı’nın savaşta olduğu devletler tarafından kışkırtıldı. Azerbaycan topraklarında Rus desteğiyle Müslüman kıyımı yapan Ermeniler, Osmanlı askerlerini Ruslarla savaşırken arkadan vururken aynı zamanda bölge halkı olan Kürt halkını da katlettiler. Yüzyıllardır barış içinde yaşayan bu iki halkın tek farkı dinleriydi. Ama bu tek fark aynı zamanda Ermenilerin yaptığı katliam için de yeterliydi. Bu katliam da Doğu Cephesi’ndeki başarısızlıkla zor duruma düşen İttihat ve Terakki yöneticilerine Ermeni Teçhiri için gereken sebebi verecekti. Ermenilerin tehciri zorunlu bir göç olduğundan mutlaka direnmeler olmuştur. Ermeniler geçtikleri yerlerde mutlaka o bölgelerin halklarıyla çeşitli gerilimler yaşamış ve bunu sonucunda belki de binlerce ölüm olmuştur. Ancak bu ölümlere sebebiyet veren İttihat ve Terakki kararı, bu kararın sebepleri ya da ölümlerin planlı yapıldığına dair Ermeni tezlerini, Almanların yaptığı Yahudi Soykırımı ya da Fransızların yaptığı Kuzey Afrika katliamları kadar açıkça destekleyecek belge ve bilgiler mevcut değildir. Osmanlı arşivlerinin tam açılmış olmaması, gerek Türkiye gerekse de Ermenistan’daki resmi tarih anlayışı sebebiyle ne yazık ki bunlar üzerine yeterince araştırma da yapılmamıştır.

Savaş sonrası Avrupa’da artan gerilim, Almanların Yahudileri kendilerine ihanet eden millet olarak görmeleri ve yenilen ülkelere yüklenen katlanılmaz yükler 2. Dünya Savaşı yolunu açmıştır. 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan acı ve yok olmaya giden dünyanın anıları halen tazeliğini korumaktadır. Savaş sonrası artan iletişimle ezilen, hür olmayan milletlerde oluşan bağımsızlık isteği ve sömürge düzeninin sürdürülemez olduğunun görülmesi üzerine Avrupa’nın büyük devletleri ve Uzak Doğu Sömürge Kralı Japonya sömürgelerini teker teker terk etmiştir. İngilizler nispeten büyük ayrıcalıklar kazanarak sömürgelerini terk etmiş ve halen pek çoğundaki ekonomik ve sosyal ayrıcalıklarıyla büyük kazançlar elde etmeye devam etmektedirler. Sömürgeciliği çok daha planlı ve uzun vadeli yapan İngilizlerin bu başarısına karşın Fransa ve Japonya sömürgelerinden kolayca çıkmamış, Fransa’nın Kuzey Afrika’da başta Cezayir olmak üzere yaptığı Soykırımlar, Japonya’nın Kore ve Mançurya başta olmak üzere savaş sırası ve sonrasında Uzak Doğu’da yaptığı katliamlar bugün belgelenmiş ve tüm canlılıklarıyla gözler önündedir. Dahası yaşanan acılardan sonra bu bölgelere yıllardır gelmeyen huzurda da u ülkelerin kabahati büyüktür.

Sovyetler Birliği sonrası dünyanın kontrolü Küresel Sermayeye geçmiş ve Ulus Devletler güç kaybetmiştir. Bu güç kaybına rağmen varlıklarını sürdürmede kararlı olan Ulus Devletler ise diğer devletlerin tarihleri üzerinden birbirlerine yüklenmeye başlamış ve aranılan düşman ve gerilime ulaşmaya çalışmıştır. İşte devletler bu andan itibaren tarih yapamadıkları için tarihleri, kendi ya da başkalarının fark etmez, yazmaya başlamışlardır. Bugün yaşadığımız gerilimin de temel sebebi budur. Ve bu durumun düzelmesinin yolu Ulus Devletlerin artık yerini uluslar arası yapılara bırakarak tarihten çekilmesidir. Bu olmazsa ulus devletlerin yaptığı bu tarz çalışmalar milletler arası gerilimi arttıracak ve dünya ne yazık ki bu gerilimle yeni savaşlara yol alacaktır.

Not: Bu yazıda devletlerin tarih yapmaktan tarih yazmaya geçişlerine ve bunun Ulus Devletle ilişkisine azınlıklar, onlara karşı yapılan ya da onların yaptığı katliamlarla değindim. Devam yazısında özel olarak bizim yapmamız gerekenler ve bu durumdan çıkış üzerindeki fikirlerimi belirteceğim.

Bilal ERTUĞRUL

23 Aralık 2011

21:56

Read Full Post »