Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Sarkozy’

YENİ BİR AVRUPA…

YENİ BİR AVRUPA…

Dün yani 6 Mayıs 2012 Pazar günü bana göre 21. Yüzyıl Avrupa’sının şekillendiği günlerden birisi olarak tarihteki yerini aldı. 6 ülkede yapılan seçimlerde Avrupa’nın 2. Dünya Savaşı sonrası yaşadığı en büyük krizin, ekonomik krizin, siyasi yelpaze üzerindeki etkileri artık kesinleşmiş oldu. Kesinleşmiş oldu diyorum çünkü krizin Avrupa siyasi yelpazesinde yaptığı değişimi zaten hali hazırda 10 ülkenin liderlerinin değişmesiyle görmüştük. Ancak dün birliğin ve kıtanın en etkili iki liderinden birisi olan Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin de koltuğunu kaybetmesiyle Yeni Bir Avrupa ile karşılaşacağımız çok açık bir şekilde ortaya çıktı. Peki, bu yeni Avrupa’nın temel özellikleri, sorunları neler ve bunlar önümüzdeki dönemi nasıl etkiler? Bugün bunlara değineceğim.

2007 yılında ABD’de ilk belirtileri görülen 2008 ve 2009’da küresel boyuta taşınan ekonomik kriz 2010 yılında artık aşılmış görülüyordu. Ancak Avrupa Birliği’nin özellikle Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerinin zayıf ekonomik yapıları ortaya çıkınca Avrupa yeni bir krizle boğuşmak zorunda kaldı. Bu krizden önce kıta siyasetine bakıldığında İngiltere ve İspanya’da sol, Almanya, Fransa ve İtalya’da ise sağ partiler iktidardaydı. Dahası uzun yıllardır pek çok ülkede iki güçlü parti kök salmış iktidar tek parti iktidarı olarak aralarında dolaşmıştı. Aşırı milliyetçi, komünist ya da aşırı sol partiler meclislere girmekte zorlanıyor, Yeşiller Hareketi artan Çevre duyarlılığıyla beraber her biri tarihi ideolojileri temsil eden bu partilerin önünde yer alıyordu. Yani Avrupa tahmin edilebilir, ideolojik hareketlerin ölüm aşamasına geldiği bir siyasi tablo mevcuttu. Ancak kriz sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı ve nitekim olmadı.

Genelde dünyanın neresinde olursa olsun bir ekonomik krizden sonra dış kaynaklardan borçlanma ihtiyacı doğar ve bu ihtiyaç temelde IMF tarafından karşılanır. Ancak IMF bu paraları babasının hayrına değil de ilk yıllarında çok can yakıcı olan, işsizlik ya da büyüme kaygısı taşımayan, ancak o ülkede bir daha kriz çıkmasını engelleyeceğini düşündüğü önlemlerin alınması karşılığında verir. Tabii büyüme durup, işsizlik artınca bu anlaşmalar sorgulanır ve halkta ciddi bir muhalefet oluşur. Bu muhalefetin ilk göstergesi iktidarda olan parti ya da partilerin ilk seçimde iktidarı kaybetmesidir. Bunun nerdeyse hiç istisnası yoktur. O partiler liderde değiştirse tüm teşkilatlarını da değiştirse kriz çıkartan ve o krizin ilk anlaşmalarını yapan parti olarak affedilmezler. Örneğin Türkiye’de 2001 krizinden sonra mecliste grubu bulunan 5 partinin tamamı baraj altında kalmış, iktidar 9 aydır kurulmuş olan Ak Parti’ye, muhalefette bir önceki seçimde tarihinde ilk kez baraj altı kalmış olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne verilmiştir. Yani halk değişim isteğini sandıkta göstermiş ve kendisine göre suçluları cezalandırmıştır.

 Halihazırda oluşmuş muhalefet biraz da öfkeye dönüşünce yine ilk seçimlerde bu öfkeye hitap edebilen milliyetçi ve aşırı sol partiler ciddi sıçramalar yaparlar. Bu sıçramaların da etkisiyle meclislere daha çok parti girer, koalisyon hükümetleri oluşur, meclisteki büyük partiler ciddi oy kaybına uğrar. Bunun belki de yegane istisnası Türkiye’de olmuştur. Kriz sonrası muhafazakar demokrat olarak kendisini tanımlayan Ak Parti iktidarı hem de tek başına ele geçirmiştir. Ancak Türkiye’de Milliyetçi Hareket Partisi bir önceki dönemde iktidardadır ve aşırı sol için bir yaşam alanı mevcut değildir. Dahası bahsettiğim ülkelerde genelde tek başına iktidar gelenekleri varken biz de 89 sonrası koalisyon geleneği oluşmuştur ve darbe ardılı dönemler hariç Menderes sonrası ilk tek başına iktidar Ak Parti olmuştur. Neyse konuyu dağıtmadan krizler sonrasında ölmüş denilen ideolojik partiler güçlenir ve meclislerde temsil edilmeye başlarlar. Avrupa’da da olan budur ve bu tablodan Yeni Bir Avrupa çıkmıştır.

Yeni Avrupa’nın temel özelliklerini de ortaya koymak kanımca mümkündür. 90’lı yıllardan sonra Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle beraber Doğu Avrupa’da kalan kardeşlerin birliğe dahil edilmesiyle yaşanan genişleme sürecinde 2004 yılında yapılan 10 ülkeli en ciddi aşamadan sonra belli eleştiriler dile getirilmeye başlanmıştı. Kriz öncesi başlayan tartışmalar krizle beraber güçlendi ve kanımca Avrupa Birliği belli bir süre genişlemeye ara vermek zorunda kalacak. Genişlemenin yanında bütünleşmede anayasal görev görecek Lizbon Anlaşması’nın bazı ülkelerde red edilmesiyle zaten ciddi bir darbe almıştı, kriz sürecinde özellikle Almanya ve Fransa’dan çıkan programlara diğer üyelerde artan tepki bütünleşmenin de bir süre için ciddi sorunlar yaşadığını ve unutulması gerektiğini gösteriyor. Bunların yanında Euro üyesi ülkelerin krizden ciddi derecede pay almasıyla Euro’nun popülaritesi iyiden iyiye azaldı. Daha bundan birkaç yıl önce gelecekte dünyanın yegane para birimi olması beklenen Euro’nun etkinliği kanımca ona karşı olan milliyetçi partilerin meclislerde yer almasıyla azalacak ve kim bilir belki Avrupa Ekonomik Krizi uzarsa hayatta kalma gerekliliği bile günü gelince tartışmaya açılacak. Sol partilerin meclislerde yer bulmasıyla artık Avrupa Merkez Bankası fonlamalı, Almanya merkezli kemer sıkma, devletleri küçültme politikalarının meclislerden o kadar da kolay çıkmayacak olması da bana göre yeni Avrupa’nın özellikleri arasında yer almaktadır. Bunun yanında 2000 sonrası artan İslamofobi ve yabancı düşmanlığına ciddi derecede vurgu yapan Avrupalı milliyetçilerin meclislerde yer alması bu tehlikeli akımların destek bulmasını sağlayabilir. Meclislerde büyük partiler güç kaybedip, irili ufaklı pek çok partinin gücünü arttırması karar alma süreçlerini yavaşlatacaktır. Her hangi bir kanunda dahi üye ülkelerden tamamının onayına ihtiyaç duyan Avrupa Birliği karar mekanizmasının da bu yavaşlamanın bir sonucu olarak hantallaşacağını ve belirsizleşeceğini düşünmekteyim. Bu belirsizlik ise krizde piyasalarla satranç oynayan her hamlesinde bir sonraki hamlesine de konsantre olması gereken Avrupa’nın krizden çıkış ya da olası bir yeni dalgaya karşı koyuş direncini zayıflatacaktır. Ekonominin önem kazanmasıyla beraber çevreci sorunlara yoğunlaşmış Yeşiller Hareketi kıta genelinde güç kaybedecektir. Yeşiller’in güçlenen ideolojik hareketler karşısında ne tür politikalar izleyeceği Avrupa’da ki her sorunda aklı selime uygun davranan, sakin kalan ve orta yola ulaşılmasında sayısal öneminden çok daha fazla önem teşkil eden bu hareketin geleceğini belirleyecektir. Tüm bunların yanında devletlerin ekonomik krizlerde büyüme kanallarını açmasına sonuna kadar destek veren sol gruplarla piyasaların kendi içinde dengeye geleceğini düşünen sağcıların neredeyse her mecliste dengeli bir şekilde dağılması 20. Yüzyılın en büyük liberal projesi olarak adlandırdığım Avrupa Birliği için ciddi bir kimlik sorunu yaratmaya elverişli bir ortam ortaya çıkarmıştır.

Evet, Avrupa değişiyor ve Yeni Bir Avrupa doğuyor. 60 yıllık refah döneminden sonra gelen ekonomik krizle tüm bu 60 yılda kazanılan değerler ya da ilkelerden vazgeçilip 2. Dünya Savaşı öncesine mi dönülecek yoksa bu kısa bunalım döneminden birlik daha eleştirel, daha detaylı hareket eden ana amacına yani liberal tek bir Avrupa Devleti olmaya doğru güçlenen bir halde mi çıkacak bilmiyoruz. Ama dünkü seçimlerden sonra şunu biliyoruz ki Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’nda kan ve gözyaşının yegane sorumlusu ideolojik uçlar güçleniyor ve kriz lider devirmeye doymuyor…

Bilal ERTUĞRUL

7 Mayıs 2012

15:23

Read Full Post »

YUNANİSTAN YARDIM PAKETİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?…

AVRUPA KRİZDEN ÇIKIYOR MU? – 2…

YUNANİSTAN YARDIM PAKETİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?…

Yazının ilk ölümünde son dönemde herkesin aşina olduğu ekonomik kriz kavramı, tarihçesi ve Avrupa’da yaşanan sıkıntılar üzerinde durmuştum. Evet, ilk yazımda da belirttiğim gibi Avrupa’nın sorunlu 7 ekonomisinden 6’sı öyle ya da böyle kendi krizlerini hafiflettiler. Ancak Yunanistan bunu yapamadı ve Avrupa’nın yardımına el açtı. Yunanistan’ın sorunlarının ciddiyetini gören Avrupa Birliği bununla tek başına uğraşmak istemedi ve bir Troyka kuruldu. Troyka’nın üyeleri ise Avrupa Birliği, IMF, Dünya Bankası ve ABD olarak belirlendi. Geçen yılın ortalarında kurulan Troyka’nın Yunanistan üzerine yaptığı araştırmalarla ülkenin ihtiyaçları, yapması gerekenler belirlendi. Bu bağlamda ilk kurtarma paketi geçen yıl uygulandı. Ancak bu paketle Yunanistan’ın kurtulamayacağı belli olduğundan tüm dünyanın gözü 2. Kurtarma Paketi’ne çevrildi.

Aralık ayı başlarında yapılan AB zirvesinde Yunanistan’ın temerrüde düşmesine yani iflasına izin verilmeyeceği açıklanınca 2. Paket için Troyka ve Yunanistan arasındaki görüşmeler hızlandı. Ocak ayı boyunca Troyka ile Yunanistan arasında anlaşma olup olmayacağı, Troyka’nın sürece katılmasını zorunlu gördüğü özel kesim kreditörlerinin yaklaşımları üzerine pek çok söylenti yayıldı ve her olumsuz haber piyasaları kötü etkiledi. Nihayet geçtiğimiz hafta Yunanistan’dan gelen anlaşma haberiyle piyasalar nefes aldı. Ama anlaşmanın onaylanması için hem AB Maliye Bakanları’nın hem de Yunan Parlamentosu’nun onayı gerekiyordu. Salı günü Brüksel’de 14 saatlik bir görüşme maratonu sonucu Avrupa Birliği’nden onay geldi. Dün akşam saatlerinde Yunan Parlamentosu’ndan da onay gelince paket resmen yürürlüğe girdi. Peki, bu paket neden önemliydi, neydi, ne değildi ve gerçekten Avrupa Krizi’ni temelde de Yunanistan’ı kurtaracak paket mi? Şimdi isterseniz bu sorulara cevap arayalım.

Öncelikle paketin önemine değinelim. Yunanistan şu andaki dış borç yapısını sürdüremeyeceğini aylar öncesinden açıklamıştı. Bu durumda ya borç bir kısmı silinerek yeniden yapılandırılacak ya da Yunanistan iflas edecekti. 20 Mart tarihinde Yunanistan’ın yüklü borç ödemesi olduğu da düşünüldüğünde Şubat ayı bitmeden yapılacak bir anlaşmayla, Mart başında Yunanistan’a Kurtarma Fonu sağlanması Yunanistan için hayati önemdeydi. Dahası bu batış tıpkı Lehmann Brothers battıktan sonra ABD’de olan domino etkisi gibi piyasaları çok farklı kanallardan etkileyebilir, AB kesinlikle dünya ise muhtemelen bir krize sürüklenirdi. Bu yüzden bu paket gerçekten önemliydi ve anlaşma sağlanması en azından Sonbahara kadar Yunanistan sorununun ertelenmesine yol verdi.

Paketin içeriğine gelince karşımıza birkaç önemli nokta çıkıyor. Bunlardan ilki paketle beraber Yunanistan’ın özel sektöre olan dış borcunun 207 Milyar Euro’dan 100 Milyar Euro’ya indirilmesidir. Yani Yunanistan’ın özel sektöre olan dış borcunun 107 Milyar Euro’luk kısmı resmen silinmiş oluyor. Tabii özel sektör kuruluşları bu kalan borcun ödenme garantisini aldıkları için hiçbir şey alamamaktansa yarısına razı oldular. Anlaşmaya göre Troyka Yunanistan’a 130 Milyar Euro Kurtarma Fonu verecek. Yunanistan bu fonun 30 Milyar Euro’luk kısmını özel sektör borçları için peşin ödeme olarak kullanacak ve özel sektör borcunun geri kalan 70 Milyar Euro’luk kısmı için de 8-12 Mart arası yeni tahvil çıkaracak.

Yunanistan 130 Milyar Euro’nun 40 Milyarlık kısmını bankacılık sektörüne verecek. Geri kalan 60 Milyar Euro ise ülkenin borç yapısının düzeltilmesi ve bu yıldan itibaren borçların finansmanında kullanılacak. Yani paketle aslında Yunanistan sadece borçlarını ödeyecek ama içerde bir şey yapamayacak. Ama bu borç ödemeleriyle bile ancak Yunanistan’ın dış borcunun bugün olduğu %160 seviyesinden 2020 yılında ülke milli gelirinin %120’sine indirilmesi hedefleniyor. Bu kavrama bir önceki yazımda değinmiştim ve o yazım okunduğunda Yunanistan’ın ne kadar kötü durumda olduğunu sizler de rahatlıkla anlayabilirsiniz.

Paketin belki de Yunan halkı için en ağır tarafı ise resmen 21. Yüzyılın Duyun-u Umumiyesi’nin Atina’da Yunan ekonomisini kontrol etmek için kurulacak olmasıdır. Atina’da paketin uygulanması ve bundan sonra ülkenin gelecek 3 aylık borçlarını ödemesi için gerekli Kayyum hesabının yönetiminden sorumlu Heyet tam da Osmanlı’ya kurulan Duyun-u Umumiye benzeri yetkilere sahip. Anlaşmaya göre bu heyet özelleştirmeden, kamu giderlerinin azaltılması için sosyal güvenlik, sağlık, savunma ve diğer alanlarda yapılacak tasarrufların gidişatını kontrol edecek. Yani Avrupa Yunanistan’a dış borcunu zorla da olsa ödetecek. Heyetin ilk kontrol edeceği değişikliklerde söyle belirlendi: Yunanistan’ın Borçlarını ne olursa olsun ödeyeceğine dair yasa çıkartılması, Kamu yatırımı, emeklilik fonları ve devlet yardımlarında 3 Milyar Euro’luk kesinti, yapısal reformların tamamlanması, vergi tahsilatının iyileştirilmesi ve özelleştirme sürecinin hızlandırılması.

Aslında bu uygulamalar Yunan ekonomisi için iyi ama Yunan halkı için oldukça zorlayıcı sonuçlar doğuracak ve Yunanistan’ın gelecek kuşaklarının kaderini de bugünkü kuşağın bu zorluklara dayanma gücü belirleyecek. Paketin neden önemli olduğuna ve neler içerdiğine değindikten sonra bu paketin önce Yunanistan, sonra Avrupa en genelde de dünya ekonomisi için çözüm olup olmayacağına bir sonraki yazımda değineceğim.

Bilal ERTUĞRUL

24 Şubat 2012

00:53

Read Full Post »

KRİZ ÜZERİNE KAVRAMSAL AÇIKLAMALAR VE KRİZİN TARİHÇESİ…

AVRUPA KRİZDEN ÇIKIYOR MU? – 1…

KRİZ ÜZERİNE KAVRAMSAL AÇIKLAMALAR VE KRİZİN TARİHÇESİ…

2008’de Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayıp, 2009’da tüm dünyaya yayılan küresel finans krizi Amerika’nın Lehmann Brothers’ın batışına onay vermesi ve ardından gelen ağır çöküntüyle tam da küresel bir ekonomik kriz olmaya yönelmişken dünyanın dört bir yanında bankalar başta olmak üzere finans piyasalarına aktarılan Trilyon dolarlarla engellenmişti. Ancak kontrolsüz yapılan bu yardımlar ülkelerin hem kamu hem de özel sektör borçlanmalarını çok tehlikeli boyutlara çekmişti. 2010 yılında nispeten iyi bir ekonomik yıl geride bırakılırken piyasalarda borç balonunun patlayacağına dair yorumlar artmıştı.

2010’un ortalarından itibaren Avrupa’da borç yapısı zayıf ülkeler art arda ciddi sıkıntılar yaşamaya başladı. Önce İzlanda, İrlanda, Yunanistan ve Portekiz sıkıntıya düştü. Sonra da sırasıyla İtalya ve İspanya’da balonlar patlıyordu. Aslında piyasalar güvende görmedikleri ülkelerle bir nevi oyun oynuyorlardı. Oyunun özünü anlamak için öncelikle oyunun temel taşı borç, ülke borcu, dış borç, borç yapısı ve borcun sürdürülebilirliği kavramlarını açıklamak istiyorum.

Dünyada her insan borçlu olmayabilir ama her ülke borçludur. 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Özelleştirme dalgalarıyla ülkeler ekonomik alanda sadece düzenleyici aktör oldular ve uzun vadeli yatırımlarını, bazen maaş yükümlülüklerini finanse etmek için borçlanmaya başladılar. Devletler uzun vadeli borçlanırlar çünkü ölümsüz kabul edilirler ve borçlarını elbet bir gün ödeyecekleri veri kabul edilir. İşte bu devlet borcuna Kamu Borcu denir. Aynı zamanda ekonomide devletin yerini alan özel sektör de hem uzun vadeli yatırımlar için hem de kısa vadede nakit pozisyonlarında olası operasyonlar için ihtiyaç duydukça borçlanırlar; bu borca da Özel Sektör Borcu denir. İşte Kamu ve Özel Sektör Borçlarının toplamı bir ülkenin borcunu ifade eder. Bu borç bugün bazı ülkelerde o ülkede bir yılda üretilen Gayri Safi Milli Hasıla’dan ya da daha yaygın adıyla Milli Gelir’den daha fazladır. Ancak borç uzun vadeye yayıldığı için önemli olan onun vade yapısına göre sürdürülebilir olup olmadığıdır. Ve ne yazık ki buna da karar veren ülke yöneticilerinin attıkları adımlar ve piyasalardır.

Peki, piyasalar neye göre karar verir? İşte bu sorunun cevabını aramak için 1993 yılına Maastricht Kriterleri’ne dönüyorum. Avrupa Birliği’nin dönemin en iyi ekonomistlerinden de görüş alınarak oluşturduğu kriterlerde ülkelerin ekonomik performans kriterleri arasında 3 şey dikkat çekmektedir. Ülkenin borcu Gayri Safi Milli Hasıla’sının %60’ını geçmemeli, bütçe açığı Gayri Safi Milli Hasıla’nın %3’ünü geçmemeli ve Enflasyon en iyi 3 ülkenin ortalamasını 1,5 puan geçmemelidir. İşte piyasalar özellikle ülkelere borç verirken ilk iki kriteri dikkate alır ve ona göre o ülkeye vereceği borcun faizine ve vadesine karar verir. Ancak piyasalar için karar verirken en önemli kriterlerden birisi de ilgili ülkeye güvendir. Örneğin bugün Japonya’nın borcu Milli Geliri’nin %225’i, Amerika’nın ki ise %97’sidir. Ancak her ülkede düşük faiz ve uzun vadede borçlanabiliyor çünkü piyasalar onlara güveniyor. Yunanistan’ın ki ise %130’lardayken piyasalar güvenini kaybetti ve bugün %160’a geldi.

Ülke borcunun dış kaynaklı olan kısmına da dış borç denir ve bu da önemli bir göstergedir. Dış borç, kamu borcu, ülke borcunu açıkladığımıza göre şimdi borcun vadesi, faizi, yapısı ve sürdürülebilirliği nedir onlara bakalım. Borcun yapısını vade ve faiz oluşturur. Vade borcun kaç yılda ödeneceği faiz ise ne kadar oranda ekleme yapılarak ödeneceğini belirtir. Ülke güvenli ve iyi performans koyan bir ülkeyse borcun yapısı iyi olur. İyi yapıdan kasıtta uzun vadeli ve düşük faizli borçlanabilmektir. Borcun sürdürülebilirliği de yapı ve performansla doğrudan ilgilidir. Borçlu ülkeler genelde borçlarının vakti geldiğinde yeniden borçlanıp eskisini öderler. İşte bu noktada piyasalardan aynı ya da daha iyi yapıda borç alırlarsa o ülke için borcunu sürdürülebildiği sonucu çıkar. Ancak daha yüksek faiz ve daha kısa vadeyle borçlanıp borç ödenirse borç sarmalı oluşur ve ülke sonunda iflasa gider. İşte bu durum uzun süre Avrupa Birliği üyesi Euro ülkeleri için düşünülmedi. Çünkü ortak para biriminde benzer yapıda borçlanmaları bekleniyordu. Ancak zamanla makas açıldı ve küçük, mali ve finansal yapısı bozuk ülkelerle büyük ülkelerin arası açıldı. İşte bu noktada yeni bir kriter geliştirildi eğer ilgili ülkeyle Almanya’nın borçlanma faizleri arasında ki fark 5 puanı geçerse o ülke sıkıntıya düşmüş demekti. Ve bahsettiğim 7 ülkede de bu oldu.

İşte yukarda bahsettiğim kriterlere bakıldığında 2010 – 2011’de neden Avrupa’nın önemli ülkeleri krize girdiler sorusunun cevabına ulaşabiliriz. Ancak diğer 6 ülke gerek yapısal değişimler gerekse de hızlı iktidar değişiklikleriyle nispeten krizden çıkarken Yunanistan bir türlü gerekli adımları atamadı ve krizden çıkamadı. Aslında Yunanistan Euro Üyesi olmasa ve iflası Avrupa Birliği’ni etkilemese çoktan iflas ettirilir ve daha rahat ekonomik günler yaşıyor olabilirdik. Ama üyeydi ve ne yazık ki özellikle son 6 ayda dünyanın başına tam anlamıyla bela oldu. İşte o Yunanistan’ın kurtulması için Salı günü Avrupa Birliği Maliye Bakanları 14 saat süren bir toplantı yaptılar ve 2. Kurtarma Paketi’ni kabul ettiler. Yazının devamında bu paketin içeriği ve sorunların çözümüne fayda sağlayıp sağlamayacağı üzerine fikirlerimi aktaracağım.

Bilal ERTUĞRUL

23 Şubat 2012

19:00

Read Full Post »

MOODY’S SADECE TEYİT ETTİ…

MOODY’S SADECE TEYİT ETTİ…

Sabah saatlerinde piyasalarda kısa süreli bir dalgalanma oldu. Bunun sebebi 3 büyük kredi derecelendirme kuruluşundan birisi olan Moody’s tarafından Avrupa’da yer alan 6 ülkenin notunun düşürülmesi, 3 ülkenin de görünümünün negatife çevrilmesiydi. Ancak piyasalar bu dalgalanmadan kısa sürede kurtuldu. Çünkü az bir dikkatli incelendiğinde Moody’s geçtiğimiz aylarda diğer iki büyük kredi derecelendirme kuruluşu Fitch ve Standard & Poors’un yaptığı not düzeltmelerinden başka bir şey yapmamıştı. Peki, bu ve bundan önceki not indirim açıklamaları da baz alındığında genel olarak Avrupa ekonomisi için durum ne? İsterseniz bu konuya yoğunlaşalım…

Öncelikle Moody’s tarafından yapılan açıklama ve not indirimlerine bakalım. Moody’s yaptığı açıklamayla İtalya’nın kredi notunu “A2″den “A3″e, İspanya’nın kredi notunu “A1″den “A3″e, Portekiz’in kredi notunu “Ba2″den “Ba3″e, Slovakya ve Slovenya’nın kredi notlarını “A1″den “A2″ye ve Malta’nın kredi notunu “A2″den “A3″e indirdi. İspanya’nın kredi notunu iki kademe, diğer 5 ülkenin kredi notlarını ise birer kademe düşüren kuruluş, bu ülkelerin kredi notlarının görünümünü ise “negatif” olarak belirledi. Fransa, İngiltere ve Avusturya’nın “Aaa ya da A1” olan kredi notunu koruyan kuruluş, bu üç ülkenin kredi notları görünümünü ise “durağan”dan “negatif”e çevirdi. Moody’s, Avro Bölgesi kurtarma fonu Avrupa Finansal İstikrar Fonu’nun (EFSF) “Aaa” olan kredi notunu korudu.

Evet, ilk bakışta bölgenin en önemli 5 ekonomisinden İspanya ve İtalya’nın notlarında düşüşler ve en güçlü 2. ve 3. ekonomiler olan İngiltere ve Fransa’nın görünümlerinin negatife çevrilmesi yani olası bir not indirimine hazır olun emri önemli derecede kötümserlik yaratıyor. Ancak bu not indirimlerinin daha önce diğer 2 derecelendirme kuruluşu tarafından yapılmış ve piyasalar tarafından fiyatlanmış olmasıyla bu olumsuz hava ortadan kalktı. Aslında İtalya ve İspanya’nın gün içindeki borçlanma ihalelerinde oluşan faizler dikkate alındığında Avrupa için iyi işaretler de gelmeye başladı.

Peki, gerçekten iyileşen bir Avrupa mı var yoksa bunlar sadece geçici bahar ayları mı? İsterseniz bir de bu açıdan konuya yaklaşalım. Geçtiğimiz hafta Yunanistan ise AB, IMF ve Dünya Bankası’ndan oluşan Troyka heyeti arasında Yunanistan’a yönelik 130 Milyar Avroluk ikinci kurtarma paketi üzerinde anlaşma sağlandı. Paket hafta sonu Yunan parlamentosundan da geçti. ABD ve Çin’den gelen büyüme, işsizlik verileri, Almanya’da artan güven ve gelişmekte olan ülkelerin en azından sene başı için beklenenden daha hızlı büyüme performansları ortaya koymasına eklenen bu gelişme piyasalarda son haftalardaki iyimserliği tavan yaptırdı. Ancak bence burada görmezden gelinen bazı noktalar var. Bunlara da değinelim.

Öncelikle Yunanistan’a verilen yardımlar ülkenin sadece borçlarını çevirmesine yetecek düzeyde gözüküyor. Almanya Başbakanı Merkel’in söylediği gibi eğer bu son paket olursa Yunanistan’ın büyümesi için daha uzun zaman gerekecek. Yunanistan bu paketle sadece acil borç ödemelerini yapar. Ancak büyüme olmadan iflas kaçınılmazdır ve kanımca AB buna yıl ortasından itibaren izin verecektir. Yani Yunanistan’da resim düzelmiş değildir. Üstelik bahar aylarında yapılması düşünülen seçimlerle gelen iktidarların bu paketin zorlu koşullarını yapacağı da kesin değildir. Yani Yunanistan’da sadece zaman öldürülmekte pansumanla kesilmesi gereken kol içerde tutulmaya çalışılmaktadır. Yunanistan er ya da geç en azından Avro Bölgesinden çıkartılmalıdır ve çıkarılacaktır.

Çin ihracat bazlı büyüme ve düşük kura geri döndü. Bu politika daha öncede belirttiğim gibi diğer dünya ülkeleri malları aldıkça iyi ama olur da bir kesinti olursa Çin için de artık gözden geçirilme ve değiştirilme zamanı gelecektir. ABD ve Rusya seçim yılındalar ve tüketimleri kısmayacakları aşikar. Ancak ABD’de 2014’e kadar sürdürüleceği açıklanan Düşük Faizin yol açması muhtemel bir enflasyon bu ülkedeki tüm iyimser havayı yok edecektir. Avrupa’ya gelince burada bakılacak nokta Almanya’dır. Çünkü Almanya iyiyse AB iyi o kötüyse AB ölüdür. Almanya’da son aylardaki olumlu göstergeler tıpkı Çin’de olduğu gibi diğer ülkelerde artan tüketim ve yapılan ihracatta gizlidir. Yani Almanya’da olası bir tüketim daralmasıyla ciddi sıkıntılar yaşayabilir.

Sonuç olarak piyasalarda bahar havası esse de ben halen karamsarım. Çünkü bizi bu zorlu sürece sokan Avrupa’nın tek bir mali sisteme entegre olmaması, ülkelerin 2008-2009 krizinden kalma yüksek borç oranları halen devam etmektedir. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerde de yapısal dönüşümlerin hızı zayıflamış görünmektedir. Bu bağlamda krizi ve olumsuz tabloyu ortaya çıkaran sebepler halen ortadayken olumlu olmayı sadece Abesle İştigal olarak yorumluyor ve böyle devam edilmesi halinde ne yazık ki önümüzdeki birkaç yılı hiç de olumlu görmüyorum.

Bilal ERTUĞRUL

14 Şubat 2011

15:01

Read Full Post »

BU KOMEDYA ARTIK SON BULSUN…

Dün akşam saatlerinde 7 saat süren görüşmelerin ardından ülkemizde Sözde Ermeni Soykırımının İnkarının Yasaklanması olarak bilinen yasa tasarısı beklendiği gibi Fransız Senatosu’nda onaylandı. Yasa tasarısı senatoda onaylandıktan sonra bir Fransız Bakan NTV’de canlı yayına çıktı. Özetle şöyle diyordu; “Biz Ermeni Soykırımı’nı tanıyan yasayı 2003’de geçirdik 9 yıldır neredeydiniz, 9 ay önce de bir paket vardı orada neden yoktunuz, yanlış yorumlamayın, tasarıda Ermeni lafı yok dedi, genel olarak soykırım inkarına uğraşıyoruz ve bunu insan hakları meselesi olarak görüyoruz.” dedi. Aslında Fransız bakanın konuşması ve daha sonra Türkiye’de duyduğumuz açıklamalardan sonra aklıma tüm bu olup biteni açıklayacak tek bir laf geldi: Komedya…

Öncelikle daha önce de sözde Ermeni Soykırımı üzerine yazdığım yazılarımda belirttiğim gibi 1915 olayları kesinlikle Birleşmiş Milletler sözleşmesiyle belirlenmiş Soykırım tabirine uymamaktadır ve bu olayların adı ancak karşılıklı katliam olarak konabilir. Hal böyle iken özellikle Ermenistan dışında yaşayan başta Fransa ve ABD Ermeni Diasporalarının öncelikle ilgili ülkelerde kendi çıkarları için bu olayları Soykırım olarak tanıtma çabaları 2000’li yıllarla beraber zirveye ulaştı. Bu Komedya da burada başladı. Çünkü tarihçilerin uzmanlığına bırakılması gereken bir konu siyasi istismar ve çıkar hesapları peşinde tarih sahnesinden parlamentolara iniyordu ve o gün Komedya start alıyordu.

Daha sonra başta ABD olmak üzere pek çok ülkede Türkiye karşıtı grupların etrafında en kolay buluştuğu konu bu sözde soykırım konusu oldu. Ama ne yazık ki Türkiye bu komedya ve sonuçlarının ulaşabileceği nokta hakkında çok geç uyandı. İlgili süreçte belli ülkelerde Soykırım olarak tanınan 1915 olayları ve 24 Nisan anma törenleri uzun dönemde Türkiye için büyük bir dezavantaj oluşturacaktı. Ve nihayet 2012’de Fransa’da gelişen süreçle Türkiye uyandı. Ama aslında bizim uyanışımızda bir komedyadan başka bir şey değil. Neden mi? Fransız Bakanın açıklamalarına dönelim. Ne diyor; biz Soykırımı 2003’de tanıdık diyor. 2003 yılında bu ülkede iktidar da muhalefet de halk da aynıydı. Hani bugün hepimiz hep bir ağızdan bağırıyoruz ya işte o hepimiz aynıydık. Adamlar o arada Fransa, İsveç, İsviçre gibi pek çok ülkede soykırımı resmi olarak tanıttılar. Avrupa’nın dünyada yaptığı emperyalist ilerleme ve gerileme katliamları bir yanda dururken Hitler’in Yahudi Soykırımı’nın yanında ilk akla gelen soykırımı olarak Avrupa’nın düşünce dünyasına koydular. İşte o gün susan biz bugün konuşuyoruz, boykot ediyoruz, ticaret hacimleriyle tehdit ediyoruz, dahası gerçekten birilerinin bir şeyler yapabileceğine inanıyoruz. Yapmayın sadece komik oluyoruz. Yıllardır uyuyarak bu boyuta getirdiğimiz bu konuda artık konuşarak katkıda bulunuyoruz. Bu yüzden işte sırf bu yüzden ilgili süreçte bu ülkede siyasette iktidar muhalefet, bakan vekil, iş adamı kanaat önderi kim ve ne olursa olsun yıllardır susan bugün konuşanların sözleri benim için anlamlı değildir. Onlar da bu komedyanın parçalarıdır.

Peki madem bu yapılanlar Komedya ne yapmalıyız, nasıl doğru adımları atarız? Onları da açıklayayım. Öncelikle bir gerçekle yüzleşelim başta Avrupa ve Amerika olmak üzere pek çok ülkede 1915 olayları artık Soykırım olarak tanınmıştır. Bu gerçekle yüzleşmek bu gerçeği kabul etmek değildir aksine kabul etmemenin yetmediği, elimizde kanıtlarımız olmadan, konu tarihçiler tarafından netleştirilmeden bu süreçte kaybeden olmaya devam edeceğimizle yüzleşmek demektir. Bu sebeple acilen bu konu Türkiye’de daha şeffaf konuşulmalı, devlet arşivleri Türk, Ermeni ve tüm milletlerden tarihçilere açılmalı, konunun araştırılması için gerekirse devlet bursları verilmeli ve bu konu artık netleştirilmelidir. Dikkat edilirse bu önerdiğim çözümlere yıllardır Ermeni tarafı karşı koymaktadır, neden; çünkü ancak ve ancak bu yolla bu davada kaybeden olacaklarını çok iyi biliyorlar ve ne yazık ki yıllardır bu masaya gelmemeye özen gösterip, bizi de uyutuyorlar. Artık uyanma ve bu komedyadan ayrılma zamanı. Araştıracağız, öğreneceğiz, öğreteceğiz ve gerçek neyse onla yüzleşeceğiz. Bu arada da başta siyasiler popülist söylemlerden uzak duracak yapamayacağımız, Türkçesiyle yemeyecek önlemlerden bahsetmeyeceğiz. Fransa ile pek çok örgütte aynı çatı altındayız. Daha 3 ay önce Libya’da, yarın Suriye’de onların dümen yolundayız. Bu bağlamda Sarkozy’nin içerde yaptığı şovu biz de ülkemizde yapmayacak ve gerçekçi olacağız. Siyasiler artık bu işe karışmasın sadece arşivleri açsın ve gereğinin yapılmasını her gün bu sıkıntıyla yüzleşen, yurt dışında yavaş yavaş soykırımcı damgası vurulan halka, o halkın oluşturacağı sinerjiye bıraksın. Ama millete gazı yükleyip bir on yıl daha uyutmaya çalışmasın. Bu sorun artık halk olarak bizi rahatsız etmektedir ve adı Türk Diasporası olsun, Türk bilim adamları, tarihçileri olsun ne olursa olsun bu halk artık bu sorunun çözülmesi için gereken desteği verecektir ve de vermek zorundadır.

Komedya, komedya, komedya… 1915 Olaylarına Soykırım kisvesi vurulmaya çalışıldığı günden bu yana Ermeni Diasporasının yaptıkları, bize yaptırdıkları için kullanılabilecek tek kelime Komedya’dır. Ancak bu Komedya her geçen gün bizi Türk insanını dünyada Soykırımcı olarak tanıtmakta hem imajımızı bozmakta hem de haksız bir ithamı daha bugünden doğacak çocuklarımıza yüklemektedir. İşte sırf bu yüzden dahi olsa büyüklerimizin ne yazık ki çok uzun zamandır içine düştükleri bu Komedya’dan biz çıkmalıyız, araştırmalıyız, çıkacak gerçek neyse onla yüzleşmeliyiz ve artık bu sorunu geldiği yere tarihin sayfalarına, alınacak her dersi alarak göndermeliyiz. Bu yüzden bu komedyayı bitirmeli ve yeni, aydınlık yarınlarda daha önemli konulara odaklanmalıyız.

Bilal ERTUĞRUL

25 Ocak 2012

21:04

Read Full Post »

DEVLETLER TARİH YAZMAZ TARİHİ YAPARLAR; PEKİ ONLARIN YAPTIĞIYLA KİM YÜZLEŞECEK? – 2

Bu serinin ilk yazısında devletlerin tarih yapmaktan nasıl tarih yazmaya geçtiklerini belirttim. Bu merakın son oyununda da Türkiye ve Fransa başrollere soyundu. Fransa neredeyse 200 yıldır dünyada askeri ve ekonomik olarak ulaşamadığı dünya liderliğine ulaşmak için sosyal politikalar ve insan hakları gibi konuların doğal hakemi olarak ortaya çıkmayı yeğliyor. Henüz kendi tarihiyle yüzleşmemiş bir ülkenin, yine kendi geçmişlerinden utanan birkaç yöneticisinin gafletiyle bu politikadan medet umması acı vericidir. Ancak ne yazık ki dünyadaki diğer devletler ucu kendilerine dokunana kadar bu duruma müdahale etmedikçe bu süreç devam edecektir. Peki, bu sefer konu bize değdiği için bizler ne yapabiliriz? Ya da en doğrusu dünya bu konularla vakit kaybetmemek için nasıl bir yol izlemeli? Düşüncelerimi açıklayayım…

Öncelikle dünyadaki tüm ülkelerin yapması gereken ilk şey kendi geçmişleriyle yüzleşmektir. Türkiye ne yazık ki son döneme kadar bu konudaki en başarısız ülkelerden birisiydi. Ancak Dersim tartışmalarıyla başlanan süreç bizdeki gelişime pek çok ülkeden daha çok inanmamı sağlamaktadır. Paragraf başında ülkeler deyip milletler demememin asıl sebebi de tüm milletlerin masumiyetine olan inancımdır. Türk, Fransız, İsrailli, Alman ya da İsrailli tamamen masumdur. Sorumlu varsa Ulus Devlet süreciyle onları yönlendiren ve yöneten ülkeler yani devletlerdir. Bu yüzden önce devletler bu geçmişleriyle yüzleşmelidir. Kendi geçmişleriyle yüzleştikten sonra evrensel değerlerin yaygınlaşması ve diğer ülkelerin de kendi tarihleriyle yüzleşmesi için çalışmalıdır. Ama onlar yerine kendisini hakim tayin edip onlar adına karar vermemelidir. Ancak bu tarz bir aydınlanma bu süreçte başarıya giden yolun başlangıcı olabilir.

Devletler kendi tarihleriyle yüzleştikten sonra halklar da diğer milletleri ya da halkları kendilerinden altta ya da üstte görmekten vazgeçmeliler. Aynı zamanda halklar diğer halkları tamamen masum ya da suçlu görüp onları kutsayıp yok etme düşüncesine kapılmamalılar. Bunun son örneğini Fransa’daki tasarıda yaşadık. Tasarıdan sonra başlayan anti-Fransız dalgada en çok gündeme gelen konu Fransa’nın Cezayir’de yaptığı ve pek çok tarafsız otorite tarafından Soykırım olarak tanımlanan, Fransa’nın da belli kademelerde kabul ettiği katliam üzerine oldu. Başbakan, Muhalefet Liderleri ve kanaat önderleri dahil herkes bu olaya atıf yaparken, Cezayir soykırım anıtları gündeme geldi. Peki, bu doğru muydu? Tamamen yanlıştı. Çünkü ne bugünkü Fransızlar tamamen suçlu ne de Cezayirliler tamamen masumdu. Nitekim tasarı teklifini veren Valerie Boyer bizim burada derdine düştüğümüz Cezayir ve Tunus asıllıydı, adı dışında da Fransızlarla hiçbir ilgisi yoktu. Valerie Boyer Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmaya çalışırken biz burada onun köküyle olmak istediği ülkeler arasındaki bir sorunda hakim olmaya çalışıyoruz. İşte tamamen yanlış olan budur. Nitekim Sarkozy adı bile Fransız olmayan bir adamdır ve yasanın arkasında da o vardır. Bu da bize başkalarının davalarına karışmadan önce onların kendi davalarına sahip çıkmasının önemini göstermektedir. Meşhur Çin Atasözünün dediği gibi İnsanlara Balıkları Vermek Yerine, O Balığı Tutmalarını Öğretmeliyiz. Ancak bu yolla insanlara yardımcı olabiliriz ve gerçekten dünyaya katkıda bulunabiliriz.

Milletlerin üst ya da alt görülmesi konusunda da konu Fransa olduğu için belli bir hassasiyet gösteriyorum. Osmanlı’nın son döneminden itibaren bu ülkenin en elit kurumları, yöneticileri arasında ciddi bir Fransız hayranlığı mevcuttu. Bu hayranlık bazen o kadar artmıştı ki Fransızca bizde ve bazı doğulu toplumlarda üstünlük göstergesi olarak ele alınmaktaydı. Ama bu son olayda gösterdi ki hiçbir millet bir diğerinden üstün, alçak, demokratik ya da baskıcı değildir. Bu özellikler yöneticilerde yani insanlarda bulunur ve tamamen beşerdir. Bakın işte İnsan Hakları dersi hocası bu haktan hiç bir şey anlamıyor ve anlamadığı dersin bir de hakimi olarak ön plana çıkıyor. O zaman nasıl onların haklı oldukları konularda bile onlara inanacağız. Bu yüzden kendimizdeki sorunlara değinmek için başkalarını üste çıkarmaktan, ya da kendimizi övmek için başkalarına sallamaktan vazgeçmeliyiz. Ancak böyle düşünen milletler yarının barış ve kardeşlik dolu dünyasını getireceklerdir. Yoksa vahşet, adaletsizlik, insanlık dışı uygulamalar eksilmeyecek, her geçen gün artacaktır.

Tasarıdan sonra gündeme gelen Fransızlara ve mallarına boykot, Fransa ile ilişkilerin kesilmesinde ise dozaj en önemli kıstastır. Fransa ile ilişkileri kesme, onlara ve mallarına boykot sadece Fransızlarda hem de nötr ya da duyarlı Fransızlarda “Acaba Sarkozy ve Ermeniler Haklı mı?” düşüncesi uyandıracak ve onların ya da diğer benzer durumdaki milletlerin bizim soykırım yaptığımıza körü körüne inanmalarına neden olacaktır. Dahası artan Türk karşıtlığı başarı verir ve Sarkozy istediği sonucu alıp yeniden seçilirse bu metot diğer ülkeler tarafından uygulanır ve ne yazık ki dünyanın pek çok yerinde düşünmeden, tartışmadan Soykırım Yapan Millet ve Ülke olarak tanınırız. Bu bizi hızla küreselleşen dünyada yanlış tanınmayla yüz yüze bırakır ve emin olun uzun vadede hiç de faydamıza olmaz. O zaman yapılması gereken ilişkilerde seviyeli azalma ve Fransa’da ki iç kamuoyu üzerinden yani Sivil Toplum üzerinden önce haklılığımızı anlatmak sonra da Sarkozy gibi yöneticilerin gelmemesi için çalışmak olmalıdır. Bunlara rağmen sonuç alınamazsa her türlü boykot ve ilişki kesilmesine açık destek vermekteyim. Ta ki Fransızlar bu yanlışı anlayıp, bundan vazgeçene kadar. Bu süreç rahat yönetilebilecek bir süreç olmamakla beraber sonunda umut vadeden bir süreç olacaktır.

Sözün özü biz dahil hiçbir millet mükemmel değildir ve olmayacaktır. Tıpkı alçak olmadıkları gibi. İnsanları yönlendiren yöneticiler bazen gaflete düşerler ve bu size karşı olduğunda canınızı acıtır. Önemli olan canınız acıdığında öfkeyle hareket etmek yerine, önce iğneyi başkasına çuvaldızı kendinize batırabilmenizdir. Ancak bu yolla bu tarz komediler ve gündelik hesaplar dünyasından yarının mutlu dünyasına yol alabiliriz. Bunun için bizim için öncelikli konulardan birisi de acilen bu sözde Ermeni soykırımı üzerine Uluslar arası Tarafsız çevreleri, Ermenileri ve bizim tarihçilerimizi bir masaya oturtmak ve çıkan sonuçla yüzleşmektir. Ben bu süreç sonunda asla Soykırım çıkmayacağına ve en fazla karşılıklı kışkırtılan halklar arası bir felaket çıkacağına tüm benliğimle inanıyorum. Umarım bizi yönetenler de benim kadar inanır ve acilen bu komedi asıl yerine tarihteki yerine döner. Ancak bu şekilde artık iç politikada gündelik hesaplar peşinde koşan, geçmişlerinden ve kimliklerinden utanan, bu utancın yükünü başkalarına yüklenerek çıkarmaya çalışan yani Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmaya çalışan Sarkozy, Boyer gibi politikacılardan kurtuluruz ve daha güzel yarınlara yol alırız.

Bilal ERTUĞRUL

23 Aralık 2011

22:48

Read Full Post »

DEVLETLER TARİH YAZMAZ TARİHİ YAPARLAR; PEKİ ONLARIN YAPTIĞIYLA KİM YÜZLEŞECEK? – 1

İki gün önce yazdığım Fransa’da Sözde Ermeni Soykırımı İnkâr Ceza Yasası tasarısı yazımda tasarının kabul edileceğini belirtmiştim. Tasarının çok kısa bir özeti olarak da kanımca ilk kez benim tarafımdan kullanıldığını düşündüğüm Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmak deyimini kullanmıştım. Sarkozy üzerinden gittiğim yazımı daha açık hale getirmek ve genel olarak devletlerin son yıllarda artan tarih yazma merakı üzerine bugün değinmeyi uygun gördüm.

Ulus Devlet olgusu bundan yaklaşık 220 yıl önce Fransa’da ortaya çıktı. O güne kadar uluslar, ulus bilinci gelişmemiş ve her devletin temel referansı bizim ümmet olarak nitelendirdiğimiz dinsel tabanlı halk anlayışıyla dünya egemenliği ya da en azından sınırlı diktayla yönetim olmuştu. Fransız Devrimi ideologları bu anlayışın değişimine yöneldiler ve Ulus Devlet bu sürecin meyvesi oldu. Oradan çıkan milliyetçilik de dünyayı 200 yıl kan gölüne döndürmeye yetti. Ekonomik tabanını Merkantilizm sonrası gelişen sınırlar içinde refah anlayışıyla oluşturan Ulus Devlet’in aradığı sosyolojik tabanı ise Darwin veriyordu. Darwin canlıların gelişim ve dönüşümü olarak çıktığı Evrim Teorisi’ni insana getirip, sırf İngiliz İmparatorluğu’nun kendisini beslemesi için milletlerin de birbirinden üstünlüğüyle sonuçlandırınca Ulus Devlet vahşeti doğdu.

Darwin sonrası kendi uluslarının diğer uluslardan üstün olduğunu iddia eden devletlerin tek amacı diğerlerini köleleştirmek yani hak ettikleri yere döndürmek olacaktı. Sanayi Devrimi’yle hızla gelişen Almanya ve İtalya uzun yıllar başka milletlerden gelen yöneticilerle yönetilmişti. Bunun verdiği acı sonucu bu ülkelerde ciddi bir milliyetçilik artışı gözlendi. Bu artışın sonu 1. Dünya Savaşı ve milyonlarca insanın katli olarak tarih kitaplarına yazıldı. Ancak daha savaş başlamadan kan akan nehirler zaten mevcuttu.

Fransız Devrimi sonucu neredeyse her devlet diğer bir devletin içindeki azınlıkları kışkırtma ve onları isyanlara şevk etme politikası uyguladı. Kışkırtılan azınlıkların isyanları da bu isyanların bastırılışları da çok kanlı oldu. Ve ne yazık ki bu kan en çok Osmanlı’nın yüzyıllarca yatırım yaptığı, Anadolu’yu görmezden gelerek esas vatan olarak ele aldığı Balkanlar oldu. Çok uluslu Balkanlar da isyan eden azınlıklar devleti hedef almak dışında o devletin kurucu unsuru olarak görülen halkları da katlettiler. Örneğin Sırp, Yunan ve Bulgar isyanlarında Balkanlarda yer alan Türk ve Müslüman halk açık olarak hedef alındı ve katledildi. Devletin buna tepkisi de gücü boyutunda sert oldu. 1. Dünya Savaşı geldiğinde her devlet kendi içindeki azınlıklarla da uğraştı. Osmanlı’nın azınlık tanımı temelde din üzerine kurulmuştu ve o günkü azınlıklar arasında yerleşik tek gayrimüslim grup Ermenilerdi. Ermeniler başta Rusya olmak üzere Fransa ve İngiltere gibi Osmanlı’nın savaşta olduğu devletler tarafından kışkırtıldı. Azerbaycan topraklarında Rus desteğiyle Müslüman kıyımı yapan Ermeniler, Osmanlı askerlerini Ruslarla savaşırken arkadan vururken aynı zamanda bölge halkı olan Kürt halkını da katlettiler. Yüzyıllardır barış içinde yaşayan bu iki halkın tek farkı dinleriydi. Ama bu tek fark aynı zamanda Ermenilerin yaptığı katliam için de yeterliydi. Bu katliam da Doğu Cephesi’ndeki başarısızlıkla zor duruma düşen İttihat ve Terakki yöneticilerine Ermeni Teçhiri için gereken sebebi verecekti. Ermenilerin tehciri zorunlu bir göç olduğundan mutlaka direnmeler olmuştur. Ermeniler geçtikleri yerlerde mutlaka o bölgelerin halklarıyla çeşitli gerilimler yaşamış ve bunu sonucunda belki de binlerce ölüm olmuştur. Ancak bu ölümlere sebebiyet veren İttihat ve Terakki kararı, bu kararın sebepleri ya da ölümlerin planlı yapıldığına dair Ermeni tezlerini, Almanların yaptığı Yahudi Soykırımı ya da Fransızların yaptığı Kuzey Afrika katliamları kadar açıkça destekleyecek belge ve bilgiler mevcut değildir. Osmanlı arşivlerinin tam açılmış olmaması, gerek Türkiye gerekse de Ermenistan’daki resmi tarih anlayışı sebebiyle ne yazık ki bunlar üzerine yeterince araştırma da yapılmamıştır.

Savaş sonrası Avrupa’da artan gerilim, Almanların Yahudileri kendilerine ihanet eden millet olarak görmeleri ve yenilen ülkelere yüklenen katlanılmaz yükler 2. Dünya Savaşı yolunu açmıştır. 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan acı ve yok olmaya giden dünyanın anıları halen tazeliğini korumaktadır. Savaş sonrası artan iletişimle ezilen, hür olmayan milletlerde oluşan bağımsızlık isteği ve sömürge düzeninin sürdürülemez olduğunun görülmesi üzerine Avrupa’nın büyük devletleri ve Uzak Doğu Sömürge Kralı Japonya sömürgelerini teker teker terk etmiştir. İngilizler nispeten büyük ayrıcalıklar kazanarak sömürgelerini terk etmiş ve halen pek çoğundaki ekonomik ve sosyal ayrıcalıklarıyla büyük kazançlar elde etmeye devam etmektedirler. Sömürgeciliği çok daha planlı ve uzun vadeli yapan İngilizlerin bu başarısına karşın Fransa ve Japonya sömürgelerinden kolayca çıkmamış, Fransa’nın Kuzey Afrika’da başta Cezayir olmak üzere yaptığı Soykırımlar, Japonya’nın Kore ve Mançurya başta olmak üzere savaş sırası ve sonrasında Uzak Doğu’da yaptığı katliamlar bugün belgelenmiş ve tüm canlılıklarıyla gözler önündedir. Dahası yaşanan acılardan sonra bu bölgelere yıllardır gelmeyen huzurda da u ülkelerin kabahati büyüktür.

Sovyetler Birliği sonrası dünyanın kontrolü Küresel Sermayeye geçmiş ve Ulus Devletler güç kaybetmiştir. Bu güç kaybına rağmen varlıklarını sürdürmede kararlı olan Ulus Devletler ise diğer devletlerin tarihleri üzerinden birbirlerine yüklenmeye başlamış ve aranılan düşman ve gerilime ulaşmaya çalışmıştır. İşte devletler bu andan itibaren tarih yapamadıkları için tarihleri, kendi ya da başkalarının fark etmez, yazmaya başlamışlardır. Bugün yaşadığımız gerilimin de temel sebebi budur. Ve bu durumun düzelmesinin yolu Ulus Devletlerin artık yerini uluslar arası yapılara bırakarak tarihten çekilmesidir. Bu olmazsa ulus devletlerin yaptığı bu tarz çalışmalar milletler arası gerilimi arttıracak ve dünya ne yazık ki bu gerilimle yeni savaşlara yol alacaktır.

Not: Bu yazıda devletlerin tarih yapmaktan tarih yazmaya geçişlerine ve bunun Ulus Devletle ilişkisine azınlıklar, onlara karşı yapılan ya da onların yaptığı katliamlarla değindim. Devam yazısında özel olarak bizim yapmamız gerekenler ve bu durumdan çıkış üzerindeki fikirlerimi belirteceğim.

Bilal ERTUĞRUL

23 Aralık 2011

21:56

Read Full Post »

Fransa’da Hukuk Nasıl Görmezden Geliniyor ve Türkiye Ne Yapabilir? – 1

Sarkozy Niye Fransız Kalıyor?

Son günlerde tam gündem hafiflemiş ve yeni yıl havası baş göstermişken Fransa’dan gelen bir yasa tasarısı gündemi doldurmaya yetti. Fransa’da sözde Ermeni Soykırımı’nı reddetmenin hapis ve para cezasıyla cezalandırmasına yönelik bu yasa tasarısına karşı tepkiler yavaşça baş göstermeye başladı. Ancak bu tasarı bize hukuka inancın ve hukukun sadece bize yaradığı anda hatırlanmaması gereken değerler olduğunu da hatırlattı. Ben de bu konu üzerine birkaç söz söylemek istedim.

Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve onun hikâyesi tasarı üzerine konuşmadan ele alınması gereken konular. Sarkozy kulağa hiç Fransız adı gibi gelmiyor değil mi; haklısınız Sarkozy bir Fransızca değil, aslında Sarkozy de Frank değil. Bir Macar göçmen ailesinin çocuğu olarak 2. Dünya Savaşı sonrası Paris’inde doğan bir göçmen çocuğu Sarkozy. Anne tarafından bir Sefarad bir aileye dayanıyor, hani şu 2. Beyazıt’ın Endülüs Müslümanlarıyla beraber gemilerle kurtardığı İber Yarımadası Yahudilerine dayanıyor yani.

O dönemde Osmanlı tarafından Selanik, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere İmparatorluğun en gözde şehirlerine yerleştirilen, uzun süre vergi affı vb. teşviklerle desteklenen ve belki de İmparatorluğun son yüzyılında ülke milli gelirinin çoğunu elinde tutan Sefaradlara. Aynı zamanda özellikle İngiltere üzerinde yaptıkları etkili diaspora faaliyetleriyle, Osmanlı’ya minnet borcunu ödeme ya da Kutsal Topraklarda zayıf bir devletin yaşamasını isteğiyle 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması’ndan sonra taş patlasa 50 yıl yaşayabilecek Osmanlı’nın 150 yıl yaşamasını sağlayan Sefaradlara. Bugün bile İsrail – Türkiye ilişkilerinin gerilmesinden en büyük zararı gören, hem Türkiyeli hem de Yahudi olmaktan gururlanan ama sırf bu sebeplerden halen 2. Sınıf olan, İsrail de gördüğü tüm tepkilere rağmen tek bir Türk gördüğünde eski bir dost görmüş gibi sarılan Sefaradlara.

İşte bu Sarkozy’nin çocukluğu milliyetçi De Gaulle’ün Fransa’da tek adam olduğu yıllara rastladı. Bir göçmen olarak Fransa’da yaşamanın, göçmenlere yapılanlara Fransız kalmaktan başka bir çarenin olmadığı ve ancak Fransız kalınarak Fransız olunabilecek bir çocukluk onun uzun vadede yaşadığı kimlik bunalımlarının da temelini oluşturmuştu kanımca. Bu konjonktürde Fransız kalmayı Fransız olmak için tercih eden Sarkozy girişken yapısı, Yahudilerin genelinde olan iş bitirici ve kurnaz kişiliğiyle hantallaşmış Fransız sağı içerisinde hızla yükseldi. Chirac sonrası 2000’li yılların başında dünya genelinde yaşanan lider sıkıntısı Fransa’da da yaşanınca bu kısa boylu hafiften ukala göçmen çocuğu bir anda kendisini pek kimsenin beklemediği ama onun o zorlu çocukluk yıllarından itibaren hayal ettiği gibi Elyse Sarayı’nda buldu. Evet, Fransa’nın başına bir göçmen çocuğu geçmişti ama değerlerine sahip çıkarak değil aksine onlara Fransız kalarak.

Koltuğa çıktıktan sonra en büyük amacı Fransızlara yeni bir Napolyon sunmaktı. Bunun için sokakları milliyetçi dalgayla zaten kazanmıştı ama kazanılması gereken bir de Aristokrasi ve de dünyanın en zorlu Aristokrasisi vardı. Bu öyle bir Aristokrasiydi ki sömürgelerde yapılan tüm zulüm onları memnun etmek için yapılırken sesini çıkarmamış, sömürge ve doğu milletlerini insan sınıfında dahi görmemiş, hep İngiliz Aristokrasisiyle kendisini kıyaslamış ama hiçbir zaman onun seviyesine bana göre çıkamamış ve bu düşüklük duygusunu dünyada kendisine dokunmayan milletlerin halklarının haklı ya da haksız iddialarını destekleyerek örtmeye çalışmış bir aristokrasiydi.

Özellikle Osmanlı’nın son yıllarından başlayan Ermeni göçünün de etkisiyle 1915 ve diğer olayları sadece onlardan dinlemiş bu Aristokrasi bu iddiaları kabul etmeyi bırakın tartışılmasını bile gereksiz görmekteydi. Chirac kimlik ezikliği yaşamadığından ya da tam Fransız olduğundan bu Aristokrasi’ye, belki de Türkiye’nin toparlanma durumunda kazanacağı gücü daha o günlerden fark ederek, Türkiye’yle ilişkileri etkileme şansını tanımamıştı. Ancak Sarkozy hani onların asla tam Fransız görmeyeceği, hep şu mankenin kocası olarak tanıtacakları Sarkozy’nin zayıf Fransızlığını tamlaştırma çabası onlara ciddi bir koz veriyordu. Daha önce birkaç kez bu yasa tasarısını gündeme getirseler de Sarkozy belki de kökenleri üzerinden Romantik, Türkiye’yle ilişkiler düşünüldüğünde de realist düşünerek bu önerileri durdurmuştu. Ancak Gelecek yıl yapılacak seçimlerde ekonomik krizin etkisiyle sokakları Fransız Solu’na kaybeden Sarkozy, duyarlı, rasyonel ve her zaman Fransız Sağı’na göre dünya ile ilişkilerde daha duyarlı bir politika güttüğü düşünülen Fransız Solu’nun Aristokrasiyi de kazanmak için birkaç ay önce başlattığı bu Ermeni Propagandasının bu sefer en azından şu ana kadar önünde duramadı. Çünkü olası bir baştan karşı çıkışla karşısına alacağı Aristokrasinin de etkisiyle bir daha seçilmesi mümkün değildir. Bu ana kadar gösterdiği destekleme çizgisi de işte bu yüzden tamamen iç politiktir. Yani Sarkozy bugüne kadar sürdürdüğü Fransızlara rağmen, Fransız kalarak, Fransız olmak için bu yasanın karşısında şu anda duramamaktadır. O zaman yapılması gereken Aristokrasi üzerinden engelleme çalışmaları yapmak ve bu tarz hukuk dışı bir yasanın kendisini hukukun dayanağı ve anavatanı olarak gören bir Aristokrasiden çıkmasını engellemektir.

Not: Bu yazıda Fransa’da ki durum incelenmiş ve yasanın oluşma sürecine dair fikirlerimi aktardım. Bu yazının devamında Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Sivil Toplumu’nun yani bizlerin yapabilecekleri ve yaptıkları üzerinde duracağım…

Bilal ERTUĞRUL

19 Aralık 2011

23:23

Read Full Post »

AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ…

AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ

Avrupa Birliği kurulduğu dönemde basit bir kömür ve çelik topluluğu olarak kurulmuştu. Temel amacı Amerika ve küresel sermayenin Batı Avrupa’da yükselen Sovyet yanlılarını bastırma isteği ve 30 yılda 2 dünya savaşı ve milyonlarca ölüme sebep olan tarihi Germen – Frank gerilimini sona erdirmekti. Fransızların milliyetçi Cumhurbaşkanı De Gaulle’n vetosu ve İngilizlerin halen kendilerini Güneş Batmayan İmparatorluk olarak görmesi sebebiyle başlangıçta Fransa, Almanya, İtalya ve Benelüx ülkelerinden oluşan birlik zamanla önemli bir Pazar ekonomisine dönüşecekti. Bu pazardan pay almak isteyen İngiltere ABD’nin de desteğiyle birliğe dahil oluyor ama hiçbir zaman ne onlar birliği ne de birlik onları benimsemiyordu. Ama Avrupa için asıl kopuşu başlatan varlık sebebi olan Sovyetler Birliği’nin 90’ların başında sona ermesi oluyordu. Sınırsız Pazar ihtiyacındaki Küresel Sermaye hemen birliği yeni üyeleri alacak şekilde genişletiyor ve daralan Pazar Doğu Avrupa’ya yayılıyordu. 1992 Maastricht anlaşmasıyla Avrupa Birleşik Devletleri’nin temeli atılıyor ve ortak Merkez Bankası ve ortak para bu sürecin en önemli adımları olarak belirleniyordu. İngiltere yine gururlu tavrını sürdürüyor ve para birliğine dahil olmuyordu. 2000’li yılların başında kurulan ve hızla 17 ülkeye yayılan ve Euro Zone olarak adlandırılan parasal birlik aslında ortak mali politika olmadan yürütülemezdi ve bu 2008’de ABD üzerinden başlayan krizle kendisini gösteriyordu. Kriz 2010 yılında bitmesine rağmen Euro için altın çağ bitmişti ve yeni ya da son adımın atılması şart olmaya başlıyordu. 2010 yılında başta Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’de başlayan sıkıntılar olası İtalya, Fransa ve İspanya travmaları için de işaret kabul ediliyordu. 2011 yazı Yunanistan’ın fiili iflasıyla geçerken İtalya ve İspanya’da yönetimler krizle gidiyordu. Artık Avrupa için kesin ve kararlı adım kaçınılmaz görünüyordu ve bu adım için tüm dünya 8-9 Aralık 2011 zirvesine kilitlenmişti. Bu zirvede daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi ya kararlı adımlar atılacak ya da Avrupa Birliği devri ne yazık ki kapanacaktı.

Zirveye bu şartlar altında gidilirken Fransa ve Almanya’da yükselen tepkiler, gelecek seçimler ve piyasalarda bu ülkelerin faizlerindeki artış Merkel Sarkozy toplantısıyla sonuçlanıyordu. Zirve öncesi birkaç kez buluşan Merkozy kaçınılmaz sonu görüyor ama ortak pazarlarının ellerinden gitmesine izin vermiyordu. Zirveye gidilirken atılacak 2 adım vardı: Ya Yunanistan birlik dışı bırakılacak, kriterlere uymayan üyelere ağır yükler ve atılma sonu öngörülecek ya da birlik tek bir mali politikaya yönlendirilerek Avrupa Birleşik Devletleri yolu ardına kadar açılacaktı. Merkozy’nin gerek birinci seçenekteki zorlu sürece girmeme isteği gerekse de merkezini ve yönetimini alacakları bir kıta devleti hayali 2. Seçeneği seçmelerine yol açıyordu. Bu durum anlaşılınca İngiltere’de iktidardaki muhafazakâr parti çalkalanıyor ve Birlikten çıkış tartışılıyordu. Aslında İngiltere’de AB sürecini götüren hep İşçi Partisi iktidarları olmuştu ve muhafazakârlar bazen kibire varan eski imparatorluk hayalleriyle hep birliğe karşı olmuşlardı. Kraliçeyi kutsayan parti yine iç politikaya yoğunlaşıyor ve Başbakan Cameron zirvede birleşik devlet yolu açılırsa veto hakkını kullanacağını belirterek Brüksel’e gidiyordu. Aslında AB’nin yaşadığı zor günler düşünüldüğünde bu iç kamuoyunda anlatılabilecek bir adımdı ama Avrupa Birleşik Devletleri oluşumunda İngiltere’yi geri dönülmez bir çıkmaza sokuyordu.

Zirve bu şartlar altında başlıyordu. Önce İtalya’da gözyaşlarıyla alınan önlemler ve Yunanistan’ın kendi rızası olmadan yapılacak bir para birliğinden çıkışa asla yol vermeyeceği ortaya çıkıyor ve Avrupa Birleşik Devletleri tartışılmaya başlıyordu. İngiltere vetosuyla önce bazı Doğu Avrupa ülkelerinden destek buluyor ama Merkozy pes etmiyordu. İki gün süren görüşmelerde küçük ülkeler birazda yıllardır AB üzerinden geçinmenin etkisiyle tek tek inatlarından vazgeçiyor ve İngiltere yalnız kalıyordu. Zirve sonunda alınan kararlar direkt olarak Avrupa Birleşik Devletleri adında olmasa da daha bütünleşik mali politikalar bunu işaret ediyordu. Yani Avrupa İngilteresiz bir tek devlete doğru yol alıyordu.

İngiltere’nin vetosu tahmin edildiği gibi onları süreç dışı bıraktı ve bu ülke içindeki liberal kesimleri çok kızdırdı. Tüm Avrupa’da ise artık bir İngiliz karşıtlığı var ve bu da olası devletin hiçbir faydasının Manş Denizi’nin diğer tarafına ulaşmayacağını açıkça ortaya koyuyordu. Peki, şimdi ne olur ve Birlik nasıl Avrupa Birleşik Devletleri’ne yol alır.

Öncelikle alınan kararlar uygulanırsa ki, uygulanmaktan başka çaresi yok, küçük ülkeler başlangıçta çok sıkıntı çekecek. Ancak uzun vadede yine çalışmadan yemeye devam edecekler. Devletleşme süreci özellikle Polonya gibi tam dolaşıma dâhil olmayan bazı ülkelere bu hakkı verecek ve Avrupa Birleşik Devleti bu ülkelerin faydasına olacak.  Ancak Birlik devletleşince artık Yunan adaları da, Alplerin güzel kayak alanları da yani Avrupa’nın tüm güzellikleri büyük üyelerin eline geçecek. Yani Almanya ve Fransa yüzyıllarca tek başına sahip olmak istedikleri Avrupa’ya birlikte sahip olacak. Bunun önündeki tek engel ise birkaç yıl sürmesi beklenen zorlu sürecin küçük üyelerde yaratacağı tahribat ve bu ülke halklarının birleşik devlet için ne kadar istekli olacakları. Eğer küçük ülkeler büyükler üzerinden geçinme isteklerine devam ederse ne bağımsızlıkları ne de değerleri kalacak. Avrupa bir Fransız Alman efendiliğine yönelecek. Kanımca bu sürecin önündeki en büyük engel kriz öncesi Avrupa genelinde yükselen milliyetçi dalgalar. Avrupa Krizi öncesi kıta genelinde neo nazi partiler hızla oylarını arttırmış ve özellikle gençler arasında çok popüler olmuştu. Bu partilerin yanında hızla güçlenen İslamofobi ve yabancı düşmanlığı da kıtanın genel değerleriyle çelişmesine rağmen engellenemiyordu. Kriz döneminde Avrupa’daki sağ iktidarlar devrilirken özellikle Fransa’da Sarkozy’nin sosyalist bir başkanla değişimi de gerçekleşirse bu dalgalar kısmen azalacaktır. Ama birlik bu krizi bahsettiğim konularda fırsata çevirmeli ve bu kıtadan bir daha Hitler çıkmasına izin vermemeli. İngiltere ise bir daha asla birliğin büyük abilerinden olmayacak. Ve belki de olası bir liberal ya da İşçi Partisi iktidarı bugün kaybedilen olası pazarı kazanmak için bu sefer çok daha fazlasını vermek zorunda kalacak.

Avrupa 8-9 Aralık zirvesinde atılan adımlarla her ne kadar piyasaları tatmin etmemiş olsa da yeni bir yola girdi. Aslında bu yol belki de Maastricht ile başlayan sürecin son adımı olarak da görülebilir. Şimdi Avrupa’nın yapması gereken ortak değerlerine sarılıp artan yabancı düşmanlığı ve Faşizan dalgaları durdurup eşitlik bazlı mutlu yarınlara ulaşmak olacaktır. Yoksa bu sürecin sonunda Fransa ve Almanya’nın ortak, diğerlerinin Pazar olduğu ve her liberalin hayali olan Birleşik Dünya Devleti süreci bu sefer onarılamaz bir konuma ulaşacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

15 Aralık 2011

22:17

Read Full Post »

EURO BİRLİĞİ Mİ AVRUPA SERBEST TİCARET VE SEYAHAT BİRLİĞİ Mİ?

EURO BİRLİĞİ Mİ AVRUPA SERBEST TİCARET VE SEYAHAT BİRLİĞİ Mİ?

Avrupa Birliği bugün ve yarın yapacağı zirvede belki de birliğin gelecek 10 yılını şekillendirecek. Brüksel de birliğin merkezinde yapılacak olan toplantılarda Fransa ve Almanya’nın hazırladığı plan müzakere edilecek. Aslında bu toplantı bir bakıma geleceğin Avrupa Birliği’ni de şekillendirecek. Peki, neden bu zirve önemli ve başta piyasalar ve Avrupalılar olmak üzere dünya bu toplantıdan ne bekliyor? Açıklayalım…

Avrupa Birliği bugün 27 üye ülkesiyle dünyanın en büyük ekonomik birliği, aynı zamanda kuruluşunda sağladığı ticari entegrasyon ve 1992 Maastricht süreciyle gerçekleştirmeye çalıştığı ulus üstü entegrasyon çalışmaları da birliği uluslararası arenanın ve piyasaların en önemli aktörlerinden birisi yapıyor. Ancak Avrupa Birliği şu sıralar tarihinin en zor döneminden geçiyor. Bu krizin oluşum süreci, yapılan yanlışlar, alınabilecek olası önlemlere daha önce Avrupa Birliği başlığı altında değinmiştim. Bugün bunlara tekrar değinmek yerine yeni gelişmeleri aktaralım. Şu anda piyasalar tamamıyla 2 günlük zirveye odaklandı. Çünkü piyasalar AB’nin gerek kriz öncesi gerekse de kriz sonrası hareketlerinden, çözüm üretme fonksiyonları ve bunların işleyişinden memnun değil ve bunu da açıkça gösteriyor. Avrupa Birliği ülkeleri tarihlerinde hiç olmayan yüksek faizlerden borçlanıyor. Ekonomiler küçülüp, borçlar faizlerle artarken, işsizlik de ciddi sorun olarak ortaya çıkıyor. Ama tüm bunlardan çok bu sorunlara çözüm getirilemeyeceği fiyatlanıyor ve piyasalar adeta AB ile oyun oynuyor. Son olarak Fransız ve Alman tahvil faizlerindeki artış, derecelendirme kuruluşlarından gelen not tehditleri de bunu açıkça gösteriyor. İşte bunları bitirmek için Fransa ve Almanya’nın planı bu 2 günde tartışılacak ve karar alınmazsa AB belki de yok olacak. Peki, plan ne ve planın önünde nasıl engeller var?

8-9 Aralık 2012 Avrupa Birliği zirvesinde tartışılacak planın ana maddeleri şunlar: 1. Acilen Avrupa Finansal Kurtarma Fonu EFSF’nin kapsamı ve hareket alanı genişletilecek, sorunlu ülkelere yapılacak yardımlarla bu ülkeler kısa süreli sıkıntılarını aşacak. 2. Çin, Rusya, ABD, Brezilya, Hindistan olmak üzere gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin plana katılımı yani doğrudan borç ya da sermaye yatırımı yoluyla AB’yi bu krizden çıkarmaları sağlanacak. 3. Kısa vadeli önlemlerden sonra yapısal çalışmalara geçilecek ve birlik daha Euro merkezli olacak. 4. Euro ülkeleri kısa vadeli olarak 3’e ayrılacak, Euro’dan atma daha kolay hale getirilecek ve Euro sistemi içinde öz Euro, çevre Euro gruplarıyla farklı bölgeler oluşturulacak ama bunlar mali birlik sağlanana kadar sürecek. 5. Uzun vadeli amaç birliğin bugünkü anlaşması Lizbon yerine daha Euro tabanlı, mali birlik esaslı ve Fransa – Almanya denetimli bir anayasa yapılması olacak. Temelde alınacak önlemler ve yol haritası böyle gözükmekle beraber bu yol haritasının uygulanabilirliği ciddi soru işaretleri taşımaktadır. İsterseniz bir de bunlara değinelim.

Öncelikle yeni önlemlerin önündeki en büyük engel Lizbon Anlaşması ve Euro Bölgesiyle Avrupa Birliği’nin farklı olması olarak göze çarpıyor. Merkel ve Sarkozy’nin yaptığı plan Euro Zone Kurtarma Planı ancak bu planın tartışılacağı yer AB Zirvesi. Yani 17 ülkenin kaderini, yanlışlarını ve bu yanlışlardan kurtulma çabasını 27 ülke tartışacak, oylayacak, gerekirse referanduma götürecek ve en önemlisi uygulamaya çalışacak. İşte bu pek gerçekçi gelmiyor. Çünkü başta İngiltere olmak üzere AB üyesi olup EURO üyesi olmayan ülkeler daha bugünden önlemleri eleştirmeye, birliğin Euro üzerinden Fransa – Almanya Birliği’ne dönüşeceğini ve bu dönüşümün yükünün de kendilerine yıkılmaya çalışıldığını tartışmaya başladı. Bu benzer konumdaki her ülkede ciddi sıkıntı yaratacaktır. Dahası bu ülkeler olası referandumlarda planı kesinlikle ret edeceklerdir. AB ya kendi demokratik ilkelerinden vazgeçip halklara sormayacak ya da bu anlaşmadan umudu kesecektir. Dahası Euro üyesi ülkelerin özellikle İtalyan ve Yunan halklarının da olası anlaşma değişimlerine hayır diyeceği neredeyse garanti olarak görülmektedir.

Anlaşmanın önündeki bu büyük engelin dışındaki engel dışardan umut bağlanan Rusya, Çin gibi ülkeler ve bunların AB’ye yaklaşımlarıdır. Öncelikle iki ülke de yardımı ancak çıkarlarına uyarsa vereceklerdir ki bu en tabii haklarıdır. Ama onların çıkarlarının AB’nin evrensel ilke olarak gördüğü kurumsal değerlerine uygunsuzluğu su götürmez bir gerçektir. Dahası AB kendi içinde yıllardır bu değer propagandasıyla sindirdiği dinamiklerin bu güçlere verilen taviz sonrası hortlamasına nasıl engel olacaktır. Bu da ciddi bir yapısal engeldir. Entegrasyonun tamamlanması da bu sindirilmiş üçlerin açığa çıkmasıyla mümkün olmayacaktır.

Tüm söylediklerim dikkate alınırsa 17 üye için 27 üyeli birlik adım atmayacaktır. Dahası Euro kullanmayan ülkeler uzun vadede de buraya geçmeyi düşünmüyorsa tartışmalarda yer almaları bile anlamsızdır. Ama bu kriz bize bir yolu ardına kadar açmıştır. AB ya tam entegrasyonla bir ulus üstü devlet halini alacaktır, ya da sadece ticaret ve seyahat yani çıkar birliğine gerileyip Euro’da Fransız – Alman parası olarak kalacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

08 ARALIK 2011

11:35

Read Full Post »

Older Posts »