Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Savaş Sonrası Almanya’

BU DİYARDAN BİR AKINCI GEÇMİŞTİ…

Bundan tam bir yıl önce bir sosyal medya platformunda şunları yazmıştım: “Osmanlı tam da bu mevsimde soğuğunu hissederdi İstanbul’un… Belki de o yüzden hep bu mevsimde başlardı dörtnala doğru serüveni atların… Son seferine çıkan son Osmanlı, arkana bakmadan sür atını, unutma gideceğin yer peygamber kanatları… Şimdi sıra bizde açın kapıları…” İşte bu satırları yazdığım günün arifesinde Türkiye gözyaşlarıyla bir demokrasi savaşçısını, halkın içinden çıkmış ve ondan hiç kopmamış bir siyasetçiyi, bir lideri kaybetmişti. Türkiye Necmettin Erbakan’ını kaybetmişti.

Necmettin Erbakan kimdi, neydi en önemlisi benim için, ülkemiz için ne ifade etmekteydi? Bugün bunların üzerine değinmek ve onsuz geçen bir yıldan sonra onu anmaya ve anlamaya çalışma zamanıdır diye düşündüm ve bu yazıyı kaleme aldım.

29 Ekim 1926’da babasının görevi sebebiyle bulundukları Sinop’ta doğmuştu Necmettin Erbakan. Doğum tarihinde de ölüm tarihi olan 27 Şubat’ta da bir ironi saklamayı, kendine has nüktesini konuşturmayı başarmıştı anlayacağınız. Genç Cumhuriyet’in en zorlu yıllarında dünyaya gelmiş, çocukluğunu henüz tamamlamışken 2. Dünya Savaşı ve Faşizm’le darmadağın olan dünyadan o da nasibini almıştı. Sinop’ta başlayan çocukluğunu Kayseri ve Trabzon’da devam ettiren Necmettin Erbakan’ın nükteli siyasetine hiç kuşkusuz bu iki ilin kültüründen aldığı kurnazlık ve söze hakimiyet önemli derecede katkıda bulunmuştu. Savaş yıllarında yani ekmeğin bile karneyle verildiği yıllarda büyüyen bu çocuk zamanla ülkenin en parlak gençleri arasına giriyordu. Önce İstanbul Erkek Lisesi’nde sonra da İstanbul Teknik Üniversitesi’nde geçirdiği başarılı öğrencilik yılları genç cumhuriyetin altın nesli arasında onun da adını ön plana çıkarıyordu. Üniversite yıllarında aynı okulda yer aldığı Turgut Özal ve Süleyman Demirel’le de yolları belki ilk kez kesişiyordu ama bunun son olmayacağını her birinin farklı yolları ama ortak siyasi başarı emelleri olan bu 3 genç çok iyi biliyordu.

Üniversite sonrası yeniden yapılanmakta olan Almanya’da geçirdiği dönem onun hayatında bir kısmını hiç kimsenin anlayamadığı, anlamak da istemediği derin izler bırakıyordu. Her tarafı yerle bir olmuş, binalarında taş üstünde taş kalmamış dahası kimliği, değerleri ve maneviyatı her saniye ayaklar altına alınmış bir milletin şahlanışını görüyor o dönemde Adnan Menderes yönetiminde devrimin acılarını ve toplumla kavgalı yanlarını silme çabalarından içten içe bir umut besliyordu. Dahası müteşebbis gücünü, teknolojinin önemini ve değerlere sahip bir disiplinin başarı için kaçınılmaz olduğunu da yine bu sırada bizzat algılıyordu. Türkiye’ye döndüğünde akademik kariyerini sürdürmenin yanı sıra ilk yerli motoru üretmek amacıyla Gümüş Motor’u kuruyordu. Genç, atılgan dahası Anadolu’ya, onun insanına ve o insanların taşıdığı değerin modern dünyanın yapıtaşları olan teknoloji, disiplin ve müteşebbis ruhla birleşmesinin ortaya çıkaracağı sinerjinin mutlak başarısına yürekten inanıyordu. İşte bu amaçla Türkiye Odalar Borsalar Birliği’nde önce Genel Sekreter sonra da Başkan oluyordu. Dönemin İstanbul merkezli iş adamlarının anlamadığını düşündüğü Anadolu’nun müteşebbis ruhunu canlandırma amaçlı teşebbüsü ne yazık ki Üniversite arkadaşı Süleyman Demirel tarafından kesiliyordu.

Ama pes etmiyordu. Bu kez bu sinerjiyi yani modern Türkiye’nin Anadolu üzerinde yükselen güneşle parıl parıl parlaması için gerekli sinerjiyi siyasete taşımaya karar veriyordu. O dönemde Demokrat Parti’nin bıraktığı Anadolu temelli mirası yemekle meşgul olan Adalet Partisi’nden aday olarak başvuruyor ama bir kez daha karşısına dönemin Başbakan’ı ve Adalet Partisi Başkanı Süleyman Demirel çıkıp adaylığını veto ediyordu. Bunun üzerine Konya’dan bağımsız aday oluyor ve 1969’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giriyordu. 17 arkadaşıyla kurduğu Milli Nizam Partisi 1971’de 12 Mart darbesinin kurbanı oluyor ve kapatılıyordu. 2 yıl yerleştiği İsviçre’den 1972’de gelip Milli Nizam Partisinden arkadaşlarıyla Milli Selamet Partisini kuruyor, 1973 Genel Seçimlerinde milletin meclisine bu kez iktidar ortağı olarak dönüyordu. Kıbrıs Harekatı’nda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in sağ kolu olan Erbakan daha sonra hükümetten ayrılıyor, 1977’de yeniden bu sefer onu pek çok kez engellemiş olan Demirel’le iktidar ortağı olarak ülke meselelerinde, ülkenin ileri gitmesi söz konusu olduğunda kişisel hırs, nefret ya da intikam duygusunu bir kenara bırakma erdemini gösteriyordu. Ülkenin üzerine 12 Eylül 1980 sabahı çöken sis onun da üzerine çöküyor yine bir darbeyle partisi kapatılıyor ve bir kez daha siyasetten hem de 10 yıl süreyle men ediliyordu. 1987’de yasak referandumla kalkarken bu kez en büyük muhalefeti bir başka üniversite arkadaşı Turgut Özal yapıyordu.

Ancak ne darbeler ne de üniversite arkadaşlarının sürekli karşısına çıkıp haksız engeller dayatması onu geriletmiyor aksine davasına olan inancı her geçen gün daha da büyüyordu. 1991’de Meclise yeniden bu sefer Refah Partisi altında giriyor ama artık muhalefet ya da iktidarın küçük ortağı olmaktansa iktidarın kendisi olmayı hedefliyordu. İşte bu hedefle ev ev, mahalle mahalle örgütlenen, ona o savaş sonrası Almanya’nın dirilişini hatırlatan disiplinli, inançlı ve değerli kadrolarıyla 1995 yılında seçimlerden 1. Parti olarak çıkmayı başarıyordu. Aslında ülkenin gelecek on yıllarına damga vuracak kadroları yetiştiriyor ve onun hareketi artık sıranın kendisine geldiğine inanıyordu. Ama yine olmuyordu, karşısına bu sefer Cumhurbaşkanı olarak çıkan Süleyman Demirel’in çabalarıyla 2. ve 3. Partiler olan Doğru Yol ve Anap iktidar olurken Hoca yine muhalefet sıralarında kalıyordu ama bu sefer milletin ona armağanı olan 158 vekilleydi ve sıranın geleceğine yürekten inanıyordu. Bu azınlık hükümeti ülke tarihinin o güne kadar ki en büyük ekonomik krizine yol açıp, 90’lı yılların kara deliğiyle ülkeyi bırakırken ülke de artık Başbakanlık koltuğunda Necmettin Erbakan oturuyordu. O günlerde gün gelecek bu ülkede her iki kişiden biri Milli Görüşçü olacak derken aslında bugünleri çok önceden işaret ediyordu. 2 yılı bulmasına izin verilmeyen iktidarında ülke ekonomik anlamda canlanıyor Hoca’da uzun zamandır hayalini kurduğu İslam Birliği için çabalıyordu. Ancak ülkede ona karşı olanlar boş durmuyor, bazen partililerin yaptığı aşırılıklar da onların elinde en tehlikeli yılanlara dönüşüp 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu toplantısında üstüne salınıyordu. Hoca bir kez daha pes etmiyordu. Medyada tüm kalemler ona yönelmiş, milletin oyuyla gelen seçilmiş diğer partiler demokrasiyi askerin süngüsünün emrine vermiş dahası demokrasinin çıktığı üniversitelerin önderliğinde sivil toplum hep bir ağızdan karşısında asker üniformasıyla yer tutmuştu. Önce dayandı ama bir süre sonra ülkenin böyle gidemeyeceğini darbenin geldiğini gördü ve 3 darbe görmüş bir lider olarak ana sütü kadar hak edilmiş alın teriyle kazanılmış koltuğunu bırakıyordu. Gidiyordu ama kendisi dönemese de 90’ların başında yetiştirdiği, kimilerine göre Milli Görüş’ün Altın Neslinin daha da güçlü döneceğini bilerek gidiyordu. Kaderin cilvesi ordu onun siyasi hayatına bir Şubat akşamı 28 Şubat akşamı kastetmişken, Azrail’den onun dünyadaki süresini tamamladığını bugünün bir gün öncesinde haber veriyordu. Dedim ya doğarken de, yaşarken de, ölürken de nükteleriyle dersler vermeye bayılıyordu. Refah Partisi kapatıldıktan sonra kısa dönemler haricinde siyasette tam anlamıyla bulunamadı. Önce Fazilet Partisi’ni kuran öğrencileri bu parti de kapatılınca ayrılık vaktinin geldiğini ilan ediyor, 2002’de Ak Parti ve Saadet Partisi olarak hareketi, gözü gibi büyüttüğü çocukları ayrı yollara yürüyen kardeşler olarak ortaya çıkıyorlardı. 27 Şubat 2011 günü vefat ettiğinde ülkede gerçekten her iki kişiden biri oyunu bu Milli Görüş doğumlu kardeşlere veriyor ve Hoca akranı olan hiçbir büyük siyasetçinin görmediği bir zaferle yolcu edilen bir Kumandan gibi son yolculuğuna ülkenin Başbakanı, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı’nın kolları üzerinde uğurlanıyordu.

Evet, işte böyle bir yaşam öyküsüydü Hoca’nın öyküsü. Asla vazgeçmeyen, her engel konduğunda eskisinden de daha büyük olmayı başararak geri dönen bir liderin öyküsüydü onun öyküsü. Anadolu’ya onun değerlerine, onun insanının başarabileceklerine olan inancın öyküsüydü onun öyküsü. 2000’li yıllardan sonra onun 60’larda hayalini kurduğu ve TOBB çatısı altında yüceltmeye çalıştığı Anadolu’nun müteşebbis ruhunun başarısını da görerek gidiyordu. Daha tohumken bin bir zorlukla çöllerde su bulunarak yetiştirdiği hareketinin nasıl bir Vaha olduğunu görerek gidiyordu. Bu yüzden onun vefatından sonra onu Osmanlı’nın kuruluşunda dörtnala atlarını süren, kendilerini düşünmeyen ama kendilerinden sonra buralara Osmanlı sancağının çekileceğini bilen akıncılara benzettim. Ve inanıyorum ki o akıncı bugün çekilen bayrakların çok daha ötesini dahi hayal etmişti. İşte bu yüzden birkaç yıldır nispeten gerilediği düşünülen Türkiye’nin bugünkü akıncılarına Hoca’ya bakarak, ona layık olmak hesabıyla silkinme ve dörtnala doğru giden bu ülkenin, bu topraklardan çıkan değerlerin seferini yüceltmeye çağırıyorum. Bu yüzden onu bir kez daha anmaya ve anlamaya çağırıyorum. Bu yüzden onu şükranla ve özlemle anıyorum. Rahat uyu Hocam. Bu ülke sen gibi bu ülkenin sevgisiyle coşmuş, düşünceleriyle, hareketleriyle kimi zaman karşında kimi zaman yanında olmuş şanlı akıncılarını asla mahcup etmeyecek, bu sefer bitmeyecektir.

Bilal ERTUĞRUL

28 Şubat 2012

01:41

Reklamlar

Read Full Post »