Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Savcılar’

SİNEK KÜÇÜKTÜR AMA MİDE BULANDIRIR…

2011 Yılında yapılan seçimlerden önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu dönemin Başbakanlık mevkiindeki son dönemi olacağını ve bu dönemin Ustalık Dönemi olarak adlandırılacağını belirtmişti. Ancak geçen 1 yıl ne yazık ki bu beklentinin uzağında kalındığına şahit olduk. Dışarıda Avrupa ve Amerika’nın ekonomik kriziyle bir türlü rayına oturmayan küresel ekonomiye bir de sınırlarımıza dayanan Arap Baharı sürecinde yaşanan çözümsüzlükler eklenince uluslar arası alanda hareket alanı daraldı ve bu anlamda Başbakan’ın pek de seçeneği olmadı. Ancak içerde Başbakan bir yandan hukuksal aksaklık ve işgüzarlıklardan yara aldı, diğer yanda ise kendi partisinin kadrolarında ya da başında bulunduğu yürütme kadrolarında yer alan kişiler ve yakınlarının olumsuz davranışlarıyla Ustalık Dönemi’nde en azından şimdilik beklentileri karşılayamadı. Bu yazıda son Hatay olayıyla beraber artık toplumsal vicdan üzerinde ciddi bir rahatsızlık yaratan bu hareketler ve bunlara karşı alınan, alınamayan önlemler üzerinde konuşmak istedim.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve onun önderliğindeki Ak Parti bugün itibariyle Türkiye tarihindeki en güçlü partiler arasında yerini almıştır. 10 yıllık iktidarın en azından Başbakan aktifken kesintisiz devam etme ihtimali yüksektir. İşte bu gerçeği gören Başbakan ve kurmayları 2011 seçimlerine hazırlanırken ortaya bir Ustalık Dönemi tezi koydular. Buna göre ilk dönemde ekonomik kriz, ikinci dönem de askeri vesayet karşısında verilen başarılı mücadeleler sonrası artık iktidarı tamamıyla elinde hisseden Başbakan’ın parti tüzüğüne göre son Başbakanlık dönemi onun için bir Ustalık dönemi olacaktı. Bu dönemde her alanda ilerleme ve geleceğin Türkiye’sinin inşasına geçilecekti. Ve belki de Başbakan bu yoğun tempoyla geçen 13 yılın ardından 2014’te Köşk’e Başkan ya da Cumhurbaşkanı unvanı ne olursa olsun dinlenmek ve siyaset üstü bir ülke lideri kimliğiyle çıkacaktı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Bu söylemle kastım Başbakan’ın Köşk’e çıkamayacağı değil, çünkü şu çok açık bir gerçek ki Başbakan istediği takdirde her an Köşk’e çıkar ama istediği şekilde mi çıkacak işte benim yara aldığını söylediğim yer tam da burası. Başbakan eğer Köşk’e ülke liderinden çok yine Ak Parti lideri olarak yani kendi öngördüğünü başaramayarak çıkarsa Ustalık Dönemi başarısız olmuş olacak ve ne yazık ki şu anda ona fırsat vermeden alt kademelerindekiler bunun için ellerinden geleni yapıyorlar.

Ustalık döneminde içerde yaşanan ve dolaylı olarak Başbakan’ın ulaşmak istediği siyaset ve parti üstü konuma zarar veren kişiler ve yaklaşımlarını, bu yaklaşımlara verilen ve verilmeyen tepkilere bakalım. Listenin başında hiç kuşkusuz İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin geliyor. İyi niyetli olması, partide çok sevilmesi ya da Başbakan’a yakın olması görev süresince yaptığı gafların koltuğunu elinden almasına engel olsa da Başbakan sonrası bir siyasi kariyer ya da halk da bir karşılığı kalmadı. Tanıyanların çok sevdiği ve bunu Ak Parti’li olsun olmasın söylediği Bakan ne çektiyse dilinden çekti. Ama Başbakan’ın güvendiği adamlarını basına ya da muhalefete yem etmeme ısrarı sonunda görevine devam etse de özellikle Kürt kökenli vatandaşlarda uyandırdığı hoşnutsuzluk uzun vadede Başbakan’ın bu kesimden aldığı desteği baltalayacak boyuta erişebilir.  Dahası “Oyna da beni ne kadar sevdiğini göreyim…” tarzı esprileri arttıkça ulusal anlamda da ciddi bir rahatsızlık uyandırmaya devam edecektir ve bunu yapacağını gösteren potansiyele de sahiptir.

Kabinede kitlesel tepki toplayan bir diğer isimse Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay. Özellikle İnönü Stadı yapımı konusunda Beşiktaş Camiasıyla sürekli uzlaşmaz tavır takınan, pek çok tarihi eser sular altında kalıp meralaştırılırken susan Bakan’ın ilk dönemlerinde estirdiği farklı renk havası artık kalmadı. Dahası eğer uzun vadede tiyatroların kapanması gibi olaylarda da fikir belirtmekten dahi kaçınırsa ona sempati duyan son kesimin de desteğini kaybedecek. Yani sözün özü Futbolun din ve dil kadar önemli ve karar verici olduğu bir ülkede Ak Parti hali hazırda Trabzonspor, Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarlarıyla vukuatlıyken bir de Beşiktaş’ı buraya çekme ısrarı, Başbakan’ın halka bu kadar yakın gelmesinde etken olan Futbol sevdası ve ilgisinin bundan sonra aynı alandan olumsuz etmen olarak dönmesine yol açabilir. Dahası sol kesimden sempati toplama amaçlı transferinin de bugün itibariyle partiye katkı vermediği düşünüldüğünde olası kabine değişikliğinde genç, çalışkan ve yıpranmamış bir isimle değişikliği hayırlı olacaktır.

Bu iki Bakan ve açıklamaları dışında Başbakan’ın yol haritasına zarar veren daha düşük rütbeli parti kurmayları da mevcuttur. Hakan Şükür ve aldığı maaşla yarattığı aleni haksızlık, bazı vekillerin dönemsel ve haddini aşan çıkışları, belediye başkanlarının abartıya kaçan uygulamaları, Konya Yunak’ta market sahibi tokatlayıp bunu da; “oruçtum, halkın seçtiği bir kişiye hakaret edildi ve dayanamadım” diye açıklayan Belediye Başkanı ve son olarak Hatay’da vekil oğlunun sebep olduğu rezaletlerin tamamı halkın vicdanında Başbakan ve hareketine mal edilmekte ve uzun vadeli amaca zarar vermektedir. Bunun yanında bu tarz hareketlerin medeni ülkeler gibi istifa ya da görevden alınma tarzı cezalarla cezalandırılması bir yana bir süre sonra övgüye mazhar kılınması da zamanı gelince olumsuzluklara yol açabilecek potansiyeldedir.

Başbakan’ın uzun vadeli parti üstü lider amacına sadece partisinden değil aynı zamanda başında olduğu yürütme kadrolarından da son iki yılda ciddi zararlar verildi. KPSS sınavlarında artık yapıldığı alenen belli olan ve partili partisiz herkesin inandığı kopya, soru paylaşma gibi eylemlerle bir anda ülkenin en güvenilir kurumunu güvenden yoksun bırakan Ösym Başkanı Ali Demir, cezaevlerinde artan huzursuzluğun simgesi haline gelen ve tam bir facia olan Pozantı Cezaevi’ndeki rezalete göz yuman ve terfi alan idareciler, Uludere’de 35 gencin ölümüyle sonuçlanan faciaya rağmen her hangi bir hesap vermekten uzak Genelkurmay ve askeri karar alıcılar, yargıda yıllardır süren ve artık inandırıcılığı kalmayan davalar, bu davaların Şike Davası’yla beraber simgesi haline gelen Savcı Mehmet Öz gibi savcıları ilk bakışta akla gelen isimler. Bu isimlerin verdiği zararlar toplumsal adalet duygusunu körelttiği için kanımca uzun vadede verecekleri zarar (eğer bu şekilde yerlerinde kalmaya devam ederlerse) çok daha büyük ve tahmin edilemez olabilir.

12 Haziran 2011 seçimlerinde Başbakan halkın da beklentisi paralelinde Ustalık Dönemi sözüyle meydanlara indi ve halk da %50 gibi tarihi bir destekle bu işe onay verdi. Başbakan bu dönemi istediği şekilde geçirse Cumhurbaşkanı veya Başkan olduğu an parti ve siyaset üstü bir ülke lideri haline gelecekti. Ancak dışarıda kontrol edemeyeceği içerde kontrol edebileceği ama adamlarına kolay kıyamaması ve onları basın ya da muhalefete yem etmemek için hatalarını sineye çekmesi dolayısıyla kontrol etmediği gelişmeler bu amaca ciddi bir zarar verdi. Sonuç olarak Başbakan bugün halen partisinin yani % 50’nin lideri olarak görülüyor. Ama amaç Başkanlık ya da çok güçlü bir cumhurbaşkanlığı ve güçlü Türkiye’yse bana göre bundan çok daha fazlası gerekiyor…

Bilal ERTUĞRUL

28 Temmuz 2012

12:16

Reklamlar

Read Full Post »

GERGİN SİYASİ ORTAM ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ – 1

Bir süredir çeşitli yolculuklar ve kısa süreli rahatsızlığım sebebiyle sizlerden uzak kaldım. Yazılarıma devam edemediğim arada Türkiye iç gündemi neredeyse Başkanlık Seçimi’yle uğraşan Amerikan Kamuoyu kadar gergin ve hararetliydi. Önce 2011’in son günlerinde yaşanan Uludere Katliamı’yla vicdan sahibi vatandaşlarımızın yüreği yandı. Ancak bu yürek yangını ne yazık ki belli çevrelerce kullanılmaya çalışıldı ve siyasi tartışma eksenine çekildi. Ben bu konuya bu yazımda yer vermeyeceğim. Çünkü masum siviller nerede ve hangi koşullar altında olursa olsun öldürülüyorsa ve bu ölümde cellat devlet eli oluyorsa ben buna Katliam derim ve bu katliamları da siyaset üstü görürüm. Bu siyaset üstü gördüğüm konudaki fikirlerimi sürecin gelişimiyle beraber gelecek yazılarımda aktaracağım. Bu olay sonrası gerçekleşen eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un Tutuklanması siyasi olmayabilirdi ama hükümete karşı darbe suçlamasıyla gözaltına alınmış olması konuyu doğal olarak siyasi yapar. Bu olayın etkisi geçmeden Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun adli sürece müdahale kapsamında dokunulmazlığının kaldırılması istemi gündeme bomba gibi düştü. İşte bu iki olay bugünkü yazımında temelini oluşturmaktadır. Şimdi fikirlerimi paylaşayım…

İlk olarak eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasına değinelim. Orgeneral İlker Başbuğ Genelkurmay Başkanlığı yaptığı dönemde beğendiğim bir isim olmuştu. Çünkü henüz görev başına gelmeden şahin general, hükümetle kavgaya tutuşacak tarzı anti-demokratik beklentiler zirve yapmışken Türkiye’de askerin siyasi zeminden ayrılışının yavaş ama tutarlı bir şekilde gerçekleştiği döneme imza attı. Başbuğ’un tutuklanmasına verilen tepkileri incelediğimizde ideolojik sınırlar içerisine hapsolmuş adalet ve yargı anlayışının tehlikeleri de son dönemdeki pek çok olayda olduğu gibi yüzümüze çarptı. Bazı kesimler gerekçeye, şekle ya da Başbuğ’un kendisini nasıl savunduğuna bakmadan bir bayram havası estirdi. Çünkü Türkiye’de ilk kez sivil bir yönetim döneminde eski bir genelkurmay başkanı tutuklanmıştı. Bu ileri demokrasi ya da adil düzen için mükemmel bir adımdı. Kanımca en tehlikeli kesim bu grupta yer alanlar olmuştur. Çünkü bu grubun düşünce şekli yıllar öncesinde Başbakan’ı hapse atan zihniyetin bir yobazı içeri tıkma olarak adlandırdıkları hukuksuz, adaletsiz eylemlerine sevincinden öteye gitmiyordu. O günlerin mazlumu Recep Tayyip Erdoğan’ın bu ülkede Başbakanlığa uzanan serüveninde o gözaltı ve haksızlığın etkisi bugün o sevinci, 28 Şubat sevincini yaşayanların kursağındadır. Ve ne yazık ki bugün bazı gözaltı ya da tutuklanmalara, henüz kişinin hükmü kesinleşmeden delicesine sevinenlerin de yarın kursakları bir adalet sancısıyla dolacaktır.

Bu ilk grubun tam karşısında bir de tutuklamaya tamamen karşı, asla inanamayan ya da aslında inanmak istemeyen askeri ve onun üzerinde simgeleştirdiği değerlerinin yıkılışına isyan eden bir kitle var. Bu kitle de bana son dönemlerde her feryadında Kabe’de putlar yıkılırken çıldıran, tüm dünyalarının da o putlarla beraber yıkıldığını hisseden Mekkeli Müşrikleri hatırlatıyor. Onlarda putların yıkılmazlığına inanmış, o putlardan aldıkları gazla Müslümanların ilk dönemlerinde her türlü işkenceyi yapmışlardı. Ancak günü geldiğinde putların yıkılması bile onları daldıkları rüyadan uyandıramamıştı. Ne yazık ki uzunca süre halkın haklı adalet isteğinin karşısında duran, halka rağmen halkçı olduklarını iddia edecek kadar ileri giden bu grup da ne yazık ki Başbuğ’un tutuklanmasına at gözlükleriyle baktı. Sebepler, suçlamalar dikkate alınmadan direkt karşı çıkmanın bundan başka izahı yoktur.

Bir de bu tarz siyaset zeminli hukuki konularda orta grup olarak kalan 3. Bir grubumuz var. Bu grup vicdan sahibi, hukuka inanan insanlardan oluşmakta ve bu tarz konularda en tarafsız grup olarak ortaya çıkmaktadır. Bu grubun bu davada üzerinde durduğu nokta ise yargılama mercii oldu. Direkt olarak eski bir genelkurmay başkanının kaçma ihtimali bulunmadığını söylemekten çekinen, bunun yerine onun tutuksuz yargılanmasını anayasa mahkemesinde yapılacak bir yargılamayla sağlanacağını düşünen bu grubun daha cesur olması ise umudumdur.

Benim bu konudaki şahsi fikrime gelince hukukçu olmadığımdan sadece vicdani fikirlerimi belirtebilirim. Öncelikle yargılama yeri konusunda fikrim net. Ne Anayasa Mahkemesi ne de Özel Yetkili Mahkeme. Çünkü benim adalet anlayışımda anayasa mahkemesi yargının üzerinde oluşturulmuş yapay bir kurumdur ve bırakın belli davaların yargısal adresi olmasını, yasaları denetleme yetkisinin dahi olmadığını düşünmekteyim. Ve tam demokratik bir ülkede anayasa mahkemesinin varlığının da abesle iştigal olduğunu düşünmekteyim. Özel yetkili mahkemeler de yine hukuk dışı kurumlardır ve eski devlet güvenlik mahkemeleri gibi yargıda yasama ve yürütmenin hakimiyetini sağlama ya da kuvvetler ayrılığını yani demokrasinin özünü yok etmekten başka her hangi bir anlam ifade etmemektedir. Bu yüzden anayasa mahkemesi gibi tam demokratik bir ülkede onların da yeri olmadığını düşünüyorum. Ben bu davanın normal ceza mahkemelerinde görülmesinin yeterli olduğunu düşünmekteyim. Tutuklanma olayına karşı da fikrim net: İlker Başbuğ’un tutuklanması da sadece hukukun yok olmaya yüz tuttuğu, tutukluluk haliyle hüküm giydirildiği ve her geçen gün halkın vicdanen adalete olan güvenini kaybetmesine sebep olan sürecin son adımıdır. Türkiye’de artık tutuklamak o kadar kolay, hüküm vermek o kadar zor ki belki de bu bizim adaletimizi dünyanın en kötü adalet sistemlerinden birisi haline getiriyor. Başbuğ’un tutuklanmasında benzer birkaç tutuklanma olayında olduğu gibi daha önce bu tarz tutuklamalara tepki vermeyenlerin ortaya çıkması da trajikomiktir. Dün birilerinin canını yakan yanlış düzen bugün kendi canlarını yakınca isyan edenler ne yazık ki dünkü hatalarının bedelini ödemektedir. Ama en acısı dün canı yananların bugün can yakarken, kısasa kısas diyerek konuyu geçiştirmeleri ve adaletsiz Türkiye sarmalını yarınlara çok daha büyük bir tehdit olarak bırakmalarıdır. Benim şahsi kanaatim başlangıçta da belirttiğim gibi İlker Başbuğ’un darbe yapma niyeti taşımadığı ve ona yöneltilen suçlamaların yersiz olduğudur. Dahası konu internet andıcı ve darbe olduğunda kendi döneminde sitelerin çoğunu kapattığı yine iddianamede yer alan Başbuğ içerdeyken, bu sitelerin zirve yaptığı, E-Muhtıra sahibi, Şemdinli’de ki Kırtasiye Baskınının arkasında mahkemede sadece adının geçmesiyle dönemin savcısının işine hem de bu demokrasi sevdalısı iktidar döneminde son verilmesini sağlayan, süper arabasıyla Kadıköy’de dolaşan Yaşar Büyükanıt dışarıdaysa ben bu adalete inanamam. Kimse de bu halkın ne bu ve benzeri davalara ne de hukukun halen bu ülkede var olduğuna inanmasını beklemesin…

Not: Kemal Kılıçdaroğlu’nun hakkında fezleke hazırlanması ve genel olarak Türk Adalet Sistemi üzerine düşüncelerimi devam yazılarında aktaracağım…

Bilal ERTUĞRUL

11 Ocak 2012

13:10

Read Full Post »