Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Schumpeter’

PİYASALAR NEYİN KAFASINI YAŞIYOR…

Dün dünya borsaları yeşile boyandı. Neredeyse istisnasız tüm borsalar uçarken dünya piyasalarında olumlu rüzgârı bırakın kasırga var gibiydi. Ama bu fırtına ne kadar sebepli ve sağlamdı, ne kadar sürebilirdi; işte belki de en önemlisi buydu. Kanımca bu ve bundan sonra olacak böyle küçük ralliler küçük yatırımcıların yutulmasından yani piyasanın büyük oyuncularının krizde dahi kazanmasından başka bir şeye yol açmayacaktır. Neden mi? Açıklayalım…

Öncelikle artık gerçekçi olalım Avrupa’da liderlerin buluşup, haircut veya benzeri operasyonlarla, Avrupa Kurtarma Fonu’na müdahalelerle çözebileceklerinden çok daha sistemik bir krizle karşı karşıyayız. Ancak politika yapıcılar da bu krizin farkında değil piyasalar da. Avrupa Birliği ya da daha özelde 17 ülkenin oluşturduğu Euro Bölgesi bugün acilen sistemik dönüşüm paketi açıklamalıdır. Bu paket öncelikle Maastricht Kriterleri ve üye ülkelerin bugün bu kriterlere ne kadar uyup uymadıklarının denetimiyle başlamalı. Bu kriterlere üyen ülkeler bu çizgilerini sürdürmeleri durumunda sıkıntı yaşamayacaklarını biliyorlar.

Peki ya uymayan ülkeler? Hatta bu kriterlerin yok oluş olarak gösterdiği noktayı da aşmış ülkeler, onlar ne yapacaklar? İşte sistemik kriz dediğim nokta burasıdır. Avrupa Birliği üyeliği de, Euro Bölgesi üyeliği de tüm ülkelerin onayı olmadan bırakın kaldırılması, dondurulması bile mümkün olmayan haklardır. Bu durumda krizde olan, yıllarca sistem dışında gidip bugün batış noktasına gelen Yunanistan, İtalya gibi ülkelerin olası dışa atılmaları için kendi rızaları istenecek. Bu ülkeler ise biz çıkmayız diye bağırıyorlar. Çünkü birlik dışında faiz ne olursa olsun borçlanamayacaklarını, borçlanmadan batacaklarını ve bir batıştan sonra Türkiye 2001 gibi bir başarı hikâyesi yazacak insani ve fiziki sermayeye sahip olmadıklarını biliyorlar. Zaten bugün Euro da olmalarına rağmen bunları yapamadıklarından batıyorlar. Çünkü onlar da bir tıkanma noktalarına geldiklerini biliyorlar. Peki, onlar bir şey yapmayacaksa Avrupa Birliği ne yapabilir? Açıklayalım…

Öncelikle Birlik; ilk liderler toplantısında komisyonun hazırlayacağı bir yönetmelikle bahsettiğim Maastricht Kriterleri, gerekirse yeniden düzenlenmesinden ve uygulanmasından, denetiminden sorumlu birlik üstü yetkiye sahip bir üst kurul oluşturulmalıdır. Bu kuruluşun alacağı kararlar AB hukukunda Birincil Kaynak olarak kabul edilmeli yani esas alınarak iç hukuklara ve kamuoylarına “efendim şunlar hatalarınız, şunlar da çözümleri yapar mısınız acaba” denmeyecek. Zaten ulus üstü topluluk hukuku olan AB hukuku buna uygun. Madem bu ülkeler kendileri çıkmıyor ve sistemdeyken de gerekeni yapmıyor o zaman onların da üstünde bir yapı sistemik krizi en azından durdurur. Bu kurulun ikinci amacı ayrı merkez bankaları ve ayrı mali politikaları bitirmek ve tek bir mali sisteme ulaşmak olmalıdır. Bu kurul dünyada da uluslar üstü denetleyici ve düzenleyici kuruluşların yolunu açar, böylece bundan sonra bugünkü sistemde artık her gün karşılaşabileceğimizin açıkça görüldüğü krizlerde sıradanlıktan istisnai hale getirilir. Yani AB’nin bugün yaşadığı sistemik kriz aşıldığında dünyanın yaşadığı sistemik krizin aşılması da kolaylaşacaktır. Ancak bugün ne yazık ki böyle olmadığını görüyoruz. Umarız AB bu yapıyı kurar ve bu krizi geçici tedbirlerle çözme çabası yerine daha kalıcı ve yapıcı çözümlere yönelir.

Avrupa’da sistemik krizin bir başka yönü de kapitalist sistemin resesyon döneminin gelmesidir. Kapitalist sistem artık yenilenme ve innovasyonla ihtiyaç duyacak kadar yıpranmıştır ve yaratıcı bir yıkımla bize Schumpeter’i andırmaktadır. Ama Avrupa ne bunu anlayacak kapasitede ne de başaracak güç ve azimdedir. Bu konuya gelecek yazılarımda daha detaylı bir konuda açıklama getireceğim.

Avrupa Birliği merkezli küresel ekonomik kriz tamamen Avrupa Birliği’nin yapısal uyumsuzluğunun bir sonucudur. Aynı zamanda bu kriz dünyada piyasalar üstü düzenleme ve denetleme ihtiyacını bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Ancak alınan önlemler, alınmaya çalışılanlar bu krizin sistematik olduğu gerçeği görmezden gelinerek alınıyor gibi durmaktadır. Acilen bu yoldan çıkılmalı ve yukarda bahsettiğim kurul oluşturulmalı. Aksi takdirde daha çok haircut ve genişleme paketleri, çok kriz görür ve işin kötüsü bir gün bunlara alışınca yok oluşu başlatırız.

Bilal ERTUĞRUL

1 Aralık 2011

16:19

Reklamlar

Read Full Post »

Kurama diğer önemli bir katkı J. Schumpeter’e aittir. Yazarın analizi, yatırımların (Keynes gibi bir ayağı tasarrufların üzerindedir) ve buluşlardan kesin olarak ayırdığı “yenilik” sürecinin üzerinde yoğunlaşmıştır: Yenilik, buluşun sanayide uygulanabilir hale gelmesidir ve bu, buluştan uzun bir süre sonra da gerçekleşebilir. Schumpeter’e göre, girişimcilerin ve yatırımların yardımı ile ekonomiyi iki dönem arasında gidip gelen bir devre olmaktan çıkarıp iktisadi evrim’in sürecine sokan şey yeniliktir. Yenilikler, yığınlar halinde ortaya çıkarlar ve devreyi kredilerin yardımı ile kırıp dışarı çıkmayı başaran ve anahtar rol oynayan girişimcilerden başlayarak yayılırlar. Kâr yaratan yeniliklerin uygulanması ve yayılması, genişleme dönemine tekabül eder. Ama yeniliğin yenilik olmaktan çıkıp genelleşmesi ile beraber kâr ufukları yok olur. Kriz ve daha sonra da bunalım ortaya çıkar.

Schmpeter’in konjonktür dalgaları modelinde, iktisadi istikrarsızlık para-kredi düzeninin işleyişine bağlansa da, sistemin ayırıcı niteliği olan girişimci sınıf ön plana çıkar. Bu sınıfın, Marx’ı hatırlatan biçimde, teknik yenilikleri uygulayarak ekonominin gelişmesini sağladığı süreçte, istikrarsızlık da doğar. Ne var ki, Marx, kapitalizmin istikrarsızlığının, sonunda çöküşünü hazırlayacağına inandığı halde, Schmpeter’de, depresyon dönemi, sistemin sağlığı için gerekli tasfiyenin olduğu dönemdir.

Schumpeter’in temel ilgi alanı kapitalist endüstriyel toplumun gelişme sorunudur. Schumpeter, bu gelişme sorununu ele alırken, kendi kendini yenileyen statik bir akım tablosu yerine dinamik bir gelişme modeline yoğunlaşmıştır. Gelişmeyi denge çizgisinin aşılması ve yeni bir denge çizgisine yönelmek olarak tanımlayan Schumpeter’ göre, bunu başarabilecek olan tek faktör vardır ki o da girişimcidir. Schumpeter’in yaklaşımları ile ayrı bir önem kazanan girişimci, üretim faktörlerinin içeriğinde yenilik (inovasyon) yaparak (statik ve atıl) girişimcileri de harekete geçirmektedir. Diğer bir ifadeyle, yeniliklere öncülük edenler dinamik girişimcilerdir. Üretim tekniğine ve içeriğine hemen uygulanabilecek olan yenilikler, üretim faktörlerinin bileşimine değişiklik getiren ve bu sayede girişimci kârını arttıran faaliyetler olarak tamamlanmaktadır. Schumpeter ünlü eseri Business Cylcles’da yeniliği özetle, üretim fonksiyonunda değişiklik olarak tanımlamaktadır. Yenilik konusundaki düşüncelerini, 1942 yılında kaleme aldığı Capitalism, Socialism and Democracy adlı eserinde yaratıcı yıkım yaklaşımı çerçevesinde ele alan Schumpeter’in yaratıcı yıkım tezine Marx’ın artı değer kuramı kaynaklık etmiştir. Schumpeter’e göre,

“…kapitalist mekanizmayı çalıştıran ve çalışmasını devam ettiren; yeni tüketim maddeleri, yeni üretim metotları, yeni ulaşım metotları, yeni pazarlar, yeni endüstriyel örgütlenme tipleri, çeşitleridir ve bütün bunlar kapitalist teşebbüs tarafından yaratılmışlardır…. Yeni milli pazarların veya dış piyasaların açılması; el sanatları atölyelerinden, yoğun ve büyük işletmelere geçiş, kapitalist sistemi durmadan, yorulmadan içinden bir ihtilal, yenilenme havasında tutmakta; bütün bu elemanlar gene devamlı olarak eski faktörleri yok etmekte, yenilerini yaratmaktadır. Bu ‘Yaratıcı Yıkım Gelişimi’ kapitalizmin esas temeldir; ister istemez her kapitalist teşebbüs er geç bu gelişime ayak uydurmak zorundadır…”

Yaratıcı Yıkım yaklaşımına göre, yenilik yapmayan, yenilikçi ol(a)mayan girişimci özelinde firmaların ve ekonomilerin rekabetçi gücü azalmaktadır. Schumpeter’e göre yenilikler (1) tüketicinin tanımadığı yeni bir malın veya kalitenin üretimi, (2) yeni bir üretim metodunun uygulanması, (3) yeni bir piyasanın açılması, (4) yeni hammadde ve yarı mamul kaynaklarının elde edilmesi ve (5) yeni bir organizasyonun gerçekleştirilmesi olmak üzere beş noktada ortaya çıkmaktadır.

Schumpeter ve Hayek’in temel iktisadi kriz yaklaşımlarını böyle inceledikten sonra son krizleri hangisinin modelinin daha iyi açıkladığına dair fikrimi de belirtmek isterim. Kanımca 2009 Amerika krizinde Hayek haklıydı. ABD’de gelişen finansal piyasalar ve dünyada yaratılan karşılıksız para miktarının yani balonun önemli bir bölümünün bu ülkede olmasının kriz üzerindeki etkisi açıktır. Yani Hayek’in dediği gibi karşılıksız mal olarak para artmış ve arz – talep dengesi yani iktisadın en eski yasalarından Walras Kanunu ihlal edildiği an piyasa tekrar kendisini dengeye getirir. Bunun adına biz kriz deriz o depresyon der. Ama açıkça kapitalist düzen için bunun bir yok oluş dönemi olmayacağını belirtir.

Schumpeter ise yeniliğin, girişimciliğin durmasıyla piyasaların kriz üzerinden kapitalizmi yeniden güçlendirdiğini iddia eder. Ben bunu doğumda kendisi ölürken çocuğunu doğurmayı başaran anneye benzetirim. Anne acı çeker, bu krizdir yani ölümle sonuçlanan yıkım; ama yeni doğan çocuk yaratıcı bir yıkımı müjdeler. O tekrar kapitalizme büyüme, hatta eskisinden daha öne geçme şansını verir. Marx annenin ölümüyle kapitalizmin öleceğini sanırken, Schumpeter hem de dünyanın gördüğü ilk global krizden sonra dahi bu krizlerin yaratıcılık eksikliğinden kaynaklanışını; kapitalist düşünceyi bir nevi evrim yoluyla yenileyeceğini ve daha güçlü döndüreceğini bilmiştir. Her ne kadar Avrupa krizi yoğun borç dikkate alınırsa Hayek Kriz modeline benzese de Avrupa’nın son 30 yıldır marka çıkaramadığını, girişimciliğin bitmek üzere olduğu dikkate alındığında asıl sebebin bu yenileyememe olduğu görülmektedir. Bu bakımdan da bence Avrupa Krizi Schumpeter’in modeliyle daha iyi açıklanabilir.

Bilal ERTUĞRUL

21.11.2011

13:47

Read Full Post »

2009 Amerika ve 2011 Avrupa Merkezli global krizlerde pek çok şey tartışıldı. Sonunda iktisatçılar bizatihi ülkelerin başına getirildi. Ama belki de bu süreçte en acı olan iktisatın literatürü iyi incelenmedi. Çünkü iyi incelense herkesin karşısına Schumpeter ve Hayek çıkacaktı. Evet Keynes iktisatın krallığına yükselirken, 1929 Buhranını çağlarında anlaşılamayacak boyutta açıklayan bu iki adamı bilmeden iktisatta kriz anlaşılamaz. Şimdi isterseniz bu adamlar ne demişler bir bakalım…

Kriz kuramları ile ilgili çalışmaların kökeni her ne kadar 1800’lü yıllara dayansa da o dönem için, bugün bildiğimiz anlamda finansal krizlerden söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, başlangıçta kriz kuramları çoğunlukla reel iktisadi krizleri açıklamaya dönük olarak geliştirilmiştir. Diğer taraftan, 1940’ların başından itibaren büyük ölçüde II. Dünya Savaşı hazırlıklarına bağlı olarak savaş sanayii öncülüğünde ve ABD merkezli yaşanan iktisadi canlanma, 1947-48’lerden itibaren birçok OECD ülkesini de içine alacak şekilde genişlemiş ve bu büyüme konjonktürü 1970’lerin başına kadar nerede ise kesintisiz devam etmiştir. Bu büyüme konjonktürüne mukabil, kriz kuramları tartışmalarında doğal olarak bir duraklama dönemi yaşanmıştır. Ancak 1970’lerin başında Bretton Woods (BW) sisteminin yıkılması ve yaşanan petrol şoklarının da etkisiyle konjonktür tekrar yön değiştirmiş ve buna paralel olarak kriz kuramları tartışmaları yeniden alevlenmiştir. Şu farkla ki, 1970’lerde uluslararası finansal küreselleşme faaliyetlerinin yoğunluk kazanmasıyla birlikte birçok gelişmekte olan ve gelişmiş ülkede finansal krizler yaşanmaya başlamıştır. 1980 ve sonrası dönemde yaşanan krizler, az veya çok farklılıklar gösterseler de ana karakteristiklerini para krizleri oluşturmuştur. 1929 krizinden sonra ortaya çıkan en önemli 3 kriz ekonomisti Hayek, Keynes ve Schumpeter’dir.

Hayek’ e göre krizlerin asıl nedeni, ekonominin sanayi yapısının toplumun tasarruf planları ile uyuşmamasından doğar. Hayek’in analizi, kendi içinde istikrarlı bir piyasa ekonomisini ifade eder. Piyasanın işleyişi sistematik bir şekilde bozulmadığı takdirde, fiyatlar bilgi iletme fonksiyonları ile tüketim yapısını sanayi yapısına uydurmayı garanti eder. Ekonominin dengesini bozucu etkiler, bankacılık sektöründe yaratılan kredi artışları, Keynesyen iktisat politikalarıgibi piyasanın işleyişini bozan, daha açıkçası, fiyatların yanlışbilgiler iletmelerine yol açan, piyasaya dışsal olan etkilerdir. Bireylerin gönüllü tasarruflarının ötesinde bankacılık sektöründe yaratılan krediler aracılığıyla girişilen büyüme süreci, ancak kredilerin artmasıdevam ettiği sürece sürebilir. Bu bir enflasyonist büyüme sürecidir. Cebri tasarrufla girişilen bu yatırım süreci, gerçek tasarrufların üzerinde bir sermaye birikimine yol açar: Sermayenin yanlış yönlendirilmesi. Ancak bir süre sonra ya bankacılık kesiminde faizlerin yükselmesi ya da faktör fiyatlarının yükselmesi sonucu kârsız bir sermaye yapısı ortaya çıkacak ve hem sermaye değersizleşmesi hem de büyük bir gayri iradi işsizlik doğacaktır. Keynes’in tezi ise kapitalist piyasa sisteminin kendi haline bırakıldığında sık sık büyük miktarlarda işsizlik şeklinde krizlerin doğacağını ileri sürer, yani kriz kapitalist piyasa sisteminde içseldir.

Hayek’e göre konjonktür dalgalarının ortaya çıkması için gerekli ve yeterli şart, para hacminin elastik olmasıdır. Böylece iktisadi dalgalanmaların çıkış nedenini, bankacılık ve kredi sistemine bağlamıştır. Kısaca para miktarındaki değişmeler, nispi fiyatların ve üretim yapısındaki değişmelerin temel sorumlusudur. Bu bağlamda, Hayek 1920-30’larda karşılaştıkları kriz olgusunu şöyle açıklamaktadır: Tipik olarak bankaların kredi hacminde artış şeklinde görülen para arzındaki genişleme, parasal faiz haddini denge seviyesinin altına düşürür. Yatırımlar canlanır. Üretim kaynakları tüketim malları kesiminden sermaye malları üreten kesimlere kayar; sermaye malları üretimi artar. Sermaye mallarına yapılan harcamaların artması nedeniyle bir süre sonra faktör gelirleri artarak tüketim mallarının taleplerini ve dolayısıyla fiyatlarını artırır. Söz konusu bu fiyat artışları kaynak dağılımı sürecini tekrar tersine çevirerek krize yol açar; kullanılmayan üretilmiş sermaye malları fazlalığı ortaya çıkar. Hayek’e göre işsizliği azaltmak için para arzı artışı ile talep yaratılması, her şeyi daha kötü yapar: Para arzı artışıyla bir yandan enflasyon körüklenirken, diğer yandan sözünü ettiğimiz kendiliğinden tersine dönen süreç hızlandırılır ve işsizlik daha da artar. 1970’lerde stagflasyon olarak adlandırılan işsizlik içinde enflasyon olgusu ortaya çıkar.

Hayek’in yukarıdaki tezi tam istihdam gibi dönemin gerçeğine uymayan ve 1930’lardaki krize pek de cevap veremeyen bir yapı sergilemektedir. Bunun üzerine Hayek, “Ricardo Etkisi” kavramı ile de anılan yeni bir tez sunmuştur. Hayek iki model arasındaki farklılık konusunda görüşünü “aynı eğilimlerin farklı ve daha gerçekçi varsayımlarla gösterilmesi” şeklinde ifade etmektedir. Hayek’e göre bir denge durumundan başlamak ve bundan hareketle konjonktür dalgalarının nasıl yaratılabileceğini göstermek önemli ve doğru bir yaklaşımdır. Fakat bu analize, bir kere böyle bir konjonktürel dalgalanma başladığında, iktisadi sistem dengeye varmaksızın bu dalgalanmaların nasıl olup da kendi kendini ürettiğinin açıklanmasının da eklenmesi gerekir. Bu nedenle Hayek, ikinci modelindeki analizine emek ve hammadde gibi üretim faktörlerinin önemli ölçüde işsizlik içinde bulunduğu depresyon dönemi ile başlar. Hayek bu modelde konjonktürel düşüşün ve krizin parasal değişmeler gerekmeksizin yalnızca reel faktörlerce yaratılabileceğini göstermek istemiştir.

Not: Yazının devamında Schumpeter, Kriz Yaklaşımı ve Son Krizleri Açıklamada Hayek önerisiyle kıyaslaması yapılacaktır…

Bilal ERTUĞRUL

21.11.2011

13:27

Read Full Post »