Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Seçimleri’

YENİ BİR AVRUPA…

YENİ BİR AVRUPA…

Dün yani 6 Mayıs 2012 Pazar günü bana göre 21. Yüzyıl Avrupa’sının şekillendiği günlerden birisi olarak tarihteki yerini aldı. 6 ülkede yapılan seçimlerde Avrupa’nın 2. Dünya Savaşı sonrası yaşadığı en büyük krizin, ekonomik krizin, siyasi yelpaze üzerindeki etkileri artık kesinleşmiş oldu. Kesinleşmiş oldu diyorum çünkü krizin Avrupa siyasi yelpazesinde yaptığı değişimi zaten hali hazırda 10 ülkenin liderlerinin değişmesiyle görmüştük. Ancak dün birliğin ve kıtanın en etkili iki liderinden birisi olan Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin de koltuğunu kaybetmesiyle Yeni Bir Avrupa ile karşılaşacağımız çok açık bir şekilde ortaya çıktı. Peki, bu yeni Avrupa’nın temel özellikleri, sorunları neler ve bunlar önümüzdeki dönemi nasıl etkiler? Bugün bunlara değineceğim.

2007 yılında ABD’de ilk belirtileri görülen 2008 ve 2009’da küresel boyuta taşınan ekonomik kriz 2010 yılında artık aşılmış görülüyordu. Ancak Avrupa Birliği’nin özellikle Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerinin zayıf ekonomik yapıları ortaya çıkınca Avrupa yeni bir krizle boğuşmak zorunda kaldı. Bu krizden önce kıta siyasetine bakıldığında İngiltere ve İspanya’da sol, Almanya, Fransa ve İtalya’da ise sağ partiler iktidardaydı. Dahası uzun yıllardır pek çok ülkede iki güçlü parti kök salmış iktidar tek parti iktidarı olarak aralarında dolaşmıştı. Aşırı milliyetçi, komünist ya da aşırı sol partiler meclislere girmekte zorlanıyor, Yeşiller Hareketi artan Çevre duyarlılığıyla beraber her biri tarihi ideolojileri temsil eden bu partilerin önünde yer alıyordu. Yani Avrupa tahmin edilebilir, ideolojik hareketlerin ölüm aşamasına geldiği bir siyasi tablo mevcuttu. Ancak kriz sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı ve nitekim olmadı.

Genelde dünyanın neresinde olursa olsun bir ekonomik krizden sonra dış kaynaklardan borçlanma ihtiyacı doğar ve bu ihtiyaç temelde IMF tarafından karşılanır. Ancak IMF bu paraları babasının hayrına değil de ilk yıllarında çok can yakıcı olan, işsizlik ya da büyüme kaygısı taşımayan, ancak o ülkede bir daha kriz çıkmasını engelleyeceğini düşündüğü önlemlerin alınması karşılığında verir. Tabii büyüme durup, işsizlik artınca bu anlaşmalar sorgulanır ve halkta ciddi bir muhalefet oluşur. Bu muhalefetin ilk göstergesi iktidarda olan parti ya da partilerin ilk seçimde iktidarı kaybetmesidir. Bunun nerdeyse hiç istisnası yoktur. O partiler liderde değiştirse tüm teşkilatlarını da değiştirse kriz çıkartan ve o krizin ilk anlaşmalarını yapan parti olarak affedilmezler. Örneğin Türkiye’de 2001 krizinden sonra mecliste grubu bulunan 5 partinin tamamı baraj altında kalmış, iktidar 9 aydır kurulmuş olan Ak Parti’ye, muhalefette bir önceki seçimde tarihinde ilk kez baraj altı kalmış olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne verilmiştir. Yani halk değişim isteğini sandıkta göstermiş ve kendisine göre suçluları cezalandırmıştır.

 Halihazırda oluşmuş muhalefet biraz da öfkeye dönüşünce yine ilk seçimlerde bu öfkeye hitap edebilen milliyetçi ve aşırı sol partiler ciddi sıçramalar yaparlar. Bu sıçramaların da etkisiyle meclislere daha çok parti girer, koalisyon hükümetleri oluşur, meclisteki büyük partiler ciddi oy kaybına uğrar. Bunun belki de yegane istisnası Türkiye’de olmuştur. Kriz sonrası muhafazakar demokrat olarak kendisini tanımlayan Ak Parti iktidarı hem de tek başına ele geçirmiştir. Ancak Türkiye’de Milliyetçi Hareket Partisi bir önceki dönemde iktidardadır ve aşırı sol için bir yaşam alanı mevcut değildir. Dahası bahsettiğim ülkelerde genelde tek başına iktidar gelenekleri varken biz de 89 sonrası koalisyon geleneği oluşmuştur ve darbe ardılı dönemler hariç Menderes sonrası ilk tek başına iktidar Ak Parti olmuştur. Neyse konuyu dağıtmadan krizler sonrasında ölmüş denilen ideolojik partiler güçlenir ve meclislerde temsil edilmeye başlarlar. Avrupa’da da olan budur ve bu tablodan Yeni Bir Avrupa çıkmıştır.

Yeni Avrupa’nın temel özelliklerini de ortaya koymak kanımca mümkündür. 90’lı yıllardan sonra Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle beraber Doğu Avrupa’da kalan kardeşlerin birliğe dahil edilmesiyle yaşanan genişleme sürecinde 2004 yılında yapılan 10 ülkeli en ciddi aşamadan sonra belli eleştiriler dile getirilmeye başlanmıştı. Kriz öncesi başlayan tartışmalar krizle beraber güçlendi ve kanımca Avrupa Birliği belli bir süre genişlemeye ara vermek zorunda kalacak. Genişlemenin yanında bütünleşmede anayasal görev görecek Lizbon Anlaşması’nın bazı ülkelerde red edilmesiyle zaten ciddi bir darbe almıştı, kriz sürecinde özellikle Almanya ve Fransa’dan çıkan programlara diğer üyelerde artan tepki bütünleşmenin de bir süre için ciddi sorunlar yaşadığını ve unutulması gerektiğini gösteriyor. Bunların yanında Euro üyesi ülkelerin krizden ciddi derecede pay almasıyla Euro’nun popülaritesi iyiden iyiye azaldı. Daha bundan birkaç yıl önce gelecekte dünyanın yegane para birimi olması beklenen Euro’nun etkinliği kanımca ona karşı olan milliyetçi partilerin meclislerde yer almasıyla azalacak ve kim bilir belki Avrupa Ekonomik Krizi uzarsa hayatta kalma gerekliliği bile günü gelince tartışmaya açılacak. Sol partilerin meclislerde yer bulmasıyla artık Avrupa Merkez Bankası fonlamalı, Almanya merkezli kemer sıkma, devletleri küçültme politikalarının meclislerden o kadar da kolay çıkmayacak olması da bana göre yeni Avrupa’nın özellikleri arasında yer almaktadır. Bunun yanında 2000 sonrası artan İslamofobi ve yabancı düşmanlığına ciddi derecede vurgu yapan Avrupalı milliyetçilerin meclislerde yer alması bu tehlikeli akımların destek bulmasını sağlayabilir. Meclislerde büyük partiler güç kaybedip, irili ufaklı pek çok partinin gücünü arttırması karar alma süreçlerini yavaşlatacaktır. Her hangi bir kanunda dahi üye ülkelerden tamamının onayına ihtiyaç duyan Avrupa Birliği karar mekanizmasının da bu yavaşlamanın bir sonucu olarak hantallaşacağını ve belirsizleşeceğini düşünmekteyim. Bu belirsizlik ise krizde piyasalarla satranç oynayan her hamlesinde bir sonraki hamlesine de konsantre olması gereken Avrupa’nın krizden çıkış ya da olası bir yeni dalgaya karşı koyuş direncini zayıflatacaktır. Ekonominin önem kazanmasıyla beraber çevreci sorunlara yoğunlaşmış Yeşiller Hareketi kıta genelinde güç kaybedecektir. Yeşiller’in güçlenen ideolojik hareketler karşısında ne tür politikalar izleyeceği Avrupa’da ki her sorunda aklı selime uygun davranan, sakin kalan ve orta yola ulaşılmasında sayısal öneminden çok daha fazla önem teşkil eden bu hareketin geleceğini belirleyecektir. Tüm bunların yanında devletlerin ekonomik krizlerde büyüme kanallarını açmasına sonuna kadar destek veren sol gruplarla piyasaların kendi içinde dengeye geleceğini düşünen sağcıların neredeyse her mecliste dengeli bir şekilde dağılması 20. Yüzyılın en büyük liberal projesi olarak adlandırdığım Avrupa Birliği için ciddi bir kimlik sorunu yaratmaya elverişli bir ortam ortaya çıkarmıştır.

Evet, Avrupa değişiyor ve Yeni Bir Avrupa doğuyor. 60 yıllık refah döneminden sonra gelen ekonomik krizle tüm bu 60 yılda kazanılan değerler ya da ilkelerden vazgeçilip 2. Dünya Savaşı öncesine mi dönülecek yoksa bu kısa bunalım döneminden birlik daha eleştirel, daha detaylı hareket eden ana amacına yani liberal tek bir Avrupa Devleti olmaya doğru güçlenen bir halde mi çıkacak bilmiyoruz. Ama dünkü seçimlerden sonra şunu biliyoruz ki Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’nda kan ve gözyaşının yegane sorumlusu ideolojik uçlar güçleniyor ve kriz lider devirmeye doymuyor…

Bilal ERTUĞRUL

7 Mayıs 2012

15:23

Read Full Post »

YUNANİSTAN YARDIM PAKETİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?…

AVRUPA KRİZDEN ÇIKIYOR MU? – 2…

YUNANİSTAN YARDIM PAKETİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?…

Yazının ilk ölümünde son dönemde herkesin aşina olduğu ekonomik kriz kavramı, tarihçesi ve Avrupa’da yaşanan sıkıntılar üzerinde durmuştum. Evet, ilk yazımda da belirttiğim gibi Avrupa’nın sorunlu 7 ekonomisinden 6’sı öyle ya da böyle kendi krizlerini hafiflettiler. Ancak Yunanistan bunu yapamadı ve Avrupa’nın yardımına el açtı. Yunanistan’ın sorunlarının ciddiyetini gören Avrupa Birliği bununla tek başına uğraşmak istemedi ve bir Troyka kuruldu. Troyka’nın üyeleri ise Avrupa Birliği, IMF, Dünya Bankası ve ABD olarak belirlendi. Geçen yılın ortalarında kurulan Troyka’nın Yunanistan üzerine yaptığı araştırmalarla ülkenin ihtiyaçları, yapması gerekenler belirlendi. Bu bağlamda ilk kurtarma paketi geçen yıl uygulandı. Ancak bu paketle Yunanistan’ın kurtulamayacağı belli olduğundan tüm dünyanın gözü 2. Kurtarma Paketi’ne çevrildi.

Aralık ayı başlarında yapılan AB zirvesinde Yunanistan’ın temerrüde düşmesine yani iflasına izin verilmeyeceği açıklanınca 2. Paket için Troyka ve Yunanistan arasındaki görüşmeler hızlandı. Ocak ayı boyunca Troyka ile Yunanistan arasında anlaşma olup olmayacağı, Troyka’nın sürece katılmasını zorunlu gördüğü özel kesim kreditörlerinin yaklaşımları üzerine pek çok söylenti yayıldı ve her olumsuz haber piyasaları kötü etkiledi. Nihayet geçtiğimiz hafta Yunanistan’dan gelen anlaşma haberiyle piyasalar nefes aldı. Ama anlaşmanın onaylanması için hem AB Maliye Bakanları’nın hem de Yunan Parlamentosu’nun onayı gerekiyordu. Salı günü Brüksel’de 14 saatlik bir görüşme maratonu sonucu Avrupa Birliği’nden onay geldi. Dün akşam saatlerinde Yunan Parlamentosu’ndan da onay gelince paket resmen yürürlüğe girdi. Peki, bu paket neden önemliydi, neydi, ne değildi ve gerçekten Avrupa Krizi’ni temelde de Yunanistan’ı kurtaracak paket mi? Şimdi isterseniz bu sorulara cevap arayalım.

Öncelikle paketin önemine değinelim. Yunanistan şu andaki dış borç yapısını sürdüremeyeceğini aylar öncesinden açıklamıştı. Bu durumda ya borç bir kısmı silinerek yeniden yapılandırılacak ya da Yunanistan iflas edecekti. 20 Mart tarihinde Yunanistan’ın yüklü borç ödemesi olduğu da düşünüldüğünde Şubat ayı bitmeden yapılacak bir anlaşmayla, Mart başında Yunanistan’a Kurtarma Fonu sağlanması Yunanistan için hayati önemdeydi. Dahası bu batış tıpkı Lehmann Brothers battıktan sonra ABD’de olan domino etkisi gibi piyasaları çok farklı kanallardan etkileyebilir, AB kesinlikle dünya ise muhtemelen bir krize sürüklenirdi. Bu yüzden bu paket gerçekten önemliydi ve anlaşma sağlanması en azından Sonbahara kadar Yunanistan sorununun ertelenmesine yol verdi.

Paketin içeriğine gelince karşımıza birkaç önemli nokta çıkıyor. Bunlardan ilki paketle beraber Yunanistan’ın özel sektöre olan dış borcunun 207 Milyar Euro’dan 100 Milyar Euro’ya indirilmesidir. Yani Yunanistan’ın özel sektöre olan dış borcunun 107 Milyar Euro’luk kısmı resmen silinmiş oluyor. Tabii özel sektör kuruluşları bu kalan borcun ödenme garantisini aldıkları için hiçbir şey alamamaktansa yarısına razı oldular. Anlaşmaya göre Troyka Yunanistan’a 130 Milyar Euro Kurtarma Fonu verecek. Yunanistan bu fonun 30 Milyar Euro’luk kısmını özel sektör borçları için peşin ödeme olarak kullanacak ve özel sektör borcunun geri kalan 70 Milyar Euro’luk kısmı için de 8-12 Mart arası yeni tahvil çıkaracak.

Yunanistan 130 Milyar Euro’nun 40 Milyarlık kısmını bankacılık sektörüne verecek. Geri kalan 60 Milyar Euro ise ülkenin borç yapısının düzeltilmesi ve bu yıldan itibaren borçların finansmanında kullanılacak. Yani paketle aslında Yunanistan sadece borçlarını ödeyecek ama içerde bir şey yapamayacak. Ama bu borç ödemeleriyle bile ancak Yunanistan’ın dış borcunun bugün olduğu %160 seviyesinden 2020 yılında ülke milli gelirinin %120’sine indirilmesi hedefleniyor. Bu kavrama bir önceki yazımda değinmiştim ve o yazım okunduğunda Yunanistan’ın ne kadar kötü durumda olduğunu sizler de rahatlıkla anlayabilirsiniz.

Paketin belki de Yunan halkı için en ağır tarafı ise resmen 21. Yüzyılın Duyun-u Umumiyesi’nin Atina’da Yunan ekonomisini kontrol etmek için kurulacak olmasıdır. Atina’da paketin uygulanması ve bundan sonra ülkenin gelecek 3 aylık borçlarını ödemesi için gerekli Kayyum hesabının yönetiminden sorumlu Heyet tam da Osmanlı’ya kurulan Duyun-u Umumiye benzeri yetkilere sahip. Anlaşmaya göre bu heyet özelleştirmeden, kamu giderlerinin azaltılması için sosyal güvenlik, sağlık, savunma ve diğer alanlarda yapılacak tasarrufların gidişatını kontrol edecek. Yani Avrupa Yunanistan’a dış borcunu zorla da olsa ödetecek. Heyetin ilk kontrol edeceği değişikliklerde söyle belirlendi: Yunanistan’ın Borçlarını ne olursa olsun ödeyeceğine dair yasa çıkartılması, Kamu yatırımı, emeklilik fonları ve devlet yardımlarında 3 Milyar Euro’luk kesinti, yapısal reformların tamamlanması, vergi tahsilatının iyileştirilmesi ve özelleştirme sürecinin hızlandırılması.

Aslında bu uygulamalar Yunan ekonomisi için iyi ama Yunan halkı için oldukça zorlayıcı sonuçlar doğuracak ve Yunanistan’ın gelecek kuşaklarının kaderini de bugünkü kuşağın bu zorluklara dayanma gücü belirleyecek. Paketin neden önemli olduğuna ve neler içerdiğine değindikten sonra bu paketin önce Yunanistan, sonra Avrupa en genelde de dünya ekonomisi için çözüm olup olmayacağına bir sonraki yazımda değineceğim.

Bilal ERTUĞRUL

24 Şubat 2012

00:53

Read Full Post »

KRİZ ÜZERİNE KAVRAMSAL AÇIKLAMALAR VE KRİZİN TARİHÇESİ…

AVRUPA KRİZDEN ÇIKIYOR MU? – 1…

KRİZ ÜZERİNE KAVRAMSAL AÇIKLAMALAR VE KRİZİN TARİHÇESİ…

2008’de Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayıp, 2009’da tüm dünyaya yayılan küresel finans krizi Amerika’nın Lehmann Brothers’ın batışına onay vermesi ve ardından gelen ağır çöküntüyle tam da küresel bir ekonomik kriz olmaya yönelmişken dünyanın dört bir yanında bankalar başta olmak üzere finans piyasalarına aktarılan Trilyon dolarlarla engellenmişti. Ancak kontrolsüz yapılan bu yardımlar ülkelerin hem kamu hem de özel sektör borçlanmalarını çok tehlikeli boyutlara çekmişti. 2010 yılında nispeten iyi bir ekonomik yıl geride bırakılırken piyasalarda borç balonunun patlayacağına dair yorumlar artmıştı.

2010’un ortalarından itibaren Avrupa’da borç yapısı zayıf ülkeler art arda ciddi sıkıntılar yaşamaya başladı. Önce İzlanda, İrlanda, Yunanistan ve Portekiz sıkıntıya düştü. Sonra da sırasıyla İtalya ve İspanya’da balonlar patlıyordu. Aslında piyasalar güvende görmedikleri ülkelerle bir nevi oyun oynuyorlardı. Oyunun özünü anlamak için öncelikle oyunun temel taşı borç, ülke borcu, dış borç, borç yapısı ve borcun sürdürülebilirliği kavramlarını açıklamak istiyorum.

Dünyada her insan borçlu olmayabilir ama her ülke borçludur. 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Özelleştirme dalgalarıyla ülkeler ekonomik alanda sadece düzenleyici aktör oldular ve uzun vadeli yatırımlarını, bazen maaş yükümlülüklerini finanse etmek için borçlanmaya başladılar. Devletler uzun vadeli borçlanırlar çünkü ölümsüz kabul edilirler ve borçlarını elbet bir gün ödeyecekleri veri kabul edilir. İşte bu devlet borcuna Kamu Borcu denir. Aynı zamanda ekonomide devletin yerini alan özel sektör de hem uzun vadeli yatırımlar için hem de kısa vadede nakit pozisyonlarında olası operasyonlar için ihtiyaç duydukça borçlanırlar; bu borca da Özel Sektör Borcu denir. İşte Kamu ve Özel Sektör Borçlarının toplamı bir ülkenin borcunu ifade eder. Bu borç bugün bazı ülkelerde o ülkede bir yılda üretilen Gayri Safi Milli Hasıla’dan ya da daha yaygın adıyla Milli Gelir’den daha fazladır. Ancak borç uzun vadeye yayıldığı için önemli olan onun vade yapısına göre sürdürülebilir olup olmadığıdır. Ve ne yazık ki buna da karar veren ülke yöneticilerinin attıkları adımlar ve piyasalardır.

Peki, piyasalar neye göre karar verir? İşte bu sorunun cevabını aramak için 1993 yılına Maastricht Kriterleri’ne dönüyorum. Avrupa Birliği’nin dönemin en iyi ekonomistlerinden de görüş alınarak oluşturduğu kriterlerde ülkelerin ekonomik performans kriterleri arasında 3 şey dikkat çekmektedir. Ülkenin borcu Gayri Safi Milli Hasıla’sının %60’ını geçmemeli, bütçe açığı Gayri Safi Milli Hasıla’nın %3’ünü geçmemeli ve Enflasyon en iyi 3 ülkenin ortalamasını 1,5 puan geçmemelidir. İşte piyasalar özellikle ülkelere borç verirken ilk iki kriteri dikkate alır ve ona göre o ülkeye vereceği borcun faizine ve vadesine karar verir. Ancak piyasalar için karar verirken en önemli kriterlerden birisi de ilgili ülkeye güvendir. Örneğin bugün Japonya’nın borcu Milli Geliri’nin %225’i, Amerika’nın ki ise %97’sidir. Ancak her ülkede düşük faiz ve uzun vadede borçlanabiliyor çünkü piyasalar onlara güveniyor. Yunanistan’ın ki ise %130’lardayken piyasalar güvenini kaybetti ve bugün %160’a geldi.

Ülke borcunun dış kaynaklı olan kısmına da dış borç denir ve bu da önemli bir göstergedir. Dış borç, kamu borcu, ülke borcunu açıkladığımıza göre şimdi borcun vadesi, faizi, yapısı ve sürdürülebilirliği nedir onlara bakalım. Borcun yapısını vade ve faiz oluşturur. Vade borcun kaç yılda ödeneceği faiz ise ne kadar oranda ekleme yapılarak ödeneceğini belirtir. Ülke güvenli ve iyi performans koyan bir ülkeyse borcun yapısı iyi olur. İyi yapıdan kasıtta uzun vadeli ve düşük faizli borçlanabilmektir. Borcun sürdürülebilirliği de yapı ve performansla doğrudan ilgilidir. Borçlu ülkeler genelde borçlarının vakti geldiğinde yeniden borçlanıp eskisini öderler. İşte bu noktada piyasalardan aynı ya da daha iyi yapıda borç alırlarsa o ülke için borcunu sürdürülebildiği sonucu çıkar. Ancak daha yüksek faiz ve daha kısa vadeyle borçlanıp borç ödenirse borç sarmalı oluşur ve ülke sonunda iflasa gider. İşte bu durum uzun süre Avrupa Birliği üyesi Euro ülkeleri için düşünülmedi. Çünkü ortak para biriminde benzer yapıda borçlanmaları bekleniyordu. Ancak zamanla makas açıldı ve küçük, mali ve finansal yapısı bozuk ülkelerle büyük ülkelerin arası açıldı. İşte bu noktada yeni bir kriter geliştirildi eğer ilgili ülkeyle Almanya’nın borçlanma faizleri arasında ki fark 5 puanı geçerse o ülke sıkıntıya düşmüş demekti. Ve bahsettiğim 7 ülkede de bu oldu.

İşte yukarda bahsettiğim kriterlere bakıldığında 2010 – 2011’de neden Avrupa’nın önemli ülkeleri krize girdiler sorusunun cevabına ulaşabiliriz. Ancak diğer 6 ülke gerek yapısal değişimler gerekse de hızlı iktidar değişiklikleriyle nispeten krizden çıkarken Yunanistan bir türlü gerekli adımları atamadı ve krizden çıkamadı. Aslında Yunanistan Euro Üyesi olmasa ve iflası Avrupa Birliği’ni etkilemese çoktan iflas ettirilir ve daha rahat ekonomik günler yaşıyor olabilirdik. Ama üyeydi ve ne yazık ki özellikle son 6 ayda dünyanın başına tam anlamıyla bela oldu. İşte o Yunanistan’ın kurtulması için Salı günü Avrupa Birliği Maliye Bakanları 14 saat süren bir toplantı yaptılar ve 2. Kurtarma Paketi’ni kabul ettiler. Yazının devamında bu paketin içeriği ve sorunların çözümüne fayda sağlayıp sağlamayacağı üzerine fikirlerimi aktaracağım.

Bilal ERTUĞRUL

23 Şubat 2012

19:00

Read Full Post »

MOODY’S SADECE TEYİT ETTİ…

MOODY’S SADECE TEYİT ETTİ…

Sabah saatlerinde piyasalarda kısa süreli bir dalgalanma oldu. Bunun sebebi 3 büyük kredi derecelendirme kuruluşundan birisi olan Moody’s tarafından Avrupa’da yer alan 6 ülkenin notunun düşürülmesi, 3 ülkenin de görünümünün negatife çevrilmesiydi. Ancak piyasalar bu dalgalanmadan kısa sürede kurtuldu. Çünkü az bir dikkatli incelendiğinde Moody’s geçtiğimiz aylarda diğer iki büyük kredi derecelendirme kuruluşu Fitch ve Standard & Poors’un yaptığı not düzeltmelerinden başka bir şey yapmamıştı. Peki, bu ve bundan önceki not indirim açıklamaları da baz alındığında genel olarak Avrupa ekonomisi için durum ne? İsterseniz bu konuya yoğunlaşalım…

Öncelikle Moody’s tarafından yapılan açıklama ve not indirimlerine bakalım. Moody’s yaptığı açıklamayla İtalya’nın kredi notunu “A2″den “A3″e, İspanya’nın kredi notunu “A1″den “A3″e, Portekiz’in kredi notunu “Ba2″den “Ba3″e, Slovakya ve Slovenya’nın kredi notlarını “A1″den “A2″ye ve Malta’nın kredi notunu “A2″den “A3″e indirdi. İspanya’nın kredi notunu iki kademe, diğer 5 ülkenin kredi notlarını ise birer kademe düşüren kuruluş, bu ülkelerin kredi notlarının görünümünü ise “negatif” olarak belirledi. Fransa, İngiltere ve Avusturya’nın “Aaa ya da A1” olan kredi notunu koruyan kuruluş, bu üç ülkenin kredi notları görünümünü ise “durağan”dan “negatif”e çevirdi. Moody’s, Avro Bölgesi kurtarma fonu Avrupa Finansal İstikrar Fonu’nun (EFSF) “Aaa” olan kredi notunu korudu.

Evet, ilk bakışta bölgenin en önemli 5 ekonomisinden İspanya ve İtalya’nın notlarında düşüşler ve en güçlü 2. ve 3. ekonomiler olan İngiltere ve Fransa’nın görünümlerinin negatife çevrilmesi yani olası bir not indirimine hazır olun emri önemli derecede kötümserlik yaratıyor. Ancak bu not indirimlerinin daha önce diğer 2 derecelendirme kuruluşu tarafından yapılmış ve piyasalar tarafından fiyatlanmış olmasıyla bu olumsuz hava ortadan kalktı. Aslında İtalya ve İspanya’nın gün içindeki borçlanma ihalelerinde oluşan faizler dikkate alındığında Avrupa için iyi işaretler de gelmeye başladı.

Peki, gerçekten iyileşen bir Avrupa mı var yoksa bunlar sadece geçici bahar ayları mı? İsterseniz bir de bu açıdan konuya yaklaşalım. Geçtiğimiz hafta Yunanistan ise AB, IMF ve Dünya Bankası’ndan oluşan Troyka heyeti arasında Yunanistan’a yönelik 130 Milyar Avroluk ikinci kurtarma paketi üzerinde anlaşma sağlandı. Paket hafta sonu Yunan parlamentosundan da geçti. ABD ve Çin’den gelen büyüme, işsizlik verileri, Almanya’da artan güven ve gelişmekte olan ülkelerin en azından sene başı için beklenenden daha hızlı büyüme performansları ortaya koymasına eklenen bu gelişme piyasalarda son haftalardaki iyimserliği tavan yaptırdı. Ancak bence burada görmezden gelinen bazı noktalar var. Bunlara da değinelim.

Öncelikle Yunanistan’a verilen yardımlar ülkenin sadece borçlarını çevirmesine yetecek düzeyde gözüküyor. Almanya Başbakanı Merkel’in söylediği gibi eğer bu son paket olursa Yunanistan’ın büyümesi için daha uzun zaman gerekecek. Yunanistan bu paketle sadece acil borç ödemelerini yapar. Ancak büyüme olmadan iflas kaçınılmazdır ve kanımca AB buna yıl ortasından itibaren izin verecektir. Yani Yunanistan’da resim düzelmiş değildir. Üstelik bahar aylarında yapılması düşünülen seçimlerle gelen iktidarların bu paketin zorlu koşullarını yapacağı da kesin değildir. Yani Yunanistan’da sadece zaman öldürülmekte pansumanla kesilmesi gereken kol içerde tutulmaya çalışılmaktadır. Yunanistan er ya da geç en azından Avro Bölgesinden çıkartılmalıdır ve çıkarılacaktır.

Çin ihracat bazlı büyüme ve düşük kura geri döndü. Bu politika daha öncede belirttiğim gibi diğer dünya ülkeleri malları aldıkça iyi ama olur da bir kesinti olursa Çin için de artık gözden geçirilme ve değiştirilme zamanı gelecektir. ABD ve Rusya seçim yılındalar ve tüketimleri kısmayacakları aşikar. Ancak ABD’de 2014’e kadar sürdürüleceği açıklanan Düşük Faizin yol açması muhtemel bir enflasyon bu ülkedeki tüm iyimser havayı yok edecektir. Avrupa’ya gelince burada bakılacak nokta Almanya’dır. Çünkü Almanya iyiyse AB iyi o kötüyse AB ölüdür. Almanya’da son aylardaki olumlu göstergeler tıpkı Çin’de olduğu gibi diğer ülkelerde artan tüketim ve yapılan ihracatta gizlidir. Yani Almanya’da olası bir tüketim daralmasıyla ciddi sıkıntılar yaşayabilir.

Sonuç olarak piyasalarda bahar havası esse de ben halen karamsarım. Çünkü bizi bu zorlu sürece sokan Avrupa’nın tek bir mali sisteme entegre olmaması, ülkelerin 2008-2009 krizinden kalma yüksek borç oranları halen devam etmektedir. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerde de yapısal dönüşümlerin hızı zayıflamış görünmektedir. Bu bağlamda krizi ve olumsuz tabloyu ortaya çıkaran sebepler halen ortadayken olumlu olmayı sadece Abesle İştigal olarak yorumluyor ve böyle devam edilmesi halinde ne yazık ki önümüzdeki birkaç yılı hiç de olumlu görmüyorum.

Bilal ERTUĞRUL

14 Şubat 2011

15:01

Read Full Post »

ABD BAŞKANLIK SEÇİMLERİ – 2…

KİM BU DEDE?

ABD Başkanlık seçimlerinin bugünkü durumuna yönelik analizimi bir önceki yazımda yaptım. Mevcut durumda Başkan Obama Demokrat Parti’nin doğal başkan adayı olarak görülüyor. Karşısına çıkması muhtemel adaylardan Hillary Clinton son dönemde yaptığı nabız yoklamalarından sonra Başkan Yardımcısı adayı olarak Joe Biden’ın yerini alacak gibi görülüyor ve Obama’nın da 2. dönemden sonra Hillary Clinton’ın adaylığına sıcak yaklaşacağı düşünülüyor. Demokratlarda işler netken Cumhuriyetçilerde heyecanlı bir seçim süreci yaşanıyor. Önce belli eyaletlerde yapılacak ön seçimler, daha sonra tek aday belirlemek için yapılacak genel parti içi seçimler Ocak ayında start alacak. Bu sürece girilirken Mitt Romney şu anda en güçlü aday olarak görülüyor. Seçim heyecanının başladığı Mayıs ayından bu yana Rick Perry, Herman Cain ve Newt Gingrich dönemsel yükselişler yaşadı ama bu durumlarını sürdüremediler. Ancak Aralık ayıyla beraber bir dede evet yanlış duymadınız 76 yaşındaki bir dede arkasına aldığı rüzgarla anketlerde hızla yükseliyor. Peki, farklı fikirleriyle bir anda herkesin dikkatini çeken bu dede kim, neyi savunuyor ve bu yarışı sürdürme ihtimali nedir? Şimdi pek de sevmediğimiz o siyasetin sıkıcı dünyasına bir ışık gibi doğan bu dedeyi tanımaya çalışayım.

Kimlikteki adıyla Ronald Ernest Paul ya da bilinen adıyla Ron Paul 20 Ağustos 1935 tarihinde Pittsburgh Pennsylvania’da doğdu. Duke Tıp fakültesinden mezun olan Doktor Paul askerliğini hava kuvvetlerinde yaptıktan sonra 1968’de Teksas’a taşındı ve hayatının geri kalanını burada yaşadı. Gençliğinde iktisat üzerine yoğun çalışmalar yapan Dr. Paul Hayek ve Von Mises’in önderliğini yaptığı Avusturya Ekolünden etkilenmiştir. Hayatını bu ekolden öğrendikleriyle şekillendiren Dr. Paul o günden itibaren sıkı bir liberal olmuştur. Hayek’in Özgürlük Yolu kitabını okuduktan sonra dünyaya bakışının değiştiğini aktaran Dr. Paul o günden sonra özgür bir Amerika ve liberal değerler üzerine yaşamaya özen göstermiştir. Bu bağlamda devletten ücret aldığı için Jinekolog olarak görev yaptığı dönemde bölgesindeki hiçbir doğumdan ücret almamıştır.

Dr. Paul’un siyasete girmesi 15 Ağustos 1971 de başkan Nixon’ın altın standardını kaldırması üzerine olmuştur. Dr. Paul bunun üzerine “bugünden sonra tüm para politik para olacaktır ve paranın gerçek bir değeri olmayacaktır” deyip Avusturya Ekolünün sıkı sıkıya savunduğu Altın Standardı’nın kaldırılmasına dayanamayıp siyasete girmiştir. Paranın karşılığında bir şey konulmadan basılması ve yarattığı sancıların bugün yaşadığımız Dünya Ekonomik Kriz’indeki etkileri ve Hayek’in neden anlaşılması gerektiğini daha önceki yazımda aktarmıştım. Kendisini pür liberal, libertaryan olarak tanımlayan Dr. Paul ilk seçiminde kadın oylarının tamamına yakınını alarak Temsilciler Meclisi’ne seçilmiştir. Bu durumu anlamayan rakibinin yaptığı araştırmada bölgedeki iki jinekologdan birisinin Dr. Paul diğerinin de Paul’un yardımcısı olduğu gerçeğiyle yüzleşmesi ise siyasi kariyerine başlarken en büyük avantajı olmuştur.

12 seçim kazanarak sürdürdüğü Temsilciler Meclisi üyeliğinden Mayıs ayında başkanlık seçimlerine yoğunlaşmak için ayrılmıştır. Teksas’dan temsilciler meclisine giren Dr. Paul’un oğlu da Teksas’dan senato üyesidir. Son dönem Amerikan siyasi yaşamının en önemli öğelerinden Çay Partisinin fikir babası olarak bilinen Dr. Paul kendisini tanımladığı liberal ilkeler gereği minimal devletten yana olmuş ve devletin küçülmesi amacıyla pek çok yasa teklifine karşı çıkmıştır. Bu ilkeler gereği devletten para almamak için asla emeklilik ya da maaş bordrolarını imzalamayacak kadar devlet karşıtı olmuştur. Hatta kendi ifadelerine göre devletten aldığı bir kuruş yoktur. 2010’da yapılan bir araştırmaya göre Mecliste sadece 2 üye maaş ya da emeklilik hakkı almamıştır ve birisi de Dr. Paul’dur. Paul devletten maaş almayı ahlak dışı bulduğunu da defalarca belirtmiştir. Dönem dönem ABD Başkanı Obama ve karısının harcamaları gündeme geldiğinde alınan tepkilere bakılırsa bu hareketi Paul’e Obama karşısında avantaj sağlayacaktır.

1988 yılında Baba Bush’a karşı Liberal partiden aday olan Dr. Paul seçimi kaybettikten sonra (ABD’de iki partili dönem aktifleştikten sonra 3. Partiden bir aday henüz seçilemedi) bir düşünce kuruluşu kuran Dr. Paul bu kuruluş çatısı altında çeşitli raporlar yayınlamış ve liberal değerlerin yaygınlaşması için çalışmıştır. Ancak bu dergi ve raporlarda yer alan siyahlara karşı ırkçı ifadeler siyasi kariyeri boyunca başını ağrıtmıştır. Dr. Paul 2008 yılında Cumhuriyetçi partiden Başkan adayı olduğu dönemde bu yönde gelen eleştirileri her raporu incelemediği şekilde eleştirmiş ama bu onun seçilmesini engellemeye yetmiştir. Bugün ise özellikle Çay Parti hareketinin başlattığı Obama karşıtı hareket ve Amerika’da artan beyaz milliyetçiliği bu handikabını daha düşük boyutlara çekmiştir.

Dr. Paul tam bir liberaldir. Hatta seçim bölgesi olan Teksas’ın tarım bölgesinde çiftçilere verilecek devlet desteklerine karşı duracak kadar devletin ekonomide yeri olmadığına inanan ve buna rağmen o çiftçilerin oylarını alabilecek kadar kendisini anlatabilen bir politikacıdır. Devletin büyüklüğünden rahatsız olan ve bunu bitirmek için önce devletin gelir kalemlerini azaltıp vergileri olabildiğince düşürmek hatta yok etmekten bahseden Dr. Paul, yardımları keserek devletin serbest piyasaya müdahalesini ve kamu üzerindeki gücünü yok etmeyi amaçlamaktadır. Bu konularda bu düşünceleri savunan neredeyse tek adaydır. Ancak Paul’un tuhaflığı bununla da kalmamaktadır. 2003 yılında Bush döneminde Irak savaşına karşı çıkan 6 cumhuriyetçiden biri olan Paul bugün de İran Savaşı’na karşı çıkmaktadır. Paul o gün de bugün de önerilen Nükleer Silah sebeplerini bahane ve uydurma olarak niteleyen tek adaydır. Bu onu her ne kadar Cumhuriyetçi Parti’de zayıflatsa da özellikle gençler arasında popülaritesini arttırmaktadır. Paul’un liberal düşünceleri bunlarla sınırlı değildir. Marijuana ve eroinin serbest bırakılması ve insanların onların zararlarına özgür iradeyle karşı durmalarını isteyen Dr. Paul bu düşünceleriyle en liberal ya da radikal aday olarak gösterilmektedir. Temsilciler Meclisi’nde vergiler ya da yardımlarla ilgili her yasayı devleti güçlendirdiği için reddeden Paul’un lakabı Dr. No’dur.

13 Mayıs’ta resmi aday olan Dr. Paul Temsilciler meclisinde hem finansal komite de hem de dış ilişkiler komitesinde görev almıştır. ABD’nin İsrail’e yaptığı yardımlar dahil tüm dış yardımlarını kesmesini savunan, vergileri indirerek yurt dışına kaçan sermayeyi ülkede tutup işsizliği indireceğini iddia eden Dr. Paul bu görüşleriyle gençler ve işsizler arasında çok popüler olmuştur. ABD’nin savaşlarına karşı çıkan Dr. Paul 1821 Monroe Doktrini’nde olduğu gibi diğer ülkelerle sadece ticari ve kültürel ilişkiyi desteklemekte ve ABD’nin Dünya Polisi olarak görev yapmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Bağımsız bir ülke olarak BM ve NATO üyeliklerinden ayrılmayı savunan Dr. Paul aynı zamanda orduyu küçültmekten bahseden tek başkan adayıdır. Önemli Cumhuriyetçilerin şiddetle karşı çıktığı Eşcinsel evlilikler ve eşcinsel hakları konusunda “Don’t Ask, Don’t Tell” düşüncesinde olan Paul resmi evliliğin devletin güç gösterisi olduğunu iddia etmekte ve insanların tamamen hür düşünce ve inançlarıyla evlenmesini savunmakta resmi nikaha karşı çıkmaktadır. Bu görüşleri de onu diğer adaylar arasında öne çıkarsa da Cumhuriyetçi Parti’de zayıflatmaktadır.

Dr. Paul’un yukarda belirttiğim düşünceleri her ne kadar onun başkanlık adaylığı şansını azaltsa da diğer adaylar üzerinde özgürlük ve devleti küçültme konularında ciddi baskı kurmaktadır. Özellikle kampanyasına artan destek, gençlerden gördüğü tevazu ve ezber bozan söylemiyle Ron Paul belki de kitlelere liberal değerleri aşılamak olarak belirttiği asıl amacına çoktan ulaştı. Mevcut durumda Dr. Paul’un Cumhuriyetçi Parti’de Romney’in ardından ikinci geleceğini göstermekte. Böyle bir durumda bile Ron Paul’un bağımsız aday olması Kasım ayında yapılacak seçimlerin sonuçlarını çok ciddi bir biçimde etkileyecektir. Kısacası bu dede Amerika’da bundan sonra bazı şeylerin değişimiyle ilgili beni umutlandırıyor. Dedim ya bu dede başka dede, arada bize de lazımsın dede…

Bilal ERTUĞRUL

30 Aralık 2011

22:48

Read Full Post »

AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ…

AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ

Avrupa Birliği kurulduğu dönemde basit bir kömür ve çelik topluluğu olarak kurulmuştu. Temel amacı Amerika ve küresel sermayenin Batı Avrupa’da yükselen Sovyet yanlılarını bastırma isteği ve 30 yılda 2 dünya savaşı ve milyonlarca ölüme sebep olan tarihi Germen – Frank gerilimini sona erdirmekti. Fransızların milliyetçi Cumhurbaşkanı De Gaulle’n vetosu ve İngilizlerin halen kendilerini Güneş Batmayan İmparatorluk olarak görmesi sebebiyle başlangıçta Fransa, Almanya, İtalya ve Benelüx ülkelerinden oluşan birlik zamanla önemli bir Pazar ekonomisine dönüşecekti. Bu pazardan pay almak isteyen İngiltere ABD’nin de desteğiyle birliğe dahil oluyor ama hiçbir zaman ne onlar birliği ne de birlik onları benimsemiyordu. Ama Avrupa için asıl kopuşu başlatan varlık sebebi olan Sovyetler Birliği’nin 90’ların başında sona ermesi oluyordu. Sınırsız Pazar ihtiyacındaki Küresel Sermaye hemen birliği yeni üyeleri alacak şekilde genişletiyor ve daralan Pazar Doğu Avrupa’ya yayılıyordu. 1992 Maastricht anlaşmasıyla Avrupa Birleşik Devletleri’nin temeli atılıyor ve ortak Merkez Bankası ve ortak para bu sürecin en önemli adımları olarak belirleniyordu. İngiltere yine gururlu tavrını sürdürüyor ve para birliğine dahil olmuyordu. 2000’li yılların başında kurulan ve hızla 17 ülkeye yayılan ve Euro Zone olarak adlandırılan parasal birlik aslında ortak mali politika olmadan yürütülemezdi ve bu 2008’de ABD üzerinden başlayan krizle kendisini gösteriyordu. Kriz 2010 yılında bitmesine rağmen Euro için altın çağ bitmişti ve yeni ya da son adımın atılması şart olmaya başlıyordu. 2010 yılında başta Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’de başlayan sıkıntılar olası İtalya, Fransa ve İspanya travmaları için de işaret kabul ediliyordu. 2011 yazı Yunanistan’ın fiili iflasıyla geçerken İtalya ve İspanya’da yönetimler krizle gidiyordu. Artık Avrupa için kesin ve kararlı adım kaçınılmaz görünüyordu ve bu adım için tüm dünya 8-9 Aralık 2011 zirvesine kilitlenmişti. Bu zirvede daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi ya kararlı adımlar atılacak ya da Avrupa Birliği devri ne yazık ki kapanacaktı.

Zirveye bu şartlar altında gidilirken Fransa ve Almanya’da yükselen tepkiler, gelecek seçimler ve piyasalarda bu ülkelerin faizlerindeki artış Merkel Sarkozy toplantısıyla sonuçlanıyordu. Zirve öncesi birkaç kez buluşan Merkozy kaçınılmaz sonu görüyor ama ortak pazarlarının ellerinden gitmesine izin vermiyordu. Zirveye gidilirken atılacak 2 adım vardı: Ya Yunanistan birlik dışı bırakılacak, kriterlere uymayan üyelere ağır yükler ve atılma sonu öngörülecek ya da birlik tek bir mali politikaya yönlendirilerek Avrupa Birleşik Devletleri yolu ardına kadar açılacaktı. Merkozy’nin gerek birinci seçenekteki zorlu sürece girmeme isteği gerekse de merkezini ve yönetimini alacakları bir kıta devleti hayali 2. Seçeneği seçmelerine yol açıyordu. Bu durum anlaşılınca İngiltere’de iktidardaki muhafazakâr parti çalkalanıyor ve Birlikten çıkış tartışılıyordu. Aslında İngiltere’de AB sürecini götüren hep İşçi Partisi iktidarları olmuştu ve muhafazakârlar bazen kibire varan eski imparatorluk hayalleriyle hep birliğe karşı olmuşlardı. Kraliçeyi kutsayan parti yine iç politikaya yoğunlaşıyor ve Başbakan Cameron zirvede birleşik devlet yolu açılırsa veto hakkını kullanacağını belirterek Brüksel’e gidiyordu. Aslında AB’nin yaşadığı zor günler düşünüldüğünde bu iç kamuoyunda anlatılabilecek bir adımdı ama Avrupa Birleşik Devletleri oluşumunda İngiltere’yi geri dönülmez bir çıkmaza sokuyordu.

Zirve bu şartlar altında başlıyordu. Önce İtalya’da gözyaşlarıyla alınan önlemler ve Yunanistan’ın kendi rızası olmadan yapılacak bir para birliğinden çıkışa asla yol vermeyeceği ortaya çıkıyor ve Avrupa Birleşik Devletleri tartışılmaya başlıyordu. İngiltere vetosuyla önce bazı Doğu Avrupa ülkelerinden destek buluyor ama Merkozy pes etmiyordu. İki gün süren görüşmelerde küçük ülkeler birazda yıllardır AB üzerinden geçinmenin etkisiyle tek tek inatlarından vazgeçiyor ve İngiltere yalnız kalıyordu. Zirve sonunda alınan kararlar direkt olarak Avrupa Birleşik Devletleri adında olmasa da daha bütünleşik mali politikalar bunu işaret ediyordu. Yani Avrupa İngilteresiz bir tek devlete doğru yol alıyordu.

İngiltere’nin vetosu tahmin edildiği gibi onları süreç dışı bıraktı ve bu ülke içindeki liberal kesimleri çok kızdırdı. Tüm Avrupa’da ise artık bir İngiliz karşıtlığı var ve bu da olası devletin hiçbir faydasının Manş Denizi’nin diğer tarafına ulaşmayacağını açıkça ortaya koyuyordu. Peki, şimdi ne olur ve Birlik nasıl Avrupa Birleşik Devletleri’ne yol alır.

Öncelikle alınan kararlar uygulanırsa ki, uygulanmaktan başka çaresi yok, küçük ülkeler başlangıçta çok sıkıntı çekecek. Ancak uzun vadede yine çalışmadan yemeye devam edecekler. Devletleşme süreci özellikle Polonya gibi tam dolaşıma dâhil olmayan bazı ülkelere bu hakkı verecek ve Avrupa Birleşik Devleti bu ülkelerin faydasına olacak.  Ancak Birlik devletleşince artık Yunan adaları da, Alplerin güzel kayak alanları da yani Avrupa’nın tüm güzellikleri büyük üyelerin eline geçecek. Yani Almanya ve Fransa yüzyıllarca tek başına sahip olmak istedikleri Avrupa’ya birlikte sahip olacak. Bunun önündeki tek engel ise birkaç yıl sürmesi beklenen zorlu sürecin küçük üyelerde yaratacağı tahribat ve bu ülke halklarının birleşik devlet için ne kadar istekli olacakları. Eğer küçük ülkeler büyükler üzerinden geçinme isteklerine devam ederse ne bağımsızlıkları ne de değerleri kalacak. Avrupa bir Fransız Alman efendiliğine yönelecek. Kanımca bu sürecin önündeki en büyük engel kriz öncesi Avrupa genelinde yükselen milliyetçi dalgalar. Avrupa Krizi öncesi kıta genelinde neo nazi partiler hızla oylarını arttırmış ve özellikle gençler arasında çok popüler olmuştu. Bu partilerin yanında hızla güçlenen İslamofobi ve yabancı düşmanlığı da kıtanın genel değerleriyle çelişmesine rağmen engellenemiyordu. Kriz döneminde Avrupa’daki sağ iktidarlar devrilirken özellikle Fransa’da Sarkozy’nin sosyalist bir başkanla değişimi de gerçekleşirse bu dalgalar kısmen azalacaktır. Ama birlik bu krizi bahsettiğim konularda fırsata çevirmeli ve bu kıtadan bir daha Hitler çıkmasına izin vermemeli. İngiltere ise bir daha asla birliğin büyük abilerinden olmayacak. Ve belki de olası bir liberal ya da İşçi Partisi iktidarı bugün kaybedilen olası pazarı kazanmak için bu sefer çok daha fazlasını vermek zorunda kalacak.

Avrupa 8-9 Aralık zirvesinde atılan adımlarla her ne kadar piyasaları tatmin etmemiş olsa da yeni bir yola girdi. Aslında bu yol belki de Maastricht ile başlayan sürecin son adımı olarak da görülebilir. Şimdi Avrupa’nın yapması gereken ortak değerlerine sarılıp artan yabancı düşmanlığı ve Faşizan dalgaları durdurup eşitlik bazlı mutlu yarınlara ulaşmak olacaktır. Yoksa bu sürecin sonunda Fransa ve Almanya’nın ortak, diğerlerinin Pazar olduğu ve her liberalin hayali olan Birleşik Dünya Devleti süreci bu sefer onarılamaz bir konuma ulaşacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

15 Aralık 2011

22:17

Read Full Post »

EURO BİRLİĞİ Mİ AVRUPA SERBEST TİCARET VE SEYAHAT BİRLİĞİ Mİ?

EURO BİRLİĞİ Mİ AVRUPA SERBEST TİCARET VE SEYAHAT BİRLİĞİ Mİ?

Avrupa Birliği bugün ve yarın yapacağı zirvede belki de birliğin gelecek 10 yılını şekillendirecek. Brüksel de birliğin merkezinde yapılacak olan toplantılarda Fransa ve Almanya’nın hazırladığı plan müzakere edilecek. Aslında bu toplantı bir bakıma geleceğin Avrupa Birliği’ni de şekillendirecek. Peki, neden bu zirve önemli ve başta piyasalar ve Avrupalılar olmak üzere dünya bu toplantıdan ne bekliyor? Açıklayalım…

Avrupa Birliği bugün 27 üye ülkesiyle dünyanın en büyük ekonomik birliği, aynı zamanda kuruluşunda sağladığı ticari entegrasyon ve 1992 Maastricht süreciyle gerçekleştirmeye çalıştığı ulus üstü entegrasyon çalışmaları da birliği uluslararası arenanın ve piyasaların en önemli aktörlerinden birisi yapıyor. Ancak Avrupa Birliği şu sıralar tarihinin en zor döneminden geçiyor. Bu krizin oluşum süreci, yapılan yanlışlar, alınabilecek olası önlemlere daha önce Avrupa Birliği başlığı altında değinmiştim. Bugün bunlara tekrar değinmek yerine yeni gelişmeleri aktaralım. Şu anda piyasalar tamamıyla 2 günlük zirveye odaklandı. Çünkü piyasalar AB’nin gerek kriz öncesi gerekse de kriz sonrası hareketlerinden, çözüm üretme fonksiyonları ve bunların işleyişinden memnun değil ve bunu da açıkça gösteriyor. Avrupa Birliği ülkeleri tarihlerinde hiç olmayan yüksek faizlerden borçlanıyor. Ekonomiler küçülüp, borçlar faizlerle artarken, işsizlik de ciddi sorun olarak ortaya çıkıyor. Ama tüm bunlardan çok bu sorunlara çözüm getirilemeyeceği fiyatlanıyor ve piyasalar adeta AB ile oyun oynuyor. Son olarak Fransız ve Alman tahvil faizlerindeki artış, derecelendirme kuruluşlarından gelen not tehditleri de bunu açıkça gösteriyor. İşte bunları bitirmek için Fransa ve Almanya’nın planı bu 2 günde tartışılacak ve karar alınmazsa AB belki de yok olacak. Peki, plan ne ve planın önünde nasıl engeller var?

8-9 Aralık 2012 Avrupa Birliği zirvesinde tartışılacak planın ana maddeleri şunlar: 1. Acilen Avrupa Finansal Kurtarma Fonu EFSF’nin kapsamı ve hareket alanı genişletilecek, sorunlu ülkelere yapılacak yardımlarla bu ülkeler kısa süreli sıkıntılarını aşacak. 2. Çin, Rusya, ABD, Brezilya, Hindistan olmak üzere gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin plana katılımı yani doğrudan borç ya da sermaye yatırımı yoluyla AB’yi bu krizden çıkarmaları sağlanacak. 3. Kısa vadeli önlemlerden sonra yapısal çalışmalara geçilecek ve birlik daha Euro merkezli olacak. 4. Euro ülkeleri kısa vadeli olarak 3’e ayrılacak, Euro’dan atma daha kolay hale getirilecek ve Euro sistemi içinde öz Euro, çevre Euro gruplarıyla farklı bölgeler oluşturulacak ama bunlar mali birlik sağlanana kadar sürecek. 5. Uzun vadeli amaç birliğin bugünkü anlaşması Lizbon yerine daha Euro tabanlı, mali birlik esaslı ve Fransa – Almanya denetimli bir anayasa yapılması olacak. Temelde alınacak önlemler ve yol haritası böyle gözükmekle beraber bu yol haritasının uygulanabilirliği ciddi soru işaretleri taşımaktadır. İsterseniz bir de bunlara değinelim.

Öncelikle yeni önlemlerin önündeki en büyük engel Lizbon Anlaşması ve Euro Bölgesiyle Avrupa Birliği’nin farklı olması olarak göze çarpıyor. Merkel ve Sarkozy’nin yaptığı plan Euro Zone Kurtarma Planı ancak bu planın tartışılacağı yer AB Zirvesi. Yani 17 ülkenin kaderini, yanlışlarını ve bu yanlışlardan kurtulma çabasını 27 ülke tartışacak, oylayacak, gerekirse referanduma götürecek ve en önemlisi uygulamaya çalışacak. İşte bu pek gerçekçi gelmiyor. Çünkü başta İngiltere olmak üzere AB üyesi olup EURO üyesi olmayan ülkeler daha bugünden önlemleri eleştirmeye, birliğin Euro üzerinden Fransa – Almanya Birliği’ne dönüşeceğini ve bu dönüşümün yükünün de kendilerine yıkılmaya çalışıldığını tartışmaya başladı. Bu benzer konumdaki her ülkede ciddi sıkıntı yaratacaktır. Dahası bu ülkeler olası referandumlarda planı kesinlikle ret edeceklerdir. AB ya kendi demokratik ilkelerinden vazgeçip halklara sormayacak ya da bu anlaşmadan umudu kesecektir. Dahası Euro üyesi ülkelerin özellikle İtalyan ve Yunan halklarının da olası anlaşma değişimlerine hayır diyeceği neredeyse garanti olarak görülmektedir.

Anlaşmanın önündeki bu büyük engelin dışındaki engel dışardan umut bağlanan Rusya, Çin gibi ülkeler ve bunların AB’ye yaklaşımlarıdır. Öncelikle iki ülke de yardımı ancak çıkarlarına uyarsa vereceklerdir ki bu en tabii haklarıdır. Ama onların çıkarlarının AB’nin evrensel ilke olarak gördüğü kurumsal değerlerine uygunsuzluğu su götürmez bir gerçektir. Dahası AB kendi içinde yıllardır bu değer propagandasıyla sindirdiği dinamiklerin bu güçlere verilen taviz sonrası hortlamasına nasıl engel olacaktır. Bu da ciddi bir yapısal engeldir. Entegrasyonun tamamlanması da bu sindirilmiş üçlerin açığa çıkmasıyla mümkün olmayacaktır.

Tüm söylediklerim dikkate alınırsa 17 üye için 27 üyeli birlik adım atmayacaktır. Dahası Euro kullanmayan ülkeler uzun vadede de buraya geçmeyi düşünmüyorsa tartışmalarda yer almaları bile anlamsızdır. Ama bu kriz bize bir yolu ardına kadar açmıştır. AB ya tam entegrasyonla bir ulus üstü devlet halini alacaktır, ya da sadece ticaret ve seyahat yani çıkar birliğine gerileyip Euro’da Fransız – Alman parası olarak kalacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

08 ARALIK 2011

11:35

Read Full Post »

Older Posts »