Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘siyaset’

BU ÜLKEDE İKTİDARI KADINLAR BELİRLER, ERKEKLER DEĞİL! – 3…

SON OLAYLARIN DA IŞIĞINDA AK PARTİ VE KADINLAR…

İlk iki yazımda sizlerle kadınların toplumsal yaşamdaki rolleri, toplum yönetimine katkıları, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde kadınların yönetime etkisi ve güçleri üzerindeki düşüncelerimi paylaştım. Bu yazımda da son 10 yıllık periyotta taraflı tarafsız herkesin kabul edeceği Ak Parti’nin hegemonyasında kadınların rolünü, neden Ak Parti’yi desteklediklerini, son günlerde yaşanan İmam Hatip, Türban, Kadına Şiddet ve Kürtaj tartışmalarının kadın oylarında her hangi bir etki yaratıp yaratmayacağı üzerine düşüncelerimi nedenleriyle beraber paylaşacağım.

Önceki yazımda kadınların en azından gözlemlediğim kadarıyla neye göre oy kullandığını, nelere önem verdiklerini paylaştım. Bu arada Osmaniye gibi geleneksel Anadolu kültürünün hakim olduğu bir yerde geçirdiğim 18 yıl ve daha sonrasında üniversite eğitimim için bulunduğum Ankara’daki gözlemlerime dayanarak bu sonuçlara ulaştığımı da belirtmeliyim. Geçen yazımdan sonra bazı okuyucularım genel savlar ortaya koyduğumu, söylediklerimin kendilerini anlatmadığını belirttiler. Haklıdırlar, ben de zaten yazımda kültürel açıdan yaptığım başlangıçta herkesin aynı düşünmediğini belirtmiştim. Ancak yazılarımın genelinde de belirttiğim gibi Türkiye’de temelde iki tür kadın portresiyle karşılaşıyoruz. Bunlardan birincisi Anadolu kadını olarak tanımladığım, çoğunlukla eğitimi üniversite aşamasından önce tamamlanmış, genelde ev hanımı olan, toplumsal dengenin temelini oluşturan kadınlardır. Bu kadınlar son yıllara kadar siyasi arenadan uzak dursalar da son yıllarda artan sosyal faaliyetlerine paralel olarak siyasal zeminde de bir güç haline geldiler. İşte geçen yazımda erkekler gibi takım tutar şekilde parti tutmayan, hizmete odaklanan grup olarak belirttiğim grup bu kadın grubudur. Bu gurup tamamen pragmatist, somut işlere prim veren, kendi bugünü ve çocuğunun yarınını her şeyden üstün tutan gruptur. İşte bu grup aynı zamanda bana göre AK Parti’nin 10 yıllık hegemonyasında önemli rol tutmaktadır.

Anadolu dışında İstanbul’un da Anadolu geleneksel yaşamının sürdüğü çoğunluğu içerisinde yer alan bu grup Ak Parti’ye 2002’de şans vermiş, sağlık, ulaşım, sosyal güvenlik gibi alanlarda yapılan hizmetler karşılığında da bu desteğini sürdürmüştür. Bugün Ak Parti’nin en başarılı olduğu alanlar sıralandığında hemen hemen herkesin ilk sıralarda saydığı bu 3 alan bu kadınların hayatına direkt etki eden alanlar olduğu için Ak Parti’den memnun kalmışlardır. Örneğin sağlık sektöründen basit bir örnek vererek bu etkiyi paylaşalım. Bundan 10 yıl önce benim de çokça şahit olduğum şekilde Anadolu kadını çocuğu ya da kendi hastalandığında sağlık ocağı kapılarında sürünür, pek çok hastanenin kapısından içeri giremez, ilaç parası bulamadığı günlerde gözünün önünde yok olan çocuğunun acısıyla içini kan dağlardı. Ama Ak Parti döneminde 3 dönemde ve daha fazla kabinede koltuğunu koruyan nadir akanlardan Recep Akdağ’ın pek çok sosyalist ve idealist ülkede görülmeyen şekilde sağlık hizmetlerini halka yayma, ucuzlatma ve daha da önemlisi kişi ayırt etmeden eşit muameleye dönüştürme çabası bu kadınların gönlünde kolay kolay kaybedilmeyecek bir değerdedir. Bugün kadınlar hem ilaca hem doktora daha kolay erişmekte ve bunun karşılığını da oylarıyla vermektedir.

Türkiye’deki kadınları topladığım diğer grup ise birinci grupla zıt özellikler taşımaktadır. Çoğunluğu eğitimli ve iş dünyasında yer alan, daha batılı bir yaşam süren, çoğunlukla büyük şehirler ve Ege – Akdeniz kıyılarında rastlanan bu kadınlar ise Anadolu kadınına göre daha farklı siyasi değerler taşımaktadır. Ekonomik anlamda sağladığı gücün etkisiyle erkekle geleneksel çizginin ötesinde daha eşit bir çizgide duran bu kadınların öncelikleri arasında insan hakları, özgürlükler gibi Anadolu kadını için kısa vadede anlam ifade etmeyen değerler yer almaktadır. Bu anlamda olumlu bir görüşme gösteren bu grubun ne yazık ki benzer güce sahip geleneksel erkek portresinde olduğu gibi siyasetin halka hizmet olması gerektiğini unutup, daha partizan bir çizgide yer aldığını da belirtmek zorundayım. Belki de toplumda Ak Parti’nin en az oy aldığı kesim olan bu kadınlar belki de alternatifsizlikten erkekler gibi ideolojik partileri desteklemekte, hizmet erkeklerde olduğu gibi ikinci planda yer almaktadır. Ancak yine Ak Parti döneminde artan üniversite sayısı ve teknolojik paylaşımla bu gruptaki kadınların oranının her geçen gün arttığı da garip bir ironidir. Yani Ak Parti en zayıf olduğu grubu güçlendirmektedir.

İşte bu noktada kanımca uzun vadede sayısı, etkisi ve temsili artacak, her iki gruptan da daha politik ve partizan bir üçüncü grup oluşmaktadır. Bu grup yarınlarda muhafazakar kadınlar ya da Ak Parti kadınları olarak adlandırılacak olup, belli konularda ideolojik davranan, türban meselesinin çözümüyle beraber üniversitelerde daha fazla yer bulan gruptur. Bu grubun oyları da tıpkı Anadolu Kadınları gibi Ak Parti’den yanadır, ancak Anadolu kadınlarının oylarında olan pragmatizm ya da hizmet – sonuç ilişkisi yerini ideolojik düşünce almıştır. Bu kadınların Ak Parti’nin olmama ihtimalinde de oyları milliyetçi – muhafazakar çizgide kalacaktır. Özellikle İstanbul’da hayatın her alanında kendilerine yer bulan bu grubun aşırı politikliğinin uzun sürede kadın hareketi açısından olumlu sonuçlar vereceğini düşünmemle beraber ikinci grupta olduğu gibi ideolojik yanları ağır bastığından hizmet edeni yani siyasetin asıl kazananı olması gerekeni ödüllendirip ödüllendirmeyecekleri konusunda ciddi çekincelerim mevcuttur.

İşte temelde ilk iki, uzun vadede 3 grubu ele alıp kadınların sorunları ya da onlarla ilgili konuşulan siyasi meseleleri değerlendirmek kanımca en doğru yöntem olacaktır. Ben burada sizlerle önemli gördüğüm 3 konuda bu grupların düşünce ve olası hareketlerini paylaşacağım. Öncelikle Ak Parti iktidara geldiğinden bu yana gündemden düşmeyen, bu yıl çıkarılan yasalarla en azından Ak Parti’nin istediği noktaya getirdiği Türban ve İmam Hatip konusuna değineyim. Bu konuda en duyarlı olan, siyasi tercihlerinde bu konudan referans alan grup üçüncü gruptur. Bu grubun bugüne kadar Ak Parti’ye verdiği desteğin de varoluş hikayesinin de en önemli parçalarından birisi bu konudur. Bu konuda yapılan düzenlemelerden memnundurlar ve bu onların siyasi yelpazedeki sayılarına olduğu kadar, Ak Parti’ye verdikleri desteğin de artmasına neden olacaktır. Anadolu kadınları olarak tanımladığım ilk grupta bu konular yer yer önemli olsa da genel olarak baktığımda bu konuların oy seçimlerini önemli ölçüde etkileyen konular olduğunu düşünmemekteyim. İkinci grupta ise var olan Ak Parti karşıtlığının en önemli esleyici unsurları arasında bu konular vardır ve bu onların karşıtlığını arttırmaktadır. Burada üzücü olan tıpkı erkeklerde olduğu gibi bu konuyu koz olarak ya da siyasi malzeme olarak değil de içtenlikle özgürlükler bağlamında değerlendiren bir grup olmayışıdır.

Kadınlar için en önemli konulardan bir diğeri de bana göre kadına karşı şiddet konusudur. Tarihin başlangıcından bu yana kadına şiddet, onu yok etme üzerine pek çok çalışma kişisel ya da toplumsal bazda vuku bulmuştur. Ancak basının gelişmesi, son yıllarda sosyal medya üzerinden hızlı ve daha etkili paylaşımlarda bulunabilmesiyle Türkiye’de de kadına şiddet gündemde sıkça yer tutan konulardan birisidir. Bu konuda her 3 grubun da önemli derecede tepkisi olmasına rağmen siyasi arenada bunu referans olarak almadıklarını düşünüyorum. Bunun yanında Aile ve Kadından Sorumlu Bakan Fatma Şahin’in bu konuda yaptığı son çalışmalar her kesimden takdir toplamaktadır. Ak Parti döneminde daha önce bu koltukta olan isimlere oranla daha aktif olan Bakana pek çok kadın kendisini yakın hissetmektedir ve bu uzun vadede siyasi arenada kadınların daha fazla yer almasına yol açabilecek gelişmelerdendir.

Son olarak 3 hafta önce hükümetin pek çoklarına göre bilinçli bir şekilde açtığı bir tartışmayla gündeme oturan Kürtaj ve Sezaryen konusunda kadınların görüşleri ve bunun siyasi sonuçlarına bakalım. Kürtajın hak olup olmadığı, gereksiz ve abartılı kullanımı üzerine özellikle Amerika’da uzun zamandır Muhafazakar kesimlerin öncülüğünde tartışmalar yapılıyor ve bu tartışmalar diğer bazı ülkelere de yansımış durumda. Temelde kürtajla bir canlının yaşama hakkına kendi rızası olmadan son verildiğine inanan muhafazakar gruplar bunun yasaklanmasını istiyor. Bu tartışmanın Türkiye’ye de sıçrayacağına emin olmakla beraber zamanını kestiremiyordum. Ancak Başbakan bundan 3 hafta önce sadece kürtajı değil sezaryeni de katarak bir anda Türkiye’de gündemi bu konuya odakladı. Aslında sadece kürtaj üzerinden bir tartışma yapılsa son yıllarda şekilsel muhafazakarlaşmanın da zirve yapmış olmasından ötürü pek de kıyamet kopmazdı. Ancak Başbakan çoğu zaman Türkiye’de gereksiz ve abartılı kullanıldığına dair tıp dünyasından da eleştiri alan Sezaryeni de dahil edince fırtına koptu. Şahsi kanaat olarak nasıl idam cezasına sırf bir insanın yaşamına son vermenin bizim elimizde olmaması gerektiğine inandığım için karşıysam kürtaja da aynı sebepten dolayı karşıyım. Sezaryen konusunda ise özellikle tehlikeli doğumları göz önünde bulundurarak hükümetin karışma hakkının olmadığını düşünmekteyim.

Bu konudaki tartışmaların siyasi arenada nasıl bir cevap bulacağı konusunda ise net olmasa da bir tahmine sahibim. Öncelikle bu tartışmadan kesinlikle Ak Parti’nin oy kazancıyla çıkacağını düşünmüyorum. Çünkü her 3 gruptaki kadınlarda bunu kendi tercihlerine müdahale olarak yorumlayacaklardır. Ancak son grubun tepkisini oya dönüştürmeyeceğini düşünüyorum. İlk iki grup ise hem bu karışmadan duydukları rahatsızlık, hem de hükümetin gündem saptırmasından rahatsız olacaklar ve kanımca Ak Parti küçük de olsa bir oy ve referans kaybı yaşayacaktır. Bu konunun tartışılmasından çıkacak en faydalı sonuç ise kadınların siyasallaşmasına katkı yapacak olmasıdır. Erkeklerin artık kendi yaşam alanlarına fazlasıyla müdahale ettiğini düşünen kadınların siyasallaşması uzun vadede demokrasimize kesinlikle katkı sağlayacaktır.

Bu yazı serisinde sizlerle genel olarak kadınların siyasal yaşamdaki önemleri, sadece seçilen bazda değil seçmen bazında düşünüldüğünde her zaman siyasi hesaplarda düşünülmeleri gerektiğini, bunun sebeplerini paylaştım. Kadınlar bugün seçilen olarak çok geride olsalar da uzun vadede Türk siyasetinde çok daha aktif olacaklar ve bana göre bu partizan erkek siyasetine oranla ülke ve geleceğimiz için çok daha faydalı olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

14 Haziran 2012

21:48

Read Full Post »

BU ÜLKEDE İKTİDARI KADINLAR BELİRLER, ERKEKLER DEĞİL! – 2…

KADINLAR NEYE GÖRE OY KULLANIR VE BU OYLARI KİM KAZANIR?…

Bu serinin ilk yazısında geleneksel toplum formlarında kadının toplumdaki rolü üzerine düşüncelerimi sizlerle paylaşmış, bu bağlamda Osmanlı’da kadını ele almış ve Cumhuriyet’in ilk döneminde toplumda erkeklerden daha fazla olmalarına rağmen neden kadınların yeterince aktif olamadığına değinmiştim. Ancak tüm bu durumların 1950 sonrası geri dönülmeyecek şekilde değiştiğini ve bu değişimin nasıl olduğunu da devam yazımda sizlerle paylaşacağımı belirtmiştim.

Evet, bana göre ülkemizde halen eksik olan demokrasinin en azından eksik de olsa varlık kazandığı seçim; 1950 yılında yapılan ilk düzgün (1946 seçimleri açık oy, gizli sayım olduğundan benim için anlamsız ve öncekilerden farksızdır) çok partili seçim olmuştur. Bu seçimde ilk kez halkın tercihi meclise yansıyacak ve halk zorunluluktan gönüllülük esaslı seçime yani demokrasinin özüne doğru yönelecekti. İşte bence kadınların siyasetteki egemenliği de o dönemde başladı. 1950 sonrası dönemde Türk toplumu neredeyse kutuplaşmanın olmadığı bir dönem yaşamadı. Her dönemde yaşanan bu ayrışmalar toplumda seçmen olarak kadının gücünü de zirveye taşıdı. Peki, bu güç fark edildi mi, nasıl kullanıldı ve bu güçten kim kazandı? Şimdi isterseniz bu konuları tartışalım.

Yukarıda da belirttiğim üzere Adnan Menderes – İnönü ayrışması ya da Demokrat Parti – Cumhuriyet Halk Partisi ayrışmasından sonra toplum olarak hep ayrışmış bir hüviyete sahip olduk. Ve bu ayrışma doğal olarak seçimler üzerinden siyasete de yansıdı. İnsanlar futbol takımı tutar gibi belli bir ideolojinin peşine takılıp ne olursa olsun, günahları ya da sevaplarına bakmadan, adaylara yoğunlaşmadan bu yönde demokratik haklarını kullandılar. Ancak bu kalıplaşma erkeklerde ve nispeten büyük şehirlerin eğitimli kadın nüfusunda sınırlı kaldı. Ve işte o gün bugündür Anadolu kadınını kazanan iktidarı da kazandı. Biliyorum çok kesin yargılarda bulunuyorum ama desteklenmeyecek yargılarda bulunmuyorum. Bahsettiğim 1950 sonrası döneme bakarsanız büyükşehir diye tabir ettiğimiz Ankara, Adana, Bursa, İstanbul, İzmir, Gaziantep, Hatay gibi şehirlerde hiçbir partinin büyük bir üstünlüğe ulaşmadığını göreceksiniz. Çünkü bağlı kalınan ideolojilerin taraftar sayısı birbirine yakındı ve bu yakınlık bu şehirlerde kesin kazanan çıkmasını engelliyordu. Hatta son 60 yılda Türk solunun resmi partisi olarak adlandıracağımız Cumhuriyet Halk Partisi bu şehirlerin çoğunda sağ partilerden daha fazla ve daha uzun süreli oy sahi olsa da iktidarda geçirdiği toplam süre 5 yılı aşmamaktadır. Öyleyse Türk toplumunu yönetecek kişileri sanıldığı gibi büyükşehir hegemonyaları belirlememiştir. Aksine Anadolu asıl karar sahibi olmuştur. Hal böyle olunca ve Anadolu’da da tıpkı büyükşehirlerde olduğu gibi erkekler arasında ideolojik körlük (bir ideolojiye saplanıp kalma, diğerlerini inceleme zahmetinde bulunamama) olduğuna göre bu toplumun karar vericisi Anadolu kadını olmuştur. Peki, Anadolu kadını neye göre oy verir? Şimdi biraz da buna bakalım.

Anadolu kadını denildiğinde akla ilk gelen rol model cefakar ana modelidir. U noktada hepinizden bir düşünceye odaklanmanızı istiyorum: Anadolu kadını denince aklınıza ne gelir? Truvalı Helen ya da çağımız deyimiyle güzel genç kız mı yoksa hafiften saçlarına aklar düşmüş, yüzünde kısa ama dolu ve ağır bir hayatın çizgileri ve her şeye rağmen, herkese rağmen şükür diyen 40’lı yaşlarda bir ana mı? Bana göre pek çok kişi için ikinci seçenek düşünülen şey olacaktır. O halde her şeyden önce ana olarak tanımlanan bir kadının bu tanımlaması dahi onun çektiği yükün ne kadar büyük olduğunu, toplumun mihenk taşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Dahası bu o kadına gençlikte olmayan bir bilgelik, yüklenmemiş bir yük ve kendisinden çok çocuğunu, kocasını düşünme rolünü de getirir. İşte bu rol Anadolu kadınının hayat tercihlerinde ister istemez bir pragmatizm doğurur. Bu pragmatizm kendisi için değil, çocuğu ya da yarınları için taşınan bir pragmatizmdir. Bu pragmatizmden ötürüdür ki Anadolu kadını idealizm peşinde sürüklenen sol politikaların yerine pragmatist, faydacı ve günü kurtarmaya odaklı sağ politikaları daha fazla desteklemiştir. Çünkü, bu politikalar o anda sonuç vermiş, kaygılandıklarının hayatına o anda etki yapmıştır. Çocuğu için yarınlarda daha güzel bir dünya hayali yerine çocuğunu o dünyaya bu günden kendi elleriyle ulaştırma sevgisi de denebilir bu seçime. İşte bu yüzdendir ki her ne kadar okumuş büyükşehir kadınları arasında sol düşünceler yaygın olsa da memleketin son 60 yılının 50’sinde sağ iktidarlar iş başında olmuştur. Sözün özü kadın bugünden hayatına kendisinden öte çocuğunun hayatına katkı yapan politikaları yarınki rüyalara tercih etmiştir ve bu da gayet insani bir seçimdir.

Peki, bu Anadolu kadını kimlere destek vermiş, hangi konularda oyunun rengini belli etmiştir. Kanımca belli liderler Anadolu kadınının gözünde hep diğerlerinden daha ayrı değer bulmuştur. Bu liderler Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Ecevit, Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Necmettin Erbakan’dır. İsimlere dikkat edildiğinde bu isimlerin tamamının kısa ya da uzun bir şekilde ülke yönettiklerinde ülkede elle tutulan bir ilerleme sağladıkları görülmektedir. Sanılanın aksine Anadolu kadınında erkelerde son yıllarda oluşan Menderes hayranlığı, İnönü düşmanlığı yoktur. Çünkü kadın dünü unutmuştur o bugüne bakar ve bugünden yarına geçmeye çalışır. Bugün yaşayan kadınların gördüğü liderler bunlar olduğu için de tercihler onlardan yanadır.

Kadınlar erkeklerde olduğu gibi sembolist davranıp belli hareket ve sözlere göre oy kullanmazlar. Kadınlar belki son yıllara kadar okuma yazma oranı düşüklüğünden, sonra da çok okumamanın da etkisiyle erkekler gibi basın tarafından kolayca yönlendirilemezler. Daha da ötesi kadınlar kocaları tarafından da yönlendirilemezler. Onlar icraata bakar ve ona göre oy kullanırlar. Kolay kolay ikinci şans vermezler ve bir kez oy verdikleri iyi çıkarsa o kötü olup o oyu hak etmeyene kadar o oyları vermeye devam ederler. Bu sebepledir ki Demirel, Ecevit ya da Erbakan her darbede gidip geri gelebilmişlerdir. Çünkü yaptıkları bazı işler hayata dokunmuş ve oylarla unutulmadıkları gösterilmiştir.

Peki, hal böyleyken iktidarda olmayanlar için kadınların oyunu almak mümkün müdür? Hele de Ak Parti gibi uzun süreli iktidarlarda bu nasıl başarılabilir? Öncelikle şunu söyleyeyim daha önce Özal ve Demirel örneklerinde olduğu gibi kadın desteğini alan liderleri yıkmak hiç kolay değildir. Bu bakımdan Tayyip Erdoğan’ı da en azından kadınlar nezdinde geçmek kolay olmayacaktır. Ancak eğer Başbakan öncülleri gibi Cumhurbaşkanlığı’na çıkar ya da Ak Parti hizmet yorgunluğuna düşerse bu mümkün olabilir. Çünkü kadınlar erkekler gibi parti renklerine değil hizmet rengine aşıktır. Hizmet eden varsa onu desteklerler ve daha iyisi hayaline kolayca atlamazlar. Ancak hizmet aksar ve verilen yeni bir şans iyi kullanılırsa (özellikle yerel seçimlerde muhalefet partileri bu şansı alır) o zaman kadınların da tercihi değişebilir. Ama asla unutulmaması gereken; Herkesi aldatabilirsiniz, Anadolu kadının asla…

Not: Ak Parti’nin kadın oylarındaki başarısının sırrı, son türban ve kürtaj gibi konuların oylara etkisini serinin son yazısında değerlendireceğim…

Bilal ERTUĞRUL

7 Mayıs 2012

01:31

 

Read Full Post »

BU ÜLKEDE İKTİDARI KADINLAR BELİRLER, ERKEKLER DEĞİL! – 1…

Tarihi ve Sosyolojik Perspektiften Kadının Toplumsal Rolü…

Türkiye garip, garip olduğu kadar kendine has özellikleri olan bir ülkedir. Kültürün her aşamasında şahit olunabilecek bu garipliklerimize örnek olarak sembolist yaşama biçimimiz, abartma ya da herkesin pür dikkat odaklandığı konuları önemsememe gibi huylarımızı verebilirim. Garipliklerimizin bir kısmı bilindiği kadarıyla 3 bin yıl ve 3 kıtadan gelen karışımın bir sonucuyken bir kısmı da dünya var olduğu günden bu yana var olan Anadolu’da yaşamamızın bir sonucudur. Arada sizlerle siyaset üzerine yazılar paylaşırken aklıma uzunca bir süredir Türk siyasetiyle ilgili yaptığım ama sizlerle paylaşamadığım bir analizimi paylaşmak geldi. Analizimin konusu “Türk Siyasetinde Kadın”. Ama öyle kadın vekil ya da belediye başkanı sayısı üzerine yani seçilme odaklı bir analiz yapmayacağım aksine seçme odaklı bir analizle kadınların aslında Türk siyasetinde ne kadar belirleyici olduğunu açıklamaya çalışacağım.

Türkiye’de kadının her anlamda, toplumsal yaşamın her alanındaki rolüne bakarken iki ana referans noktası olması gerektiğini düşünüyorum. Bunlardan birincisi Anadolu’da kadının toplumsal hayatta oynadığı rol, diğeri ise geleneksel Türk – İslam yaşantısında kadının dengeleyici statüsü olacaktır. Bu iki ana eksen üzerinde geçmişten günümüze kadının Türk siyasetinde oynadığı role değinmek için Osmanlı dönemine gidecek, oradan modern Türkiye’nin kuruluş yılları ve bugüne ulaşan bir serüveni sizlerle paylaşacağım.

Osmanlı İmparatorluğu ya da diğer bir deyişle Balkanlar’ın İskender’den bu yana sahip olduğu en büyük imparatorluk tanımlanırken Türk, İslam, Balkan kanımca en önemli 3 tanımlayıcı kelimedir. Osmanlı oluşturduğu form itibariyle ne öncesine ne de sonrası olan biz Türkiye Cumhuriyeti’ne benzer, aslında o tarihte eşi benzeri görülmemiş bir devlettir. Benzeri yok diyecek kadar iddialıyım çünkü 3 bin yıllık Türk geleneği, ondan daha yaşlı Balkan geleneği ve nihayetinde devletin büyümesinin Cihat mantalitesiyle temel açıklayıcısı olan İslam geleneğini birleştirmiş tek devlettir ve bundan sonra olması da şu dönemde pek mümkün gözükmemektedir. Osmanlı bildiğiniz gibi bir İmparatorluktu yani siyaset dediğimiz toplum yönetme sanatı çok dar bir alanda, kelle koltukta ve elitler arasında yapılıyordu. Bu bağlamda halkın seçmen olarak etkisinin olmadığı, isyan kozunun ise sadece askerlerde olduğu bir düzen kurulmuştu.

Aslında bu yapı son iki asra gelinceye kadar dünyada pek çok toplum ve devletin yegane yönetim şekliydi demek de yanlış olmazdı. Yine aynı son iki asra kadar toplum ya da devletleri üretici ve tüketici olarak ayrıştırmak çok da mantıksız değildir. Üretici toplumlar tarım ve hayvancılık kısa aralıklı madencilik üzerine yoğunlaşmış olanlardır. Bu toplumlarda kadın hem doğurganlığı hem de iş gücünde tuttuğu yerle toplum yönetiminde de söz sahibidir. Aynı zamanda bu toplumlarda düzenli ordu olmamasıyla ortaya çıkan askeri zafiyet erkekle kadın arasında pek çok ilkel toplumda var olan toplumsal statü farkını da ortadan kaldırmıştır. Üretici toplumlar demokrasinin prototiplerine daha yakın yönetimler kurarken aynı zamanda kadının toplumsal rolü hatta pek çok yerde tanrıçaya bürünen önderliği de görülmüştür.

Ancak söz konusu tüketici toplumlara yani savaş ya da ticaretle üretmeden tüketenlere gelince durum değişir. Üretmeden tüketen toplumlar ticaret üzerinden geçindikleri zaman antik ticaretin zorluğu, kadın bedenine yüklenemeyecek kadar büyük bir yük olması sonucu ticaret dolaylı olarak da toplumsal kontrol bu tarz toplumlarda erkeğe geçmiştir. Para kazanma görevinin tüccarlık üzerinden erkekte bulunması zamanla kadının da bir eşya hüviyetine dönüşmesine yol açmış ve tarih boyunca kadının cinsel bir obje ve doğurganlık dışında değer ifade etmediği toplumlar bu tarz sırf tüccar topluluklar olmuştur. Yani en yüksek değerini üretici toplumda bulan kadın en düşük değeriyle tüketici – tüccar toplumlarda karşılaşmıştır.

Bir diğer tüketici toplum yapısı olan savaşçı toplumlar da ise kadın bu iki formun arasında bir yere gelmiştir. Göçebeliğinde savaşçılıkla beraber gelmesi sonucu bu toplumların kadınlarının kendilerini savunma becerileri artmış bu toplumsal statülerini yükseltmiştir. Ancak kanla gelen kutsaliyet ve ganimet bu toplumlarda kadının değerini bazen arttırmış bazen tüccar toplumlardaki mal ya da eşya seviyesine indirmiştir. Şöyle ki eski Türk toplumunda olduğu gibi hatunlar yani lider eşleri ya da kızları toplum iradesinde söz sahibi olmuş, zaman içerisinde bazen eşleri ya da oğulları kadar söz sahibi olmuşlardır. Ancak olası iktidar değişimlerinde göçebe savaşçı toplumda var olan ganimet yasası işlediğinde aynı grubun mal gibi iktidarı ele geçirenin boyunduruğuna girmesi de kaçınılmaz olmuştur. Yani savaşçı toplumlarda kutsaliyet ya da merkezi güçlü aile yapısı kadını güçlendirirken, ganimet anlayışı kadının değerini azaltıcı bir faktör olarak ortaya çıkmıştır.

İşte Osmanlı göçebe savaşçı Türk kültürü, yerleşik üretken Balkan kültürü ve bunların yanında özellikle ilgili dönemde kendisi de sürekli değişime açık, yenilikçi İslam kültürünün bir karışımı olarak ortaya çıkınca toplumda kadının rolü de bu heterojen kimliğe paralel olarak ortaya çıkmıştır. Mutlak merkezi otoritenin sahibi Osmanlı ailesi içerisinde gerek Valide Sultanlar, gerekse de hükümdar eşleri pek çok dönemde iktidarı etkilemiş hatta kimi dönemlerde ülkeyi bizzat yönetmişlerdir. Ancak Osmanlı döneminde var olmayan demokrasi ve yavaştan erkek egemenliğine dönen toplumsal yapı özellikle Anadolu’da üretimin kontrol mekanizması olan kadınların yeterli güce ulaşmasını engellemiştir.

Osmanlı’dan aldığı mirasın hayatın pek çok alanında kendisini gösterdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemde toplumda kadın erkek dağılımı 1908 Trablusgarp Savaşı’yla başlayıp 14 yıldır devam eden savaşlarda verilen kayıplar nedeniyle kadınlar lehine çok ciddi bir şekilde bozulmuştu. Bu bakımdan kadınlar seçmen olarak henüz ilk seçimlerde dahi çok önemli bir güç olarak ortaya çıkmışlardı. Ancak gerek 1946’ya kadar tam demokratik düzen olarak adlandıracağımız çok partili sisteme geçişin başarılamaması gerekse de dönemin savaştan çıkan ülkede etkin asker yönetici modası kadınların bu gücü kullanmasını engellemiştir. Aynı zamanda kadınlarda var olan düşük okuma yazma oranı, etkin kadın aydınların önemli bir kısmının Osmanlı Hanedanı ve yöneticileriyle beraber (çoğu onların eş ya da kızlarıydı) sürgüne gönderilmesi de kadınların siyasi arenada ya da yönetim de gerektiği kadar aktif olmalarını engellemiştir. Ancak bu süreç 1950 sonrası değişecek ve kadınlar her ne kadar güçlerinin farkına varılmasa da Türkiye’de en önemli karar verici konumuna geleceklerdi.

Not: Yazı dizimin devamında Türk Siyasetinde kadının yavaştan yükseldiği 1950 sonrası dönem değinecek, kadınların gücü nasıl kullandıkları, seçmen olarak nelere dikkat ettikleri, neden iktidarları belirlediklerini düşündüğümü, Ak Parti’nin son 10 yıldaki başarısında kadınların rolünü ve gündemde yer alan türban, kürtaj, kadına şiddet gibi konuların gelecekte Türk siyasetinde nasıl bir etki yaratacağını sizlerle paylaşacağım…

Bilal ERTUĞRUL

4 Mayıs 2012

01:17

Read Full Post »

CHP’DE NELER OLUYOR? – 2…

CHP’DE NELER OLUYOR? – 2…

PARTİ İÇİ İKTİDAR MÜCADELESİ Mİ İDEOLOJİK ÇEKİŞME Mİ?

İlk yazımda Gürsel Tekin’in İstanbul’da CHP için bir umut ve değişim sembolü olarak ortaya çıkışı, Kemal Kılıçdaroğlu’yla yaptığı İstanbul – Ankara yolculuğu ve istifasıyla yalnız başına eve, İstanbul’a dönüşünü anlattım. Bu yazımda ise bu istifadan sonra çok konuşulan istifanın sebebi üzerinde duracak, bana göre arka planda kalan noktalara değinip uzun dönemdeki olası hareketlere dair fikirlerimi sunacağım.

Gürsel Tekin’in istifası bazıları tarafından beklense de pek çokları için, en çok da ona belki de en çok değer veren (kimisi oy veren, kimisi vermeyen ama onda bir ışık gören) halk için tam bir sürpriz oldu. Dahası Kılıçdaroğlu’nun bu istifayı engellemek için en azından görünürde hiçbir şey yapmaması, en yakın yol arkadaşı giderken kapıyı gösterme dışında girişimde bulunmaması akla pek çok soru getiriyordu. Ama bu sorular arasında en başta yazımın başlığında yazdığım soru akıllara geliyor; “Acaba bu istifanın sebebi parti içi iktidar mücadelesi mi yoksa ideolojik bir çekişme mi?”

Kesin kanı vermek için erken olsa da bana göre bu istifanın altında yatan sebep ideolojik çekişmeden öteye bir şey değil. Çünkü ilkyazımda da belirttiğim gibi eğer ortada bir parti içi iktidar hesabı olsaydı Gürsel Tekin için çok daha uygun zamanlar mevcuttu. Hâlbuki o hiçbir zaman Kemal Kılıçdaroğlu’na sırtını dönmedi ya da onu arkadan vurmadı. Aksine istifasının ardından da Genel Başkan’a destek vereceğini açıkladı. Ama sanki bu açıklamada bir sitem, bir kırılmışlık vardı ve bence o kırgınlıkta bazı sözler sanki “Genel Başkan’a rağmen Genel Başkan’a destek vereceğim” anlamına geliyordu. İşte bu Genel Başkan’a Rağmen bölümünün altında ise İdeolojik Çekişme yani bana göre istifanın esas sebebi yatıyor. Kemal Kılıçdaroğlu kamudan gelen, devlet terbiyesi adı altında pek çok kere dillendirilen bir ekolün partideki temsilcisi konumunda. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlık döneminde bu terbiyenin yönettiği politik duruşu kavgacılıktan çok aklıselime, sessiz ve derinden düşünerek bazen yavaş kalsa da zamanla hareket etmeye ve profesyonelleşmeye dönüştü. Bu bağlamda öncelikle parti yönetimine fikirlerine saygı duyduğu çoğu akademik dünyadan gelen profesyonelleri getirdi. Bu profesyoneller arasında siyasette çekirdekten yetişen isim ise Gürsel Tekin oldu. Bu sebeple de Gürsel Tekin bir anda CHP’nin iki numarası olarak sivrildi. Ancak siyaset bürokrasi ya da akademiye göre çok daha halka yakın bir kurumdur. Halkla iç içe olmak, ondan birisi gibi durmak dahası onun kadar tez canlı olmayı gerektirir.

İşte bu özelliklere neredeyse parti yönetiminde tek uyan isim olan Gürsel Tekin’in yönetimde benzerleri çoğaltılıp, eli güçlenmeliyken 12 Haziran’da yaşanan seçim başarısızlığı (en azından parti yönetimine ve Kemal Kılıçdaroğlu’na göre) sonucu Kemal Kılıçdaroğlu örgütü ondan alma ve yerine Nihat Matkap’ı getirme gereği hissetti. Ve bence ne olduysa aslında o andan sonra oldu. SHP kökenli Nihat Matkap, 1995 birleşmesinden sonra Gürsel Tekin ve arkadaşları gibi solun tek çatısının CHP olması projesine katılmadı. Aksine 2009’a kadar çalışmalarını alternatif sol gruplar arasında devam ettirdi. Hatta partiye katılmadan önce solun tek çatı altına toplanmasını sağlama amacındaki Baykal dönemi CHP dışı sol grupların oluşturduğu 10 Aralık Hareketi’nde onun da sıkça adı duyuldu. Bu hareket her ne kadar başta iddialı gözükse, basından da ilgi toplasa da halk gözünde açıkça başlamadan biten hareketlerden oldu ve adı bile sokaklarda duyulmadı. Belki temelde iyi niyetliydiler ama halka inememiş solun bir uzantısından öteye gidemediler. Sonra Kemal Kılıçdaroğlu partinin başına geçince bu ve benzeri pek çok hareketten isimler partiye geri çekilmeye çalışıldı ve partinin dengesi kaydı. Kılıçdaroğlu bu çalışmalarında parti içi demokrasi ve çeşitlilik artışı üzerinde vurgu yaparken aslında ideolojik anlamda, halka yaklaşım ve ulaşma anlamında partiyi böldüğünün farkına varmadı ya da vardırılmadı. Nitekim üyelerde Kılıçdaroğlu’na karşı var olan aşırı desteğe rağmen muhaliflerin kurultay toplayabilmesinde bu parti dışından içeriye entegrelerle partinin mevcut kadroları arasındaki uyumsuzluk baş rol oynadı.

Kemal Kılıçdaroğlu 12 Haziran seçimlerinden sonra ideolojik bir seçim yapmak zorunda kaldı. Ya mevcut kadroların güçlenmesiyle halka daha yakın, yavaş ama kararlı büyüyen bir parti olarak daha merkezde bir ideoloji benimseyecek ya da 12 Eylül sonrası halk nezdinde değer kazanamamış, öncülü Önder Sav ve Deniz Baykal’ın da çok farklı bir noktasında durmadıkları, iyi ya da kötü ne yaparsa yapsın halka anlatılamayacak bir sol çizgi benimseyecekti. Onun seçimi alternatif ve daha birkaç ay önce partinin varlığını gereksizlik olarak atfeden grupların dahil edilmesiyle daha sol ama halka kopuk, eski kavgalara dönük ve mevcut teşkilat yapısı düşünüldüğünde ideolojik uyumsuz bir politika gütmek oldu. Bunun sonucunda örgüt kontrolü Nihat Matkap ve Erdoğan Toprak’a geçerken Gürsel Tekin ve ideolojisinden vazgeçildi.

Halbuki bence 12 Haziran seçimlerinde alınan sonuçlar CHP aday listeleri, AK Parti’nin halk gözündeki konumu, CHP’nin belli bölgelerde uzun bir süredir hiç esamesinin okunmaması düşünüldüğünde başarısızlık değildi. Dahası CHP’nin değiştiğine dair ciddi bir umut filizlenmeye başlamıştı. Ama her ne hikmetse CHP kadrolarına yönelik politika tercihiyle bir anda eski günlere geri dönüldü. Halk önce Şubat kurultayı, sonra bu istifa ve İstanbul kongresine bakarak bu değişime olan inancını kaybetti. Ve bence şu an itibariyle Kemal Kılıçdaroğlu için Başbakanlık ihtimali de artık bitti. Çünkü, muhalefetteyseniz ve değişim sayesinde ancak iktidar olabilecekseniz değişime sonuna kadar devam etmeli ve bu inancın kaybolmamasına izin vermemelisiniz. Ancak son 1 yılda CHP’de olduğu gibi değişiminizi 90’ların siyasi kimliklerine dönerek yapmaya kalkarsanız halka değişimi inandıramazsınız.

Bu istifa konusunda yapılan açıklamalar dikkatle incelendiğinde Gürsel Tekin’in iddia ettiği gibi Kemal Kılıçdaroğlu’yla aynı yolda yürümesinin de çok manalı olmadığını anlarsınız. Aşağıda linkini verdiğim haberlerdeki röportajlarda Kemal Kılıçdaroğlu en büyük başarısı olarak ülkenin demokratikleşmesinin dinamiği olduklarını iddia ederken, Gürsel Tekin bırakın ülkeyi parti içinde yeteri kadar demokratikleşilemediğini iddia ediyor. Yani biri Şam’ı gösterirken, diğeri Halep diyor. Yine İstanbul İl Başkanlığı’na aday olan, genel merkez tarafından desteklenen ve krizin son noktası olarak adlandırılan mevcut il başkanı Oğuz Kaan Salıcı’nın açıklamasını incelediğinizde parti içi disiplin ve benzeri tehditvari kavramların çok eleştirilen Sav döneminden farkı olmadığını da görürsünüz.

Sözün özü bence Kemal Kılıçdaroğlu Gürsel Tekin’in istifasına giden yolu sonuna kadar açarak, partiyi iki farklı ideolojiye bağlı örgütün kapışma alanına dönüştüren genişlemenin boyutlarını hesap etmeyerek uzun vadede başarılı olma fırsatını kaçırdı. İstanbul kongresinden sonra partide ki ayrı kanat oluşması muhtemel, dahası Baykal – Sav cephesi düşünüldüğünde sayıyı 3’e de çıkartmak mümkün. Bu durumda da liderliğe geldiğinde kayıtsız şartsız destek alarak Ecevit sonrası yeni bir heyecan uyandıran Kılıçdaroğlu eski günlere dönüşle bu heyecanı da kaybetmiş oldu. Bundan sonra yeni bir heyecan yakalayana ya da onun yerini alacak daha derli toplu bir parti çıkana kadar CHP’nin parti içi kavgalar ve %20’lik oylarla devam edeceğini düşünüyorum. Haber ve röportaj linkleri aşağıdadır:

http://www.haberturk.com/gundem/haber/740277-chp-degisim-surecinde-degisim-hep-sancili-olur

http://haber.gazetevatan.com/kilicdaroglundan-ikinci-onder-sav-resti/448622/9/Siyaset

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/20499626.asp

Bilal ERTUĞRUL

9 Mayıs 2012

10:32

Read Full Post »

CHP’DE NELER OLUYOR? – 1…

CHP’DE NELER OLUYOR? – 1…

İSTANBUL – ANKARA GİDİŞ DÖNÜŞ YOLCULUĞU…

Geçtiğimiz hafta ülke kamuoyuna damga vuran bir istifa haberi oldu. Öyle Bakan, Başbakan istifa etmedi Ana Muhalefet Partisinin Genel Başkan Yardımcılarından birisi istifa etti. Hem de unvanına bakarsanız sadece partinin Basınla İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı istifa etti. Ama iktidar dahil herkes bu istifayı konuştu, herkes bir şeyler yazdı, çizdi, senaryolar üretti. Çünkü Gürsel Tekin namı layıkıyla Cumhuriyet Halk Partisi’nin halka açılan kapısı istifa etti. Ben de hazır olaylar biraz durulmuş, Gürsel Tekin İstanbul’a dönmüş, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu konudaki ilk beyanatını Güneş Gazetesi’nden Talat Atilla’ya vermişken yani herkes eteğindeki taşlardan dökebileceği kadarını dökmüşken sizlerle bu konudaki fikirlerimi paylaşmak istedim.

Öncelikle istifası bir anda ülke gündemini bu kadar dolduran Gürsel Tekin’in kim olduğu, ne yaptığı ve neden bu derece önem kazandığını açıklayarak başlayalım. 1964 Ardahan doğumlu olan Gürsel Tekin gençlik yıllarından itibaren CHP’de aktif siyaset yapmıştır. 12 Eylül sonrası CHP yasaklı olunca onun yerine kurulan sosyal demokrat hareketlerde bulunduktan sonra CHP’nin yeniden SHP ile birleşip solun çatı örgütü haline gelmesiyle 1995 sonrasında CHP İstanbul teşkilatında bulunmuştur. 2002 yılında İl Başkan Yardımcısı, 2007’de İl Başkanı olmuştur.

2009 yerel seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmasıyla beraber halka yakınlaşma olarak görülen çabaları ülke çapında dikkat çekmiştir. Seçim sonucunda her ne kadar Kılıçdaroğlu belediye başkanı seçilemese de CHP’nin İstanbul’da kabuklarını kırdığı, halk ile uzun bir zamandır var olan kopukluğun giderilebileceği düşüncesi doğmuştur. Bu umutlanmada Kemal Kılıçdaroğlu’yla beraber en çok öne çıkan isim olmuştur.

2010 yılında Deniz Baykal’a yönelik kaset operasyonuyla uzun süredir CHP’nin başında bulunan Baykal’ın istifasıyla boşalan genel başkanlık koltuğu için Önder Sav Ankara ekibiyle, Gürsel Tekin’de İstanbul ekibiyle Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklemiş, Kılıçdaroğlu Genel Başkanlığa geçerken Gürsel Tekin’de İstanbul’dan Ankara’ya ya da daha doğru tabirle Genel Merkez’e gidiyordu. Ama özellikle halktan gelen değişim isteği ve basının bunu Önder Sav’ın parti içindeki örgüt kontrol yetkisini kaybetmesi gerekliliği olarak sunması sonucu 2010 Aralık Kurultay’ı sonucu Önder Sav parti içi gücünü tartışmalı da olsa kaybediyor, onun yerine CHP İkinci Adamı olarak Örgütten Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı’na Gürsel Tekin seçiliyordu. Yine bu zorlu süreçte kurultay üyelerinin önemli bir kısmını daha önceden bin bir hesap ve dengeyle bizzat kendisi oluşturmuş olan Önder Sav’ın parti içi hegemonyasının yıkılmasında da Gürsel Tekin’in ve İstanbul kanadının Kemal Kılıçdaroğlu’yla beraber hareket etmesi çok önemli rol oynamıştır.

Bu kader arkadaşlığı 12 Haziran 2012 seçimlerinde en azından kendileri açısından beklenen başarıyı alamayınca Kemal Kılıçdaroğlu yeni bir kurultay topluyor ve Gürsel Tekin bana göre parti içi güç bakımından Örgüt Yönetiminde yerine getirilen Nihat Matkap ve Erdoğan Toprak’tan sonra dördüncü sıraya geriliyordu. Bana göre Kemal Kılıçdaroğlu bu kader arkadaşlığında o gün ilk hatayı yapmıştı. Halk gözünde kendisiyle beraber partinin değişimiyle özdeşleşen Gürsel Tekin’i zayıflatması aslında sadece siyasi açıdan elini zayıflatıyordu. Nitekim muhalefet bu yılbaşında bunun farkına varıyor ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu devirmek için kurultay çağrısı yapıyordu ama Gürsel Tekin yine genel başkanının yanında yer alıyordu. Eğer bazılarının haksız yere kendisine itham ettikleri gibi koltuk kaygısı olan bir adam olsa Örgütteki Yönetim görevinden alındığında ya da Şubat Kurultay’ında İstanbul’a dönebilir ya da muhaliflerle iş birliğine gidebilirdi ama yapmadı. Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu arkasında 2009 sonrası oluşturdukları değişimin CHP’yi uzunca bir süredir hasret kaldığı iktidara taşıyabileceğini düşünüyordu ve bu dava kardeşliğine inanıyordu.

Ama Kemal Kılıçdaroğlu o ve davasındakiler fark etmese de halk gözünde zemin kaybediyor, onunla gelebilecek bir değişim artık pek inandırıcı durmuyordu. Üstüne üstlük Kemal Kılıçdaroğlu’nun solun tüm kesimlerinden hatta sağdan isimleri parti yönetimine toplaması da halkta umut ettiği birleşmiş parti imajını uyandırmıyordu. Çünkü halkta çok iyi biliyordu ki bu isimlerin bir kısmı vakti zamanında parti içi muhalefet sebebiyle partiden uzaklaşsa da bir kısmı Ecevit sonrası yani 12 Eylül sonrası tam 32 yıldır CHP ile hiçbir ortaklık taşımıyordu. Yani birleşmek denilen şey bütünleşmenin ötesinde ilgisiz parçalarından dâhil edilmesine sebep oluyordu. Pek çoklarına göre bu nokta sonunda Gürsel Tekin’in partideki tüm görevlerinden istifa edip İstanbul’a dönmesinin de yegâne sebebi oluyordu. Ama herkes için bu bir sondan başka yeni bir başlangıçtı. Peki, iyi de neden bu sona gelinmişti ve neye, nasıl başlanacaktı?…

Not: Bu istifanın altında bana göre yatan sebepleri, gelecekte olası sonuçlara dair ayrıntılı analizimi devam yazımda okuyabilirsiniz.

Bilal ERTUĞRUL

8 Mayıs 2012

09:30

Read Full Post »

YENİ BİR AVRUPA…

YENİ BİR AVRUPA…

Dün yani 6 Mayıs 2012 Pazar günü bana göre 21. Yüzyıl Avrupa’sının şekillendiği günlerden birisi olarak tarihteki yerini aldı. 6 ülkede yapılan seçimlerde Avrupa’nın 2. Dünya Savaşı sonrası yaşadığı en büyük krizin, ekonomik krizin, siyasi yelpaze üzerindeki etkileri artık kesinleşmiş oldu. Kesinleşmiş oldu diyorum çünkü krizin Avrupa siyasi yelpazesinde yaptığı değişimi zaten hali hazırda 10 ülkenin liderlerinin değişmesiyle görmüştük. Ancak dün birliğin ve kıtanın en etkili iki liderinden birisi olan Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin de koltuğunu kaybetmesiyle Yeni Bir Avrupa ile karşılaşacağımız çok açık bir şekilde ortaya çıktı. Peki, bu yeni Avrupa’nın temel özellikleri, sorunları neler ve bunlar önümüzdeki dönemi nasıl etkiler? Bugün bunlara değineceğim.

2007 yılında ABD’de ilk belirtileri görülen 2008 ve 2009’da küresel boyuta taşınan ekonomik kriz 2010 yılında artık aşılmış görülüyordu. Ancak Avrupa Birliği’nin özellikle Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerinin zayıf ekonomik yapıları ortaya çıkınca Avrupa yeni bir krizle boğuşmak zorunda kaldı. Bu krizden önce kıta siyasetine bakıldığında İngiltere ve İspanya’da sol, Almanya, Fransa ve İtalya’da ise sağ partiler iktidardaydı. Dahası uzun yıllardır pek çok ülkede iki güçlü parti kök salmış iktidar tek parti iktidarı olarak aralarında dolaşmıştı. Aşırı milliyetçi, komünist ya da aşırı sol partiler meclislere girmekte zorlanıyor, Yeşiller Hareketi artan Çevre duyarlılığıyla beraber her biri tarihi ideolojileri temsil eden bu partilerin önünde yer alıyordu. Yani Avrupa tahmin edilebilir, ideolojik hareketlerin ölüm aşamasına geldiği bir siyasi tablo mevcuttu. Ancak kriz sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı ve nitekim olmadı.

Genelde dünyanın neresinde olursa olsun bir ekonomik krizden sonra dış kaynaklardan borçlanma ihtiyacı doğar ve bu ihtiyaç temelde IMF tarafından karşılanır. Ancak IMF bu paraları babasının hayrına değil de ilk yıllarında çok can yakıcı olan, işsizlik ya da büyüme kaygısı taşımayan, ancak o ülkede bir daha kriz çıkmasını engelleyeceğini düşündüğü önlemlerin alınması karşılığında verir. Tabii büyüme durup, işsizlik artınca bu anlaşmalar sorgulanır ve halkta ciddi bir muhalefet oluşur. Bu muhalefetin ilk göstergesi iktidarda olan parti ya da partilerin ilk seçimde iktidarı kaybetmesidir. Bunun nerdeyse hiç istisnası yoktur. O partiler liderde değiştirse tüm teşkilatlarını da değiştirse kriz çıkartan ve o krizin ilk anlaşmalarını yapan parti olarak affedilmezler. Örneğin Türkiye’de 2001 krizinden sonra mecliste grubu bulunan 5 partinin tamamı baraj altında kalmış, iktidar 9 aydır kurulmuş olan Ak Parti’ye, muhalefette bir önceki seçimde tarihinde ilk kez baraj altı kalmış olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne verilmiştir. Yani halk değişim isteğini sandıkta göstermiş ve kendisine göre suçluları cezalandırmıştır.

 Halihazırda oluşmuş muhalefet biraz da öfkeye dönüşünce yine ilk seçimlerde bu öfkeye hitap edebilen milliyetçi ve aşırı sol partiler ciddi sıçramalar yaparlar. Bu sıçramaların da etkisiyle meclislere daha çok parti girer, koalisyon hükümetleri oluşur, meclisteki büyük partiler ciddi oy kaybına uğrar. Bunun belki de yegane istisnası Türkiye’de olmuştur. Kriz sonrası muhafazakar demokrat olarak kendisini tanımlayan Ak Parti iktidarı hem de tek başına ele geçirmiştir. Ancak Türkiye’de Milliyetçi Hareket Partisi bir önceki dönemde iktidardadır ve aşırı sol için bir yaşam alanı mevcut değildir. Dahası bahsettiğim ülkelerde genelde tek başına iktidar gelenekleri varken biz de 89 sonrası koalisyon geleneği oluşmuştur ve darbe ardılı dönemler hariç Menderes sonrası ilk tek başına iktidar Ak Parti olmuştur. Neyse konuyu dağıtmadan krizler sonrasında ölmüş denilen ideolojik partiler güçlenir ve meclislerde temsil edilmeye başlarlar. Avrupa’da da olan budur ve bu tablodan Yeni Bir Avrupa çıkmıştır.

Yeni Avrupa’nın temel özelliklerini de ortaya koymak kanımca mümkündür. 90’lı yıllardan sonra Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle beraber Doğu Avrupa’da kalan kardeşlerin birliğe dahil edilmesiyle yaşanan genişleme sürecinde 2004 yılında yapılan 10 ülkeli en ciddi aşamadan sonra belli eleştiriler dile getirilmeye başlanmıştı. Kriz öncesi başlayan tartışmalar krizle beraber güçlendi ve kanımca Avrupa Birliği belli bir süre genişlemeye ara vermek zorunda kalacak. Genişlemenin yanında bütünleşmede anayasal görev görecek Lizbon Anlaşması’nın bazı ülkelerde red edilmesiyle zaten ciddi bir darbe almıştı, kriz sürecinde özellikle Almanya ve Fransa’dan çıkan programlara diğer üyelerde artan tepki bütünleşmenin de bir süre için ciddi sorunlar yaşadığını ve unutulması gerektiğini gösteriyor. Bunların yanında Euro üyesi ülkelerin krizden ciddi derecede pay almasıyla Euro’nun popülaritesi iyiden iyiye azaldı. Daha bundan birkaç yıl önce gelecekte dünyanın yegane para birimi olması beklenen Euro’nun etkinliği kanımca ona karşı olan milliyetçi partilerin meclislerde yer almasıyla azalacak ve kim bilir belki Avrupa Ekonomik Krizi uzarsa hayatta kalma gerekliliği bile günü gelince tartışmaya açılacak. Sol partilerin meclislerde yer bulmasıyla artık Avrupa Merkez Bankası fonlamalı, Almanya merkezli kemer sıkma, devletleri küçültme politikalarının meclislerden o kadar da kolay çıkmayacak olması da bana göre yeni Avrupa’nın özellikleri arasında yer almaktadır. Bunun yanında 2000 sonrası artan İslamofobi ve yabancı düşmanlığına ciddi derecede vurgu yapan Avrupalı milliyetçilerin meclislerde yer alması bu tehlikeli akımların destek bulmasını sağlayabilir. Meclislerde büyük partiler güç kaybedip, irili ufaklı pek çok partinin gücünü arttırması karar alma süreçlerini yavaşlatacaktır. Her hangi bir kanunda dahi üye ülkelerden tamamının onayına ihtiyaç duyan Avrupa Birliği karar mekanizmasının da bu yavaşlamanın bir sonucu olarak hantallaşacağını ve belirsizleşeceğini düşünmekteyim. Bu belirsizlik ise krizde piyasalarla satranç oynayan her hamlesinde bir sonraki hamlesine de konsantre olması gereken Avrupa’nın krizden çıkış ya da olası bir yeni dalgaya karşı koyuş direncini zayıflatacaktır. Ekonominin önem kazanmasıyla beraber çevreci sorunlara yoğunlaşmış Yeşiller Hareketi kıta genelinde güç kaybedecektir. Yeşiller’in güçlenen ideolojik hareketler karşısında ne tür politikalar izleyeceği Avrupa’da ki her sorunda aklı selime uygun davranan, sakin kalan ve orta yola ulaşılmasında sayısal öneminden çok daha fazla önem teşkil eden bu hareketin geleceğini belirleyecektir. Tüm bunların yanında devletlerin ekonomik krizlerde büyüme kanallarını açmasına sonuna kadar destek veren sol gruplarla piyasaların kendi içinde dengeye geleceğini düşünen sağcıların neredeyse her mecliste dengeli bir şekilde dağılması 20. Yüzyılın en büyük liberal projesi olarak adlandırdığım Avrupa Birliği için ciddi bir kimlik sorunu yaratmaya elverişli bir ortam ortaya çıkarmıştır.

Evet, Avrupa değişiyor ve Yeni Bir Avrupa doğuyor. 60 yıllık refah döneminden sonra gelen ekonomik krizle tüm bu 60 yılda kazanılan değerler ya da ilkelerden vazgeçilip 2. Dünya Savaşı öncesine mi dönülecek yoksa bu kısa bunalım döneminden birlik daha eleştirel, daha detaylı hareket eden ana amacına yani liberal tek bir Avrupa Devleti olmaya doğru güçlenen bir halde mi çıkacak bilmiyoruz. Ama dünkü seçimlerden sonra şunu biliyoruz ki Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’nda kan ve gözyaşının yegane sorumlusu ideolojik uçlar güçleniyor ve kriz lider devirmeye doymuyor…

Bilal ERTUĞRUL

7 Mayıs 2012

15:23

Read Full Post »

SEÇİMLER KAZANILDI PEKİ YA KUŞAKLAR…

SEÇİMLER KAZANILDI PEKİ YA KUŞAKLAR…

Son dönemde Türk siyasetinde ortaya çok net çıkan bir tablo var. Ak Parti hele de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olduğu müddetçe büyük bir terör eylemi (11 Eylül benzeri), ciddi bir ekonomik kriz (2001 krizi gibi) ya da büyük bir doğal afet (99 depremi ya da 2007 Endonezya tsunamisi gibi) olmadığı müddetçe yakın seçimlerden hep birinci parti olarak çıkacak. Peki, Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN Cumhurbaşkanı ya da Başkan olursa veyahut siyasi ya da dünyevi ömrünü tamamlarsa ne olacak? Yine seçimleri Ak Parti mi kazanacak? Bugün sanırım Ak Parti’nin yönetici kadrolarının dahi pek çoğu bu soruya yanıt veremiyor. Yanıt verenlerde de büyük bir çoğunluk “HAYIR” yanıtını tercih ediyor. Peki, neden bu soruya “EVET” denemiyor ve evet denmesi için ne yapılması gerekiyor? Bana göre cevap çok net: “Seçimler kazanılırken, kuşakların da kazanılması gerekiyor!” Ancak kuşaklar kazanıldığında bu soruya evet yanıtı kolaylıkla verilebilir. Peki, kuşakların kazanılmadığını neden iddia ediyorum ve kazanılması için ne yapılır? Bugün bu konudaki fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti toplum yapısı bana göre 1923’de neyse bugün de aynı şeklini koruyor. Peki, nasıl oluyor da bu kadar çok iktidar değişti? Bana göre iktidar hiç değişmedi. Devlet 1923 yılında kurulduğunda yönetici kesimle halk arasında ciddi bir düşünsel farklılık mevcuttu. Atatürk ve yakın çalışma arkadaşlarının önderliğinde düşünülen batı değerleriyle oluşturulmuş modern toplum Anadolu insanının rüyalarında gördüğü İslam Birliği ve dirilişinden çok farklıydı. Halk muhafazakar, yönetim devrimciydi. Halkın giyim kuşamının ya da yazdığı yazının değişmesi halkın fikri değişimini ifade etmiyordu. Nitekim ilk çok parti denemesinde Demokrat Parti’nin muhafazakar ve liberal söylemiyle CHP’nin devrimci, devletçi söylemine karşı aldığı başarı bunun en açık örneğiydi. Ama ne Demokrat Parti, ne Adalet Partisi ne de Turgut Özal’ın Anavatan Partisi uzun süreler iktidarı ellerinde tutamadı. Onlardan sonra değer olarak benzer değerlere sahip ama yeni olarak ifade edilebilecek parti ve isimler iktidarı bir şekilde ele geçirdi.

Son dönemde Ak Parti’de illerde yapılan kongrelerle başlayan teşkilat yenileşme döneminde öne çıkan özellikle genç isimlere baktığımda Ak Parti’nin de öncüllerinden çok da farklı bir yönde gitmediğini görüyorum. Farklı sosyolojik çevrelerden, farklı ideolojik düşüncelerden gelen insanlar başarı garantili gördükleri parti çatısı altında kendilerine yer bulmak için yarışıyor. Tüm bunlar Ak Parti şu ana kadar seçimleri kazandığı için oluyor ama bence bunlar kuşakları kazanmaya yetmiyor.

Son örnek Anavatan Partisi’nde gördüğümüz üzere bu kadar geniş yelpazeden başarı odaklı ya da kaba tabiriyle çıkarcı bir kitlenin buluşması partiye güç katmıyor sadece Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sonrası olası dağılma sürecinin hızını arttırıyor. Bu çok güçlü tespite sadece ülke siyaset tarihimize bakarak ulaşıyorum. Demokrat Parti de, Adalet Partisi de, Anavatan Partisi de benzer süreçlerden geçtiler ve dağıldılar. Evet, hiç birisi Ak Parti’nin ulaştığı güce ulaşmamıştı ama hiçbirisi de bu kadar çıkar amaçlı kişinin partiye uzun süre dolmasına dayanamamıştı. Tıpkı onlar gibi Ak Parti de liderinin kişiliğinde benlik bulan bir parti ve bu süreç bana ne zaman olacağını bilmesem de lider sonrası dağılma sürecinin de hepsinden daha acılı olacağını gösteriyor.

Peki, Ak Parti bu durumdan nasıl kurtulabilir ve nasıl seçim değil de kuşak kazanabilir? Bu bugün Ak Parti’nin bulunduğu konumda yanıtlanmasını bırakın sorulması bile ciddi bir cesaret isteyen sorudur. Çözüm için farklı yollar olmakla beraber uygulamada bence her hangi bir adım yoktur. Çözüm yollarından birisi parti içi kimlik geleneğini oluşturmak için soy vesayetine dayanan yöntemdir. Bu yolla partiye geçmişte parti hareketinde bulunmuş ailelerden gençler dahil edilir ve parti bu yolla ayakta tutulmaya çalışılır. Ancak Ak Parti’nin doğuşunun kendi kimliği olan Milli Görüş Gömleğini Çıkarmak üzerine kurulu olduğu, partinin tıpkı Özal’ın Dört Eğilimi buluşturması gibi farklı eğilimlerden oluşturulması bu yolu uygulanması en zor yöntem haline getiriyor. Bunun yanında özellikle Muhafazakar geleneğin muhaliflik ve mağdur kimliğini taşıdığı 80 yıl sonrası o zorlu yılları sadece lafızatta bilen, iktidarın mağrur kimliğine inancı muhalefetin devrimci, mücadeleci kimliğinden çok uzak olan kuşaklardan gelen parti vesayeti uzun süreli başarı için mantıklı bir çözüm değildir. Belli aşamalarda bu yöntemin uygulandığını görmekle beraber bu yöntemin kuşak kazanmada başarıdan çok başarısızlığı getireceğine inancım katidir.

Bunun dışında evrensel anlamda kullanılan yöntem genel ve lokal eğitimdir. İçsel eğitim olarak da adlandırılan eğitimde parti içi eğitim ve mücadeleyle gelinen noktanın değerinin bilinmesi ve geçmişin unutulmaması sağlanır. Bu yöntemde uygulanan bir araç da aynı amaçla yola çıkılan ama iktidar döneminde harekete mesafeli durup muhalefet direncini halen bünyesinde tutan kardeş hareketlerden faydalanmaktır. Bu bağlamda Saadet Partisi ve Has Parti kadrolarıyla siyasi arenanın dışında kalmayı yeğleyen muhafazakar gençlerin parti kadrolarında yer bulmasının teşvik edilmesi elzemdir. Genel eğitim ise partinin adı, teşkilatı, başkanı değişse de ideolojisinin iktidarda kalmasını sağlaması açısından önemlidir. Gelin görün ki bana göre Ak Parti döneminde toplumun en çok ilgilendiren alanlardaki politikalar arasında eğitim politikası açık ara en başarısız olan ya da toplumdan karşılık alamayan alandır. Dahası eğitimde ilk iki bakanın yaptığı karşılıklı yap bozlarla harcanan zaman bugün 15-25 yaş arasını oluşturan kuşağın kazanılmasını imkansız hale getirmiştir. Bundan sonra yapılması gereken daha tutarlı, halka ve en önemlisi onun denekleri olacak öğrencilere daha iyi anlatılmış ve benimsenmiş politikalarla yeni kuşakların kazanılması çalışmasıdır.

Yukarıda belirttiğim gibi eğer lokal ve genel eğitimde kuşak kazandıracak devrim gerçekleştirilir ve partinin atardamarı muhafazakar ideolojiden olup partide yer almayan hareketlerin muhalefet sinerjisi partiye dahil edilebilirse Ak Parti sadece Başkan’ı varken seçim kazanan, sonra da dağılan partiler listesinden kuşak kazanan ve uzun yıllar kendi ideolojisiyle ülkenin de kaderini değiştiren ülke tarihinin yegane partisi olur. Olmazsa ne mi olur 1950’den bu yana olduğu gibi yeni bir yüz, yeni bir yol ve yeni bir parti doğar ama ülke asla 1920’lerden bu yana Anadolu halkının yüreğinde yatan değerlerin birleşimindeki evrensel liderliğe ulaşamaz. Yani şarkı değişir, ezgi aynı kalır ama bu şarkı bir türlü tamamlanamaz.

Bilal ERTUĞRUL

27 Nisan 2012

22:22

Read Full Post »

Older Posts »