Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Sol’

CHP’DE NELER OLUYOR? – 2…

CHP’DE NELER OLUYOR? – 2…

PARTİ İÇİ İKTİDAR MÜCADELESİ Mİ İDEOLOJİK ÇEKİŞME Mİ?

İlk yazımda Gürsel Tekin’in İstanbul’da CHP için bir umut ve değişim sembolü olarak ortaya çıkışı, Kemal Kılıçdaroğlu’yla yaptığı İstanbul – Ankara yolculuğu ve istifasıyla yalnız başına eve, İstanbul’a dönüşünü anlattım. Bu yazımda ise bu istifadan sonra çok konuşulan istifanın sebebi üzerinde duracak, bana göre arka planda kalan noktalara değinip uzun dönemdeki olası hareketlere dair fikirlerimi sunacağım.

Gürsel Tekin’in istifası bazıları tarafından beklense de pek çokları için, en çok da ona belki de en çok değer veren (kimisi oy veren, kimisi vermeyen ama onda bir ışık gören) halk için tam bir sürpriz oldu. Dahası Kılıçdaroğlu’nun bu istifayı engellemek için en azından görünürde hiçbir şey yapmaması, en yakın yol arkadaşı giderken kapıyı gösterme dışında girişimde bulunmaması akla pek çok soru getiriyordu. Ama bu sorular arasında en başta yazımın başlığında yazdığım soru akıllara geliyor; “Acaba bu istifanın sebebi parti içi iktidar mücadelesi mi yoksa ideolojik bir çekişme mi?”

Kesin kanı vermek için erken olsa da bana göre bu istifanın altında yatan sebep ideolojik çekişmeden öteye bir şey değil. Çünkü ilkyazımda da belirttiğim gibi eğer ortada bir parti içi iktidar hesabı olsaydı Gürsel Tekin için çok daha uygun zamanlar mevcuttu. Hâlbuki o hiçbir zaman Kemal Kılıçdaroğlu’na sırtını dönmedi ya da onu arkadan vurmadı. Aksine istifasının ardından da Genel Başkan’a destek vereceğini açıkladı. Ama sanki bu açıklamada bir sitem, bir kırılmışlık vardı ve bence o kırgınlıkta bazı sözler sanki “Genel Başkan’a rağmen Genel Başkan’a destek vereceğim” anlamına geliyordu. İşte bu Genel Başkan’a Rağmen bölümünün altında ise İdeolojik Çekişme yani bana göre istifanın esas sebebi yatıyor. Kemal Kılıçdaroğlu kamudan gelen, devlet terbiyesi adı altında pek çok kere dillendirilen bir ekolün partideki temsilcisi konumunda. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlık döneminde bu terbiyenin yönettiği politik duruşu kavgacılıktan çok aklıselime, sessiz ve derinden düşünerek bazen yavaş kalsa da zamanla hareket etmeye ve profesyonelleşmeye dönüştü. Bu bağlamda öncelikle parti yönetimine fikirlerine saygı duyduğu çoğu akademik dünyadan gelen profesyonelleri getirdi. Bu profesyoneller arasında siyasette çekirdekten yetişen isim ise Gürsel Tekin oldu. Bu sebeple de Gürsel Tekin bir anda CHP’nin iki numarası olarak sivrildi. Ancak siyaset bürokrasi ya da akademiye göre çok daha halka yakın bir kurumdur. Halkla iç içe olmak, ondan birisi gibi durmak dahası onun kadar tez canlı olmayı gerektirir.

İşte bu özelliklere neredeyse parti yönetiminde tek uyan isim olan Gürsel Tekin’in yönetimde benzerleri çoğaltılıp, eli güçlenmeliyken 12 Haziran’da yaşanan seçim başarısızlığı (en azından parti yönetimine ve Kemal Kılıçdaroğlu’na göre) sonucu Kemal Kılıçdaroğlu örgütü ondan alma ve yerine Nihat Matkap’ı getirme gereği hissetti. Ve bence ne olduysa aslında o andan sonra oldu. SHP kökenli Nihat Matkap, 1995 birleşmesinden sonra Gürsel Tekin ve arkadaşları gibi solun tek çatısının CHP olması projesine katılmadı. Aksine 2009’a kadar çalışmalarını alternatif sol gruplar arasında devam ettirdi. Hatta partiye katılmadan önce solun tek çatı altına toplanmasını sağlama amacındaki Baykal dönemi CHP dışı sol grupların oluşturduğu 10 Aralık Hareketi’nde onun da sıkça adı duyuldu. Bu hareket her ne kadar başta iddialı gözükse, basından da ilgi toplasa da halk gözünde açıkça başlamadan biten hareketlerden oldu ve adı bile sokaklarda duyulmadı. Belki temelde iyi niyetliydiler ama halka inememiş solun bir uzantısından öteye gidemediler. Sonra Kemal Kılıçdaroğlu partinin başına geçince bu ve benzeri pek çok hareketten isimler partiye geri çekilmeye çalışıldı ve partinin dengesi kaydı. Kılıçdaroğlu bu çalışmalarında parti içi demokrasi ve çeşitlilik artışı üzerinde vurgu yaparken aslında ideolojik anlamda, halka yaklaşım ve ulaşma anlamında partiyi böldüğünün farkına varmadı ya da vardırılmadı. Nitekim üyelerde Kılıçdaroğlu’na karşı var olan aşırı desteğe rağmen muhaliflerin kurultay toplayabilmesinde bu parti dışından içeriye entegrelerle partinin mevcut kadroları arasındaki uyumsuzluk baş rol oynadı.

Kemal Kılıçdaroğlu 12 Haziran seçimlerinden sonra ideolojik bir seçim yapmak zorunda kaldı. Ya mevcut kadroların güçlenmesiyle halka daha yakın, yavaş ama kararlı büyüyen bir parti olarak daha merkezde bir ideoloji benimseyecek ya da 12 Eylül sonrası halk nezdinde değer kazanamamış, öncülü Önder Sav ve Deniz Baykal’ın da çok farklı bir noktasında durmadıkları, iyi ya da kötü ne yaparsa yapsın halka anlatılamayacak bir sol çizgi benimseyecekti. Onun seçimi alternatif ve daha birkaç ay önce partinin varlığını gereksizlik olarak atfeden grupların dahil edilmesiyle daha sol ama halka kopuk, eski kavgalara dönük ve mevcut teşkilat yapısı düşünüldüğünde ideolojik uyumsuz bir politika gütmek oldu. Bunun sonucunda örgüt kontrolü Nihat Matkap ve Erdoğan Toprak’a geçerken Gürsel Tekin ve ideolojisinden vazgeçildi.

Halbuki bence 12 Haziran seçimlerinde alınan sonuçlar CHP aday listeleri, AK Parti’nin halk gözündeki konumu, CHP’nin belli bölgelerde uzun bir süredir hiç esamesinin okunmaması düşünüldüğünde başarısızlık değildi. Dahası CHP’nin değiştiğine dair ciddi bir umut filizlenmeye başlamıştı. Ama her ne hikmetse CHP kadrolarına yönelik politika tercihiyle bir anda eski günlere geri dönüldü. Halk önce Şubat kurultayı, sonra bu istifa ve İstanbul kongresine bakarak bu değişime olan inancını kaybetti. Ve bence şu an itibariyle Kemal Kılıçdaroğlu için Başbakanlık ihtimali de artık bitti. Çünkü, muhalefetteyseniz ve değişim sayesinde ancak iktidar olabilecekseniz değişime sonuna kadar devam etmeli ve bu inancın kaybolmamasına izin vermemelisiniz. Ancak son 1 yılda CHP’de olduğu gibi değişiminizi 90’ların siyasi kimliklerine dönerek yapmaya kalkarsanız halka değişimi inandıramazsınız.

Bu istifa konusunda yapılan açıklamalar dikkatle incelendiğinde Gürsel Tekin’in iddia ettiği gibi Kemal Kılıçdaroğlu’yla aynı yolda yürümesinin de çok manalı olmadığını anlarsınız. Aşağıda linkini verdiğim haberlerdeki röportajlarda Kemal Kılıçdaroğlu en büyük başarısı olarak ülkenin demokratikleşmesinin dinamiği olduklarını iddia ederken, Gürsel Tekin bırakın ülkeyi parti içinde yeteri kadar demokratikleşilemediğini iddia ediyor. Yani biri Şam’ı gösterirken, diğeri Halep diyor. Yine İstanbul İl Başkanlığı’na aday olan, genel merkez tarafından desteklenen ve krizin son noktası olarak adlandırılan mevcut il başkanı Oğuz Kaan Salıcı’nın açıklamasını incelediğinizde parti içi disiplin ve benzeri tehditvari kavramların çok eleştirilen Sav döneminden farkı olmadığını da görürsünüz.

Sözün özü bence Kemal Kılıçdaroğlu Gürsel Tekin’in istifasına giden yolu sonuna kadar açarak, partiyi iki farklı ideolojiye bağlı örgütün kapışma alanına dönüştüren genişlemenin boyutlarını hesap etmeyerek uzun vadede başarılı olma fırsatını kaçırdı. İstanbul kongresinden sonra partide ki ayrı kanat oluşması muhtemel, dahası Baykal – Sav cephesi düşünüldüğünde sayıyı 3’e de çıkartmak mümkün. Bu durumda da liderliğe geldiğinde kayıtsız şartsız destek alarak Ecevit sonrası yeni bir heyecan uyandıran Kılıçdaroğlu eski günlere dönüşle bu heyecanı da kaybetmiş oldu. Bundan sonra yeni bir heyecan yakalayana ya da onun yerini alacak daha derli toplu bir parti çıkana kadar CHP’nin parti içi kavgalar ve %20’lik oylarla devam edeceğini düşünüyorum. Haber ve röportaj linkleri aşağıdadır:

http://www.haberturk.com/gundem/haber/740277-chp-degisim-surecinde-degisim-hep-sancili-olur

http://haber.gazetevatan.com/kilicdaroglundan-ikinci-onder-sav-resti/448622/9/Siyaset

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/20499626.asp

Bilal ERTUĞRUL

9 Mayıs 2012

10:32

Read Full Post »

CHP’DE NELER OLUYOR? – 1…

CHP’DE NELER OLUYOR? – 1…

İSTANBUL – ANKARA GİDİŞ DÖNÜŞ YOLCULUĞU…

Geçtiğimiz hafta ülke kamuoyuna damga vuran bir istifa haberi oldu. Öyle Bakan, Başbakan istifa etmedi Ana Muhalefet Partisinin Genel Başkan Yardımcılarından birisi istifa etti. Hem de unvanına bakarsanız sadece partinin Basınla İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı istifa etti. Ama iktidar dahil herkes bu istifayı konuştu, herkes bir şeyler yazdı, çizdi, senaryolar üretti. Çünkü Gürsel Tekin namı layıkıyla Cumhuriyet Halk Partisi’nin halka açılan kapısı istifa etti. Ben de hazır olaylar biraz durulmuş, Gürsel Tekin İstanbul’a dönmüş, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu konudaki ilk beyanatını Güneş Gazetesi’nden Talat Atilla’ya vermişken yani herkes eteğindeki taşlardan dökebileceği kadarını dökmüşken sizlerle bu konudaki fikirlerimi paylaşmak istedim.

Öncelikle istifası bir anda ülke gündemini bu kadar dolduran Gürsel Tekin’in kim olduğu, ne yaptığı ve neden bu derece önem kazandığını açıklayarak başlayalım. 1964 Ardahan doğumlu olan Gürsel Tekin gençlik yıllarından itibaren CHP’de aktif siyaset yapmıştır. 12 Eylül sonrası CHP yasaklı olunca onun yerine kurulan sosyal demokrat hareketlerde bulunduktan sonra CHP’nin yeniden SHP ile birleşip solun çatı örgütü haline gelmesiyle 1995 sonrasında CHP İstanbul teşkilatında bulunmuştur. 2002 yılında İl Başkan Yardımcısı, 2007’de İl Başkanı olmuştur.

2009 yerel seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmasıyla beraber halka yakınlaşma olarak görülen çabaları ülke çapında dikkat çekmiştir. Seçim sonucunda her ne kadar Kılıçdaroğlu belediye başkanı seçilemese de CHP’nin İstanbul’da kabuklarını kırdığı, halk ile uzun bir zamandır var olan kopukluğun giderilebileceği düşüncesi doğmuştur. Bu umutlanmada Kemal Kılıçdaroğlu’yla beraber en çok öne çıkan isim olmuştur.

2010 yılında Deniz Baykal’a yönelik kaset operasyonuyla uzun süredir CHP’nin başında bulunan Baykal’ın istifasıyla boşalan genel başkanlık koltuğu için Önder Sav Ankara ekibiyle, Gürsel Tekin’de İstanbul ekibiyle Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklemiş, Kılıçdaroğlu Genel Başkanlığa geçerken Gürsel Tekin’de İstanbul’dan Ankara’ya ya da daha doğru tabirle Genel Merkez’e gidiyordu. Ama özellikle halktan gelen değişim isteği ve basının bunu Önder Sav’ın parti içindeki örgüt kontrol yetkisini kaybetmesi gerekliliği olarak sunması sonucu 2010 Aralık Kurultay’ı sonucu Önder Sav parti içi gücünü tartışmalı da olsa kaybediyor, onun yerine CHP İkinci Adamı olarak Örgütten Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı’na Gürsel Tekin seçiliyordu. Yine bu zorlu süreçte kurultay üyelerinin önemli bir kısmını daha önceden bin bir hesap ve dengeyle bizzat kendisi oluşturmuş olan Önder Sav’ın parti içi hegemonyasının yıkılmasında da Gürsel Tekin’in ve İstanbul kanadının Kemal Kılıçdaroğlu’yla beraber hareket etmesi çok önemli rol oynamıştır.

Bu kader arkadaşlığı 12 Haziran 2012 seçimlerinde en azından kendileri açısından beklenen başarıyı alamayınca Kemal Kılıçdaroğlu yeni bir kurultay topluyor ve Gürsel Tekin bana göre parti içi güç bakımından Örgüt Yönetiminde yerine getirilen Nihat Matkap ve Erdoğan Toprak’tan sonra dördüncü sıraya geriliyordu. Bana göre Kemal Kılıçdaroğlu bu kader arkadaşlığında o gün ilk hatayı yapmıştı. Halk gözünde kendisiyle beraber partinin değişimiyle özdeşleşen Gürsel Tekin’i zayıflatması aslında sadece siyasi açıdan elini zayıflatıyordu. Nitekim muhalefet bu yılbaşında bunun farkına varıyor ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu devirmek için kurultay çağrısı yapıyordu ama Gürsel Tekin yine genel başkanının yanında yer alıyordu. Eğer bazılarının haksız yere kendisine itham ettikleri gibi koltuk kaygısı olan bir adam olsa Örgütteki Yönetim görevinden alındığında ya da Şubat Kurultay’ında İstanbul’a dönebilir ya da muhaliflerle iş birliğine gidebilirdi ama yapmadı. Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu arkasında 2009 sonrası oluşturdukları değişimin CHP’yi uzunca bir süredir hasret kaldığı iktidara taşıyabileceğini düşünüyordu ve bu dava kardeşliğine inanıyordu.

Ama Kemal Kılıçdaroğlu o ve davasındakiler fark etmese de halk gözünde zemin kaybediyor, onunla gelebilecek bir değişim artık pek inandırıcı durmuyordu. Üstüne üstlük Kemal Kılıçdaroğlu’nun solun tüm kesimlerinden hatta sağdan isimleri parti yönetimine toplaması da halkta umut ettiği birleşmiş parti imajını uyandırmıyordu. Çünkü halkta çok iyi biliyordu ki bu isimlerin bir kısmı vakti zamanında parti içi muhalefet sebebiyle partiden uzaklaşsa da bir kısmı Ecevit sonrası yani 12 Eylül sonrası tam 32 yıldır CHP ile hiçbir ortaklık taşımıyordu. Yani birleşmek denilen şey bütünleşmenin ötesinde ilgisiz parçalarından dâhil edilmesine sebep oluyordu. Pek çoklarına göre bu nokta sonunda Gürsel Tekin’in partideki tüm görevlerinden istifa edip İstanbul’a dönmesinin de yegâne sebebi oluyordu. Ama herkes için bu bir sondan başka yeni bir başlangıçtı. Peki, iyi de neden bu sona gelinmişti ve neye, nasıl başlanacaktı?…

Not: Bu istifanın altında bana göre yatan sebepleri, gelecekte olası sonuçlara dair ayrıntılı analizimi devam yazımda okuyabilirsiniz.

Bilal ERTUĞRUL

8 Mayıs 2012

09:30

Read Full Post »

DİN VE SOSYALİZM ÜZERİNE…

20. yüzyıl Avrupa’da sembolistlerin zirve yaptığı yüzyıldı. Sanatın nerdeyse her alanında çok önemli sembolist sanatçılar yetişti ve bu rüzgar neredeyse dünyanın her köşesine yayıldı. Tarih yazılmaya başlandığından bu yana sanatçılar ve onların sanat akımları hakkında söylenen çok önemli bir söz hatırlansa belki de 1950’lerden bugünün dünyası tahmin edilebilirdi. O tarihi beyanata göre “Sanatçılar yaşadıkları günden çok bir sonraki günü hayal eder ve eserleriyle de gerçekten o bir sonraki günün hayal ettikleri gibi yaşanmasına katkıda bulunurlarmış.” Biliyorum bunu okuduğunuzda ne yani onca acı, sefalet, kan, gözyaşı ve savaş o hassas ruhlu sanatçılar tarafından mı şekillendirildi diye bilirsiniz. Bunu kabul de etmeyebilirsiniz ama emin olun yarın hep bugünden ve dünden farklı olarak düşünüldü ve sanat duyguların zirve yaptığı yukarıdaki kötülüklerden hiç aklanmadı. Neyse konuyu fazla dağıtmadan öze dönelim. İşte 20. Yüzyılda yaygınlaşan Sembolizm’in kuşakları yüzyılın sonunda ve bizim yüzyılımız 21. Yüzyılda ortaya çıktı. Her şey semboller üzerinden yaşanmaya başlandı ve bilerek ya da bilmeyerek sembolist dehlizlerde insanlık medeniyetine bir yol çizilmeye çalışıldı. Ülkemiz başta olmak üzere Müslüman ülkelerde din sembolizmin en ağırlık kazandığı alanlardan oldu. E haliyle siyaset de sembolizmden kurtulamadı. İşte bendeniz de bu sembolizmin zirve yaptığı din ve siyasetteki sosyalist düşünce üzerine bir yazı kaleme almak istedim. Acaba pek çoklarının iddia ettiği gibi bu ikili can düşmanı mı yoksa bir araya gelmeleri sakıncalı bulunduğu için mi böyle bir algı yaratıldı. Tartışalım bakalım…

İslam 7. Asırda Arap Yarımadasından dünyaya yayılan, dinin son peygamberi olarak Hz. Muhammed’i (S.A.V.) gören, inananlarına göre son hak din olan ve bugün dünya üzerinde 1,5 milyardan fazla kişinin inandığı bir dindir. Bu dinin inancında ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem’den bu yana gelen tüm peygamberlerin bu dini yaydıkları, tüm dinlerin bu dinin fıtratı üzerine geldikleri ve zamanla insanlar tarafından bu inançların bozulmaları üzerine kıyamete kadar hüküm sürecek bu dinin son din olarak geldiğine inanılır. Sosyalizm ise modern toplumun temelleri atılıp klan yaşamından kent yaşamına geçilmesinden bu yana eşitlik, ortak mülkiyet ve özgürlük temelleri üzerine oturtulan binlerce yıllık gelenekten sonra Karl Marx tarafından ideolojik temellendirmesi yapılan siyasi, toplumsal ve ekonomik bir ideolojidir. Bu ideolojinin resmi devlet ideolojisi olarak kabul edildiği en güçlü ülke Sovyetler Birliği olmuş, onun yıkılmasın sonra bugün Çin siyasi sosyalizm, Küba, Kuzey Kore, Vietnam ve çeşitli Güney Amerika ülkeleri ise siyasi ve toplumsal sosyalim ideolojisini benimsemişlerdir. Sovyetler Birliği’nde hayata geçirilen uygulamalarda dinin toplumsal eşitsizlik yaratan değerlerden birisi olarak ele alınmasıyla batı ve İslam dünyasında Sosyalizm din düşmanlığı olarak sunulmuş, uzunca bir süre ülkemiz de dahil olmak üzere dünya üzerinde iki kavramın karşıtlığı üzerinden politikalar yürütülmüştür. Peki, gerçekte sosyalizm ve din, özelde de İslam zıt kavramlar mıdır, gerçekten sürekli çarpışmak zorunda mıdırlar? İşte şimdi biraz bunun üzerinde durmak istiyorum.

Öncelikle sosyalizm ve dinin en temel çatışma alanı olarak öne çıkarılan eşitlik üzerinden konuya yaklaşalım. Dinlere göre, en azından tüm semavi dinlere göre insanlar nerede, ne şart altında doğarsa doğsun ya da nerde ne şart altında ölürse ölsün doğumda ve ölümde eşittir. Yine ölümden sonra yaşamın temelinde de eşitlik vardır. Ancak bu eşitlik herkese aynı imkanların verilmesi anlamında değil de herkesin yaptıklarının sonucunu eşit biçimde alacak olmasıdır. İşte bu sebep – sonuç ilişkisi ne yazık ki temelinde çok ciddi bir bilimsel çaba olan sosyalizmin uygulamada dinlerle kavga etmesinin nedeni olarak ortaya çıkmıştır. Ortak mülkiyet gibi sosyalizmin vazgeçilmez bir parçası da bu ayrımın kırılma noktasındaki ideolojik dayanak olmuştur. Nasıl mı, açıklayalım. Sosyalizm özel mülkiyeti reddeder, ortak mülkiyet her şeyin üzerinde tutulur. Halbuki dünyevi yaşamın özünde sahiplik duygusu ve yapılan çalışmanın karşılığını alma yani özel mülkiyet isteği mevcuttur. İşte sosyalizm bunu yok etmenin yolunu teoride ütopik olarak herkesin eşit çalıştığı doğal olarak eşit tükettiği bir toplum formuyla oluştursa da pratikte bu çuvallamış ve bu çuvallamayı ortadan kaldırmaya yönelik adımlar atılmıştır. İşte sosyalizmin uygulamada dinle kavgası da orada başlamıştır. Çünkü din bu dünyadaki emeğin sonucunda diğer dünyada eşit olmayan bir yaşam vaat etmektedir. Sosyalizme göre bu hem insanların düzen içinde çalışmalarını hem de ortak mülkiyete saygılarını yok eder. İşte bu anlayıştır ki dinle en büyük kavgayı çıkartır. Halbuki dinin özünde de ortak mülkiyetin ta kendisi vardır. Dine göre dünyalık hiçbir şeyin sahipliği ömür boyu sürmez. Dahası dünya ortak maldır ve tüm insanlığındır. Bu noktada özel mülkiyetin kutsanması ise sadece Amerikan eksenli Protestan anlayışta mevcuttur.

Sosyalizm özel mülkiyeti reddeder, dinde zaten dünyevi mülkiyetin hiç yeri yoktur. Sosyalizm eşitliğe adanır, din başta, sonda ve sonun ötesinde katıksız bir eşitliğe sahiptir. Sosyalizm bilimseldir, dinin tüm dogmatikliğinin temelinde sebep – sonuç, etme – bulma anlayışı mevcuttur. Sosyalizm teoride özgürlükçüdür, din seçme özgürlüğünün ve bunun karşılığında alınacak sonuçların bütünüdür. Sosyalizm de dini anlayış da düzencidir, uygulamada ütopik ya da dogmatik yanlarıyla düzene ulaşamazlarsa bal gibi ikisi de anarşist ve özgürlük yok edicidir.

Din ve sosyalizm yukarıda belirttiğim eksenler düşünüldüğünde çok da uzak olmayan kavramlardır. Ancak sosyalizmdeki materyalizm, dinde var olan dogmatizm, uygulamada sosyalizmde görülen baskı ve din karşıtlığı bugünün dünyasında ne yazık ki bu iki kitleyi karşı karşıya getirmiştir. Halbuki, mesele eşitlikse, özgürlükse ve yeri geldiğinde adaletse bu ikisinin ittifakıyla ortaya çıkacak bir yönetim şüphesiz mükemmele yakın bir yönetim olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

17 Mart 2012

02:38

Read Full Post »