Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Sosyalizm’

DİN VE SOSYALİZM ÜZERİNE…

20. yüzyıl Avrupa’da sembolistlerin zirve yaptığı yüzyıldı. Sanatın nerdeyse her alanında çok önemli sembolist sanatçılar yetişti ve bu rüzgar neredeyse dünyanın her köşesine yayıldı. Tarih yazılmaya başlandığından bu yana sanatçılar ve onların sanat akımları hakkında söylenen çok önemli bir söz hatırlansa belki de 1950’lerden bugünün dünyası tahmin edilebilirdi. O tarihi beyanata göre “Sanatçılar yaşadıkları günden çok bir sonraki günü hayal eder ve eserleriyle de gerçekten o bir sonraki günün hayal ettikleri gibi yaşanmasına katkıda bulunurlarmış.” Biliyorum bunu okuduğunuzda ne yani onca acı, sefalet, kan, gözyaşı ve savaş o hassas ruhlu sanatçılar tarafından mı şekillendirildi diye bilirsiniz. Bunu kabul de etmeyebilirsiniz ama emin olun yarın hep bugünden ve dünden farklı olarak düşünüldü ve sanat duyguların zirve yaptığı yukarıdaki kötülüklerden hiç aklanmadı. Neyse konuyu fazla dağıtmadan öze dönelim. İşte 20. Yüzyılda yaygınlaşan Sembolizm’in kuşakları yüzyılın sonunda ve bizim yüzyılımız 21. Yüzyılda ortaya çıktı. Her şey semboller üzerinden yaşanmaya başlandı ve bilerek ya da bilmeyerek sembolist dehlizlerde insanlık medeniyetine bir yol çizilmeye çalışıldı. Ülkemiz başta olmak üzere Müslüman ülkelerde din sembolizmin en ağırlık kazandığı alanlardan oldu. E haliyle siyaset de sembolizmden kurtulamadı. İşte bendeniz de bu sembolizmin zirve yaptığı din ve siyasetteki sosyalist düşünce üzerine bir yazı kaleme almak istedim. Acaba pek çoklarının iddia ettiği gibi bu ikili can düşmanı mı yoksa bir araya gelmeleri sakıncalı bulunduğu için mi böyle bir algı yaratıldı. Tartışalım bakalım…

İslam 7. Asırda Arap Yarımadasından dünyaya yayılan, dinin son peygamberi olarak Hz. Muhammed’i (S.A.V.) gören, inananlarına göre son hak din olan ve bugün dünya üzerinde 1,5 milyardan fazla kişinin inandığı bir dindir. Bu dinin inancında ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem’den bu yana gelen tüm peygamberlerin bu dini yaydıkları, tüm dinlerin bu dinin fıtratı üzerine geldikleri ve zamanla insanlar tarafından bu inançların bozulmaları üzerine kıyamete kadar hüküm sürecek bu dinin son din olarak geldiğine inanılır. Sosyalizm ise modern toplumun temelleri atılıp klan yaşamından kent yaşamına geçilmesinden bu yana eşitlik, ortak mülkiyet ve özgürlük temelleri üzerine oturtulan binlerce yıllık gelenekten sonra Karl Marx tarafından ideolojik temellendirmesi yapılan siyasi, toplumsal ve ekonomik bir ideolojidir. Bu ideolojinin resmi devlet ideolojisi olarak kabul edildiği en güçlü ülke Sovyetler Birliği olmuş, onun yıkılmasın sonra bugün Çin siyasi sosyalizm, Küba, Kuzey Kore, Vietnam ve çeşitli Güney Amerika ülkeleri ise siyasi ve toplumsal sosyalim ideolojisini benimsemişlerdir. Sovyetler Birliği’nde hayata geçirilen uygulamalarda dinin toplumsal eşitsizlik yaratan değerlerden birisi olarak ele alınmasıyla batı ve İslam dünyasında Sosyalizm din düşmanlığı olarak sunulmuş, uzunca bir süre ülkemiz de dahil olmak üzere dünya üzerinde iki kavramın karşıtlığı üzerinden politikalar yürütülmüştür. Peki, gerçekte sosyalizm ve din, özelde de İslam zıt kavramlar mıdır, gerçekten sürekli çarpışmak zorunda mıdırlar? İşte şimdi biraz bunun üzerinde durmak istiyorum.

Öncelikle sosyalizm ve dinin en temel çatışma alanı olarak öne çıkarılan eşitlik üzerinden konuya yaklaşalım. Dinlere göre, en azından tüm semavi dinlere göre insanlar nerede, ne şart altında doğarsa doğsun ya da nerde ne şart altında ölürse ölsün doğumda ve ölümde eşittir. Yine ölümden sonra yaşamın temelinde de eşitlik vardır. Ancak bu eşitlik herkese aynı imkanların verilmesi anlamında değil de herkesin yaptıklarının sonucunu eşit biçimde alacak olmasıdır. İşte bu sebep – sonuç ilişkisi ne yazık ki temelinde çok ciddi bir bilimsel çaba olan sosyalizmin uygulamada dinlerle kavga etmesinin nedeni olarak ortaya çıkmıştır. Ortak mülkiyet gibi sosyalizmin vazgeçilmez bir parçası da bu ayrımın kırılma noktasındaki ideolojik dayanak olmuştur. Nasıl mı, açıklayalım. Sosyalizm özel mülkiyeti reddeder, ortak mülkiyet her şeyin üzerinde tutulur. Halbuki dünyevi yaşamın özünde sahiplik duygusu ve yapılan çalışmanın karşılığını alma yani özel mülkiyet isteği mevcuttur. İşte sosyalizm bunu yok etmenin yolunu teoride ütopik olarak herkesin eşit çalıştığı doğal olarak eşit tükettiği bir toplum formuyla oluştursa da pratikte bu çuvallamış ve bu çuvallamayı ortadan kaldırmaya yönelik adımlar atılmıştır. İşte sosyalizmin uygulamada dinle kavgası da orada başlamıştır. Çünkü din bu dünyadaki emeğin sonucunda diğer dünyada eşit olmayan bir yaşam vaat etmektedir. Sosyalizme göre bu hem insanların düzen içinde çalışmalarını hem de ortak mülkiyete saygılarını yok eder. İşte bu anlayıştır ki dinle en büyük kavgayı çıkartır. Halbuki dinin özünde de ortak mülkiyetin ta kendisi vardır. Dine göre dünyalık hiçbir şeyin sahipliği ömür boyu sürmez. Dahası dünya ortak maldır ve tüm insanlığındır. Bu noktada özel mülkiyetin kutsanması ise sadece Amerikan eksenli Protestan anlayışta mevcuttur.

Sosyalizm özel mülkiyeti reddeder, dinde zaten dünyevi mülkiyetin hiç yeri yoktur. Sosyalizm eşitliğe adanır, din başta, sonda ve sonun ötesinde katıksız bir eşitliğe sahiptir. Sosyalizm bilimseldir, dinin tüm dogmatikliğinin temelinde sebep – sonuç, etme – bulma anlayışı mevcuttur. Sosyalizm teoride özgürlükçüdür, din seçme özgürlüğünün ve bunun karşılığında alınacak sonuçların bütünüdür. Sosyalizm de dini anlayış da düzencidir, uygulamada ütopik ya da dogmatik yanlarıyla düzene ulaşamazlarsa bal gibi ikisi de anarşist ve özgürlük yok edicidir.

Din ve sosyalizm yukarıda belirttiğim eksenler düşünüldüğünde çok da uzak olmayan kavramlardır. Ancak sosyalizmdeki materyalizm, dinde var olan dogmatizm, uygulamada sosyalizmde görülen baskı ve din karşıtlığı bugünün dünyasında ne yazık ki bu iki kitleyi karşı karşıya getirmiştir. Halbuki, mesele eşitlikse, özgürlükse ve yeri geldiğinde adaletse bu ikisinin ittifakıyla ortaya çıkacak bir yönetim şüphesiz mükemmele yakın bir yönetim olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

17 Mart 2012

02:38

Reklamlar

Read Full Post »

LİBERALİZM NEREDE KAZANDI… SON ÖRNEK NBA…

Liberalizm ile Sosyalizmin ya da bunların ekonomik yaklaşımları olan Komünizm ve Kapitalizmin yüzyılı aşkın süredir devam eden kavgası 90’lı yıllarda sonuçlanmışa benziyordu. Sonuç liberal kesimin galibiyeti olmakla beraber liberalizm bunu sosyalizmi yok ederek değil onun belli özelliklerini kendi potasına katarak sağlıyordu. Sosyal devlet, işçi hakları, eğitim ve sağlık reformları liberal ülkelerde hem olası sosyalist hareketleri doğmadan öldürüyor hem de liberalizmin çıkar amaçlı ekonomik yapısını içselleştiremeyen sosyalist ülkelerin sonunu getiriyordu. Bu arada liberalizmin sağlam kalesi Amerika Birleşik Devletleri tek süper güç olarak kalıyordu. Evet; liberalizm kazanıyordu ama artık sosyalizmin getirdiği bazı gerçeklerde bu toplumlarda en azından temel değerler arasına adını yazdırıyordu. Daha sonra gelen kimilerine göre ideolojik ölüm, kimilerine göre yeni düşünce hareketlerinin doğum sancısı olarak adlandırılan 2000’li yıllarda da liberalizm halen kazanıyor ve şu kriz günlerinde bile kaybedecekmiş gibi görünmüyor.

Peki; neden Adam Smith, Karl Marx’a karşı bir kez daha kazanıyor? İşte bunun sebebini düşünürken son dönemde ilgili ilgisiz herkesin bir yerlerden duyduğu Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Basketbol Ligi NBA’deki Lokavt Kararı ve oyuncular sendikasının gösterdiği direnişle bu sorunun cevabını en azından kendim için bulduğumu düşünüyorum. İsterseniz şimdi olayı anlatalım.

NBA; Amerika Basketbol Ligi olmasına rağmen şampiyon takımın dünya şampiyonu olarak adlandırıldığı, yıllık 4 milyar dolar cirosu olan, bunun yanında ekonomiye getirdiği toplam katkının yıllık bazda 20 milyar doları bulduğu söylenen bir oluşumdur. Bu ligdeki oyuncular da tıpkı diğer profesyonel spor ve sanat dallarındaki emekçiler gibi sendikal haklarını uzun yıllar önce elde etmiş ve pek çok konuda söz sahibi olmuştur. Bu söz sahipliklerini en çok gösterdikleri yerde 10 yılda bir yapılan Toplu İş Anlaşması Görüşmeleri’dir. Evet; ABD’de tüm profesyonel liglerde bu anlaşmalar yapılır ve ekonomik pasta bu anlaşmaya göre bölünür. Son anlaşma 2000 yılında yapılmış ve oyuncular gelirin %57’sini, Takım Sahipleri ya da daha doğrusu patronlar ise %43’ünü almaya hak kazanmıştı. Bu anlaşma 1 Temmuz 2011 tarihi itibariyle ömrünü tamamlayacaktı ve bunu bilen taraflar NBA yönetiminin aracılığında 2 yıl öncesinde görüşmelere başladılar. Ama bu görüşmeler bizdeki gibi patron işçi buluşur, işçi konuşur, patron anlaşmayı koyar, ya imzala ya da çık der, işçi imzalar ve yasa da bu durumu görüp onaylar tarzı bir görüşme süreci değildi. İşçiler olarak adlandırılacak Basketbolcular arkalarında sağlam bir yargının olduğunu ve haksızlığa uğrarlarsa bunu bir yerden geri döndüreceklerini bildiklerinden bizdeki görüşmelerde olduğu gibi sonunda imzalamak zorunda hissetmediler ve sonuçta takım sahipleri yine yasal hakları olan Lokavtı ilan etti. Tüm bir sezon, yüzlerce maç, binlerce kişinin işi ve dedim ya 20 milyar dolar bu kavgayla tehlikeye atıldı. Ama liberalizmin kalbinde sosyalist değerlerin nasıl işletildiğinin, o kapital uşak olarak görülen, zenginlikleriyle har vurup harman savurmakla suçlanan, bizim ve pek çok ülkenin sözde solcularının isimlerini küfürsüz dile almayacakları o züppeler topluluğu da tüm insanlığa işçi hakları üzerinden bir ders verdi.

İşte kapitalizm ya da liberalizm, sosyalizm ya da komünizmi bu sebeple yendi ve değişmedikleri sürece yenmeye devam edecek. Çünkü liberal ideoloji sosyalist ideolojinin insanı yönlerini kendi ilke ve değerlerine zarar vermeden eritmeyi başardı. Bugün; bu çoğu zaman anlık olaylarda kendimize sorduğumuz “neden liberalizm sosyalizmi yendi?”, sorusunun cevabına yönelik ipuçları edinmemizi sağlayacağını düşündüğüm için ve Beşiktaşlı olmamadan, dünyanın en iyi iki oyun kurucusundan birisi olan Deron Williams’ın da bir yıl bizde kalmasını istediğimden dolayı dikkatle takip ettiğim ve bildiğim bir konuyu sizlere aktardım. Umarım en azından o dalgınlık anlarınızda hepinize arada sırada gelen sosyalist dalgalanmalarda, nerede hata yapıldı sorusuna yanıt bulmanızı kolaylaştırır.

Bilal ERTUĞRUL

16 Kasım 2011

11:34

Read Full Post »