Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Suudi Arabistan’

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 6…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 6…

Geçtiğimiz hafta içerisinde başladığım bölgedeki son gelişmeler hakkındaki fikirlerimi sizlerle paylaştığım bu yazı dizisinin son yazısına gelmiş bulunmaktayım. Bu yazımda son yazımda yaptığım bölgesel değerlendirmenin bir sonucu olarak geldiğim Suriye analizi noktasında Suriye’yle ilgili olası senaryoları ve bunların olabilirliklerini paylaşacağım.

Bu yazı Suriye ismin bugünkü ülke topraklarının tamamı için kullanacağım son yazılarımdan birisi olabilir. Beşar Esad her ne kadar uluslar arası arenada İran, Rusya ve Çin tarafından korunsa da her geçen gün artan muhalif baskı, adamlarında oluşan korku sebebiyle Suriye lideri olarak kalamaz ve kalmayacaktır. Ancak Esad ve adamları Suriye’nin bundan sonra tek bir lideri olmasına da izin vermeyeceklerdir. Bu bağlamda Esad’ı destekledikleri bilinen Alevi Araplar ve Hıristiyan Araplar Akdeniz sahilinde küçük bir devlet kuracak ve bu devlet Rus savunmasıyla korunacaktır.

Esad’ın akıllıca bir davranış olan bu küçülme ve kendi adamlarınla yaşama yerine Şam’ı elinde tutmayı denemesi halinde ise sonu Kaddafi’den farklı olmayacaktır ve kendisinin yaptığı gibi canice katledilecektir. Esad’ın kendi bölgesini kurması halinde Sünni Araplar Suriye’nin diğer kısımlarına egemen olacak ve kendi yönetimlerini kuracaklardır. Burada özellikle Kuzey’de yaşayan Kürtlerin sistemdeki temsil oranları önemli bir detay olacaktır. Eğer Özgür Suriye Ordusu ve Meclisi, Kürtleri sisteme dahil ederse Suriye iki parça halinde yani Esad bölgesi ve Sünni Arap – Kürt Bölgesi halinde yoluna devam edecektir. Aksi takdirde Kürt Bölgesi’nde yaşanacak ayrılık ya da Esad’la birleşme hareketleri bugünün Özgür Suriye Ordusu’nun Şii İran ve onun güdümündeki Irak, Esad – Kürt Ortak Bölgesi ve İsrail arasında kalması yüksek ihtimal taşımaktadır. Böyle bir gelişme muhalefetin Şam merkezli yalnız ve çaresiz bir bölgeyi yönetmesi sonucunu doğuracak ve bu bölge uzun ömürlü olmayacağından savaş çok kısa süre sonra yine bu topraklara gelecektir.

Bunun yanında tıpkı Mısır’da olduğu gibi muhalif kesimin aşırı İslamcı olarak tanımlanması, aralarında El Kaide dahil olmak üzere dünya tarafından terör örgütü olarak adlandırılmış grupların yer alması ve bu grubun olası bir grup liderliği yakalaması da mümkündür. Bu bugün bu gruplara sınırsız destek veren Türkiye ve Amerika’nın yarın hemen yanı başımızda yeni bir Afganistan ve Taliban yaratmaları olasılığı da doğurmaktadır ve bence şu anda her kesimde gözden kaçan, uzun vadede bize en çok zarar verebilecek olan ihtimal tam da budur. Bu düşünce ışığında Suriye olayında Esad’ın devrilmesi bir caninin sonu olacağı gibi dikkatsizlik durumunda o caniden çok daha tehlikeli bir canavarın doğması ihtimalini de taşımaktadır ve buna özellikle Türkiye kesinlikle izin vermemelidir.

Suriye konusuna değinmişken son dönemde Türkiye’nin en büyük korkularından olan olası bir Kürt Bölgesi ve bunun Kuzey Irak’la birleşme ihtimalini de değerlendirmek istiyorum. Her zaman ve her fırsatta söylediğimiz gibi Orta Doğu’da cetvelle çizilen sınırlar Kürtler kadar hiçbir milleti olumsuz etkilememiştir. Suriye, Irak, İran ve Türkiye arasında 4’e ayrılmış olan Kürtler bu duruma 1. Dünya Savaşı sonrası sınırların dini temeller alınarak çiziliyormuş gibi yapılmasıyla düşmüştür. Ancak dünyada özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonucu oluşan her ulusun kendi devletine sahip olma fikri onları da etkilemiş ve bu durumu doğal kabul etmeyi bırakmışlardır. İşte bu anlayış değişimidir ki bugün bölgenin diğer ülkelerinde ciddi bir korku yaratmıştır.

Baştan belirtmek durumundayım ki 4 ülke arasında hiçbir Kürt azınlığı Irak’taki Kürtlerin sahip olduğu bölgesel ekonomik kaynaklara sahip değildir. Bu durum diğer ülkelerdeki Kürt oluşumların güçlenmesini engellediği gibi ciddi terörist akımların ve silahlı mücadelelerin oluşmasına yol açmıştır. İşte bu bağlamda düşünüldüğünde Suriyeli Kürtlerin bağımsız bir devlet kurması ekonomik ve bölgelerindeki nüfus dağılımı incelendiğinde mümkün değildir. O halde Suriye merkezli bir bağımsız Kürt devleti üzerinde tartışma geliştirmek abesle iştigaldir. Ancak ülkedeki Kürt azınlığın Esad ve Baas dönemindeki gibi yok sayılması ve yok edilmeye çalışılması da en az bir önceki anlayış kadar ulaşılmaz ve düşünülmezdir. Bu durum Suriyeli Kürtler için sadece ve sadece iki seçenek oluşmasına yol açmaktadır. Bunlardan ilki Esad’ın Şam’ı kaybetmesi sonrası oluşmasını beklediğim iki ayrı Suriye’den birinde yer almak diğeri de Kuzey Irak’taki Kürt bölgesiyle olası bir birleşme imkanı arayıp uzun vadede Kürt Devleti’nin bir parçası olmaktır. İlk seçenekte kendi içinde iki ayrı ihtimal doğurmaktadır. Bunlardan ilki ve bana göre en zoru Kürtlerin bir kez daha Esad’la işbirliği yapıp Kuzey ve Batı Suriye’de yeni bir devlet oluşturmalarıdır. Halep’in Esad tarafından kaybedilmesiyle coğrafi bağı bulunmayacak olan bu seçenek aynı zamanda Kürtler ve Esad arasında yaşanmış tarihsel gelişmeler incelendiğinde de imkansızdır. Ancak yine de Esad’ın zor durumda olması, değişmek zorunda kalması ve Kürtlerin Muhalif gruplarda adil bir şekilde temsil edilmediklerini düşünmesi bu seçeneğin hayata geçirilmesini imkan dahiline alacaktır.

Diğer seçenek olan Kürtlerin muhalif gruplarla beraber yeni Suriye’de çok daha önemli roller alarak birleşik bir Suriye’nin parçası olması şu anda en muhtemel seçenektir. Bu yönde son dönemde Muhalif Suriyelilerin başına bir Kürtün geçmesi, Kürt grupların daha fazla temsil alması olumlu adımlar olmuştur. Aynı zamanda Kürt bölgesinin bağımsızlık için yeterli ekonomik kaynağı olmaması, Muhaliflerin dört yanları karşıtlarıyla çevrilmişken en önemli destekçileri Türkiye’yle doğrudan temas halinde olmak için Kürt bölgesine ihtiyaç duyması bu işbirliğini iki taraf için de hayati boyuta ulaştırmıştır. Bana göre kısa vadede en muhtemel oluşum bu oluşum olacaktır.

Kürtlerin Suriye’nin bir parçası olmak dışındaki tek alternatifleri olan Kuzey Irak Kürtleriyle birleşip bağımsız Kürdistan kurması ise bana göre orta vadede düşünülecek bir gelişmedir. Kısa vadede Iraklı Kürtlerin henüz ayrılmaya hazır olmaması, bu ayrılığın Türkiye tarafından şu ya da bu şekilde kabul edilmeden hayata geçirilmeyecek olması bu düşüncemi destekleyen savlar olarak masada durmaktadır. Ancak orta vadede Suriye muhalefetinin kontrolden çıkıp aşırıya kaçarak bölge için sorun haline gelme olasılığı bağımsız bir tampon bölgenin Türkiye ve bölge çıkarlarına uyması bu seçeneği güçlendirebilecek gelişmelerdir. Ancak bahsettiğim olayların oluşması için Türkiye’nin iradesi olmazsa olmazdır ve Türkiye’nin kontrolü olmadan bölgede bir Kürt devleti olma ihtimali imkansızdır.

Bilal ERTUĞRUL

7 Ağustos 2012

01:01

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 5…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 5…

Bu yazı serisinde sizlerle her geçen gün ısınmakla beraber 18 aydır ülke gündemimizi meşgul eden, dahası gelecek yıllarda etkilerini çok daha fazla hissedeceğimiz Orta Doğu ve özelde Suriye’de yaşanan gelişmeler, bunların tarihi temelleri ve yarınlara dönelik olası sonuçları üzerinde fikirlerimi paylaşmak istedim. Bu yazı dizisinin son yazılarında kısa ve orta vadeli gelecek için yaptığım tahminleri bildireceğim. Kısa ve orta vadeli çünkü Orta Doğu’da uzun vade henüz hayal edebileceğimiz bir şey değil!

Öncelikle artık hepinizin malumu olduğu şekilde Orta Doğu bir daha asla eski Orta Doğu olmayacaktır. Arap Baharı bölgede yüzyıl önce yaşanan dönüşümü tamamlamamış aksine bambaşka bir yere taşımıştır. Etnik kökenlere bakıldığında 4-5 unsurdan oluşan, dini inançlara bakıldığında İslamiyet, Yahudilik ve az da olsa Hıristiyanlığın bulunduğu bölgede doğal sınırlarla bugünkü sınırlar arasında ciddi farklar mevcuttur. Doğal sınırlar oluşması durumunda 5-6 devletin varlığının yeterli olacağı bölgenin daha da parçalanmaya gitmesi, benzerliklerin değil de farklılıkların önem kazanması orta vadede barışın bölgeye gelmekte yine zorlanacağını gösteren işaretler olarak gözüme çarpıyor. Şimdi isterseniz önce genel bir bölgesel gelecek tahmininde bulunup, daha sonra özelde Suriye’yle ilgili olası senaryoları inceleyelim.

GENEL BÖLGESEL ANALİZ

Orta Doğu tarihi bir dönemden geçiyor ve hiçbir şey daha önce olduğu gibi olmayacak. Önce Irak’ta Saddam’ın koltuğunu kaybetmesiyle başlayan, Mısır, Libya ve Tunus’ta yaşanan Arap Baharı’yla yayılan bu dönüşüm süreci sonunda bizim sınırlarımıza kadar geldi. Sürece önce temkinli yaklaşan Türkiye Libya’da olaya geç dahil olmanın getirdiği eksiklik duygusuyla Suriye konusunda herkesten bir adım önde olma politikasını uyguladı. Önce Esad’a asla uymayacağını bildiği demokratik dönüşümü tavsiye eden Türkiye, daha sonra muhaliflerin sınırları içinde örgütlenmesine izin verip onlara en fazla destek çıkan ülke olarak ön plana çıktı. Türkiye’nin Ak Parti dönemi aktif dış politikası ve sınırlarında yaşanacak bir değişimden ayrı durma durumu olmadığı için hak verdiğim bu politikada bazı hesaplama hataları olduğunu düşünmekteyim ve bunları da sizlerle paylaşmak istiyorum. Öncelikle az önce de belirttiğim gibi kesinlikle ve kesinlikle bu sürece dahil olmamız hatta yapabildiğimiz kadar yönlendirmemiz gerekmekteydi ve bu konuda acele edildiği gibi eleştirilere tamamen karşı çıktığımı belirtmeliyim. Bence Türkiye şu ana kadar süreçte önemli rol oynadı ve bundan sonra da bu aktifliğini sürdürmeli. Ancak ve ancak muhalif grupların yapısı, Libya’da olduğu gibi bir zaman sonra kontrolden çıkıp kendi cinnet dönemlerini yaşatma ihtimalleri dikkatle takip edilmeliydi ve bence bu konuda geride kalındı. Örneğin muhalif bölgelerde Türkmenler ve Türk mallarına verilen zararlar, Hatay’da yaşanan sıkıntılar hep bu eksik tanımlamanın bir sonucuydu. Aynı zamanda Türkiye’nin de Sünni bir ülke olması sebebiyle Sünni de olsa muhalif gruplarda aşırıya kaçan ve İslam’ın ruhuna aykırı bulduğum yapılanmalarda engellenmeli ve bence u konuda da yeterince söz sahibi değiliz. Olası yeni Suriye’nin bu muhalif yapı ve kimlikle daha katı olacağı, aşırı İslamcı grupları barındırabileceği ve bunun da herkesten önce Türkiye’ye ciddi sorunlar yaratacağı dış basında her zaman değinilen bir konuyken Türk kamuoyunun bu durumdan habersizmiş gibi davranması da muhtemel sıkıntılara hazırlıksız yakalanma ihtimalimizi arttırmaktadır. Ancak hiçbir şey için geç kalınmadığını belirterek bu noktadan sonra bu detaylara dikkat etmenin bize uzun vadede huzurlu bir komşuluk ve barış yaşatacağını da belirteyim.

Suriye dışında Mısır ve Libya’da da benzer yapıda grupların bir şekilde iktidarı ele geçirmesi uzun vadede bölgede hem Şii – Sünni gerilimini hem de Arap – Yahudi gerilimini arttırabilecek gelişmelerdir. Nitekim her ne kadar bizim basınımızda yer almasa da Ramazan ayında İsrail’le Mısır arasında yaşanan ve şu ana kadar 50’ye yakın kişinin öldüğü çatışmaların zaman içerisinde yaygınlaşmasının beklenmesi bu yönde hiç de iyi olmayan ilk işaretler olarak kabul edilebilir. Bu tarz haberlere kulaklarımızı kapatmak yerine bunları dikkatle takip etmek, demokrasi ve barışçıl dış politika deneyimlerimizi bu yeni yönetimlerle paylaşmamız uzun vadede bölgesel barış açısından çok ama çok önemlidir. Dahası Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın bölgede sahip olduğu etki de tam da bu aşamada kullanılmalıdır. Aksi takdirde bugün Türkiye’de çok olumlu yaklaşılan Mısır’daki Müslüman Kardeşler ve Suriyeli muhaliflerin uzun vadede ülkemize ve bölgeye vereceği zarar tahminlerimizin çok daha ötesine geçme riski taşımaktadır.

Orta Doğu bir daha asla ve asla eskisi gibi olmayacaktır ve diktatörler devri kapanmıştır. Bu dalga her ne kadar sürecin başlatanı Amerika ve Türkiye’de istenmese de günü geldiğinde Körfez ülkeleri ve Arabistan’a da dayanacaktır. İşte o aşama Türkiye için bugün savunduğu değerlerin önemini ve gerçekten bu değerlere inanılıp inanılmadığını gösterecektir. Ancak ondan önce bölgede aşırı İslam’ın tırmanışta olduğu gerçeği kabullenilmelidir. Bu kabullenişle beraber bölgede atılacak adımlarda çok daha önemli olacaktır. Aynı zamanda Şii – Sünni gerilimi ve Arap – Yahudi geriliminin her geçen gün arttığı bu gerilim tırmanışının bizi çok da uzak olmayan bir gelecekte yeni bir savaşa sürükleyebileceği ve bu savaşların öncekilere benzemeyeceği de dış politika yapıcılarımızın unutmaması gereken bir gerçektir. Türkiye şu ya da bu şekilde bu süreçte bölgenin kendisine benzemesi istenilen ülkedir ama bölge ülkeleriyle arasındaki deneyim farkı, sürecin pek fazla bilinmeyen denklem içermesi bundan sonrası için riskleri ve ne yazık ki çoğu olumsuz olasılıkları arttırmaktadır. Orta Doğu’nun bundan sonra asla eskisi gibi olmayacağını bilip buna göre değerlendirmeli, bahsettiğim olasılıkları her zaman ihtimal dahilinde tutup bundan sonra bu yönde bize her açıdan bağlı bu eski topraklara bakmalıyız.

Bilal ERTUĞRUL

6 Ağustos 2012

21:43

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 4…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 4…

Şimdiye kadar sizlere genel olarak Arap Baharı ve Orta Doğu’da son yıllarda yaşanan gelişmeler, olası sonuçları ve özelde Suriye sorununun altında yatan sebepleri, çıkarları ve hesapları aktarmaya çalıştım. Şimdi olaylara yani realiteye bakıp sebeplerimizle onları birleştirelim.

ABD ve Batı’nın Büyük Orta Doğu Planı kapsamında Irak ve Afganistan’a yerleşmesi, İsrail Lübnan Savaşı derken bir süre sonra planın savaş yoluyla uygulanamayacağı anlaşıldı. Halk desteği ve bunun bizzat halklar tarafından yapıldığı gösterilmek zorundaydı. Ancak bu şartlar oluştuğunda plan tekrar uygulamaya sokulabilirdi. Birkaç yıllık aradan sonra da nitekim uygun ortam oluşacaktı. 2008 ekonomik krizinden sonra artan yoksulluğun sosyal patlamaya dönüşmesi sonucu Tunus’ta başlayan olaylar Mısır, Suriye ve Libya’ya taşındı. Burada tuhaf olan aynı dönemde çok daha sert ülke içi protestolarla karşılaşan İsrail ve bölgenin en sert, en dikta rejimi olan Suudi Arabistan’ın bir şekilde bu dalganın dışında kalmasıydı. İşte o andan itibaren Arap Baharı’yla Büyük Orta Doğu Projesi arasında ilişki olup olmadığı üzerine kafa yordum ama açıkçası son döneme kadar netleştiremedim. Şimdi bu netleşme sürecindeki olayları hatırlayalım.

Sürecin gelişimi aşamasında sırasıyla önce Tunus sonra Mısır son olarak da Libya liderleri görevlerinden ayrılmak zorunda kaldı. Bu ülkelerde temsili rejim değişiklikleri yaşandı. Bahreyn’de olaylar sert kullanılarak bir şekilde bastırıldı ama bir başka sert güç kullanan ülke de yanı başımızdaki Suriye’de olayların en kanlı hali yaşanmaya başladı. 2012 yılıyla beraber artan çatışmalar sonucu binlerce insan ülkelerinden, yerlerinden olurken çeşitli katliamlarda her ki tarafta binlerce kişinin canını aldı. Bugün artık Beşar Esad rejiminin son kale olarak düşündüğü Halep’te yaptığı savunmaya çevrilen gözler buradan gelecek bir mağlubiyet haberinin Beşar Esad için de “son” anlamına geleceğine inanıyorlar. Sıradan insanlar olarak bizler için Beşar Esad’ın gitmesi olayların bitmesi anlamına gelse de bana göre Suriye ve genel anlamda Orta Doğu’da taşların yerinden oynayacağı çok ama çok daha tehlikeli bir sürecin başlangıcı olacaktır. İsterseniz önce Beşar Esad’ın gitme ihtimalini bu ihtimalde Türkiye’nin oynadığı rolü inceleyip sonra olası gidiş senaryoları üzerinden genel resme bakan bir yazıyla serimizi sonlandıralım.

Beşar Esad 31 Temmuz tarihinde halkının karşısına yazılı bir açıklamayla çıktı ve Halep’te yaşanan çatışmalardan çıkacak sonucun ülkenin kaderini belirleyeceğini söyledi. Bu açıklama bir anlamda çaresizliğin de açıklamasıydı. Çünkü Beşar Esad da en az bizler kadar birkaç silahlı küçük gruptan ibaret başlayan bırakın Halep gibi ülkenin can damarı ikinci büyük şehrini alacak kadar büyük olmayı kasaba alacak kadar güçlü olmayan muhalefetin gün geçtikçe güçlenerek bu noktaya geldiğini ve daha da güçleneceğini ya da güçlendirileceğini biliyor. Bu bağlamda da Halep’te tüm gücüyle son savunmasını yapıyor. Peki nasıl oldu da bu muhalefet güçlendi diye sormuyor çünkü muhalefetin Türkiye aracılığıyla uluslar arası toplumdan aldığı maddi ve manevi desteği çok iyi biliyor. Evet, başta muhaliflerin eğitimi, silah sağlanması gibi pek çok konuda açık kart oynayan Türkiye’de bu oyunun sonunu merak ediyor.

Olayın sonunu kendi yaklaşımıma göre sizlere aktarayım. Bana göre Halep çatışmaları öyle birkaç gün değil belki haftalar belki de birkaç ay sürebilecek boyuttadır. En azından şehrin ve kuzey bölgesinin tam kontrol altına alınması için bu süre gereklidir. Bu aşamaları başarılı bir şekilde tamamlayacağını düşündüğüm muhalifler, Beşar Esad’ın olası katliamlarıyla beraber arkasındaki Rusya ve Çin desteğini en azından bütün Suriye’yi elinde tutma konusunda kaybettiği an Şam’a yürüyecek ve kanımca onlar gitmeden Esad Akdeniz sahilinde yeni oluşturduğu küçük Suriye’de olacaktır. Yani bu yıl bitmeden Suriye fiilen iki parçalı bir devlet olacaktır. Ancak arada akacak kanın miktarı, yok edilecek bir ülkenin yarınlarının boyutunu bugünden tahmin edilemez olarak belirtmem sanırım yeterli olacaktır. Ama Esad öyle ya da böyle şimdiden oluşturduğu Batı sahilindeki alevi Suriye’de varlığını sürdürecek en azından Rusya ve Çin arkasında olduğu sürece aktör olarak yer alacaktır. Peki, sonra ne olacaktır? Kim kazanacak, kim kaybedecektir? Orta Doğu’nun yeni haritası nasıl şekillenecektir. İsterseniz son yazımızda bu olasılıkları paylaşıp, uzun vadeli Orta Doğu’yu anlamaya çalışalım.

Bilal ERTUĞRUL

5 Ağustos 2012

17:10

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 3…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 3…

Bu yazı serimin ilk iki yazısında önce Orta Doğu ve Suriye özelinde genel durumun resmedilmesi daha sonra ise bölgedeki sorunların temellerinin olduğu etnik ve dini gerilimleri, var olan grupların özelliklerini sizlerle paylaştım. Şimdi bu sorunların tarihi seyri ve bugününü ilk iki yazının ışığında anlamaya çalışacağız.

Bugünün Orta Doğu’sunda yaşanan her hangi bir sorunu anlamak, ona dair bir fikir oluşturmak ya da edinmek istiyorsanız bakmanız gereken ilk metinler 1916 tarihli Sykes – Picot Anlaşması ve 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu’dur. Sykes – Picot Anlaşması ile Osmanlı’nın Orta Doğu’daki topraklarının nasıl paylaşılacağı tanımlanırken bu paylaşımın altında yatan uzun vadeli planı ise 1 yıl sonra ortaya konan Balfour Deklarasyonu’nda uzun vadede bir Yahudi Devleti kurulmasının ilan edilmesiyle ortaya çıkmıştır. İngiliz ve Fransızlar sömürgeciliğin yavaş yavaş zorlaştığı dünyada bu kadar değerli petrol yataklarına sahip bir bölgeyi uzun vadede kontrol etmek istemişlerdir ve bu bağlamda yapay sınırlar ve Arap – Yahudi geriliminin kendilerine bölgede her zaman söz sahibi olma hakkını tanıyacağını düşünmüşlerdir. Bu plan kapsamında savaş sonrası kendi hakimiyet bölgelerini oluşturan İngiliz ve Fransızlar Arap Milliyetçiliğinin bayraktarlığını yapan Mekke Emiri Şerif Hüseyin’e de sus payı olarak bugünkü Ürdün’ü vermiş onun yerine Arap Yarımadasına Vahabileri yetkili kılmışlardır. İkinci dünya savaşı sonrası artık bölgede kalma güçleri kalmayan iki ülke bölgede Suriye, İsrail, Mısır, Irak, Ürdün ve Körfez Ülkeleri’nin sınırlarını yapay bir şekilde belirleyip Arap – İsrail, Şii – Sünni çatışmalarının ortasına bıraktıkları bölgede uzun vadeli imtiyazlarını koruyarak ayrılmışlardır.

Ancak kısa süre sonra batılı devletlerin pek de hesap etmediği gelişmeler art arda ortaya çıkmaya başlamıştır. İsrail’in varlığıyla beraber özellikle askeri kesimlerde artan Arap Milliyetçiliği sonucu Suriye, Irak ve Mısır’da darbeler yapılmış, Birleşik Arap Halkları amacında sosyalist yanı ağır basan dikta BAAS rejimleri kurulmuştur. Ancak bu 3 ülkeden sadece Irak’ta ciddi petrol olması ve 1970’ler için Suudi Arabistan’la İran’ın halen kendi kontrollerinde olması sebebiyle batı bu ülkelere müdahale etmemiş dahası diktatörleri yanına çekmeye çalışmıştır. Ancak uzun vadede sadece kendi ülkelerindeki farklı gruplara değil tüm bölgeye zarar veren bu diktatörlerin ortadan kaldırılması gerekecekti ve bu kaçınılmaz son daha o zamanlarda dahi anlaşılmıştı. Ama bu ülkelerin Sovyetlere sırtlarını dayaması ve Batının da İran’la Suudi Arabistan yanındayken unlara ihtiyaç duymaması bu ülkelerdeki insanlık dışı yönetimlerin yaşamlarını sürdürmesine yol açtı. Ancak 1980’li yıllar farklı olacaktı.

Önce İran İslam Devrimi’yle beraber Batı’nın bölgedeki en eski kuklası İran’ı kaybetmesi, daha sonra bu kaybın acısını çıkarmak için İran’a saldırı yapmaya teşvik edilen Saddam’ın önce kendi ülkesindeki Kürtleri nükleer kullanarak öldürmesi sonra da Kuveyt’i işgal etmesi, aynı dönemde Suriye’de Esad ailesinin katliamları, Kaddafi’nin Libya sınırlarının dışına taşan Uluslar arası manyaklıkları derken Sovyetlerin de yıkılması, Arap ülkelerin İsrail’e 4 kez saldırması ve artan milliyetçi dalgaların İsrail için ciddi bir tehdit halini almasıyla batı bu ülkelerin yer aldığı Orta Doğu’da kökten bir dönüşüme geçilmesi gerektiğine karar kıldı. 2000’li yılların başında varılan bu kararın uygulanması için 11 Eylül’de ABD’de İkiz Kuleler ve Pentagon’a yapılan terörist saldırılar da tam aranılan bahane oldu. Bu saldırılardan sonra önce Afganistan sonra Irak’a saldıran ABD önderliğindeki Batı’nın açıkladığı bölgesel dönüşüm planının adı Büyük Orta Doğu Projesi idi.

Bugün Orta Doğu’da yaşanan gelişmeleri incelerken asla ve asla gözden kaçırılmaması gereken Büyük Orta Doğu Planı, uygulama aşamaları ve amaçları dikkatlice takip edilmelidir. Her ne kadar resmi politikada plan ortada gözükmese de uygulamada planın nasıl işlediğine dair birkaç ipucu mevcuttur ve bunları sizlerle paylaşmakta sorun görmüyorum.

Öncelikle bu planın ne olduğuna bakalım. Büyük Orta Doğu Planı adı altında yeniden şekillendirilmek istenen bölgede bu şekillendirmenin temel amacı artık kontrol dışına çıkan dikta yönetimlere son vermek, onların yerine ılımlı İslam anlayışında demokratik ülkeler inşa etmekti. Plan Orta Doğu’yu Türkiye, Suudi Arabistan ve İsrail egemenliğinde bırakacak ve ABD’nin her olayda karşısında bu bölgeyi bulmasını sağlayan terörizm, nükleer tehdit bu yolla bertaraf edilecekti. Türkiye’de Ak Parti döneminde başarısı tasdik edilen Ilımlı İslam ve Demokrasi deneyimi de ülkemizi bir anda planın en önemli savunucularından birisi yaptı. Ancak Orta Doğu’da demokrasi bilincinin eksikliği, ikinci yazıda belirttiğim tarihi sorunlar bu planın işlemesini engelledi ve plan bir süre sonra rafa kaldırıldı. Son olaylarda planın yaptığı etki ve olası sonuçları tekrar gündeme gelmekte ve bana göre uzun vadede bu plan çok daha fazla konuşulmakta olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

3 Ağustos 2011

15:43

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 2…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 2…

İlkyazımda sizlere Suriye özelinde Orta Doğu’da son dönemde yaşanan gelişmelerin genel bir resmini vermiş detaylara bu yazımla beraber odaklanacağımızı söylemiştim. Ve bugün bu dosyayı detaylı bir şekilde incelemeye başlıyoruz.

Öncelikle konu Orta Doğu olduğunda öyle 5 – 10 yıl öncesinden ya da birkaç liderden bahsederek konuyu açıklığa kavuşturamazsınız. Konu Orta Doğu olduğunda Hz. İbrahim peygambere kadar gitmek ve olaylara oradan bugüne gelerek yaklaşmak zorundasınızdır. Kutsal Kitaplardan bildiğimiz kadarıyla İbrahim peygamberin bahsi çok geçen iki tane oğlu vardır. Bunlardan birisi İshak diğeri ise İsmail’dir. İshak bugünkü İsrail oğullarının, peygamberimizin soyunun dayandığı ve meşhur Kurban hadisesinde adı geçen İsmail ise Arapların ya da İsmail’i Arapları denen Mekke civarı Arapların atasıdır. İşte insanlık tarihi kadar eski tarihi olan Orta Doğu’da bugünü etkileyen ilk ayrışma bu iki kardeşin çocuklarının çoğalıp büyük milletler haline gelmesiyle ortaya çıkmıştır ve adı günümüzde Arap – İsrail Düşmanlığı’dır. Bu düşmanlığın potasında yer alan iki önemli hadise de bugünün Orta Doğu’sunda düşmanlığın sonlanmasının önünde engeldir.

Bunlardan birincisi İsrail oğullarının Mısır’dan çıktıktan sonra ulaşmak istedikleri ve Tanrı tarafından kendilerine bahşedildiğini düşündükleri Kutsal ya da Vaat Edilmiş Toprakları’dır. Bu anlayışın içerdiği bizim güney sınırlarımız dahil hiçbir toprak parçasında bugün huzur bulunmaması ve İsrail Devleti’nin halen resmi ideoloji olarak bu düşünceyi benimsemesi arasında bağ bulunması ise şaşırtıcı olmamalıdır.

Bunun yanında İsrail oğullarının lanetlenmesiyle ilgili İslam dünyasındaki yaygın görüşte Orta Doğu Barışı’nı engellemektedir. İslam dünyasının ılımlı kesimleri Yahudilerin önceki dönemlerde inkar ve isyan eden kuşaklarının lanetlendiğini belirtip konuyu bugünkülerin varlıklarının meşruiyetine getirmezken daha sert kutuplar tüm Yahudilerin lanetlendiğini ve açıktan yok edilmeleri gerektiğini benimser. İşte bu ikinci anlayışta tıpkı Yahudilerin “İnsanları Yok Et, Vaat Edilmiş Toprakları Al” anlayışı gibi barışın önünde ciddi bir engeldir. Bu iki unsur da karşılıklı kanla beslenmektedir ve Orta Doğu’da akan kan söz konusu olduğunda bu Arap – İsrail Düşmanlığı dikkatle anlamlandırılmalıdır.

Orta Doğu denklemine yoğunlaşırken bakılması gereken ikinci düşmanlık Arap – Fars düşmanlığıdır. Tarihin ilk çağlarından itibaren Araplar karşısında gerek medeniyet gerekse de bölgesel liderlik konusunda önde olan Farslılar bu önderliklerini peygamber efendimiz Hz. Muhammed (SAV) döneminde gelen eşitlik ve sadece ve sadece takvada üstünlük anlayışıyla kaybetmişlerdir. Ancak zamanla gelişen Şia’yı benimsemeleri ve özellikle Emeviler döneminde Sünni anlayışın bir nevi Arap Milliyetçiliği’ne yoğrulmasıyla Orta Doğu’da bugün dahi durmadan akan kanın en büyük sorumlusu Şii – Sünni kavgasında taraf olmuşlardır. Yüzeysel yaklaşıldığında bunun Kerbela’da başlayan bir Kardeş Kavgası olduğu düşünülebilirse de benim yaklaşımımda bu kadim zamanlardan gelen iki komşu milletin kavgalarının bir şekilde aynı din farklı mezhep çatısı altında sürmesidir. Sebebi ya da yaklaşımı ne olursa olsun bu Kardeş Kavgası bugünkü Orta Doğu’nun en büyük sorunudur ve çözülmeden Orta Doğu’da kanın durması çok zordur.

Bu iki ana kavga dışında günümüz Orta Doğu’sunu anlamak için bakmamız gereken diğer unsurlar ise Türkler, Kürtler ve çoğunluğu Hıristiyan Arap olan diğer farklı etnik ve dini gruplardır. Türkler bölgeyi yaklaşık 900 yıl aralıksız olarak yönetmiş olmaları sebebiyle bölgede liderlik ve söz sahibi olma konusunda çok önemli bir avantaja sahiptir. Ancak gerek Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Araplara vurulan Hain damgası gerekse de İran İslam Devrimi’nden sonra Molla ihraç korkusu nedeniyle Türkler bölgeyle ilişkilerini neredeyse 90 yıl hiç ilerletmemiş, tabiri caizse arka bahçelerinde olan gelişmeleri görmezden gelmiş, uluslar arası devler bölgede nifak tohumları ekip petrol biçerken bir kenardan izlemiştir. Bu durumun anlamsızlığı, buralarla ilgilenmesek dahi yaşanan sorunların bir şekilde bizi etkileyeceği ise ancak 90’lı yıllarda yaşanan savaşların sonucunda anlaşılmıştır. Bu bağlamda bugünün Orta Doğu’su incelenirken nasıl 900 yıllık Türk Yönetimini gözden kaçırmamalıysak aynı şekilde bizim buralarda yokmuşuz gibi davrandığımız 90 yılda yaşananları da başarılı bir şekilde analiz etmeliyiz. İşte Sayın Davutoğlu döneminde uzun bir süre sonra 900 yıllık geçmişimizin gücünü kullanmaya karar vermemiz ne kadar doğru olmuşsa 90 yıllık arayı gözden kaçırmamızda bugün yaşadığımız sıkıntılarda o derece etken olmuştur.Çünkü bizim uzakta kaldığımız bu 90 yılda batı ülkeler eliyle ve Vahabiler kanalıyla yerleştirilen Türk Düşmanlığı bölgede en azından yönetici kesimlerde çok önemli bir dirençle karşılaşmamıza sebep olmuştur. Her ne kadar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kimliğinde 900 yıllık geçmişimiz tekrar bölge milletlerinin hafızalarında canlanmışsa da 90 yılda karşımıza konanlarda son dönemde yönetici elitlerde açıktan ortaya çıkmaktadır.

Bölge denklemini iyi anlamak için bakmamız gereken son gruplar Kürtler ve Hıristiyan Araplar’dır. Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar Kürtler de tıpkı Araplar gibi uzun bir süredir Osmanlı İmparatorluğu ya da İran’da egemenlik gösteren çoğunluğu Türk asıllı devletlerin çatısı altında yaşamışlardı. Savaş sonrası Araplar arasında artan milliyetçi dalganın benzerinin oluşmamış olması, yaşadıkları bölgenin İngiliz – Fransız çıkar bölgesinin tam ortasında olması gibi sebeplerle Kürtlerin bir devleti olmamıştır. Bugün pek çoklarının kullandığı yapay sınırlar, cetvelle çizilen sınırlar aslında temelde Kürt nüfusun yoğun yaşadığı bölgelerin Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında paylaştırılması sırasında ortaya çıkmıştır. Bu sınırların böyle devam etmeyeceği bir halkın yok kabul edilemeyeceği ilk olarak Irak’ta oluşan Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’yle görülmüş ve benzer durumun İran, Suriye ve Türkiye için de uzun vadede düşünüldüğü ya da düşünülebileceği, bu ülkelerin kendilerini buna hazırlaması gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda artık Orta Doğu’da Türk, Arap, Fars ve Yahudi kimliklerinden sonra beşinci bir etnik kimlik olarak Kürt kimliği kabul edilmek, anlaşılmak ve her olayda hesaba katılmak zorundadır. Bunun yanında çoğu Avrupa’ya göçmüş Hıristiyan Arapların da özellikle toplumsal dengelerde oynadıkları rollerin anlaşılması başta Suriye olmak üzere diğer ülkelerde yapılmak istenen ve yapılanları anlamamızı kolaylaştıracak ve geleceğe yönelik daha doğru projeksiyonlar yapmamızı sağlayacaktır…

Bilal ERTUĞRUL

2 Ağustos 2012

01:11

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 1…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 1…

Çok meşhur bir şarkımız vardı eskiden bizim, benim yaşımdakiler henüz küçük bir çocukken hep beraber seslendirirdik; “Orada bir köy var uzakta, gitmesek de, görmesek de, o köy bizim köyümüzdür.” Sanki bu şarkıda hep bir şeylere bir yerlere eskiden bize ait olan, halen kalbimizin bir yerinde hissettiğimiz bir özlem dile getiriliyordu. Ben o şarkıyı söylerken aklıma o günler için uzaklarda kalan memleketim ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devrilirken kaybedilmiş toprakları hatırlardım. Bir yanım hüzün dolardı. Acaba şimdi nasıldır oralar, acaba onlar da bizi hissediyorlar mı diye düşünürdüm çocuk aklımla.

Osmanlı’dan ayrılma dönemlerinde gerek Balkanlar da gerekse de Orta Doğu’da sınırlar, devletler sadece ve sadece batılı emperyalist devletler ve o dönemin Çarlık Rusya’sının çıkarlarına göre şekillenmiş uzun vadede ortaya çıkacak sorunlar hiç düşünülmemişti. İşin özünde biz de Cumhuriyet’ten sonra kendi dertlerimize gömülmüş, bunu hiç düşünmemiştik. Ama zaman bu ya gün gelecek hem dünya yaptığı yanlışı anlayacak hem de biz oradaki köylerin henüz bizden o kadar da kopmadığının farkına varacaktık. Önce Balkanlar’dan Avrupa’nın orta yerinden duyduk feryadı. Eski Yugoslavya’nın sınırları içerisinde başlayan Müslüman Boşnak kıyımı adeta bizim oralarda bıraktığımız, uzunca bir süre şarkıları dışında hiç anmadığımız kardeşlerimizin farkına varmamızı sağlayan bir kıvılcım oldu. Aynı dönemde Bulgaristan, Yunanistan gibi ülkelerde yaşanan azınlık dramlarında da anladık ki bizim halen orada bir köyümüz vardı ve onlar bizden çok da uzakta değildi. Bu bölgelerdeki sorunlar kısmen çözüldü çözülmesine ama halen ne kadarımızın oradaki köyün farkında olduğunu tartışacak durumdayım.

2000’li yılların başında Ak Parti iktidara gelip Ahmet Davutoğlu’nun kimilerinin Yeni Osmanlıcılık diye adlandırdığı anlayışı dış politikaya hakim olunca bu sefer hemen sınırlarımızın yanı başında yer alan köylerimiz olduğunu anladık. Hem de bu köyler en azından bize gösterildiği kadarıyla henüz Balkanlardakiler gibi yanmamıştı ve kurtarılabilirdi. Bu sefer yangın başlamadan söndürülebilirdi. Sayın Bakan bu konuda yapıcı bir politika geliştirmiş, Komşularla Sıfır Sorun, Tam İş Birliği amacına yönelik olarak Başbakan ve Cumhurbaşkanı’ndan aldığı destekle yola koyulmuştu ki bölgenin kangren olmuş sorunları karşısına teker teker çıkmaya başladı. Önce Ermenistan’la yapılan protokoller gerek içerde gerekse de dışarıda tam anlaşılmadı ya da anlatılamadı ama daha da önemlisi Amerika ve Fransa merkezli Ermeni Lobisi hep yaptığını yapıp yola taş koydu. Sonra Kıbrıs üzerinde atılan adımlar önce Annan Planı’nın reddi, Kıbrıs Rum Kesimi’nin Avrupa Birliği’ne üye olması derken tam bir çıkmaza girdi. Olaylar böyle akıp giderken Bakanın politikaları en azından yeni Irak, İran, İsrail ve Suriye eksenli Orta Doğu’lu komşularımızda başarılı olmuş, Türkiye kronikleşmiş sorunlarda ara bulucu rolüne kadar soyunmuştu. Bu Çok değil daha birkaç yıl önce herkesten korkmak ya da onları sevmemek için bir bahane bulmaya soyunmuş Türk Hariciyesi için de çok önemli ve başarılı bir geçiş dönemi olmuştu.

Ancak ne yazık ki bu kısmi başarı da sürdürülebilir olmayacaktı. Önce İsrail’in Gazze saldırıları, Mavi Marmara gibi olaylardaki orantısız güç kullanımı, sonra İran üzerinde artan Nükleer baskı, Irak’ta bozulan mezhepler ve milletler arası denge derken elde neredeyse bir tek Suriye kalmıştı. Ama Suriye’yle ilişkiler ortak Bakanlar Kurulu toplayacak seviyeye kadar başarıyla çıkarılmış ve insanlar acaba diğerleriyle de bu derece iyi ilişkilere ulaşılıp, bölgesel lider Türkiye idealine ulaşabilir miyiz diye düşünmeye başlamışlardı. Ama ne yazık ki bu sadece düşünceden ibaret kalacaktı. Orta Doğu’da temeli ekonomik ve sosyal adaletsizliğin uzun süreli varlığının artık katlanılamaz boyuta ulaşması olan Arap Baharı sürecinin önce Tunus sonra Mısır ve Libya’da diktatörleri koltuklarından etmesiyle yayılması ateşin her ülkeye sıçrayacağını göstermişti. Ve ateş bize en yakın olana sıçradı. İşte bugün Suriye’yi yakıp kavuran ateş, o günlerden gelen ateş ve ben sizlere bu ateşin arkasında bilinmeyen ya da basit yaklaşımlarda göremediklerimizi, daha bir hafta önce bulunduğum bölgede Suriyeli mültecilerin yaklaşımlarını, Özgür Suriye Ordusu’nun yapısını ve yarının Suriye’siyle Orta Doğu’su üzerindeki fikirlerimi paylaşacağım bir yazı dizisi hazırlamak istedim. Ve bu yazının devam yazılarıyla beraber burada genel bir resmini vermeye çalıştığım son günlerde bizim için en önemli mesele olarak gördüğüm bu konuyu sizlerle detaylı bir şekilde paylaşacağım…

Bilal ERTUĞRUL

1 Ağustos 2012

17:24

Read Full Post »

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

Dün Kabil, Bağdat, Gazze

Bugün yürekte yangın adı çok uzak Hula

Ölen de öldüren de benzemiyor burada

Çıkan kurşun hesapsız saplanmış çocuklara

Ölen her çocuk için açılsın okyanuslar

Yeryüzü denen cehennemi kaplasın azgın sular

Hula’nın çocukları yetim, hepsi bin yıl anılsın

Kararmış vicdanlar yana yana kan kussun

Görmeyen gözlerden yaş hiç durmadan aksın

Belki o zaman anlarız silahları

Belki o an yakarız başıboş cellatları

El ele yok ederken son kalan insanlığı

Damla damla kan çeker Hula’nın toprakları

El insaf demez gider diktanın korkakları

Anlamazlar ölen kendi çocukları

Ana ayrı, baba ayrı, kader ayrı olsa da

Hepsi aynı sevdaya akan aşk sunakları

O sunaklar gün gelir, taşar sel olurlar

Hem de öyle bir sel ki, Şam’ı yakıp yıkarlar

Ama orası yetmez yıksınlar tüm dünyayı

Öyle bir yıksınlar ki dünya tatsın acıyı

Her gördüğüm çocukta yaşarım bu anları

Anne deyip ölürken Hula’nın çocukları

Dur, düşün bir an olsun bırak boş mavraları

Vicdanına kulak ver, aç göz kapaklarını

Duymasan da uzaktan o acı çığlıkları

Sen uyurken ölüyor Hula’nın çocukları…

Bilal ERTUĞRUL

2 Mayıs 2012

21:08

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

TEK YOL BİRLİK…

Dünkü yazımda Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun bugünkü resmini tamamlayıp, mevcut durumda ortada duran sorunları, bu sorunların olası sonuçlarını yazmıştım. Peki, bu sorunların üstesinden nasıl geliriz? İşte onun için de açık bir öneri. Öncelikle bölgede akan kardeş kanının 1350 yıllık geçmişi düşünüldüğünde birkaç yılda durmayacağını bilmeliyiz. Ama bu kanı durduracak tek ülkenin de Türkiye olduğu bilinciyle kendimize güvenmeliyiz. Bunun yanı sıra Suriye’de Beşar Esad olduğu müddetçe hiçbir konuda bölgede yükselemeyeceğimizi de kabul etmeliyiz. Bu durumda ilk yapılması gereken barış ya da savaş hangisini seçerse kendi yöntemiyle Esad’ın kaçınılmaz gidişini hızlandırmalıyız. Bu noktada gerekirse belli tavizler ya da söz hakkıyla dünyaya açılan tek kapısı Türkiye olan İran’ı mutlaka yanımıza almalıyız. Bunu başardıktan sonra dar anlamda Türkiye, İran, Irak ve yeni Suriye arasında bir üst düzey işbirliği örgütü kurmalıyız. Eğer mevcut sınırlar devam ettirilemiyor ve yeniden de çizilemiyorsa bunu çözmenin tek yolu yıllar önce Fransa – Almanya arasında yapıldığı gibi o sınırları kökten ortadan kaldırmaktır. Bu yolla en azından etnik sorunların çözümünü sağlayabiliriz. Aksi takdirde Irak’tan başlamak üzere kurulacak bağımsız Kürdistan üzerinden bölgede yeni bir savaş serisi doğması kaçınılmaz olacaktır. Her ne kadar kurulacak devlet Araplara nazaran Türkiye ve İsrail’e daha yakın olacak olsa ve İsrail’in uzun vadeli planlarında yer almasa da bu devletle beraber doğacak sorunlardan en çok etkilenecek olan ülkede Türkiye’dir. Dahası bahsettiği birliğin oluşumunda Türkiye’yle ilişkilerinde bir aşiret liderinden disiplinli ve pratik bir devlet başkanı kimliğine dönüşen Barzani’nin de hoşlanacağı son dönemdeki tavırları dikkate alındığında çok açıktır. Etnik sorunların çözümünden sonra liderliği güçlenen Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde Arap Dünyasında artan popülaritemiz ve muhafazakârlaşmayı da kullanarak yine hızla artan Arap Milliyetçiliği’ni de bu potaya katmalıyız. Burada en önemli sorun Arap Milliyetçiliğinin mutlaka muhafazakar kanadının kullanılıp daha ılımlı bir çizgiye çekilmesidir. Bu noktada uygulanacak muhafazakar tonajda da bölgeden çıkmış El Kaide benzeri yapılanmaların unutulmaması, her hangi bir şekilde şiddete kayacak aşırılıkların engellenmesi şarttır. Bunu başarabilirsek Orta Doğu tekrar barışa, huzura ve medeniyete kavuşur. Yok başaramazsak bu kan durmaz ve emin olun gün gelir bize de bulaşır. İşimiz zor, yükümüz ağır ama şunu bilmeliyiz ki;

“Orta Doğu’da akan kardeş kanı durmalı ve güneş bir zamanlar ayrılığına dayanamayıp göz yaşları döktüğü bu topraklara dönemli… Bunu da ya biz yaparız ya da biz yaparız…”

Bilal ERTUĞRUL

26 Nisan 2012

00:13

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

SORUNLAR VE TESPİTLER…

Dün yazdığım dış politika analizimin ilk yazısında Türk Dış Politikasının tarihsel perspektifini 1923 sonrası dönemden itibaren ele almış, Ak Parti döneminde yaşanan gelişmeler ve bu bağlamda arabulucu ülke konumundan lider konumuna nasıl yükseldiğimizi açıklamaya çalışmıştım. Bugün bu statüyü biraz daha açacak yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, karşılaşacağımız zorluklara ve bunlara olası cevaplarımıza değineceğim. Bu analizi yaparken de temel bazı kavramsal gerçeklikler üzerinden bölümlendirmelere gideceğim.

1 – Komşularla “0” Sorun Politikası Miladını Doldurmuştur

Kanımca Türk Dış Politikasının bugün ilk olarak kabul etmesi gereken husus Komşularla “0” Sorun politikasının süresini doldurduğudur. 2002 sonrası ilk döneminde Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği konseptiyle bu politika Türk Dış Politikasının 60 yıllık TARAFSIZLIK ya da diğer adıyla ETKİNSİZLİK putundan sıyrılmasını sağlamıştır. İlk yıllarından İsrail ve Suriye üzerinden oldukça iyi yönetilen politika Ermenistan’la yapılan protokollerin iflasıyla ilk önemli başarısızlığını almıştır. Gerek Ermenistan ve Türkiye iç kamuoylarının bu adımlara hazır olmaması gerekse de Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ sorununun çözülmemiş olması bu protokollerin yürümemesinin asıl sebeplerini oluşturmuştur. Yüzyıllık Türk – Ermeni, en az 50 yıllık Kıbrıs sorunları masadayken bu politikanın kısa dönemde etkinlik sağlamak dışında başarısız olacağı herkesin kabulü olmalıdır. Bu politikanın geçerliliğini yitirmesi korkulduğu gibi ülke açısından olumsuz değildir. Aksine bu son bir sonraki maddede belirteceğim Bölgesel Liderlik konseptine de önemli bir katkıda bulunmuştur.

2 – Türkiye Artık Bölgesel Liderdir

Komşularla “0” sorun politikası süresince arabulucu rolüne soyunan Türkiye için bu politikanın sonlandırılmasının en önemli nedenlerinden bir diğeri de bölgesel liderliğin ülke istesin ya da istemesin artık kaçınılmaz olmasıdır. Geleneksel anlamda Kuzey Afrika’dan doğuda Afgan dağlarına batıda Viyana kapılarına kuzeyde Moskova steplerine kadar olan bölgenin en önemli aktörleri bugün Mısır, Suudi Arabistan, Sırbistan, Türkiye ve İran isimleri altında toplanmış olan devletlerdir. Sırbistan’ın Bosna ve Kosova savaşlarıyla kendi sonunu hazırlaması, Mısır’ın Mübarek yönetiminde iç meselelerde kaybolması, İran’ın devrim sonrası küresel dışlanmışlığı ve devrim ihracı korkusuyla bölgesel dışlanmışlığı, son olarak da Suudi Arabistan’ın bölgede artan demokratikleşme isteğinin önündeki en önemli engel olması zaten Türkiye’yi bu rol için tek ülke yapmaktaydı. Bunlara ek olarak Ak Parti döneminde yapılan başarılı kültürel yayılma, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da vuku bulan yegane Bölgesel Lider imajı ve ekonomik güçlenmeyle bu rolün taşınabileceği de gösterildi. Artık en azından Başbakan sağ oldukça bu görevin ve gücün red edilemeyeceği bundan sonraki dış politikamızın temeli olmalı ve adımlar da buna göre atılmalıdır.

3 – Bölgesel Liderlikte En Büyük Zorluk: Mevcut Sınırların Korunması Politikası

Bölgesel liderlik güç verir ancak güç sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Bugün karşılaşılan bölgesel sorunların bizi bu derece ilgilendirmesi de bu sebeptendir. Bölgesel sorunlarda ülkeden ülkeye farklı politikalar uygulasak da temel önceliğimizin mevcut sınırların korunması olduğu çok açık bir şekilde ön plana çıkmaktadır. Ancak daha önceki yazılarımda da ele aldığım gibi 1920’lerde cetvelle her hangi bir etnik ya da kültürel ayrım fark edilmeden kardeşleri farklı ülkelerde bırakan sınırların korunması mümkün değildir. Şüphesiz mevcut sınırların değişmesi bizi de uzun dönemde zor durumda bırakacak ve bu açıdan bakıldığında politikamızın doğru olduğu düşünülebilir ama az sonra sıralayacağım iki farklılık bu politikanın sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Ve kanımca sınırların korunması bir yere kadar sürdürülüp daha sonra ya bölgesel bir birlikle ülke sınırları önemsizleştirilmeli ya da sınırlar yeniden bir şekilde (savaş ya da barış) yeniden belirlenmelidir.

4- Bölgenin En Önemli Farklılıkları ve En Hassas Noktalar

Mevcut sınırların korunamayacağı düşüncesi bugün oluşmuş bir düşünce değildir. 1920’lerde bu sınırları çizenlerin çok iyi bildiği ama bilinçli bir şekilde bölgenin kucağına bıraktığı bir bombadır. Bölgede sınırlar belirlenirken dikkat edilmesi gereken önemli farklılıklar etnik ve dini farklılıklardır. Etnik anlamda bölgede Türkler ve Araplardan sonra en kalabalık grup olan Kürtlerin Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında 4 ayrı ülkeye dağılmış olma durumları en önemli sorundur. Irak’ta görüldüğü gibi Kürt gruplar ve olası Bağımsızlık istekleri bölgedeki ülkelerin dış müdahaleye en açık noktasıdır. Bu zayıflık dün Irak’ta başarılı olmuş, Türkiye ve İran’da ise devletlerin uzun süredir başını ağrıtan nokta olmuştur. Irak bölünsün ya da bölünmesin Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin varlığı artık realitedir. Bu durumda daha önce sadece hayal olarak algılanan bir durumun realiteye dönüşmesi ülkelerdeki ayrılıkçı hareketler için önemli bir destek noktası olacaktır. Zaten Türkiye’nin Irak’ın resmi olarak bölünmüşlüğünün resmiyete dökülmesini istememe sebebi de budur. Ancak fiiliyat her zaman er ya da geç resmiyete dönüşür. Bu durumda bölgede uzun süreli bir çözüm olması için yukarda bahsettiğim Bölgesel Birlik zorunlu bir yöntem olarak ortaya çıkabilir. Tabi bunun için özellikle Suriye’de yönetimin değişmesi ve Irak’taki İran etkisinin kırılması gerekir.

İşte bu noktada da bölgenin ikinci önemli farklılığı ortaya çıkar. Her ne kadar ülkemizde Alevi vatandaşlarımızın devlete bağlılığıyla ayrımcılığa yönelmese de mezhepsel farklılık olarak adlandırılabilecek Sünni – Şii ayrımı bölgenin üzerinde oturduğu ikinci bombanın adıdır. Suriye’de Sünni çoğunluk Şii yönetim, Irak ve İran’da hem çoğunluk hem de yönetim olarak Şiilik mevcuttur. Ancak özellikle Suriye ve Irak’ta İran etkisinin açıkça hissedilmesiyle ciddi bir ayrım ortaya çıkmıştır. Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde ise Şii çoğunluğun Suudi Arabistan destekli Sünni yönetim karşıtlığı artık açıkça ortada durmaktadır. Kardeşin kardeşi katliyle Kerbela’dan bu yana durmayan bu kan bölgesel liderlikte en önemli sorunlardan birisi olacaktır. Özellikle İran’dan dolaylı ağızlardan, Irak’tan da İran yönlendirmesiyle açıkça yükselen Türkiye’nin Sünni bloğa yaklaştığı eleştirileri dikkatle incelenmelidir. Bu noktada nasıl bir denge oluşturacağımız Bölgesel Liderliğimizin en önemli noktası olacaktır. Eğer başarılı olursak Bölgesel Lider oluruz. Ama başarısız olursak Sünni blokta Arabistan güdümüne girmekle karşı karşıya kalırız.

Not: Yazı dizimin son yazısında mevcut sorunların bana göre tek çözüm yolunu yazacağım.

Bilal ERTUĞRUL

25 Nisan 2012

22:19

Read Full Post »

KAZANAN YALNIZDIR…

Paulo Coelho 21. Yüzyılın şüphesiz en önemli yazarlarından birisidir. Bana göre onu modern toplumlarda teknolojik mahkûmiyetlerde hızla akıp giden zamanın, kaybedilmiş değerlerin ve özlemin ozanı olarak tanımlamak da mümkündür. Simyacı ile 90’lı yıllarda yarattığı etki, dünyada öze dönüşe yönelik çabalarıyla hep öne çıktı. Modern zamanın imkanları ayaklar altındayken insanlara duygunun halen her şeyin üzerinde olması gerektiğini aktardığı kitapları her zaman en çok satanlar listesinde yer aldı. İnsanlar onun mesajını ne kadar aldı tartışılır ama onun modern zamana yönelik yaptığı tespitler tartışılmaz. İşte bu tespitlerine devam ettiği bir olay öyküsü olan Kazanan Yalnızdır uzun zamandır tamamlamayı istediğim bir kitaptı. 2010 yılının Ocak ayında Ankara’da edindiğim bu kitabı defalarca okumaya çalıştım. Ancak üniversitenin son iki yılında ne zaman bu kitaba başlasam hep bir yerde eksiklik hissettim ve tamamlayamadım. Sonunda öğrencilik hayatını tamamladıktan sonra geçtiğimiz günlerde tekrar aldım bu kitabı elime. Bu sefer daha sindirerek, belki de daha tecrübelenerek okudum. Birkaç gün içinde tamamladığımda kitabın yaptığı tespitler, bu tespitlerin benim hayatımda tuttuğu yer ve neden böyle olduğumuza dair fikir yürütmeye çalıştım. Bu fikir çatışmamın sonucunda sizlere hem kitabın kısa bir eleştirisini hem de modern zamana yönelik tespitlerini aktarmak istedim.

Kazanan Yalnızdır modern zaman yolculuğunun 24 saat içerisine sığdırılmış mini bir versiyonu gibi. Romanın kahramanları modern toplumun ayrılmaz parçası sinema ve şov dünyasından olduğundan yazar romanını bu dünyanın kutsal festivallerinden Cannes Film Festivali sürecine sığdırmış. Romanda Afganistan’da savaşmış eski Sovyet askeri, yeni Rus Telekomünikasyon Milyoneri İgor, onu terk eden karısı Eva, Eva’nın yeni sevgilisi Orta Doğu’lu moda devi Hamid, Amerikalı aktris adayı Gabriela, genç manken Jasmine ve Fransız Komiser Savoy ön plana çıkan karakterler. İgor’un kendisini terk eden karısını 2 yıl sonra tekrar evine döndürmek için Cannes’a gitmesi ve burada onun dikkatini çekmek için kutsal aşka kurban olarak seçtiği belirli kişileri öldürmesiyle örülen romanın kurgusu, bir dizi tesadüf, hayatının fırsatını yakalayan bir yönetmen, bir aktris ve bir mankenin İgor’un cinayetlerinden dolaylı olarak etkilenip bu fırsatları kaybetmeleri, İgor’un cinayetleri işledikten sonra Eva’ya verdiği önemi yitirmesi ve sonunda onla Hamid’i de öldürerek bu ölümlerin tanrının isteği olarak yorumlamasıyla sonuçlanıyor.

İgor üzerinden yaptığı tahlillerde yazar aşka, insanoğlunun aşkı kutsayışına ve sonunda nasıl kontrolünü kaybettiğine dair çarpıcı bir örnek ortaya koyuyor. Ayrıca İgor’un üzerinden aşkı ne kadar kutsarsak kutsayalım dünyevi başarılar için kariyer hırsına nasıl yenik düştüğümüzü, uğruna birilerini öldürebileceğimiz en özel sevgilimize bile zaman ayıramayacağımızı gösteriyor. İgor’un kariyer hırsı, hiçbir zaman durmayan durduramadığı dünyevi başarı arzusu sanırım hepimizde az çok görülen bir durum. İnsanoğlu artık yetinmeyi bilmiyor. Başarı, hep farklı bahanelerle sebeplendirilse de insanın tek amacı haline gelmiş durumda ve bu doymak bilmeyen canavarlaşmamız İgor üzerinden yüzümüze çok net vuruluyor.

Yazar romanın genelinde şov dünyasında olup bitenlerden, sadece öyleymiş gibi görünen ama asla öyle olmayan ünlülerden ya da ona göre Süpersınıf’ın kuklalarından önemli kesitler veriyor. Süpersınıf olarak tasarlanan, dünyada olup biten her şeyi kontrol eden, ama asla göz önünde olmayan aksine göz önünde olacakları belirleyen kitlenin varlığı günümüzde pek çok kişinin kullandığı bir metafor. Ancak ben kişisel olarak bu metafora inanmayanlardanım. Kanımca tıpkı yazar gibi bu metafora sahip herkes bir şekilde bilinmeyen dünya hayaline sahipler. Onlar bu dünyanın kirlenmişliğini bu süpersınıf metaforuna yıkabilirler ama bana göre bu sadece zamanın artık insanın kontrolünden çıkmasından ileri gelen bir süreç. Asıl önemli olan bu süreci geri çevirip çeviremeyeceğimiz ve işte o noktada ben de tıpkı yazar gibi umutsuzum.

Romanda şov dünyasının iç ilişkileri, gerçeğin farklılığı ve insanların farkında olmayışları üzerine yoğun analizler hep bir olay örgüsü üzerinden veriliyor. Yazarın İgor ve Hamid üzerinden gelenekten modernizmi yakalama, dahası modernizm içerisinde başarılı olma tasarımları bana çok gerçekçi geliyor ve kitabın en beğendiğim kısmını oluşturdu. İnsanlar neyi kaybettiklerinin farkında değil ama bu farkında olmayışa rağmen bir şeylerin eksikliğini hissediyorlar. Adını koyamadıkları bu eksikliğe ütopyalarla ya da geçmişten kopup modern hayatın içerisine girmiş parçalarla, trendlerle ulaşmaya çalışıyorlar. Modern Toplum Paradigmamda insanların gerçekten kaçma çabalarını irdelerken bu konulara da değinmiştim. Bana göre bu kaçış sonuçsuz çünkü farkındalık yaratılmadan sadece eksikliğin hissiyatıyla yapılan bir kaçış ve gündelik meşguliyetler çoğalınca kendiliğinden etkisizleştiriliyor.

Yazar romanda başarı ve yalnızlık arasında mükemmel bir ilişki ortaya koyuyor. Kitabın adı da zaten oradan geliyor. Herkesin imrendiği, sahip olmak istediği başarıların nasıl insanı yalnızlaştırdığı, dahası insanın yalnızlaşırken bunun farkında olsa dahi durumu terse çevirecek iradeden yoksunluğu kanımca kitabın en güzel kısmı. Evet, bence de Kazanan Yalnızdır. Kazanmak, diğer insanların sadece imrenerek baktıkları başarılara ulaşmak ama anı gelince bunu kimseyle paylaşamayacak kadar yalnız kalmış olmak, modern zamanların büyük adamlarının hayatları ancak bu kadar güzel anlatılırdı. Her ne kadar olay örgüsü bazı yerlerde fazla dallanıp budaklansa, yazarın modern zaman tasvirleri bazen ufaktan da olsa can sıksa da kazananın yalnızlığını anlamak ve bu durumdan nasıl çıkılabileceğine dair, sevdiklerimize ya da en azından bizi sevenlere zaman ayırma zorunluluğumuzu anlamak için kesinlikle okunmasını tavsiye edeceğim bir kitap. Umarım sizlerde okurken yalnız kalmamak üzerine düşünürsünüz.

Bilal ERTUĞRUL

22 Mart 2012

21:30

Read Full Post »