Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Suudi Arabistan’

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

TEK YOL BİRLİK…

Dünkü yazımda Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun bugünkü resmini tamamlayıp, mevcut durumda ortada duran sorunları, bu sorunların olası sonuçlarını yazmıştım. Peki, bu sorunların üstesinden nasıl geliriz? İşte onun için de açık bir öneri. Öncelikle bölgede akan kardeş kanının 1350 yıllık geçmişi düşünüldüğünde birkaç yılda durmayacağını bilmeliyiz. Ama bu kanı durduracak tek ülkenin de Türkiye olduğu bilinciyle kendimize güvenmeliyiz. Bunun yanı sıra Suriye’de Beşar Esad olduğu müddetçe hiçbir konuda bölgede yükselemeyeceğimizi de kabul etmeliyiz. Bu durumda ilk yapılması gereken barış ya da savaş hangisini seçerse kendi yöntemiyle Esad’ın kaçınılmaz gidişini hızlandırmalıyız. Bu noktada gerekirse belli tavizler ya da söz hakkıyla dünyaya açılan tek kapısı Türkiye olan İran’ı mutlaka yanımıza almalıyız. Bunu başardıktan sonra dar anlamda Türkiye, İran, Irak ve yeni Suriye arasında bir üst düzey işbirliği örgütü kurmalıyız. Eğer mevcut sınırlar devam ettirilemiyor ve yeniden de çizilemiyorsa bunu çözmenin tek yolu yıllar önce Fransa – Almanya arasında yapıldığı gibi o sınırları kökten ortadan kaldırmaktır. Bu yolla en azından etnik sorunların çözümünü sağlayabiliriz. Aksi takdirde Irak’tan başlamak üzere kurulacak bağımsız Kürdistan üzerinden bölgede yeni bir savaş serisi doğması kaçınılmaz olacaktır. Her ne kadar kurulacak devlet Araplara nazaran Türkiye ve İsrail’e daha yakın olacak olsa ve İsrail’in uzun vadeli planlarında yer almasa da bu devletle beraber doğacak sorunlardan en çok etkilenecek olan ülkede Türkiye’dir. Dahası bahsettiği birliğin oluşumunda Türkiye’yle ilişkilerinde bir aşiret liderinden disiplinli ve pratik bir devlet başkanı kimliğine dönüşen Barzani’nin de hoşlanacağı son dönemdeki tavırları dikkate alındığında çok açıktır. Etnik sorunların çözümünden sonra liderliği güçlenen Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde Arap Dünyasında artan popülaritemiz ve muhafazakârlaşmayı da kullanarak yine hızla artan Arap Milliyetçiliği’ni de bu potaya katmalıyız. Burada en önemli sorun Arap Milliyetçiliğinin mutlaka muhafazakar kanadının kullanılıp daha ılımlı bir çizgiye çekilmesidir. Bu noktada uygulanacak muhafazakar tonajda da bölgeden çıkmış El Kaide benzeri yapılanmaların unutulmaması, her hangi bir şekilde şiddete kayacak aşırılıkların engellenmesi şarttır. Bunu başarabilirsek Orta Doğu tekrar barışa, huzura ve medeniyete kavuşur. Yok başaramazsak bu kan durmaz ve emin olun gün gelir bize de bulaşır. İşimiz zor, yükümüz ağır ama şunu bilmeliyiz ki;

“Orta Doğu’da akan kardeş kanı durmalı ve güneş bir zamanlar ayrılığına dayanamayıp göz yaşları döktüğü bu topraklara dönemli… Bunu da ya biz yaparız ya da biz yaparız…”

Bilal ERTUĞRUL

26 Nisan 2012

00:13

Reklamlar

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

SORUNLAR VE TESPİTLER…

Dün yazdığım dış politika analizimin ilk yazısında Türk Dış Politikasının tarihsel perspektifini 1923 sonrası dönemden itibaren ele almış, Ak Parti döneminde yaşanan gelişmeler ve bu bağlamda arabulucu ülke konumundan lider konumuna nasıl yükseldiğimizi açıklamaya çalışmıştım. Bugün bu statüyü biraz daha açacak yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, karşılaşacağımız zorluklara ve bunlara olası cevaplarımıza değineceğim. Bu analizi yaparken de temel bazı kavramsal gerçeklikler üzerinden bölümlendirmelere gideceğim.

1 – Komşularla “0” Sorun Politikası Miladını Doldurmuştur

Kanımca Türk Dış Politikasının bugün ilk olarak kabul etmesi gereken husus Komşularla “0” Sorun politikasının süresini doldurduğudur. 2002 sonrası ilk döneminde Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği konseptiyle bu politika Türk Dış Politikasının 60 yıllık TARAFSIZLIK ya da diğer adıyla ETKİNSİZLİK putundan sıyrılmasını sağlamıştır. İlk yıllarından İsrail ve Suriye üzerinden oldukça iyi yönetilen politika Ermenistan’la yapılan protokollerin iflasıyla ilk önemli başarısızlığını almıştır. Gerek Ermenistan ve Türkiye iç kamuoylarının bu adımlara hazır olmaması gerekse de Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ sorununun çözülmemiş olması bu protokollerin yürümemesinin asıl sebeplerini oluşturmuştur. Yüzyıllık Türk – Ermeni, en az 50 yıllık Kıbrıs sorunları masadayken bu politikanın kısa dönemde etkinlik sağlamak dışında başarısız olacağı herkesin kabulü olmalıdır. Bu politikanın geçerliliğini yitirmesi korkulduğu gibi ülke açısından olumsuz değildir. Aksine bu son bir sonraki maddede belirteceğim Bölgesel Liderlik konseptine de önemli bir katkıda bulunmuştur.

2 – Türkiye Artık Bölgesel Liderdir

Komşularla “0” sorun politikası süresince arabulucu rolüne soyunan Türkiye için bu politikanın sonlandırılmasının en önemli nedenlerinden bir diğeri de bölgesel liderliğin ülke istesin ya da istemesin artık kaçınılmaz olmasıdır. Geleneksel anlamda Kuzey Afrika’dan doğuda Afgan dağlarına batıda Viyana kapılarına kuzeyde Moskova steplerine kadar olan bölgenin en önemli aktörleri bugün Mısır, Suudi Arabistan, Sırbistan, Türkiye ve İran isimleri altında toplanmış olan devletlerdir. Sırbistan’ın Bosna ve Kosova savaşlarıyla kendi sonunu hazırlaması, Mısır’ın Mübarek yönetiminde iç meselelerde kaybolması, İran’ın devrim sonrası küresel dışlanmışlığı ve devrim ihracı korkusuyla bölgesel dışlanmışlığı, son olarak da Suudi Arabistan’ın bölgede artan demokratikleşme isteğinin önündeki en önemli engel olması zaten Türkiye’yi bu rol için tek ülke yapmaktaydı. Bunlara ek olarak Ak Parti döneminde yapılan başarılı kültürel yayılma, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da vuku bulan yegane Bölgesel Lider imajı ve ekonomik güçlenmeyle bu rolün taşınabileceği de gösterildi. Artık en azından Başbakan sağ oldukça bu görevin ve gücün red edilemeyeceği bundan sonraki dış politikamızın temeli olmalı ve adımlar da buna göre atılmalıdır.

3 – Bölgesel Liderlikte En Büyük Zorluk: Mevcut Sınırların Korunması Politikası

Bölgesel liderlik güç verir ancak güç sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Bugün karşılaşılan bölgesel sorunların bizi bu derece ilgilendirmesi de bu sebeptendir. Bölgesel sorunlarda ülkeden ülkeye farklı politikalar uygulasak da temel önceliğimizin mevcut sınırların korunması olduğu çok açık bir şekilde ön plana çıkmaktadır. Ancak daha önceki yazılarımda da ele aldığım gibi 1920’lerde cetvelle her hangi bir etnik ya da kültürel ayrım fark edilmeden kardeşleri farklı ülkelerde bırakan sınırların korunması mümkün değildir. Şüphesiz mevcut sınırların değişmesi bizi de uzun dönemde zor durumda bırakacak ve bu açıdan bakıldığında politikamızın doğru olduğu düşünülebilir ama az sonra sıralayacağım iki farklılık bu politikanın sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Ve kanımca sınırların korunması bir yere kadar sürdürülüp daha sonra ya bölgesel bir birlikle ülke sınırları önemsizleştirilmeli ya da sınırlar yeniden bir şekilde (savaş ya da barış) yeniden belirlenmelidir.

4- Bölgenin En Önemli Farklılıkları ve En Hassas Noktalar

Mevcut sınırların korunamayacağı düşüncesi bugün oluşmuş bir düşünce değildir. 1920’lerde bu sınırları çizenlerin çok iyi bildiği ama bilinçli bir şekilde bölgenin kucağına bıraktığı bir bombadır. Bölgede sınırlar belirlenirken dikkat edilmesi gereken önemli farklılıklar etnik ve dini farklılıklardır. Etnik anlamda bölgede Türkler ve Araplardan sonra en kalabalık grup olan Kürtlerin Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında 4 ayrı ülkeye dağılmış olma durumları en önemli sorundur. Irak’ta görüldüğü gibi Kürt gruplar ve olası Bağımsızlık istekleri bölgedeki ülkelerin dış müdahaleye en açık noktasıdır. Bu zayıflık dün Irak’ta başarılı olmuş, Türkiye ve İran’da ise devletlerin uzun süredir başını ağrıtan nokta olmuştur. Irak bölünsün ya da bölünmesin Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin varlığı artık realitedir. Bu durumda daha önce sadece hayal olarak algılanan bir durumun realiteye dönüşmesi ülkelerdeki ayrılıkçı hareketler için önemli bir destek noktası olacaktır. Zaten Türkiye’nin Irak’ın resmi olarak bölünmüşlüğünün resmiyete dökülmesini istememe sebebi de budur. Ancak fiiliyat her zaman er ya da geç resmiyete dönüşür. Bu durumda bölgede uzun süreli bir çözüm olması için yukarda bahsettiğim Bölgesel Birlik zorunlu bir yöntem olarak ortaya çıkabilir. Tabi bunun için özellikle Suriye’de yönetimin değişmesi ve Irak’taki İran etkisinin kırılması gerekir.

İşte bu noktada da bölgenin ikinci önemli farklılığı ortaya çıkar. Her ne kadar ülkemizde Alevi vatandaşlarımızın devlete bağlılığıyla ayrımcılığa yönelmese de mezhepsel farklılık olarak adlandırılabilecek Sünni – Şii ayrımı bölgenin üzerinde oturduğu ikinci bombanın adıdır. Suriye’de Sünni çoğunluk Şii yönetim, Irak ve İran’da hem çoğunluk hem de yönetim olarak Şiilik mevcuttur. Ancak özellikle Suriye ve Irak’ta İran etkisinin açıkça hissedilmesiyle ciddi bir ayrım ortaya çıkmıştır. Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde ise Şii çoğunluğun Suudi Arabistan destekli Sünni yönetim karşıtlığı artık açıkça ortada durmaktadır. Kardeşin kardeşi katliyle Kerbela’dan bu yana durmayan bu kan bölgesel liderlikte en önemli sorunlardan birisi olacaktır. Özellikle İran’dan dolaylı ağızlardan, Irak’tan da İran yönlendirmesiyle açıkça yükselen Türkiye’nin Sünni bloğa yaklaştığı eleştirileri dikkatle incelenmelidir. Bu noktada nasıl bir denge oluşturacağımız Bölgesel Liderliğimizin en önemli noktası olacaktır. Eğer başarılı olursak Bölgesel Lider oluruz. Ama başarısız olursak Sünni blokta Arabistan güdümüne girmekle karşı karşıya kalırız.

Not: Yazı dizimin son yazısında mevcut sorunların bana göre tek çözüm yolunu yazacağım.

Bilal ERTUĞRUL

25 Nisan 2012

22:19

Read Full Post »

KAZANAN YALNIZDIR…

Paulo Coelho 21. Yüzyılın şüphesiz en önemli yazarlarından birisidir. Bana göre onu modern toplumlarda teknolojik mahkûmiyetlerde hızla akıp giden zamanın, kaybedilmiş değerlerin ve özlemin ozanı olarak tanımlamak da mümkündür. Simyacı ile 90’lı yıllarda yarattığı etki, dünyada öze dönüşe yönelik çabalarıyla hep öne çıktı. Modern zamanın imkanları ayaklar altındayken insanlara duygunun halen her şeyin üzerinde olması gerektiğini aktardığı kitapları her zaman en çok satanlar listesinde yer aldı. İnsanlar onun mesajını ne kadar aldı tartışılır ama onun modern zamana yönelik yaptığı tespitler tartışılmaz. İşte bu tespitlerine devam ettiği bir olay öyküsü olan Kazanan Yalnızdır uzun zamandır tamamlamayı istediğim bir kitaptı. 2010 yılının Ocak ayında Ankara’da edindiğim bu kitabı defalarca okumaya çalıştım. Ancak üniversitenin son iki yılında ne zaman bu kitaba başlasam hep bir yerde eksiklik hissettim ve tamamlayamadım. Sonunda öğrencilik hayatını tamamladıktan sonra geçtiğimiz günlerde tekrar aldım bu kitabı elime. Bu sefer daha sindirerek, belki de daha tecrübelenerek okudum. Birkaç gün içinde tamamladığımda kitabın yaptığı tespitler, bu tespitlerin benim hayatımda tuttuğu yer ve neden böyle olduğumuza dair fikir yürütmeye çalıştım. Bu fikir çatışmamın sonucunda sizlere hem kitabın kısa bir eleştirisini hem de modern zamana yönelik tespitlerini aktarmak istedim.

Kazanan Yalnızdır modern zaman yolculuğunun 24 saat içerisine sığdırılmış mini bir versiyonu gibi. Romanın kahramanları modern toplumun ayrılmaz parçası sinema ve şov dünyasından olduğundan yazar romanını bu dünyanın kutsal festivallerinden Cannes Film Festivali sürecine sığdırmış. Romanda Afganistan’da savaşmış eski Sovyet askeri, yeni Rus Telekomünikasyon Milyoneri İgor, onu terk eden karısı Eva, Eva’nın yeni sevgilisi Orta Doğu’lu moda devi Hamid, Amerikalı aktris adayı Gabriela, genç manken Jasmine ve Fransız Komiser Savoy ön plana çıkan karakterler. İgor’un kendisini terk eden karısını 2 yıl sonra tekrar evine döndürmek için Cannes’a gitmesi ve burada onun dikkatini çekmek için kutsal aşka kurban olarak seçtiği belirli kişileri öldürmesiyle örülen romanın kurgusu, bir dizi tesadüf, hayatının fırsatını yakalayan bir yönetmen, bir aktris ve bir mankenin İgor’un cinayetlerinden dolaylı olarak etkilenip bu fırsatları kaybetmeleri, İgor’un cinayetleri işledikten sonra Eva’ya verdiği önemi yitirmesi ve sonunda onla Hamid’i de öldürerek bu ölümlerin tanrının isteği olarak yorumlamasıyla sonuçlanıyor.

İgor üzerinden yaptığı tahlillerde yazar aşka, insanoğlunun aşkı kutsayışına ve sonunda nasıl kontrolünü kaybettiğine dair çarpıcı bir örnek ortaya koyuyor. Ayrıca İgor’un üzerinden aşkı ne kadar kutsarsak kutsayalım dünyevi başarılar için kariyer hırsına nasıl yenik düştüğümüzü, uğruna birilerini öldürebileceğimiz en özel sevgilimize bile zaman ayıramayacağımızı gösteriyor. İgor’un kariyer hırsı, hiçbir zaman durmayan durduramadığı dünyevi başarı arzusu sanırım hepimizde az çok görülen bir durum. İnsanoğlu artık yetinmeyi bilmiyor. Başarı, hep farklı bahanelerle sebeplendirilse de insanın tek amacı haline gelmiş durumda ve bu doymak bilmeyen canavarlaşmamız İgor üzerinden yüzümüze çok net vuruluyor.

Yazar romanın genelinde şov dünyasında olup bitenlerden, sadece öyleymiş gibi görünen ama asla öyle olmayan ünlülerden ya da ona göre Süpersınıf’ın kuklalarından önemli kesitler veriyor. Süpersınıf olarak tasarlanan, dünyada olup biten her şeyi kontrol eden, ama asla göz önünde olmayan aksine göz önünde olacakları belirleyen kitlenin varlığı günümüzde pek çok kişinin kullandığı bir metafor. Ancak ben kişisel olarak bu metafora inanmayanlardanım. Kanımca tıpkı yazar gibi bu metafora sahip herkes bir şekilde bilinmeyen dünya hayaline sahipler. Onlar bu dünyanın kirlenmişliğini bu süpersınıf metaforuna yıkabilirler ama bana göre bu sadece zamanın artık insanın kontrolünden çıkmasından ileri gelen bir süreç. Asıl önemli olan bu süreci geri çevirip çeviremeyeceğimiz ve işte o noktada ben de tıpkı yazar gibi umutsuzum.

Romanda şov dünyasının iç ilişkileri, gerçeğin farklılığı ve insanların farkında olmayışları üzerine yoğun analizler hep bir olay örgüsü üzerinden veriliyor. Yazarın İgor ve Hamid üzerinden gelenekten modernizmi yakalama, dahası modernizm içerisinde başarılı olma tasarımları bana çok gerçekçi geliyor ve kitabın en beğendiğim kısmını oluşturdu. İnsanlar neyi kaybettiklerinin farkında değil ama bu farkında olmayışa rağmen bir şeylerin eksikliğini hissediyorlar. Adını koyamadıkları bu eksikliğe ütopyalarla ya da geçmişten kopup modern hayatın içerisine girmiş parçalarla, trendlerle ulaşmaya çalışıyorlar. Modern Toplum Paradigmamda insanların gerçekten kaçma çabalarını irdelerken bu konulara da değinmiştim. Bana göre bu kaçış sonuçsuz çünkü farkındalık yaratılmadan sadece eksikliğin hissiyatıyla yapılan bir kaçış ve gündelik meşguliyetler çoğalınca kendiliğinden etkisizleştiriliyor.

Yazar romanda başarı ve yalnızlık arasında mükemmel bir ilişki ortaya koyuyor. Kitabın adı da zaten oradan geliyor. Herkesin imrendiği, sahip olmak istediği başarıların nasıl insanı yalnızlaştırdığı, dahası insanın yalnızlaşırken bunun farkında olsa dahi durumu terse çevirecek iradeden yoksunluğu kanımca kitabın en güzel kısmı. Evet, bence de Kazanan Yalnızdır. Kazanmak, diğer insanların sadece imrenerek baktıkları başarılara ulaşmak ama anı gelince bunu kimseyle paylaşamayacak kadar yalnız kalmış olmak, modern zamanların büyük adamlarının hayatları ancak bu kadar güzel anlatılırdı. Her ne kadar olay örgüsü bazı yerlerde fazla dallanıp budaklansa, yazarın modern zaman tasvirleri bazen ufaktan da olsa can sıksa da kazananın yalnızlığını anlamak ve bu durumdan nasıl çıkılabileceğine dair, sevdiklerimize ya da en azından bizi sevenlere zaman ayırma zorunluluğumuzu anlamak için kesinlikle okunmasını tavsiye edeceğim bir kitap. Umarım sizlerde okurken yalnız kalmamak üzerine düşünürsünüz.

Bilal ERTUĞRUL

22 Mart 2012

21:30

Read Full Post »

« Newer Posts