Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘TBMM’

YAVAŞTAN ANLIYOR GİBİYİZ…

YAVAŞTAN ANLIYOR GİBİYİZ…

Bundan yaklaşık bir ay önce burada yeni anayasa konusuna değinmiş, yeni anayasanın yapılması konusunda umutsuz olduğumu dile getirmiştim. Yeni anayasayı yapmaya iktidarı, muhalefeti, tüm siyasi katmanlarıyla hazır olmadığımızı, dahası halkta da her türlü adaletsizliğe rağmen yeni anayasanın önemli bir konu olarak algılanmamasını bu umutsuzluğumu sebep olarak göstermiştim. Aynı yazımın devamında da ülke olarak anayasamızın temel bir ruhu olması gerektiğine, kimilerine göre İslam, kimilerine göre Türk milliyetçiliği ve kültürü, kimilerine göre batıcılık olan bu ruhu ifade edemememizin de anayasa yapımına başlayamamamızın sebebi olduğunu belirtmiştim. Yazıma son verirken de bana göre yeni anayasanın ruhunun ANADOLU olması gerektiğini, bu topraklarda yaşamış onlarca uygarlık, onlarca din ve dilin ortaklaştığı tek noktanın ANADOLU olduğunu dahası batıdan aldığımız mevcut yasal düzenlemelerimizin toplumla sürekli çakışmasının sebebinin de bu yerellikten evrenselliğe geçemeyişimiz olduğunu belirtmiştim.

Aradan geçen yaklaşık bir ayda yeni anayasayla ilgili haberler gelmeye devam etti. Hatta yazım çalışmalarının başladığı, benim de üniversitesinden mezun olduğum TOBB’un yaptığı Anayasa Buluşmalarından önemli sonuçlar alındığı gibi önemli haberler de aldık. Bunlara ilaveten iki hafta önce siyasi partilerin tutuklu vekillere yönelik bir anlaşma sağladığı haberleriyle gündem şekillendi. Ancak yine bir şey olmadı. Önce Başbakan’ın danışmanı benim de üniversiteden hocam Ak Parti Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan tutuklu vekillere yönelik halkta bir beklenti olmadığını ve partisinden bu yönde bir karar çıkmadığını belirtti. Sonra mecliste anayasa komisyonunun henüz temel maddeler üzerinde bile görüş alışverişi yapmadığı basına yansıdı ve umutlar yine rafa kalktı. Aslında hocamın söylediği çok doğru bir tespitti. Evet, halkta tutuklu vekillerin hapisten çıkması için yoğun bir baskı yok. Zaten bu ülke tarihinde son 40 yılda halkın kapsamlı bir tepki koyabildiği nadir tutuklamalar oldu. Örneğin Ahmet Şık ve Nedim Şener bu şanslı isimlerin başındaydı. Halk ucu kendisine değene kadar ne yazık ki özellikle yasal zeminde baskı oluşturmuyor ve bu belki de henüz tam demokratikleşememiş olmamızdan kaynaklanıyor. Ancak burada siyaset kurumuna yönelik bir görev tanımlaması problemi de kendiliğinden doğuyor: “Acaba siyaset özellikle de demokratik ortamdaki siyaset halkın beklentilerine ya da anlık tepkilerine göre mi davranmalı yoksa bazen geleceği düşünerek Halka Rağmen Halkçı Olabilir mi?”. Yine daha önce de belirttiğim üzere demokrasi halka rağmen halkçı olamayacağınız tek rejimdir ve ne yazık ki halkta her zaman halkçı olmaz.

Neyse olaylar 12 Haziran sonrası olduğu gibi aynı tas aynı hamam tasviri içerisinde geçerken bir anda yurt dışı seyahatinde olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 28 Şubat tutuklamalarının artık ülkeyi boğduğuna dair açıklama yaptığını öğrendim. Bu açıklama kanımca çok önemli bir açıklama ve bence ne basın ne de halk olarak bizler buna gereken önemi veremedik. Neden mi, şöyle açıklayayım. Undan bir ay önce yapılan ve benim de sonuçlarını sizlerle yorumladığım ankette halkın adalete olan inancı %25 gibi demokratik ve modern bir ülkeye hiç yakışmayacak boyutlarda çıkmıştı. Bu gerçeği uzun süredir dile getirenlerden olduğumdan ülkeyi yönetenlerin bu gerçek üzerine yoğunlaşmamaları tuhafıma gidiyordu. Bu açıklama bize göstermektedir ki artık Başbakan da bunun farkında ve bu sorunsal yargının tek çözümünün yeni anayasa olacağını da kısa zamanda dile getirecektir. İşte bu açıklama ortada tüm çıplaklığıyla duran bir sorunun yine aynı çıplaklıktaki çözümünün de yavaş yavaş anlaşılmaya başlandığını gösteriyor. Açıklamaya bir başka önem katan durum ise mevcut meclis aritmetiğinde Başbakan’ın iradesi tam oluşmadan yeni anayasa yapılmasının mümkün olmayışıdır. Peki, bir çiçekle bahar gelir mi? Gelir ama doğru yolda gidersek gelir. Peki, doğru yol nedir, onu da açıklayalım.

Öncelikle Ergenekon ve Balyoz davalarının halk nezdindeki desteği zaman içerisinde azalmış ve birde milyonları ilgilendiren futbolda şike davası büyük bir hüsrana yol açmışken bu ülkenin temel meselelerini bırakın ufak olaylarında bile hakim, savcı ve polise olan güven sıfırlanmıştır. Bu gerçeğin altında da mevcut yasal düzenlemeler ve bunlara dayanak oluşturan anayasanın yetersizliği yatmaktadır. Bu iki tespiti halk olarak yaptığımız zaman değişimi de yapabiliriz ve işte bu çiçek bu tespitin yapılması için önemlidir. Bundan sonra yapılması gereken hükümetin muhalefet ve sivil toplumun her kesiminin en azından fikrini alarak yeni anayasayı bir Ak Parti anayasası olarak değil de Türkiye Anayasası olarak tasarlamasıdır. Bunun olması da ancak %80 üstü bir onay almış anayasayla mümkündür. İşte hükümetin çok sesliliği duyması, sadece bir dönemi değil bir ülkenin gelecek birkaç kuşağını etkileyeceğini bilerek hareket etmesi bu sürecin en kritik noktasıdır. Bunun yanında toplumun her kesimi de yeni anayasa sürecinde doğrudan ya da dolaylı olarak katkısını sunmalı, eleştirisini yapmalı ve çözümün parçası olmalıdır. Eğer bunları yaparsak gelecek kuşaklara çok daha düzgün işleyen ve en önemlisi daha adil bir ülke bırakabiliriz. Yapmazsak daha çok yanarız.

Anayasa yapmak, bir ülkenin her damarına dokunmak demektir. Anayasa yapmak bir bütün olarak bir ülkenin katkı vermesiyle mümkündür. Anayasa yapmak herkesin herkes için yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu idrak etmesiyle başarılacak bir süreçtir. Bundan bir ay önce bu konuda çok umutsuzdum ama yavaştan da olsa ucu bize deyince anladığımızı ve yavaş yavaş çözüme yol aldığımız düşünüyorum. Umarım yanılmam ve daha güzel bir ülke hayaline yol almaktayken bir kez daha yolda kalmayız.

Bilal ERTUĞRUL

11 Mayıs 2012

20:53

Read Full Post »

TOPLUMSAL PLANLAMA VE EĞİTİM ÜZERİNE…

TOPLUMSAL PLANLAMA VE EĞİTİM ÜZERİNE…

Dün yazdığım kuşakların bir siyasi otorite tarafından kazanılacağına dair yazıma çeşitli tepkiler aldım. Kimileri Ak Parti’nin hali hazırda kuşakları kazandığını, kimileri Ak Parti’ye akıl vermenin haddi olmadığını kimileri çok fazla Ak Parti ağzıyla yazdığımı belirtti. Hepsinin fikrine saygım var ama sanırım bazı noktalarda açık olamadım. Bana göre Milli Görüş hareketinin lideri Sayın Necmettin Erbakan her ne kadar yeri geldiğinde çok ağır eleştirse de 2007 sonrası Ak Parti’nin aldığı oy oranlarının %50’lere dayandığını görünce daha 90’larda söylediği; “Bir gün her iki kişiden birisi Milli Görüşçü olacak” sözünü hatırlayıp mutlu olmuştur. Ben de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şu anda lider olduğu için, Allah (c.c.)nasip eder uzun bir ömür yaşarsa aynı mutluluğu nasıl yaşayabilmesi için yapılması gereken bir değişimi dilim döndüğünce aktardım. Lakin yazımda belirttiğim hususlar memleketin idaresiyle şereflenmiş her lider ve hareket için geçerlidir.

Bugün de dün az ucundan değindiğim eğitim üzerine yoğunlaşmaya devam etmek istedim. Malum son dönemde eğitim üzerine ciddi tartışmalar yaşandı. Kamuoyunda 4+4+4 yasası olarak bilinen geniş kapsamlı reform paketi yeni Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer ve ekibinin oluşturmak istediği eğitim sisteminin ilk aşamasını oluşturuyordu. Bana göre kapsamlı düşünüldüğünde çok önemli dönüşümlerin başlangıcını ifade eden ve desteklediğimi belirttiğim bu paketin halka yeteri kadar anlatılamamasıyla oluşan tartışmalar ne yazık ki eğitim sistemimize bir fayda vermedi. Yine her üniversite sınavı sonrası ortaya çıkan “0” çeken öğrenciler tartışmasının da bizi ileriye götürmediği artık hepimizin malumudur. İşte ben de bu yüzden bugün eğitim sistemimizi başka bir açıdan ele alacağım. Dün Eğitim sistemleri kuşak yetiştirir demiştim, peki, bizdeki kuşaklar nerede ve hepimizin içinden geldiği eğitim sistemimiz ne yetiştiriyor?

Eğitim sistemimizin ne yetiştirdiği üzerinde durmak istediğimden yazımda yüksek öğrenime yoğunlaşacağım. Ancak bir ülkenin genel eğitim sisteminin yargılanmasının ana okul düzeyinden yapılması gerektiğini de sizlere hatırlatmak isterim. Bu yüzden ben tarlanın nasıl sürüldüğüne değil hasadın nasıl toplandığı ve işe yarayıp yaramadığına değineceğim.

Bir eğitim sisteminin ne yetiştirdiğine bakmak için o sistemin en üst kısmına bakılır ve buradaki istatistikî bilgilerle analiz yapılır. Ülkemizde 1970’lere kadar bu değerlendirmenin yapılacağı alan liselerken, 1970 sonrası üniversiteler, öğrencilerin mezun oldukları bölümler dikkate alınırsa daha doğru analiz yapılır. Bu bağlamda bizim sistemimiz ne yetiştiriyor? Öncelikle 1970’lerden itibaren her üniversitenin kendi sınavı yerine genel bir sınav yapılmasıyla ülkenin en demokratik alanlarından birisi yüksek öğrenime geçiş olmuştur. Her ne kadar son yıllarda dershane, genelde maddi imkân ya da imkansızlıklar bu eşitliği gölgelese de Van’ın bir köyünden bir öğrenciyle İstanbul’un Etiler’inden bir öğrencinin aynı koşullar altında olmasa da aynı celladın elinde olması bana göre bir eşitliktir. Yani bana göre üniversiteye yerleştirme sisteminde sorun o kadar da büyük değildir. Peki, sorun nerde? Bundan 10 yıl öncesine kadar iki ciddi sorunumuz vardı. Unların ilki çok sayıda öğrenci sınava girmesine rağmen yeterli sayıda üniversite olmaması, ikincisi ise lise eğitimi ve özellikle mesleki eğitimin iflas etmiş olmasıydı. Hükümet u sorunlardan ilkinin çözümü için üniversite sayısını arttırdı. Bu özünde iyi bir adım olmasına rağmen bana göre yeterli planlama olmadan atılmış bir adımdı. 1930’lardaki her ile bir şeker fabrikası furyasının her ile bir üniversite versiyonuna dönüşmesi de uzun sürmedi. Halbuki daha planlı yapılabilirdi. Dikkat çeken en önemli eksiklikler öğretim elemanı eksikliği ve illerin sosyo-ekonomik durumlarına göre özelleşebilecek üniversitelerin yapılmamasıydı. Bu özelleşme örneğin bir tarım ve turizm şehri olan Şanlı Urfa’da bu alanlara yoğunlaşılırken, sanayi şehirleri olan Gazi Antep, Kayseri gibi şehirlerde kurulan yeni üniversitelerin tamamıyla teknik üniversite olması şeklinde olabilirdi. Ancak öyle olmadı. Her üniversitede şartmışçasına iktisat, fen edebiyat, işletme, eğitim fakülteleri kuruldu. Dahası YÖK tarafından daha önce konulan bariyerlerin kalkmasıyla Hukuk ve Tıp fakülteleri ve kontenjanları geometrik bir büyüme gösterdi. Peki, böyle mi olmalıydı? Bence “HAYIR”. Çünkü bu kadar üniversite açılacaksa bazıları sadece Hukuk ya da Tıp üniversitesi olarak planlanabilirdi. Örneğin Ardahan Hukuk Üniversitesi kurulur, burada hangi hukuksal alanlarda eksiklik olduğu belirlenir ve 20 – 30 bin kişilik bir hukuk şehri oluşturulurdu. Ya da Afyon Tıp Üniversitesiyle Tıp fakülteleri ve bağlı bölümlerden oluşan kompleks ve uzmanlaşmış üniversiteler kurulabilirdi. Bu yapılmalıydı ve bence sırf bu sebepten bile reform yarım kaldı. Mesleki eğitime yönelik de 4+4+4 reformu yapıldı. Bu reformunda amacına uygun uygulanıp uygulanmayacağını zaman içerisinde göreceğiz.

Bu iki konu dışında son günlerde Başbakan’ın “Dindar bir nesil” sözüyle başlayan toplumsal planlama üzerine bir öneriyle yazımı tamamlayacağım. Malum toplumsal planlamayı eski Sovyetler Birliği benzeri ülkeler yapardı. Ama modern dünyada liberal sistemin merkezi ABD’de bile bir planlama en azından eğitimsel yönlendirme olduğu görülmektedir. ABD tarihi incelendiğinde orduda belli, adli sistemde belli, siyasi arenada belli ailelerin isimleri sıklıkla görülür. Toplumda sanki cetvelle sınırlanmış bir düzen görülür. Bu tamamen eğitim sistemiyle yapılır. Her grubun yöneleceği alan da eğitimi de bellidir. Bunun istisnaları Başkan Obama gibi çıkabilir ama istisnalar kaideyi bozmaz. Son 50 yılda sırf Anadolu’dan çıkan çocuklar ailelerin ve kendi hayatlarının erken kurtulması için istesin ya da istemsin Mühendisliklere ya da Tıp fakültelerine pek de düzenli olmayan bir şekilde yığılmıştır. Halbuki bu çocuklar arasında farklı alanlarda çok daha başarılı olacak çocuklar mevcuttur ve bunun farkına pek çok kişi varmıştır. Ama maddi sınırlandırmalar çocukların ilgilerini köreltmiştir. Bu bağlamda henüz ilk okullarda başlayarak yetenek ve zekaları ayrışan, belli alanlara yatkınlıkları kolayca fark edilen çocuklar ayrıştırılmalı, gerekirse özel koşullar sağlanarak bu çocuklar neyi iyi yapacaklarsa o alana yönlendirilmelidirler. 4+4+4 yasasıyla bu kısmi olarak yapılabilecek olsa da daha kapsamlı bir eğitimsel planlamayla uzun vadede ülkenin çok daha hayrına olacak kuşaklar yetiştirilebilir.

Sözün özü 10 yıl önceyle bugünkü eğitim sistemlerimiz ve bu sistemlerin ürünleri düşünüldüğünde artan adet ve düşen kaliteden başka bir şeyle karşılaşmıyoruz. Bunu değiştirmek için üniversitelerde dediğim uzmanlaşmaya ya da alanlaşmaya gidilmeli ve 4+4+4 yasasının temel nedeni olan erken yaşta yeteneğe göre ayrıştırma tavizsiz ve ilerletilmiş bir şekilde yapılmalıdır. Aksi takdirde 10 yıl sonra 10 yıl önceyle tek farkları lise diplomalarını üniversite diplomasıyla değiştirmiş vasıfsız, çoğunlukla işsiz ama kesinlikle verimsiz kuşaklarla karşılaşırız. Yerimizde saymayı bırakın geriye gideriz.

Bilal ERTUĞRUL

28 Nisan 2012

21:59

Read Full Post »

BENİM ANAYASAMIN RUHU…

BENİM ANAYASAMIN RUHU…

Dün “Yeni Anayasa Çıkmazı” başlığıyla yayınladığım ilkyazımda 12 Eylül Anayasasının aslında öyle herkesin söylediği gibi baskıyla gelmediğini dahası bugün bu anayasanın değişeceğine dair inancım olmadığını belirtmiştim. İnancımın sebeplerinden birisini sizlerle paylaşmak için Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Kanunu üzerine yıllardır yapılmamış değişiklerin sebeplerini, yine bu yasaların değiştiril(e)meyeceğini de belirtmiştim.

Tek bir alan üzerinden verdiğim bir örnekle bile ne kadar zor kalıplar ve olumsuz geleneklerle engellendiğini düşündüğüm Sivil Anayasa sürecinde beni umutsuzluğa götüren en önemli tespitte ne yazık ki halk olarak bizi geride tutan bu anayasaya karşı olmamamız. Herkes mevcut statükoyu bir şekilde savunuyor ve Sivil Anayasa bu ülkede gerçek bir “DEVRİM” olacağından kusura bakmayın ben etrafımda öyle bir devrimci halk göremiyorum. Canımız yanana kadar hiçbir şeyden şikayet etmiyoruz. Ekonomik olarak uçarken ayağımıza takılmış bu prangadan kurtulmayı düşünmüyoruz. Ve emin olun ilerde çok canımızı yakacak büyük bir hata yapıyoruz. Benim Türkiye hayalim bu anayasayla gerçekleşmeyecek, özgür, bağımsız, dünyaya örnek Türkiye’m ne yazık ki bugün bu cesaretten yoksun. Umarım uzun vadede olur ama size tavsiyem bu ülke statüko çıkmazından çıkmadan, yani biz gençler büyükleri zorlamadan, kendimiz için çocuklarımız için daha güzel bir ülke hayali kurmadan, o hayalin sadece ekonomik başarıyla gelmeyeceğini, özgürlük, eşitlik ve adaletsiz sadece para basan değersiz bir makineden farksız olacağını anlamadan siz de bu hayali rafa kaldırın. Yoksa bu sefer de “KARAVANA” demekten benim gibi sıkılırsınız.

Yeni Anayasa konusunda yazmaya başladığımda aklıma ilk gelen eser Montesquieu’nin kaleme aldığı Kanunların Ruhu isimli eseri olmuştu. Üniversiteye başladıktan sonra aldığım Siyasi Düşünceler Tarihi isimli derste tanıştığım bu kitap dünya görüşümü en çok etkileyen kitaplardandır. Bu kitaba neden şimdi değindiğimi sorarsanız ki sorarsınız bu kitabın yasa koyuculara temel öğüdünden yola çıkarak Yeni ve Sivil Anayasa’yı neden uzunca bir süredir yapamadığımızı ve yapmamız için gerekli olan temel değişimi açıklama isteğimi size sebep olarak gösteririm. Montesquieu bu eserinde Coğrafi Şartların, tarihin, dinin, dilin ve bunların bir bileşimi olarak gördüğü Kültürün etkisiyle her toplumun kendisine has bir dokusu olduğunu, bu dokunun da o toplumun Kanunlarının ana maddesi, ruhu olduğunu belirtir. Ona göre bu ruhun dışında yapılacak kanunlar geçerliliğini uzun bir süre koruyamaz ve tabii kanunlar zamanla onun yerini alır. Bu önermeden yaptığım çıkarımla kanunların anası olan Anayasa’nın da her ülkeye özgü olması gerektiği ve her ülkenin bu öze uygun bir Anayasaya sahip olması gerektiğini düşünürüm.

Peki, öyleyse sorayım sizlere; şu bizim Sivil Anayasa’nın Ruhu ne olacak? Türklük, Osmanlılık, İslamiyet ya da daha doğru ifadesiyle İslam Hukuku Şeriat, ya da Batılı ülkelerin yasalarının kopyalanmasıyla ulaşılacak bir Batılılık, evet sizce hangisi bizim anayasamızın ruhu olacak? Siz zorlamadan cevap vereyim: HİÇBİRİSİ… Evet, bence hiçbirisi olamaz. Bu kanıya nerden mi varıyorum, onu da açıklayayım. Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın tavsiyesiyle Fuat Keyman’ın Tuba Kancı’yla beraber yazdığı bir makalesini okudum. Türkiye’de vatandaşlık rejimi ve milliyetçilik üzerine yazılan bu makalede yazarlar Türkiye’de bu kavramları oluşturan temel argümanları 1923’ten günümüze Modernleşme, 1945’ten günümüze Demokratikleşme, 1980’den günümüze Küreselleşme ve 1999’dan günümüze de Avrupalılaşma olarak belirlemişler. Bu kavramları ilk gördüğüm an Türkiye’nin yolculuğunun da bir özetiyle yüzleştim sanki. Evet, 1923’te tüm geçmişi bir kenara koyup yeni bir devlet ve toplum yaratmak üzere yola çıktığımızdan bu yana bu kavramlarla yolculuğumuzu açıklayabiliriz. Aslında bunlardan sadece birisini tam olarak başarsak belki de yeni bir toplum amacına ulaşılmış da olurdu. Ama olmadı. Bu kavramlar belirtilen süreçlerden itibaren iç içe geçerek geldi. Dahası ABD’nin Yeşil Kuşak politikasının etkisiyle1960’lardan itibaren Muhafazakarlaşma da bu kavramlara eklendi.

Bugünkü Türkiye’nin resmini çizmek istesek bu 5 kavramın tonlarından oluşan bir karmaşık resimle karşı karşıya kalırız. Peki, o zaman yeni Anayasamızın ruhu bunlardan hangisi olacak? Cevap veriyorum; “HİÇBİRİSİ”… Neden mi; çünkü halen bu karmaşık resmin aslında bizim ruhumuz olduğunu, bu ülkenin bu resim gibi karmaşık ama karmaşayla dengede durduğunu, uçsa da koşsa da düşse de hep bu tonlarla açıklanacağını unutuyoruz. Dahası bu tonlardan birisinin biraz yoğunlaşmasıyla sırıtan bir ülke haline geldiğimizi göremiyoruz. Evet, bizim kanunlarımızın ruhu ya da kanunların anası Anayasa’mızın Ruhu ancak ve ancak bu 5 özelliğimizin birleşmesiyle elde edilecek, bize has, bize ait ve sadece bizim bahçemizde yetişmiş bir gül kadar nadide bu karışım olacaktı. Şimdi soruyorum siz bu karışımla Anayasa yapmaya hazır mısınız, ya da bu karışımı benim gibi algılıyor musunuz? Hepimiz hazır olana kadar Sivil Anayasa bana göre hayalden öteye geçmeyecektir. Yapılsa bile bu renklerin hepsini tam olarak içermeden hallaç pamuğuna dönüp değersizleşmekten öteye gidemeyecektir.

O zaman bize düşen bu karışımın doğurduğu zenginliğimizi, bize en çok uyanı bastırmadan bize en az uyanın da en az bizimki kadar bu ülkede var olduğunu kabul ederek bundan zevk almak ve bu ülkenin rotasını buna göre çizmektir. Aksi takdirde bu ülke hep bir ayağı çukurda olacaktır ve bu sadece ve sadece bizim suçumuz olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

11 Nisan 2012

01:50

Read Full Post »

YENİ ANAYASA ÇIKMAZI…

YENİ ANAYASA ÇIKMAZI…

Geçtiğimiz yıl bu aylarda ülke son sürat genel seçimlere gidiyordu. Meydanlarda konuşan liderler çeşitli sözler veriyor ancak tartışmalar geçmiş hesaplarının ötesine pek de geçmiyordu. Aslında bu durumun çok da basit bir sebebi vardı. Son dönemde neredeyse tek siyasi lidere – o da zaten tahmin edebileceğiniz gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan – indirgenebilecek Türk siyasetinde konumlanmış 4 hareket pozisyonlarını korumanın ötesinde bir şey düşünmüyorlardı. Bu bağlamda Çılgın Projeler gibi maddi değişimlerin dışında meydanlarda konuşulan tek konu Sivil Anayasa olmuştu.

12 Eylül 2010 referandumuyla beraber iyiden iyiye 12 Eylül Darbe Anayasası gündeme gelmiş, halktan referandumda “EVET” oyu kullanmasını isteyen iktidarın kampanyası bu anayasadan kurtulmak üzerine kurgulanmıştı. İşte bu ahval ve şerait içinde bulunulan durumdan da olsa gerek seçimin sonuçlanmasıyla beraber ülke olarak hepimizi yeni anayasa heyecanı sardı. İktidarın TBMM Başkanı olarak meclisin en kıdemli ve Ankara’da sözü her partide geçerli isimlerinden olan Cemil Çiçek’i belirlemesi, partilerin TBMM kurmaylarının tecrübeli ve sağduyulu isimlerden oluşturulması da ilk aylarda bu heyecanı arttıran faktörler olarak öne çıktı. Ancak aradan geçen 10 ayda ne yazık ki bu heyecanın yersizliği, mevcut düzen, siyasi iklim ve halkın Anayasal vurdumduymazlığıyla en azından benim de içinde bulunduğum bir kesim için anlaşıldı. Evet, bundan 3 –  4 ay önce yazdığım bir yazıda “Gençlik Gözünden Anayasa” başlığını kullanmış, yeni Anayasa’dan umutlu olduğumu ve bence yeni anayasanın neler içermesi gerektiğini belirtmiştim. Aradan geçen zamanda ne oldu, neler oldu da bu konuda umutsuzluğa kapıldım diye sorarsanız işte onu paylaşmak için bu yazıyı kaleme aldım.

Evet, sivil toplum örgütleri Sivil Anayasa çalışmaları yapıyor, partiler alanının önde gelen hukukçularını toplayıp fikir alıyor, dahası Meclis Başkanı Cemil Çiçek gerçekten yeni anayasaya inanmış ve bunun için çalışıyor. Bunların yanında iktidardan yeni anayasanın gündemden silindiğine yönelik bir açıklamayı bırakın mecliste yeni anayasa komisyonunun çalışması için ciddi bir istek göze çarpıyor. E muhalefet partileri de her gün neredeyse bu konuya değiniyorlarsa neden umutsuzluğa kapıldın diyebilirsiniz. Benim halen umudum varda diyebilirsiniz. Ama bunlarla beni ve ben gibi düşünenleri ikna edemezsiniz. Sizin sorunuza yanıtım “kapıldım işte” kadar basit ve anlamsız olmayacak ve bunu bence tüm bu çalışma ve çabaların tıkandığı ana gündem maddelerinden birisi olarak öne çıkan Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Sistemi üzerinden vereceğim örnekle açıklamaya çalışacağım.

12 Eylül darbe yönetimi ve onun uygulamalarına bugün herkes karşıymış gibi görünüyor. Siyasi partiler bu karşıtlık üzerinden adeta bir yarış içerisine girdiler. En çok ben acı çektim, en çok ben hırpalandım ama en çok da karşısında ben durdum diyenlere aldanmayın. Bu ülkede 12 Eylül’e de onun getirdiklerine de karşı çıkanlar bir elin parmaklarını geçmedi. Hatta öyle ki bu yönetimin en önemli icraatı olan ve ülkenin bugün içinde bulunduğu yapısal geriliğin kanımca en önemli sebebi olan Anti-özgürlükçü, insan haklarına aykırı, farklılıklara tahammülsüz, dikta anayasası 7 Kasım 1982 günü % 92 gibi bir oy oranıyla kabul edildi. Tamam, bu oylama baskı altında, anti demokratik koşullar da yapıldı da bugünün demokrasi kahramanları o gün neredeydi. Bu baskının sonuç vermesi sadece baskıyla açıklanabilir miydi? Kanımca “HAYIR”. Çünkü 1961 Anayasasıyla oluşturulan özgürlükçü Türkiye fikri aradan geçen yıllarda yanlış yönlendirmelerle o kadar yıpratıldı ki halkın büyük bir çoğunluğu darbe günü de anayasa referandumu günü de gönül rahatlığıyla birkaç kuşağın özgürlüğünü mahveden ve daha kaç kuşağınkini mahvedeceği bilinmeyen bu anayasaya “EVET” dedi. Baskı olmasa oy oranı ne olur bilinmezdi ama dönemin tarafsız analistlerine göre bile bu oran %80 gibi bir anayasa için gerek ve yeter olan meşru sınırların üzerinde olurdu. O halde öncelikle ucuz demokrasi nutuklarını halk olarak bir kenara bırakıp bu anayasayı bizim getirdiğimizi ve onayladığımızı kabul edelim. Zaten bu kabullenmeyiş ve yok canım biz istemedik tavrı benim bugün bu anayasayı değiştiremeyeceğimiz fikrimin temelini oluşturuyor. Dahası yaptığı hatayla yüzleşemeyen bir ülkede o hatadan dönecek bir cesaret de yoktur ve nitekim bizde de o cesaret yok.

Şimdi gelelim vereceğim örnek olan Siyasi Partiler ve Seçim Yasası üzerinden yapılmayan tartışmaya. 12 Eylül anayasası aradan geçen zamanda çoğu Avrupa Birliği ve uluslar arası baskı zorunluluğundan olsa da önemli değişimler geçirdi. Son referandumlarla beraber pek çok yasası değişti. Ama nedense Avrupa’dan gelen her baskıya direnen, referandumda da değiştirilmeyen kısımların başında anti-demokratik, özgürlük karşıtı bu yasalar yer aldı. Neden değiştirilmedi diye bakacak olursak insanın en temel özelliğiyle karşılaşıyoruz. Temel sebep insanın materyalist bir varlık olması. E onun oluşturduğu siyasi partiler de başta seçim barajı olmak üzere mevcut konumlarını sürdürmelerini sağlayan maddelere her zaman dört elle sarıldı. Bunlar üzerinde tartışmaya bile gitmedi. Peki, bu yasalar gerçekten önemli mi derseniz evet hem de çok önemli Çünkü bu yasalar değişse, baraj düşürülse hem mecliste temsil oranı, farklı grupların seslerinin duyurulma oranı artardı hem de lider sultasında yaşayan siyasette gerçekten işin ehli vekiller, bakanlar yer alırdı. Ama başta iktidarda yer alan liderler olmak üzere 30 yıl kimse bu yasalara dokunmadı. Çünkü her parti o günkü mevcut iktidarını ömür boyu sürdüreceğini düşünüyordu. E her liderde ilelebet başta kalacağını. Hal böyle olunca da bu yasalar değişmedi. Şimdi bir düşünün bakalım şu anki Türkiye’ye bakınca gerçekten bu yasayı değiştirecek, daha özgürlükçü, daha demokratik, daha katılımcı bir siyasi arenayla karşılaşıyor musunuz? Ya da daha da ileriye gideyim 90 yıldır bu ülkenin tarihinde böyle bir tabloyla karşılaştınız mı? Cevap çok basit “HAYIR”. Bu ülkede demokrasiyle gelen hiç kimse statükoyu, ona o imkanı veren demokratik ortamı geliştirmeyi bırakın denemeyi düşünmedi bile. E hal böyle olunca bende sivil siyasetten bir anayasa beklememekte haksız değilim kanımca.

Not: Sivil anayasa çıkmazına yönelik olumsuz beklentimi nedenlendirmeye devam yazımla devam edeceğim.

Bilal ERTUĞRUL

10 Nisan 2012

22:08

Read Full Post »

EĞİTİM – ÖĞRETİM ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ…

Eğitim ve öğretim sistemi bir ülkenin atardamarı özelliği görür. Ordularınız, petrol yataklarınız ya da erişilmez sermayeleriniz olabilir ama eğitilmiş bir kitleniz yoksa başarısızlığa mahkumsunuzdur. İşte bu sebepten bir ülkede eğitim – öğretim sisteminin tartışılması, konuşulması hep o ülkenin lehinedir. Ancak ülkemizde genellikle bu konu ÖSS sınavında “0” çeken öğrenciler ya da üniversiteye yerleşemeyen lise birincileri üzerinden ancak Haziran ve Temmuz aylarında konuşulur sonra yoğun ve yapay gündem içerisinde zamanla silikleşir. Ama birkaç haftadır bu durumun dışında bir gelişme oldu ve bir yarışmada yarışmacıların performansı üzerinden tekrar eğitim – öğretim sistemimiz tartışılmaya başlandı. Önce tartışmanın ne olduğuna sonra da bu konudaki fikirlerimi sizlerle paylaşmayı amaçlıyorum.

Ben henüz 10’lu yaşların başında olan bir çocukken ülkeyi kasıp kavuran saçma yarışma programlarının arasında Kim 500 Milyar İster isminde bir yarışma programı dikkat çekiyordu. İnsanların bilgileriyle ödüle ulaşmaya çalışıyor ve yarışma önemli başarılar kazanıyordu. Benzeri yarışmalar gibi dans ve müzik şovlarından ya da ünlü katılımcılardan yoksun bu yarışma aslında ülkeye eğitim durumumuzu gösteriyor ama o furya içerisinde bu özelliği pek dikkat çekmiyordu. Sonra yarışma ekranlardan ayrıldı ve yine saçma ama eğlendirici ya da bana göre uyutucu yarışmalarla gündem doldu taştı. Geçen yıl bu yarışma bu sefer Kim 1 Milyon İster adıyla ekranlara döndü. İşte son günlerde bu yarışma programı üzerinden ülkede bir gündem geliştiğini gerek sosyal medya gerekse de gazeteler üzerinden görüyorum. Önce bir yarışmacının Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ne dendiğini bilmemesi daha sonra onaylatmamış olsam da ÖSS Türkiye 4.sü bir öğrencinin bir Genel Kültür sorusu üzerinden tüm haklarını kullanıp erken elenmesi ve bu yarışmacılara yarışmanın sunucusu Kenan Işık’ın gösterdiği tepki böyle bir gündemin oluşmasına neden oldu. Ben de genel olarak eğitim – öğretim sistemi üzerinden bu tartışmalara ilişkin fikirlerimi belirten bir yazı yazmak istedim.

Öncelikle yazının başlığında ve gelişiminde kullandığım tanımlamaya dikkat ederseniz ben tartışmalarda kullanılan eğitim sistemi yerine eğitim – öğretim sistemi tanımlamasını kullanıyorum. Çünkü kanımca daha tartışmaya başlarken yanlış noktadan başlıyoruz. Okuduğum köşe yazarları, dinlediğim yorumcular ya da sosyal medyada fikirlerini belirtenler hep eğitim sistemi diyor. Halbuki aslında okullarda uygulanan sistemin tam adı eğitim – öğretim sistemidir. Eğitim henüz fikri gelişiminin başlangıcında olan çocuğun toplumsal yaşama yönelik hazırlanmasının adıdır. Doğal olarak da içine toplumsal duyarlılıktan tutunda, ahlaki değerlerin kazandırılması, adab-ı muaşeret kurallarının öğrenilmesine kadar gündelik yaşamın tamamında uygulanacak düşünce ve davranış felsefesini alır. Öğretim ise çocuğun uzun vadede kariyer oluşturması için gerekli temel bilgilerin öğretilmesi aşamasıdır. Yani şu günlerde cehalet üzerinden tartışması yapılan aslında sistemin öğretim kısmıdır. Öncelikle bu yanlış tanımlamayı açığa kavuşturmanın tartışmanın gelişimi için önemli olduğu kanaatindeyim.

Sistemin eğitim kısmının başarısı toplumsal değerler, bu değerlerin uygulanışı, toplumun huzur ve güveni, suç oranı gibi kıstaslar üzerinden incelenir. Yani göreceli ve kişiye, onun inanışlarına göre değişir. Örneğin dini değerleri olmazsa olmaz olarak düşünen bir kişi için kişilerin günah kabul edilen eylemleri yapması eğitimin başarısızlığıdır. Ya da modern toplumların giyim, kuşam, davranışlarını kendisine değer atfeden birisi için de bu değerlere uymayan görüntülerin toplumda yaygınlaşması eğitimin başarısızlığıdır. Ancak cehalet dediğimiz bilgi eksikliği öğretimin başarısızlığıdır. Her ne kadar eğitimin bugüne kadar başarılı olup olmadığına karar verecek konumda görmesem de bana göre toplumsal değerlerimizdeki yozlaşma, kültürel kimliklerin kabullenilmesi ve korunmasına yönelik hoşgörüsüzlük, kadının hak ettiği konumu alamaması, yüz kızartıcı suçların çoğalmaya başlaması ve sistemsel yanlışlarımız düşünüldüğünde ne yazık ki eğitim sistemimiz bugün hiç de iyi bir konumda değil. Ama tekrar belirtiyorum ki bu benim dünyaya bakış açım ve değerlerim üzerinden yaptığım bir değerlendirme yani tamamen kişisel. Bu konuda sizlerin de fikirleri mevcuttur, saygı duyarım ve paylaşmanıza katkım olursa bundan ötürü sadece mutlu olabilirim.

Öğretim ise nesneldir. Sınavlarda alınan başarılar, meslek ve kariyer seçimleri gibi kişisel süreçlerle, ilgili ülkenin gelişmişliği gibi daha tarafsız değerlendirme araçlarına sahiptir. İşte bu yüzden onun üzerinde yapacağım değerlendirmeler daha reel veriler üzerinden olmalıdır. Bu noktada da ülke çapında veriler en önemli referans kaynaklarım olacaktır. Benim için öğretimin başarısı ülkenin başarısıdır. Zengin tarihi ve coğrafi mirasımızı düşündüğümde bugün dünya üzerindeki yerimize bakarak öğretimde de ne yazık ki başarısız olduğumuzu düşünüyorum. Bunun yanı sıra sadece sınav endeksli sistemimiz olduğundan bu sınavlardaki tablonun da iç açıcı olmadığını düşünenlerdenim. Burada ortalama puanlar, ilk on bin ve geri kalan sıralamalar arası puan farklarını dikkate alarak bu değerlendirmeyi yapıyorum. İlköğretim başarısını ölçen Pisa Test sonuçlarında ülkemizin OECD ülkeleri arasında son sırada yer alması da başarısızlık olarak görüş bildirmemin nedenlerindendir. Ayrıca günlük gazete okunma sayıları, ortalama yıllık kişi başı kitap okunma sayılarında da dünya ortalamasının altında olmamız başarısız olduğumuzu göstermektedir.

Son tartışmalar üzerine düşünceme gelince burada bir körebe oyunu görmekteyim. Orta ve üstü kuşakta yer alan kesimin yeni kuşağa yönelik yaptığı eleştiriler ve yetersiz görmeye sonuna kadar hak vermekteyim. Ancak kendi kuşaklarının da hiç farklı olmadığı özellikle bilgiye merak ve erişim için en önemli kıstas olan kitap ve gazete okuma sayılarında ortaya çıkmaktadır. Yani işin özeti ülke olarak eğitim de genel kültür de geri bir ülkeyiz. Peki, bunu nasıl çözebiliriz. Öncelikle işin sırrı sanırım kapsamlı bir eğitim – öğretim reformundan geçmekte. Ama öyle 4+4+4 gibi siyasi tartışmalara yol açmadan, akil adamların katkıları, evrensel değerlerin kabulüyle yapılacak bir eğitim reformundan bahsetmekteyim. Aksi takdirde ülke için hayırlı olacağını düşündüğüm 4+4+4 sistemi gibi reformlar toplum tarafından kabullenilmez ve ne yazık ki 90 yıldır eğitim – öğretim sistemimizin makus talihini açıklamak için kullanılabilecek tek söz olan “YAP – BOZ, OLMADI BİR DAHA…” tanımlaması daha çok kuşak için kullanılır.

Böyle bir reformun yapılması her şeyi çözmeyecek, asırlık alışkanlıkları bitirmeyecek olsa da ötesini düşünmek için, tünelin sonundaki ışık olarak kullanılabilir. Ancak bu kapsamlı reform yapılmadan daha çok “0” çeken öğrenciler, üniversiteyi bitirmiş adını zor yazan gençler hikayeleri dinleriz. Ve emin olun böyle hiçbir yere gidemeyiz.

Bilal ERTUĞRUL

26 Mart 2012

21:14

Read Full Post »

HERKES İÇİN YENİ ANAYASA…

HERKES İÇİN YENİ ANAYASA…

2011’in son günlerini yaşıyoruz. Herkes geçtiğimiz yılın muhasebesini çıkartırken aynı zamanda yeni yıldan beklentilerinden bahsediyor. Benim yeni yıldan beklentim benim, senin, bizim hepimizin bir şekilde kendisinden bir parça bulacağı yeni bir anayasamızın olmasıdır. Yazımın başlığında herkes için yeni anayasa dememin sebebi istisnasız her kesimin buna ihtiyaç duyması ve bu yeni anayasanın Türkiye’nin önünü daha net görmesini sağlayacak olmasıdır. Nasıl mı? Açıklayalım…

Öncelikle iktidardan başlayalım. Benim iktidar tanımım her zaman sosyal ve siyasal iktidar olarak ikiye ayrılır. Siyasal iktidarda Ak Parti 10. Yılına giriyor, sosyal iktidarda ise her ne kadar son dönemde belli ayrışmalar gösterse de muhafazakârlar görülüyor.

Muhafazakâr kesim Osmanlı’nın son döneminden itibaren ciddi sıkıntılar çekmiştir. Yeni cumhuriyet kurulurken özellikle Fransa’dan ithal kıta laikliğiyle bir türlü uzlaşamamış ve uzunca bir süre kendi değerlerini koruma kaygısı duymuştur. Menderes ve Demirel dönemlerinde iktidarda yer alan grubun bir parçası olan muhafazakâr kesim, Anap ve Ak Parti döneminde ise iktidara doğrudan sahip olmuştur. Ak Parti döneminde kültürel, ekonomik bir genişlemeyle beraber muhafazakâr kesimde de belli sıkıntılar son dönemde baş göstermiştir. Öncelikle ele geçen gücün hazmı ve paylaşımı, temel değerlerin kuşaklar üzerinden aktarımı son dönemde bu kesimde hissedilen sıkıntılardandır. Özellikle içinde bulunduğum gençlik üzerine yaptığım analizde muhafazakâr gençlerin temel değerler üzerine yaklaşımlarında belli bir iktidar olmaktan doğan zafiyet görüyorum. Sırf bu sebepten bile Muhafazakârlar olası bir şekilde iktidar ellerinden gittiğinde karşılaşabilecekleri zorluklara karşı yeni bir anayasaya ihtiyaç duymaktadır. Türban, İmam-Hatip, Din ve Vicdan Özgürlüğü, Vakıf malları üzerinde son dönemde yapılan düzenlemeler gerek ana unsur olan Müslüman kesim, gerekse de azınlık cemaatlerinde yer alan muhafazakârlar açısından yeterli değildir. Bu kapsamlı değişimin anayasal boyuta taşınması ve muhafazakârların değerleri üzerinde gelecek kaygısı taşımaması için tek yol yeni anayasadır ve Muhafazakârlar buna kayıtsız destek vermelidir.

Siyasal iktidara gelindiğinde ise oy ve gelecek kaygısı yeni anayasayı zorunlu kılmaktadır. İktidarda olan Ak Parti 10 yıllık iktidarında yıpranmamış olarak görünse de yeni bir anayasa yapmaması onun gelecek iktidarını zora sokacaktır. Neden mi? Çünkü Türkiye nüfusunun önemli bir kesimi gençlerden oluşuyor ve bu gençler daha öncede belirttiğim gibi sembolizmin doruklarında yaşıyor. İçinde bulunduğum gençliğe baktığımda siyasi iktidarın popülerliliğini koruması ya da oy oranını arttırması için yeni anayasa temel ihtiyaç olarak görülüyor. İnsanlar pek çok ihtiyaçlarını yeni anayasa üzerinde sembolleştiriyor ve kanımca genelde sahip olduğu oy oranına bu genç grupta henüz sahip olmayan iktidar eğer yeni anayasayı yapmazsa Ak Parti yöneticilerinin Türkiye’nin 100. Yılında başta olma hayali gerçeğe dönüşmez. Ak Parti Başbakan sonrası ayakta kalmak ve Türkiye’yi ulaştırmak istediği hedeflere götürmek için gençlere ihtiyaç duymaktadır ve bu gençler yeni anayasa olmadan kazanılamayacaktır. Sırf bu bile iktidarın yeni anayasayı yapmasını ve bu anayasaya kayıtsız şartsız destek vermesini gerektirmektedir. Ayrıca Genel Başkan’ı yani Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere özellikle Milli Görüş’ten gelen yöneticileri ve tabanı düşünüldüğünde 12 Eylül Anayasasından en çok zarar gören kesimlerden olan Ak Parti için bu anayasayı kaldırıp yerine modern Türkiye’ye uygun anayasa yapmak özüne karşı bir sorumluluk ve ödevdir.

Sosyal ve siyasal muhalefet grupları açısından da yeni anayasa Türkiye için vazgeçilmez öncelik alanı olmalıdır. İsterseniz bu sefer siyasi muhalif kesimlerden başlayalım. Ana muhalefet CHP, yavru muhalefet olarak adlandırılan BDP ve MHP’nin her 3’nün de bugün seçilmiş vekilleri mevcut anayasa sebebiyle cezaevinde bulunmakta ve her 3 parti de her gün bundan yakınmaktadır. Ayrıca mevcut siyasi partiler yasası ve seçim kanunları 3 partinin de seçim bildirgesinde değiştirme sözü verdiği yasalardandır. Muhalefet partileri hem kendilerini ilgilendiren yukarıdaki sebepler hem de ülke içi siyasetin yapılma ortamının değişmesi, adalet ve güçler ayrılığı ilkelerinin yaygınlaşması sebebiyle yeni anayasaya muhtaçtırlar ve kayıtsız şartsız en azından anayasa yapma sürecine katılmalı ve katkı yapmalıdırlar.

Sosyal muhalefeti ise temelde liberaller ve Beyaz Türkler olarak da adlandırılan bana kalırsa Jön Türkler’in Osmanlı’da başlattığı değişimi tarihi süreç içerisinde sahiplenen, Cumhuriyet’e bağlılık ve onun değerlerini içselleştirme konusunda toplumun diğer kesimlerinin önünde yer alan gruptur. Beyaz Türkler ya da Jön Türkler olarak adlandırılacak sosyal gruplar ülkeyi 1849 – 2000 arasında belli kısa süreli aralıklar dışında kesintisiz yönetmiştir. Kendi yönetimleri zamanında zorlarına gitmeyen, muhalif gruplar üzerinde kullanmaktan çekinmedikleri baskıcı, adaletle uzaktan yakından ilgisi olmayan anti-demokratik yöntemler son 10 yıl içerisinde kendilerine karşı kullanıldığında adalet ve demokrasinin bir gün herkese lazım olacağı gerçeğiyle acı bir biçimde yüzleşmişlerdir. Şimdi yapılması gereken yarını ve bugünlerin öcünü almayı düşlemek olmamalıdır. Aksine bu kesim sivil anayasa sürecine geniş deneyimiyle katkıda bulunmaya çalışmalı, bir daha ne ezen ne de ezilen olmaması sadece adil düzen olması için anayasal süreci desteklemelidir.

Liberaller dünyanın hemen hemen her ülkesinde toplumsal ve siyasal iktidar değişim süreçlerinde muhafazakâr kesimlerle işbirliği yapar ve hemen hemen hepsinde daha sonra arkadan vurulmuş ya da kullanılmış hissine kapılırlar. Türkiye’de de 2006 yılına kadar iyi giden ilişkiler özellikle son dönemde gerilmiş ve muhafazakar kesime karşı en sert sözler liberallerden gelmeye başlamıştır. Sırf bu örnek bile liberallere daha geçiş dönemlerinde her iyi ve geçici işi desteklememeleri, temeli anayasal düzene oturtulmamış hak ve özgürlük açılımlarının asla kabul edilmemesi gerektiğini göstermiştir. Liberaller ancak anayasal güvencede hak ve özgürlüklerin olduğu bir ülke hayal edebilir ve bunun için de yeni anayasa şarttır.

Ülkemizde yaşanan belli insan hakları ihlalleri, kamuda görülen ve hayatın pek çok alanına damga vurmuş yolsuzluk ve yoksulluk çarkları, başta Kürt ve Alevi sorunları olmak üzere temeli hak ve özgürlük kısırlığında aranması gereken kitlesel sorunlar bizi yeni bir anayasa yapmaya mecbur bırakmaktadır. Artık 12 Eylül kafasıyla yapılmış dikta anayasaları iktidar – muhalefet hiç kimseye kazandırmayacak uzun vadede Türkiye’ye kaybettirecektir. Sırf bu yüzden o uzun vadenin bir parçası olarak 2012’den beklentim: Herkes için yeni bir anayasa…

Bilal ERTUĞRUL

29 Aralık 2011

17:38

Read Full Post »