Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Türkiye Siyasi Dönüşüm’

DÜŞEN SADECE BİR UÇAK DEĞİL…

Dün sabah uyandıktan sonra Türkiye’nin gündemine bomba gibi düşen bir gelişme yaşandı: Hatay, Kıbrıs, Suriye’nin Lazkiye şehri üçgeninde bir Türk savaş uçağıyla irtibat kesilmişti. Başlarda senede bir iki kez yaşanan kazalardandır diye düşünülürken yavaş yavaş uçağın düşürülmüş olma ihtimali, dahası Suriye tarafından düşürüldüğü iddiaları uluslar arası basın kuruluşlarınca servis edildi. Başbakan’ın Brezilya’dan dönüş yolunda olması ve o dönene kadar devletten resmi bir açıklama gelmemesiyle iddialar hızla yayıldı. Son olarak akşam saatlerinde önce Türkiye uçağın düşürüldüğünü açıkladı, hemen ardından Suriye’den yanlışlıkla düşürdüklerine yönelik bir yarı resmi açıklama derken gece yarısı başta Youtube olmak üzere sosyal medyaya uçağın düşürülme görüntüleri ve bunun üzerine yapılan sevinç gösterileri düştü. Görünüşte arada sırada bazı devletler arasında olan ve bir şekilde üstü kapatılan olaylara benzese de dün Akdeniz’de düşen sadece bir uçak değildi. Aksine o uçak beraberinde çok şeyi düşürebilecek bir başlangıçtı. Şimdi Türkiye’nin vereceği cevap ve buna paralel dünyanın Suriye yaklaşımı yeni bir süreci başlatacak ve bu süreç hem içerde hem de dışarıda çok önemli sonuçlara gebe olacaktır. İsterseniz şimdi olayın önemi, olası sonuçlarını tartışalım.

Hepinizin malumu Suriye yaklaşık iki yıldır karanlık bir dönemden geçiyor. Tunus, Mısır, Yemen, Ürdün, Libya derken Arap Baharı’nın etki alanını en uca taşıdığı nokta olduktan sonra yine bu bahara en büyük direnişin gösterildiği ülke de Suriye oldu. Aslında bu direnişin bazı sebepleri vardı. Öncelikle Beşar Esad yönetiminde her zaman barışçıl ülke imajı veren Suriye bölge ülkeleri, başta Türkiye, ile çok iyi ilişkiler geliştirmiş, batılı ya da bölgede modern algılanacak bu yaşam tarzı ülkenin demokratik ihtiyaçlarının arka planda tutulmasını kolaylaştırmıştı. Dahası Esad rejimi Orta Doğu’da diktatörlüğü en sağlam temellerle oluşturmuş, Mısır’daki gibi askere, Libya’daki gibi aşiretlere dayanmayan, gücünü doğrudan diktadan alan bir yönetim olmuştu. Ancak yine de Arap Baharı özellikle nüfusun çoğunluğunu oluşturan ama yönetimde az yer alan Sünni ve diğer muhalif grupları etkiledi ve Suriye’de 2 yıldır devam eden aktif iç savaş haline geçildi. Bu iç savaşın son aylarında Beşar Esad yönetiminin ardı ardına gelen insanlık dışı katliamları, Annan Planı’nı açıktan ihlali uluslar arası kamuoyunun tepkisini çekerken başta Rusya ve Çin olmak üzere bazı ülkeler belki de kendilerinde de insan hakları duyulmamış bir kelime olduğundan bu gaddar lidere verdikleri desteği çekmediler. Dahası seçim yılında olan ABD’de Obama’nın savaş karşıtlığıyla müdahaleye çok da olumlu bakmaması Suriye’de yaşanan dramın boyutlarının artmasını ve yavaştan komşulara sıçramasına yol açtı. Önce Lübnan’da çatışmalar, Suriye askerleri tarafından öldürülen bazı kişiler, Türkiye’de kurulmuş mülteci kente açılan ateş derken son olarak dün düşürülen Türk savaş uçağı bu sürecin en hassas noktaya gelmesine yol açtı.

Peki, neden hassas bir noktadayız ve bu noktada neler yapılabilir? Hassas bir noktadayız çünkü Suriye bir Türk uçağını vurarak Nato üyesi bir ülkeye saldırmış oldu. Bu durumda Türkiye ve müttefikleri Nato Anlaşması’nın 5. Maddesini yani “Bir üyeye saldırı olursa, tüm üyeler karşılık verir…” gerekçe göstererek uzun süredir konuşulan müdahaleyi yapabilirler. Hassas bir noktadayız çünkü son aylarda Suriye’ye abartılı bir silah satışı yapan, neredeyse ülke savunmasını tek başına devralan Rusya’nın yardımı olmadan hatta silahları olmadan bu uçağın düşürülemeyeceği herkes tarafından biliniyor. Bu durumda Rusya’nın güney sınırlarımıza inip uçaklarımızı avlamasına Türkiye ve dünyanın tepkisi, Türk – Rus ilişkileri artık bu süreçten etkilenmeye başlayacak. Hassas bir noktadayız çünkü Arap Baharı’yla beraber bölgenin en etkin gücü haline gelen Türkiye’nin önce Mavi Marmara sonra da bu uçak düşürme olayında herhangi bir bedel ödetememesi ve bunların bilinçli yapılmış olması Türkiye’nin bölgesel rol ve imajını ciddi derecede hem içerde hem de dışarıda sorgulamaya açacaktır. Nasıl olur da kendi insanlarını korumak ya da koruyamasa dahi haklarını kollamaktan aciz bir ülke Orta Doğu gibi hakkın aslanın ağzından alınıp halklara verildiği bir bölgede lider olabilir sorusuyla karşılaşmamak isteği Türkiye üzerinde ciddi bir baskı oluşturacaktır. İşte tüm bu hassas noktalar sebebiyle orada düşen sadece ve sadece bir uçak değildir.

Bundan sonra olabilecek gelişmeleri de inceleyelim. Öncelikle dış basında da gündeme gelen Nato’nun 5. Maddesini kullanıp Suriye’ye yönelik bir operasyon yapılacağını düşünmüyorum. Çünkü gerek en güçlü üye ABD’de seçim yılı olması, Avrupalı üyelerin krizlerle uğraşması gerekse de bahsi geçen maddenin uygulanmasıyla direkt Rusya’yla karşılaşılacak olması ve bunun için yeterli güç olmasına rağmen pek çok üyenin bu durumu istememesi bu maddenin kullanılmasını engelleyecektir. Türkiye’nin Suriye’ye savaş ilan etmesi de ancak sosyal medyada fazla gaza gelmiş klavyelerin alacağı kararlardandır. Geriye olayın araştırılması, pilotların bulunması, Suriye’den özür ve tazminat, Rusya’nın bir şekilde Suriye’den desteğini çekmesinin sağlanması yolu kalıyor ki kanımca bizim hükümetimiz de bu yolu izleyecek. Ama bence bu sefer bu yol kazandırmayacak. Son 10 yıldır lafta Aslan icraatta kedi halimizle Bölgesel Liderliğe ulaşamayız. Her ne kadar ben de savaşa karşı olsam da Mavi Marmara ve bu olayda görülmüştür ki sizin savaşa karşı olmanız hak edenlerle savaşmamanızı gerektirmez. Ve yine iki olayın verdiği popülarite kaybı da göstermiştir ki kendinizi olduğunuzdan güçlü görürseniz sizden çok daha zayıfların bile size olan saygısını yitirirsiniz. Sonuçta güneyimizde bir insanlık dramı yaşanmakta ve bu dramın sorumlusu artık elindeki kanla sınırlarımızı da kirletmektedir. Daha fazla kirlilik olmaması için bir şekilde Suriye’ye uluslar arası müdahalenin yolu açılmalı ve bu barbarlık modern dünya tarafından el birliğiyle ortadan kaldırılmalıdır. Ne yapılırsa yapılsın dün düşen sadece bir uçak olmayacaktır. Ya Türkiye’nin bölgesel liderlik ve güçlü ülke imajı gidecektir ya da Beşar Esad ve barbarlığı son nefesini verecektir. Ama ne olursa olsun o uçakla beraber başka şeyler de Akdeniz’in sularına gömülecektir…

Bilal ERTUĞRUL

23 Haziran 2012

17:16

Read Full Post »

Tarihte ilk toplu yaşam formları ortaya çıktığından beri toplumlar arası üstünlük mücadelesi var olmuştur. Ancak kimi zaman belli toplumların diğerleriyle arasındaki güç farkı arttığında diğer ülkeler ona benzemeyi onunla rekabet etmeye yeğlerler. Ancak tarihin cazibesi o devletten sonra yeni gelen süper güçlü ülkeler hiç bir zaman o benzemeye çalışan ülkelerden çıkmaz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemde bu gerçeğin çok net bir şekilde farkında olan yönetici kadrolar ülkeyi muassır medeniyet seviyesine taşıma hedefini koyarken bu noktaya çok dikkat etmişlerdir. Zaten Kurtuluş Savaşı sırasında kurulan ve diğer ülkelerin manda ya da himayesine destek veren cemiyetlerin yeni yönetimce feshi de bu konudaki hassasiyeti göstermektedir. Bu dönemde Atatürk ve devrimin önde gelen kadroları tarafından direkt olarak bazı ülkeler üzerinden gelişme hedefi konmamış onun yerine belli bir medeni seviye esas alınmıştır.

Ancak 2. Dünya Savaşı’nın sonucunda Hitler’in ve Almanya’nın düşmesi dünyada pek çok dengeyi değiştirmiştir. Değişen dengelerden birisi de artık çift kutba bürünmüş sistemde kendi yolunu çizmenin çok zorlaşmasıdır. Tabi bu durumda yaklaşık 20 yıldır başlarını kuma gömmüş bulunan çeşitli muhipler cemiyeti taraftarları bir anda yeniden ortaya çıkmış ve Türkiye’nin iki kutuptan birisine girmesini istemişlerdir. İlk olarak 1949 yılında devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye yakınlığıyla bilinen Nihat Erim tarafından kullanılan “Küçük Amerika Olacağız” sözü başta Demokrat Parti liderleri Celal Bayar ve Adnan Menderes olmak üzere daha sonra gelen nerdeyse her siyasi tarafından kullanılmıştır. Bu noktada Necmettin Erbakan ve Bülent Ecevit’i geleneksel çizgiden uzak durmuş ve bu yola girmemiş liderler olarak ayırmakta fayda vardır. Ancak önce “Her mahallede 1 milyoner”, “Alırsın Ford, olursun lord” gibi bugün dahi kullanılan sloganlarla yönetilen bu Küçük Amerika Türkiye rüyası ne yazık ki tam bir hüsranla sonuçlanmıştır. Menderes döneminin ilk yarısında 1955’e kadar Marshall ve Truman yardımlarının da desteğiyle patlayan üretim ve ekonomik büyüme 1955-1960 arası Menderes hükümetlerinin ise en büyük başarısızlığı olacaktır.

Cumhuriyet döneminin ilk darbesi sonrası 60’larda özellikle Kıbrıs üzerinden gerilen ilişkilere rağmen bahsi geçen yıllarda Türk siyasetine girmiş Süleyman Demirel’de aynı rotayı sürdürmüştür. Aslında Süleyman Demirel’in siyasi yaşamına bakıldığında bu kimliği bilinçli olarak isteyip seçtiğine kesin olarak ulaşılmaz. Pragmatist bir insan olan Süleyman Demirel’in Robert Kolej terk İngiltere referanslı halkçı Bülent Ecevit’e karşı çobanlıktan başbakanlığa çıkma vurgusunu yaparak yarattığı bir nevi Monşer kimliği fikri bir yaklaşımdan çok siyasi bir adımdır. 80’lerde Özal döneminde yine Türkiye’de artan bir Amerikan hayranlığı mevcuttur. Bugün o yılların gençliğinin özlemle andığı Dallas dizisi, gençliğin yaşam tarzındaki değişim ve ülkede yerleşen liberal düzen hep bu hayranlığın sonucudur. 90’larda Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla sadece bizde değil  bir kaç akıllı ülke dışında her ülkede temel gündem olan Küçük Amerika hayali bizde ise hazırlıksız gelişinin acılarını çektiriyordu.

2000’li yıllarda Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk başbakanlık döneminde bu hayalin en uç noktasından dönülmüştür. ABD çıkarları için yaratılan bir savaş olan Irak İşgaline katılmaya hazırlanan Türkiye belki de tarihinde nadir görülen bir olayla Başbakan’ın desteğine rağmen 1 Mart 2003 tarihinde oylanan Tezkere’yi reddetmiştir. Meclisin sesinin halkın sesiyle bütünleştiğinadir durumlardan olan bu dönemi iyi okuyan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan özellikle 2007 sonrası 60 yıllık Küçük Amerika hayalinden vazgeçmiş ve belki de Türkiye kurulduğu günlerdeki rotasına geri dönmüştür.

Biliyorum bu noktada pek çoğunuz bana dönemler arası uygulama ve mentalite farklarından bahsedeceksiniz ama ben geminin rotasından bahsediyorum geminin içindeki değişime iç politika konularında değinilebilir. Evet Atatürk’ten sonra ilk kez bir Türk lider diğer uluslarca coşkuyla karşılanıyor, Batı’da ve Doğu’da onun uyandırdığı gibi hayranlık uyandırıyor. Bence bu bile bize aradan kaybettiğimiz yılların önemini gösteriyor. Ve 60 yıl sonra bu ülke gerek ekonomik gerekse de kültürel anlamda br güç olmaya doğru ilerliyor. Daha önce de belirttiğim gibi metodlar, uygulamalar, dünyaya bakış açıları farklıda olsa bu ülkeye, bu halka ihtiyacı olan inancı, güveni ve rotayı veren liderlerimiz Mustafa Kemal Atatürk ve Recep Tayyip Erdoğan’dır. İkisinde de beğendiğiniz ya da beğenmediğiniz pek çok yön olabilir ya da ikisinin birbirine benzetilmesini de bir diğeri için yeterince büyük bir saygısızlık olarak yorumlayabilecek kadar uçta dahi yer alabilirsiniz ama bu ülkenin bu rotada yolunun açık olduğuna ve yolun sonunda güneşin ışıklar saçtığına inanmak zorundasınız. Ve ancak inanarak güneşe akın eden çocuklar gibi bu karanlık yolun neferleri olabilirsiniz. Günü geldiğinde bu ülkede liderlerin “Ne olmuş Amerika olamadıysak, Atamız Osmanlı gibi cihana Sultan olduk ya” diyebilmesi dileğiyle…

Not: 2. Dünya Savaşı sonrası iki kutbun dışında kalıp kendi öykülerini yazan ülkeleri yarın ki yazımızda inceleyeceğiz…

Bilal ERTUĞRUL

28.09.2011

13:20

Read Full Post »