Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Türkler’

NEVRUZ…

21 Mart günü bu yıl da Kuzey Yarım Küre’nin pek çok köşesinde bir bayram havasında kutlandı. İnsanlar baharı, doğanın uzun kış uykusundan uyanışını, bir yeniden doğuşu kutladılar. Ama ne yazık ki Türkiye uzun yıllardır olduğu gibi bu yıl da bu festivale katılamadı. Bu yıl da Nevruz bir Kürt Bayramı mı yoksa Türk Bayramı mı, resmi kutlamalar mı yoksa BDP ağırlıklı sol kesim kutlamaları mı diye tartışırken bu güzel gün gelip geçti. Ben de bir türlü kutlayamadığımız bu bayram hakkında birkaç şey yazmak istedim. Bu yazım Nevruz’u neden kutlayamadığımız, bu bayramın kime ait olduğu üzerine bazı sorularınızı cevaplandırabilirse sevineceğim.

Öncelikle Nevruz’un kelime manasından yola çıkmak istiyorum. Nowruz ya da bizim kullanımımızla Nevruz Farsça’da Yeni Gün anlamına gelir. Kadim Pers yani İran kaynaklarına göre yeni yılın başlangıç günüdür. Ayrıca İran mitolojisinde önemli bir yer tutmaktadır. Henüz bilim bu kadar ilerlememişken insanlar nasıl hesaplamalarla ulaşmış bilinmez ama antik çağlardan bu yana 21 Mart tarihinde kuzey yarım küre halklarının yeni yıl kutladıkları bilinmektedir. 21 Mart ve 21 Eylül tarihleri dünyada mevsimsel döngünün değişme tarihleri olarak bilinir. Yüzyıllardır insanlar 21 Mart’ı Bahar ve Yazın başlangıcı olarak kabul etmiş ve bu günü çeşitli kutlamalarla renklendirmiştir. Peki bugünkü anlamıyla Nevruz en çok kime aittir ve hangi ülkelerde daha coşkulu kutlanır?

Bugün ülkemiz ve diğer ülkelerde kutlanan Nevruz aslında hiçbir ülkeye ya da millete ait değildir. O doğaya ve kendisini ona adamış insanlara aittir. Nevruz Kuzey Yarım kürede bundan binlerce yıl önce neredeyse herkes tarafından kutlanıyordu. Belki herkes ismini Nevruz koymuyordu ama dinler ve milli kimlikler toplumları açıklamak için kullanılmadığı o dönemlerde doğa insanın tek sevdasıydı. Ondan korkuluyor, ona adaklar sunuluyor, ondan yardım dileniyor ve onun güzelliklerine şenlikler düzenleniyordu. Aradan zaman geçti. Önce dinler toplumlardaki ağırlıklarını arttırdılar ve dini bayramlar, festivaller doğa bayramlarının yerini aldı. 1900’ler gelindiğinde ise Ulus Devletlerle beraber Milli Bayramlar ortaya çıktı. Tabii bu kadar çok bayram olunca insanlar ilk göz ağrıları doğayı ve onun bayramını unuttu. Ancak önce Sovyetler Birliğinde dini bayramların kutlanması yasaklanınca 1 Mayıs İşçi Bayramı’yla beraber yegane eğlence olarak ortaya çıktı, daha sonra da Orta Doğu’da yeniden önem kazandı. Yani unutulan bir festival yeniden doğmaya başladı. Bunda tabii insanların doğaya olan ilgilerinin artması da etkili oldu.

Peki, ülke ve millet bazında bakarsak Nevruz’u en coşkulu kim kutladı. Kim bugüne kadar ona en çok sahip çıktı. Bilindiği kadarıyla Orta Doğu, Asya ve Avrupa’da yani Kuzey Yarım kürede mevsimsel döngünün yaşandığı alanlarda Baharın gelişi eskiden neredeyse her yerde kutlanırmış. Ancak özellikle Avrupa’da Hıristiyanlık yükselip Vatikan bazı dönemlerde Pagan geleneklere savaş açınca bu bahar bayramı unutulmuş. Çin ve Asya ülkeleri bu bayramı kutlamışlar ancak ona hak ettiği değeri veren, bugünkü adının geldiği ülke olan İran olmuştur. Ülkemizde tartışılıyor Nevruz kimin bayramı diye, Nevruz evrensel bir doğa bayramıdır, lakin illa da bir ülke ya da millete bağlamak isterseniz bugünkü şekliyle adıyla da, antik İran’da kutsal olan Ateş Oyunlarıyla da bir İran bayramıdır. Zaten İran halkı hem yılbaşını hem de baharı bu günde kutlar ve uzun süredir bugün onlarda resmi bayramdır. Ayrıca son yıllarda Orta Asya ülkelerinde de Nevruz kutlamaları güçlenmiş, İran’dan sonra en güzel kutlamalar Orta Asya’daki kardeşlerimizden gelmiştir. Yani görüldüğü gibi Türkiye bu bayrama sahiplik atfedecek konumda değildir. Peki neden böyle olmuştur? Açıklayalım…

İslamiyet öncesi Türk toplumlarında Nevruz önemli bir olaydır ve tıpkı diğer Orta Doğu ve Orta Asya halklarında olduğu gibi doğa bu göçebe toplumlarda her şeyi ifade etmektedir. Dini törenlerde güncel olaylarda hep doğanın gücüne bağlanır. İslamiyet 7. Yüzyıldan itibaren Türkler arasında yoğunlaşıp 11. Yüzyıldan itibaren de hakim inanç haline gelince yavaş yavaş toplumsal yaşamı etkiler. İslami ritüellerle kadim geleneklerin en iyi kaynaştığı bölgelerden birisi Orta Asya olur. Çünkü burada İslam yine güçlü bir medeniyet olan İran Medeniyetinin etkisiyle yayılır ve bu sebeple eski geleneklerin yeni yaşama katılması kolay olur. Örneğin kızların nişanlarda giydiği kırmızı elbiseler, kına törenleri, gelinlerin ayağı eve basmadan kap kırılması gibi günümüzde bile görülen pek çok adet İslam öncesi dönemden kalmış ve dinen bir mahsur olmayınca yeni yaşama da güzelce monte edilmiştir. Ancak zamanla göçler başlayıp Oğuz Türkleri önce Anadolu sonra Balkanlara yayılınca Orta Asya’da uygulanan din ve gelenek kaynaşmasıyla harmanlanmış yaşamdan da vazgeçilir. Kanımca bunda en büyük sebep İslam’ın Arap toplumlarındaki uygulanış biçiminin yavaşça Türk toplumuna yansımasıdır. Arap toplumunda Orta Asya’ya göre Doğa’ya saygı ve Doğa’ya adanmış yaşamın etkileri azdır ve bu eksikliğin sonucunda özellikle Anadolu Türklerinde önemi azalan bayramlardan birisi de Nevruz olur.

Cumhuriyet sonrası tüm doğulu değerlere olduğu gibi Nevruz’a karşı da bir soğuma devam eder. Zamanla herkesin kutladığı Batı Avrupa’nın yılbaşı, Christmas’ı her hanede kutlanacak ancak Nevruz memlekette yasaklanacaktır. Bu yasaktan istifade özellikle Avrupa’da Kürt grupların bu bayrama daha fazla önem vermeleriyle de 2000’li yıllara gelinirken Türkiye’de Nevruz denince büyük çoğunluğun aklına bir Kürt Bayramı gelir. Ve işte bu ahval ve şerait içinde artık ülkemizde bu güzel gün acaba nasıl olaylar çıkacak, neler yapılacak kavgasıyla geçiyor. Ve ne yazık ki bir yanda baskı diğer yanda bu baskıdan nemalanan fitne sokucu ve huzur bozucuların iş birliği artık bu ülke bugünden hiç zevk almıyor. Kanımca gün gelip ülke olarak bugünün savaş değil barış, kavga değil halay, insan değil doğa günü olduğunu anlarsak ve onu sadece yaşamaya çalışırsak bizler de baharın dünyaya aşıladığı mutluluk ve sevinçten nasibimizi alırız. Aksi takdirde millet ateşlerden kol kola atlarken biz yasaklanmış bayramlarda Molotoflardan atlayan polis görüntüleri, yaralanan siyasetçiler ve doğadan habersiz kendi derdine sıkışmış bir ülke olarak yaşamaya devam ederiz.

Doğanın ve tüm insanlığın Nevruz’u kutlu olsun…

Bilal ERTUĞRUL

21 Mart 2012

16:54

Reklamlar

Read Full Post »

AMAN DİKKAT; FİLM KOPMASIN…

Dün gece yaklaşan Oscar Ödül törenleri ve Amerika’da gündemde olan yeni filmlerle ilgili bir araştırma yaparken çeşitli bloglarda sinemanın dahi çocuğu, çağımızın tartışmasız en büyük yönetmeni olan Steven Spielberg’in yeni bir film çekmeye hazırlandığı bilgisine ulaştım. Bu filmle ilgili detaylara ulaşmak isterken ne yazık ki ülkemiz için hiç de iyi olmayan bir durumla karşılaştım. Evet, Spielberg yeni bir film çekecek ama daha da önemlisi Sözde Ermeni Soykırımı’nı esas alan bir film çekecek. Bu haber beni derin kuşku ve üzüntüye sevk etti ve bu konuya değinmek istedim.

Biliyorum ülkemizde bazı konularda umursamaz tavırlar sergileyen kitleler için bir film hiçbir şey ifade etmeyebilir ama bu gelecek yüzyılda Türk insanının nasıl tanınacağını, çocuklarımızın, torunlarımızın dünyada hangi sıfatla tanımlanacağını etkiler. Çünkü günümüz dünyasında, medyanın iletişim çağının tüm desteğini arkasına alarak yarattığı güç en önemli güç olarak kabul ediliyor. Ve Spielberg de bu gücü en iyi kullanmayı bilen adamların başında geliyor. Eğer iddia edildiği gibi Sözde Ermeni Soykırımı’nı ele alan bir film çekerse bu Ermeni Soykırımını dünyada sözde olmaktan çıkaracak ve 2. Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi Soykırımı yani Holocaust sonrası en büyük soykırım olarak tarihe ve daha da önemlisi gelecek kuşakların belleğine kazıyacaktır. Peki, bu iddialar ne kadar ciddi, neden Spielberg tarafından bir film çekilmesi isteniyor ve bu neden önemli, dahası bu film nasıl engellenebilir ya da en azından doğru ve tarihe uygun bir film çekilmesi sağlanabilir. Biraz da bunlar üzerinde duralım.

Öncelikle iddiaların ciddiyetiyle başlayalım. Biraz araştırdığımda Sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili bir film çekilme isteği Amerika’da ki Ermeni Lobisinin 40 – 50 yıllık hayali olarak karşıma çıktı. Başlarda sönük kalan bu hayal 90’ların başında Ermenistan’ın kurulmasıyla dillendirilmeye başlanmış. 1993 yılında kendiside Avrupa’dan göçen bir Yahudi aileden gelen Steven Spielberg Schindler’in Listesi filmini çekip film 7 dalda Oscar kazanınca ve dahası Yahudi Soykırımı’nı dünyaya tartışmasız bir şekilde kabul ettirince Ermenilerin de benzer bir film için çabaları artmış. Bu filmler beraber toplumsal olaylara yönelen ve anlamlı filmler çekmek istediğini belirten Spielberg üzerinde de o günden sonra durmaya başlamışlar. Hollywood’un da yer aldığı California Amerika’da Ermeni lobisinin de merkezi ve dahası önemli miktarda Ermeni bulundurunca da Spielberg’e ulaşmaları zor olmamış. 2004 yılında konuyla ilgili ilk iddialar ortaya atılmış. Ancak bu durum Spielberg tarafından doğrulanmamış. 2011 yılı başlarında Spielberg’in olaylarla ilgili belge topladığı haberleri karşısında sessiz kalan ünlü yönetmen sessizliğini geçtiğimiz hafta bozdu ve arşivindeki toplumsal olaylar dosyasında Yahudi Soykırımı’yla beraber Sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili belgeler de eklediğini doğruladı. Dahası yine ABD merkezli Ermeni Sinema Merkezi ve Spielberg arasında görüşmeler yapıldığı da doğrulandı. İşin en kötü boyutu da bazı forumlarda Spielberg’in bu projesinin startının en geç 2013 yılı 24 Nisan Anma Günü’nde verileceğine dair iddialar olması. Yani anlayacağınız iddialar artık iddia boyutunu geçti, her iki taraf da kabul etti ve gemi yola çıktı.

Peki, bu geminin kaptanı neden Spielberg ve neden onun bu filmi çekmesi bu kadar önemli? Öncelikle Spielberg pek çok otoriteye göre tarihin en büyük yönetmeni, dahası sinemanın tartışmasız kralı, Amerika’da neredeyse tüm sinema dünyasında sözü geçen tek adam. Tabii bu unvanları kolay almadı. Bilimkurguyla başladığı kariyerinde pek çoklarına göre zirveyi Schindler’in Listesi filmiyle gördü. 7 Oscar ödüllü bu film halen Amerikan Sinema Merkezi tarafından gelmiş geçmiş en iyi 10 filmden birisi olarak gösteriliyor. Dahası Schindler’in bu filmle toplumsal olaylara yönelmesi de Ermeni lobisini onu ikna edeceğini düşünmesine sebep oldu. Spielberg’in yapacağı bir filmin etkisi Türkiye’nin özellikle Avrupa’da imajını yerle bir eden Orient Ekspresi’nin çok daha ötesinde olacaktır. Yani Spielberg demek garanti başarı demek ve bu sebepten böyle bir filmi onun çekmesini istiyorlar.

Ortada tüm çıplaklıyla duran bu gerçeklerden sonra çözüm önerilerine gelelim. Öncelikle sinemanın dahi çocuğu bu noktaya olmaz denileni oldurarak, kimsenin girmediği işleri yaparak geldi. Bu bakımdan onun kişiliğini de düşündüğümüzde bu filme karar vermişse engellenmesi mümkün değildir. Peki, engellenemeyecekse ne yapılabilir? Hemen söyleyeyim “o çeksin, biz yasaklarız” bu noktada en anlamsız çözüm önerisidir. Spielberg demek garanti gişe, dahası evrensel etki demektir. O halde Spielberg’e bir şekilde ulaşıp gerek Türk gerekse de yabancı tarihçilerin konu hakkındaki nesnel araştırmaları ulaştırılmalı, tek taraflı Ermeni iddialarıyla bu filmi çekmesi engellenmelidir. İşte burada görev geçtiğimiz Kasım ayında kanımca başarılı bir şekilde temeli atılan Türk Diasporası’na düşmektedir. Dikkat edin Türk hükümeti, devleti, diplomasisi demiyorum. Türk Diasporası diyorum. Çünkü daha önce Fransa ile ilgili yazdığım yazıda da belirttiğim gibi bu konu artık devlet ve parlamento boyutunu aşmış, bir halkın haklı davasını kendi gücüyle savunma aşamasına gelmiştir. Temelleri atılan Diaspora için ortada çok net bir rüştünü ispat etme şansı vardır. Acilen özellikle Amerika’da ki Türk Diasporası vasıtasıyla Spielberg’in konu hakkında doğru bilgilendirilmesi ve filmi tarafsız bir bakış açısıyla çekmesi sağlanmalıdır. Bu yapılabilir mi? Kanımca yapılabilir. Yıllarca Amerika’da Türk dendiğinde akla gelen ve o gün bugünkü diaspora desteğinden mahrum olan Ahmet Ertegün’de müzik dünyasında, California’daydı ve rahmetlinin ilişkileri, bugün çok önemli konumlardaki Türklerin ulaşabileceği kişi sayı ve yapısı Spielberg’e en azından doğru belgelerin ulaştırılmasını sağlayacaktır. Dahası Spielberg bizzat Diaspora desteğiyle Türkiye’ye davet edilip filminde bahsedeceği yerleri görmesi, bugün oralarda çıkan Türk, Kürt, Dadaş toplu mezarlarını görmesi de sağlanabilir. Sinemanın dahi çocuğu şüphesiz Fransa’da birkaç oy için geldikleri Osmanlı toprağının huzur, barış ve kardeşlik dolu topraklarını unutan Sarkozy ve yasa tasarısının hazırlayıcısı Cezayir asıllı Valerie Boyer’den daha duyarlı, bilgili ve sağduyulu davranacaktır. Dahası İsrail Dışişleri Bakanı Liebermann’ın son çıkışıyla Yahudi Lobisinin dünyadaki tek resmi soykırımı olarak Yahudi Soykırımı’nı kabul ettirme ve onun yanına başka bir soykırım ekletmeme politikası da bu haklı davamızda kullanılabilir.

Ben bu topraklarda doğmuş ve bu toprakların yüzyıllardır oluşturduğu kültüre sahip bir birey olarak 1915’de bir Soykırım olmadığına sonuna kadar inanıyorum. Ve bu haklılığımın da er geç dünya tarafından kabul edilmesi gerektiğine, bunun için elimden gelen neyse yapacağıma her zaman değiniyorum. Bugün için elimden gelen bu uyarıdır ve umarım büyüklerimize, diasporamıza ve benim gibi düşünüp farklı etkileri olabilecek herkese ulaşırım. Fransa’daki oylamalardan önce yazdığım yazılarda tarihi parlamentoların değil tarihçilerin yazdığını ve yazacağını, Fransa’da bu işin peşindekilerin Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmaya çalıştıklarını belirtmiş ve bu çabanın er geç doğru yola ulaşacağına değinmiştim. Ancak tarihçiler yazmasa da günümüzde sinemanın öncülüğünde medyanın yazdığı tarih farklı ve bu kez durum çok daha ciddi. İşte bu yüzden Fransa’da ilk işaretlerini aldığımız Türk Diasporası’na bu sefer daha büyük görev ve çaba düşüyor, hem de bu çaba yarınlarımızı, çocuklarımızı torunlarımızı ve onların dünyada nasıl tanınacağını da içeriyor. Bu yüzden: Aman Dikkat; Film Kopmasın…

Bilal ERTUĞRUL

15 Şubat 2012

00:18

Read Full Post »