Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘yasa tasarısı’

TOPLUMSAL PLANLAMA VE EĞİTİM ÜZERİNE…

TOPLUMSAL PLANLAMA VE EĞİTİM ÜZERİNE…

Dün yazdığım kuşakların bir siyasi otorite tarafından kazanılacağına dair yazıma çeşitli tepkiler aldım. Kimileri Ak Parti’nin hali hazırda kuşakları kazandığını, kimileri Ak Parti’ye akıl vermenin haddi olmadığını kimileri çok fazla Ak Parti ağzıyla yazdığımı belirtti. Hepsinin fikrine saygım var ama sanırım bazı noktalarda açık olamadım. Bana göre Milli Görüş hareketinin lideri Sayın Necmettin Erbakan her ne kadar yeri geldiğinde çok ağır eleştirse de 2007 sonrası Ak Parti’nin aldığı oy oranlarının %50’lere dayandığını görünce daha 90’larda söylediği; “Bir gün her iki kişiden birisi Milli Görüşçü olacak” sözünü hatırlayıp mutlu olmuştur. Ben de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şu anda lider olduğu için, Allah (c.c.)nasip eder uzun bir ömür yaşarsa aynı mutluluğu nasıl yaşayabilmesi için yapılması gereken bir değişimi dilim döndüğünce aktardım. Lakin yazımda belirttiğim hususlar memleketin idaresiyle şereflenmiş her lider ve hareket için geçerlidir.

Bugün de dün az ucundan değindiğim eğitim üzerine yoğunlaşmaya devam etmek istedim. Malum son dönemde eğitim üzerine ciddi tartışmalar yaşandı. Kamuoyunda 4+4+4 yasası olarak bilinen geniş kapsamlı reform paketi yeni Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer ve ekibinin oluşturmak istediği eğitim sisteminin ilk aşamasını oluşturuyordu. Bana göre kapsamlı düşünüldüğünde çok önemli dönüşümlerin başlangıcını ifade eden ve desteklediğimi belirttiğim bu paketin halka yeteri kadar anlatılamamasıyla oluşan tartışmalar ne yazık ki eğitim sistemimize bir fayda vermedi. Yine her üniversite sınavı sonrası ortaya çıkan “0” çeken öğrenciler tartışmasının da bizi ileriye götürmediği artık hepimizin malumudur. İşte ben de bu yüzden bugün eğitim sistemimizi başka bir açıdan ele alacağım. Dün Eğitim sistemleri kuşak yetiştirir demiştim, peki, bizdeki kuşaklar nerede ve hepimizin içinden geldiği eğitim sistemimiz ne yetiştiriyor?

Eğitim sistemimizin ne yetiştirdiği üzerinde durmak istediğimden yazımda yüksek öğrenime yoğunlaşacağım. Ancak bir ülkenin genel eğitim sisteminin yargılanmasının ana okul düzeyinden yapılması gerektiğini de sizlere hatırlatmak isterim. Bu yüzden ben tarlanın nasıl sürüldüğüne değil hasadın nasıl toplandığı ve işe yarayıp yaramadığına değineceğim.

Bir eğitim sisteminin ne yetiştirdiğine bakmak için o sistemin en üst kısmına bakılır ve buradaki istatistikî bilgilerle analiz yapılır. Ülkemizde 1970’lere kadar bu değerlendirmenin yapılacağı alan liselerken, 1970 sonrası üniversiteler, öğrencilerin mezun oldukları bölümler dikkate alınırsa daha doğru analiz yapılır. Bu bağlamda bizim sistemimiz ne yetiştiriyor? Öncelikle 1970’lerden itibaren her üniversitenin kendi sınavı yerine genel bir sınav yapılmasıyla ülkenin en demokratik alanlarından birisi yüksek öğrenime geçiş olmuştur. Her ne kadar son yıllarda dershane, genelde maddi imkân ya da imkansızlıklar bu eşitliği gölgelese de Van’ın bir köyünden bir öğrenciyle İstanbul’un Etiler’inden bir öğrencinin aynı koşullar altında olmasa da aynı celladın elinde olması bana göre bir eşitliktir. Yani bana göre üniversiteye yerleştirme sisteminde sorun o kadar da büyük değildir. Peki, sorun nerde? Bundan 10 yıl öncesine kadar iki ciddi sorunumuz vardı. Unların ilki çok sayıda öğrenci sınava girmesine rağmen yeterli sayıda üniversite olmaması, ikincisi ise lise eğitimi ve özellikle mesleki eğitimin iflas etmiş olmasıydı. Hükümet u sorunlardan ilkinin çözümü için üniversite sayısını arttırdı. Bu özünde iyi bir adım olmasına rağmen bana göre yeterli planlama olmadan atılmış bir adımdı. 1930’lardaki her ile bir şeker fabrikası furyasının her ile bir üniversite versiyonuna dönüşmesi de uzun sürmedi. Halbuki daha planlı yapılabilirdi. Dikkat çeken en önemli eksiklikler öğretim elemanı eksikliği ve illerin sosyo-ekonomik durumlarına göre özelleşebilecek üniversitelerin yapılmamasıydı. Bu özelleşme örneğin bir tarım ve turizm şehri olan Şanlı Urfa’da bu alanlara yoğunlaşılırken, sanayi şehirleri olan Gazi Antep, Kayseri gibi şehirlerde kurulan yeni üniversitelerin tamamıyla teknik üniversite olması şeklinde olabilirdi. Ancak öyle olmadı. Her üniversitede şartmışçasına iktisat, fen edebiyat, işletme, eğitim fakülteleri kuruldu. Dahası YÖK tarafından daha önce konulan bariyerlerin kalkmasıyla Hukuk ve Tıp fakülteleri ve kontenjanları geometrik bir büyüme gösterdi. Peki, böyle mi olmalıydı? Bence “HAYIR”. Çünkü bu kadar üniversite açılacaksa bazıları sadece Hukuk ya da Tıp üniversitesi olarak planlanabilirdi. Örneğin Ardahan Hukuk Üniversitesi kurulur, burada hangi hukuksal alanlarda eksiklik olduğu belirlenir ve 20 – 30 bin kişilik bir hukuk şehri oluşturulurdu. Ya da Afyon Tıp Üniversitesiyle Tıp fakülteleri ve bağlı bölümlerden oluşan kompleks ve uzmanlaşmış üniversiteler kurulabilirdi. Bu yapılmalıydı ve bence sırf bu sebepten bile reform yarım kaldı. Mesleki eğitime yönelik de 4+4+4 reformu yapıldı. Bu reformunda amacına uygun uygulanıp uygulanmayacağını zaman içerisinde göreceğiz.

Bu iki konu dışında son günlerde Başbakan’ın “Dindar bir nesil” sözüyle başlayan toplumsal planlama üzerine bir öneriyle yazımı tamamlayacağım. Malum toplumsal planlamayı eski Sovyetler Birliği benzeri ülkeler yapardı. Ama modern dünyada liberal sistemin merkezi ABD’de bile bir planlama en azından eğitimsel yönlendirme olduğu görülmektedir. ABD tarihi incelendiğinde orduda belli, adli sistemde belli, siyasi arenada belli ailelerin isimleri sıklıkla görülür. Toplumda sanki cetvelle sınırlanmış bir düzen görülür. Bu tamamen eğitim sistemiyle yapılır. Her grubun yöneleceği alan da eğitimi de bellidir. Bunun istisnaları Başkan Obama gibi çıkabilir ama istisnalar kaideyi bozmaz. Son 50 yılda sırf Anadolu’dan çıkan çocuklar ailelerin ve kendi hayatlarının erken kurtulması için istesin ya da istemsin Mühendisliklere ya da Tıp fakültelerine pek de düzenli olmayan bir şekilde yığılmıştır. Halbuki bu çocuklar arasında farklı alanlarda çok daha başarılı olacak çocuklar mevcuttur ve bunun farkına pek çok kişi varmıştır. Ama maddi sınırlandırmalar çocukların ilgilerini köreltmiştir. Bu bağlamda henüz ilk okullarda başlayarak yetenek ve zekaları ayrışan, belli alanlara yatkınlıkları kolayca fark edilen çocuklar ayrıştırılmalı, gerekirse özel koşullar sağlanarak bu çocuklar neyi iyi yapacaklarsa o alana yönlendirilmelidirler. 4+4+4 yasasıyla bu kısmi olarak yapılabilecek olsa da daha kapsamlı bir eğitimsel planlamayla uzun vadede ülkenin çok daha hayrına olacak kuşaklar yetiştirilebilir.

Sözün özü 10 yıl önceyle bugünkü eğitim sistemlerimiz ve bu sistemlerin ürünleri düşünüldüğünde artan adet ve düşen kaliteden başka bir şeyle karşılaşmıyoruz. Bunu değiştirmek için üniversitelerde dediğim uzmanlaşmaya ya da alanlaşmaya gidilmeli ve 4+4+4 yasasının temel nedeni olan erken yaşta yeteneğe göre ayrıştırma tavizsiz ve ilerletilmiş bir şekilde yapılmalıdır. Aksi takdirde 10 yıl sonra 10 yıl önceyle tek farkları lise diplomalarını üniversite diplomasıyla değiştirmiş vasıfsız, çoğunlukla işsiz ama kesinlikle verimsiz kuşaklarla karşılaşırız. Yerimizde saymayı bırakın geriye gideriz.

Bilal ERTUĞRUL

28 Nisan 2012

21:59

Reklamlar

Read Full Post »

ZATEN ANLAYAMADIK BARİ BIRAKIN DA YANLIŞ ANLAMAYALIM…

Son dönemde 4+4+4 yasa tasarısı olarak adlandırılan yasanın etrafında şekillenen tartışmalarda konunun dönüp dolaşıp bir şekilde yeniden Atatürk’e geldiğini artık sıkılarak ve üzülerek görmekteyim. Sırf bu tartışmalardan duyduğum rahatsızlığı sizlerle paylaşmak ve bana göre Atatürk’ü, Atatürkçülük anlayışını açıklamak üzere bu yazıyı kaleme aldım.

Atatürk kimdir, nedir, ne yapmıştır diye başlasam sanırım bu ülkede ilköğretim 3. sınıfa giden bir çocuğun dahi bildiği konulara değinmiş olacağımdan önce beni rahatsız eden tartışmalardan başlayarak bir analiz yapmak istiyorum.

Son yıllarda her yasa tasarısında, nerdeyse her seçim döneminde ya da bir şekilde en ufak bir değişiklikte konu nedense dönüp dolaşıp Atatürk’e geliyor. Ve bana kalırsa hiçbir ülkenin kurucusu bu şekilde kullanılıp değersizleştirilmiyor. Yani ne demek istiyorsun diye soruyorsanız anlatayım. Bahsi geçen her değişiklikte değişikliğe karşı olanlar hemen bunun Atatürk ilke ve inkılaplarına ters düştüğünü söylüyor. Diğer tarafta kalkıp başlıyor bu inkılaplara geçirmeye, onların yanlışlarına değinmeye ve Atatürk’e doğrudan laf söylemek halen siyasi arenada oy ve itibar kaybettireceğinden İsmet İnönü üzerinden ona sallamaya. En çok korktuğum ve istemediğim gelişmeyi de son yasa tasarısı üzerinden yapılan sanal tartışmalarda açıkça gördüm. Bazı genç klavye kahramanlarımız hızlarını alamamış Atatürk’e saydırmaya, Anıtkabir’in put merkezi olduğuna, o dönemin komple bir karanlık dönem olduğuna kadar getirmiş. El insaf. E be kardeşim bir durun düşünün ağzınıza pelesenk ettiğiniz adam bu devletin kurucusu, dahası Kurtuluş Savaşı’nın Başkomutanı’dır. Evet, onun döneminde de yanlışlar yapılmıştır ama bu ona hiç hak etmediği şekilde üstü örtülü de olsa sallama hakkını size vermez. Üstüne üstlük bugün ettiğiniz bu kelamları olası bir iktidar değişikliğinde edemeyecek iktidar yalakaları olarak o dönem acı çeken ve acılarına ortak olduğunuzu söylediğiniz Muhafazakâr, Kürt ya da Alevi vatandaşlarımıza daha düne kadar sizden iyi söven sayan da bulunmamıştı hani. İktidar değişti diye bu kadar da ileri gidilmemeli.

Türkiye geçmişiyle, hatalarıyla yüzleşiyor ve daha da yüzleşecek. Ama bu söverek, sayarak, yakarak, yıkarak olmaz. Adamakıllı oturup, efendice analiz yapıp, dönem şartlarını da dikkate alarak tartışırsak amenna, yok aksini yapacak, en ufak bir olayda topu Atatürk’ün kucağına atacaksak bu tartışmaya da tartışan tarafların kalitelerine de gölge düşürür. Peki, tüm bunlar mevcutsa neden özellikle son dönemde Atatürk üzerinden bir tartışma ortamı yaratıldı. Neden 12 Eylül Referandumu, seçimler ya da Cumhuriyet Mitingleri’nde hep o vardı. İsterseniz şimdi sorunun başladığı yere ve bu sorunun nasıl çözülebileceğine bakalım.

Öncelikle Türkiye’de Atatürk’e körü körüne bağlanma bağnazlığına dönüşmüş Atatürkçülük, Atatürk’le ilgisi kalmamış bir ideolojik kılıftır. Atatürk sonrası dönemde ortaya konan, hakim iradenin yapacağı değişikliklere meşru zemin hazırlamak için kullandığı bu kılıf 1980’e kadar sağ sol fark etmez her iktidarın kullandığı bir kılıftı. Ancak 12 Eylül sonrası özellikle sol ve milliyetçi grupların etkin isimlerinin bir şekilde siyasi zeminden soğutulması, bunların yerini genel anlamda Ulusalcı olarak adlandırılabilecek olan ideolojik açıdan sığ kadrolar almıştır. Bu sığ kadrolar pek çok sorunda düşünsel derinlikten yoksun olduklarından resmi kılıf olarak Atatürkçülük etrafında toplanmış, zamanla onların istediği her şey Atatürkçülük anlayışına uygun, karşı durdukları ise Atatürk düşmanı yaftasıyla yaftalanmıştır. Özellikle 90’lı yıllarda Atatürkçülük neredeyse her harekete sebep olarak gösterilmiş, anti-demokratik, özgürlük ve insan haklarına karşıt her yasa Atatürkçülük olarak adlandırılmıştır. İşte Atatürk’ü hiç anlamamış olan biricik ülkesinin onu yanlış anlaması da böyle başlamıştır. Bu süreçten sonra bahsi geçen 28 Şubat süreci gibi süreçlerden zarar gören kesimler düşman cepheye Atatürk ve Atatürkçülük maddelerini de eklemiş ve yanlış derinleşmiştir. İşte o derinleşme bugün daha da güçlenen o kesimlerden bir kısmının açıktan Atatürk düşmanlığına yönelmesine yol açmıştır.

Ancak bu bahane olamaz ve olmayacaktır. Çünkü ne 28 Şubat’ı yapan Atatürk’tür ne de başörtülerine yasak koyan, camileri kapatan odur. Aksine onun da dahil olduğu o kahramanlar sayesindedir ki halen bu topraklarda ezan sesleri duyulmaktadır. O halde zamanında yapılmış belli hareketlerin faturasını Atatürk’e çıkarmaktan vazgeçmeli, onu hiç anlamayan bir millet olarak onu anlamayı geçtim en azından yanlış anlamamaya çalışarak yolumuza dönmeli ve ona tarihte hak ettiği değeri vererek yaşatmalıyız. Aksi takdirde korkarım birkaç kuşak sonra Almanların döktüğü kanla insanlıktan çıkan liderleri Hitler’e verdiği değeri bu memleket için can vermiş milyonların liderine vermeyeceğiz. Ve korkarım onu anlamadan ne bu toprağın değerini ne de özgürlüğün ne derecede elzem olduğunu anlayamayacağız.

Bilal ERTUĞRUL

9 Nisan 2012

21:27

Read Full Post »