Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Yaşam Öyküsü’

İNSANLAR ASLINDA KİMİN İÇİN ÖLÜR…

MODERN TOPLUMUN AYRILMAZ PARÇASI: MİLLET…

İnsanların tamamı, bugüne kadar yaşamış olanlar, bugün yaşayanlar ve yarın yaşayacak olanlar aynı anne ve babadan olmadır. Tüm insanlığın annesi Havva, babası da ilk insan Hz. Adem’dir. Ancak bugün dünya haritasını elinize alıp baktığınızda yüzlerce ülke, binlerce millet saymanız da mümkündür. Ve ne yazık ki bunlar arasındaki sorunlar, rekabet ve süre giden çekişmeler yüzyıllardır dünyayı bir kan gölünden öteye götürmemiştir. Peki tüm insanlık aynı kökenden geliyor, ayrışmış halleri hem onlara hem de genel olarak insanlığın tamamına zarar veriyorsa; İnsanlar neden milletlerden vazgeçip tek bir kimlik altına insan kimliği altına girmiyorlar? Neden huzur ve barışın daha muhtemel olduğu bu düşünce bugünün dünyasında ütopik kalıyor. Çünkü insanlar milletlerini, bağlandıkları bu topluluklardaki aidiyet duygusunun getirdiği hazzı her şeyin üzerine koyuyor ve hangi milletten olursa olsun kendinden utanmayı milletinden utanma olarak görenler dışında herkes milletini seviyor. Herkes milleti için çekilen acıyı kutsarken olası bir toplumsal birlikte mutlu hayaller kurmaktansa kendi milletiyle ölüme gitmeyi kutsuyor. Peki, insanlar neden milletlerini bu kadar çok seviyor? Biraz bunun üzerinde duralım.

Her zaman insanların kendilerini açıklarken kullandıkları en önemli iki kelime olarak gördükleri Din ve dile özen göstermiş, onların üzerine düşünmüşümdür. İnsanlar dine ölümden sonra yaşama inandıkları için yani diğer dünya inancına sahip oldukları için bağlıdırlar. Düşünün bakalım öldükten sonra tekrar dirileceğine inanan ya da ayrı bir varlığa dönüşeceğine inanan insanlardan bu inançları alınsa kaç kişi gerçekten sadece bu dünyaya geldikleri için dinle kendilerini açıklayacak, onu bir kimlik olarak belirteceklerdi. Kanımca çok az kişi bu dünya için dinlerle kimliklenme, onlar uğruna ölme yoluna girecekti. Halbuki, dil özelinden rahatlıkla varılacağını düşündüğüm millet ise tamamen bu dünyayla ilgili, yani dünyevidir. İnsanlar bu dünya için millete bağlanır, onu kimlik olarak kabul eder ve gerekirse onun için ölüme gider. Yani millet o kadar güçlüdür ki insanın açıklanmasında tamamen dünyalık olmasına rağmen ölüme dahi ulaşmayı kutsallaştırabilir.

Peki, millet neden bu kadar önemlidir ve insanlar milletleri için neden ölürler? Kanımca bu sorunun cevabı tamamen insan doğasında saklıdır. İnsan doğarken yalnızdır, korumasızdır ve korunaksızdır. İşte bu 3 özelliğinden kim olursa olsun ne yaparsa yapsın ömrü boyunca kurtulamayacaktır. Çünkü öldüğünde de yine korumasız, korunaksız ve yalnız kalacaktır. İşte millete bağlı olmanın, onun için ölmenin açıklaması da yine bu 3 özelliğinde yatar insanoğlunun. Doğumunda ve ölümünde sahip olduğu ve kaçamayacağı bu özelliklerinden kaçmak, en azından arada kalan yaşamında bunlardan kurtulmanın kimlikleşmiş halidir millet.

İnsanlar yalnızlıklarını, bir nevi kimsesizliklerini önce klanlar, sonra toplumlar ve en son olarak da modern toplum içerisinde milletler üzerinden yok etmeyi amaçlamışlardır. Yalnızlıktan kaçarken kalabalık gruplar içerisinde yalnız olmadıkları hissiyatına kapılmak, ruhları ne kadar yalnız olacak olursa olsun en azından bedenen bu dünyevi nesnede bulunmak onlar için vazgeçilmez bir amaç olmuştur. Bu yalnızlık duygusunun en iyi anlatıldığı şiirlerden birinde ünlü şair Necip Fazıl Kısakürek; “Son günüm olmasın çelengim top arabam, Beni alıp götürsün tam dört inanmış adam…” diyerek ölüme bile yalnız gitmenin insana verdiği ıstırabı gözler önüne sermiştir. Her ne kadar Üstat bunu vasiyetinde kendisi için yapılması muhtemel şavşatalardan gerek dinen gerekse de fikren uzaklığını belirtmek için kullansa da yine de ölüme bile bir grupla, kendine yakın bulduklarınla gitme isteği göze çarpmaktadır.

Milletler aynı zamanda korumasız ve korunaksız olan kişi için de bir koruma ve kollama görevi görürler. İnsanların özgürlüklerini bir kenara bırakıp toplumlaşma sürecine girerken yani bugünün milletlerinin temelleri oluşturulurken de her şeyden vazgeçme isteklerinin temel sebebi bu korunmaya muhtaçlık duygusudur. Çünkü dünyanın en güçlü insanı dahi olsanız başta doğaya sonra da her geçen gün kalabalıklaşan insanlara karşı gaflettesinizdir ve asla yeteri kadar güvende hissetmezsiniz. İşte bu duygunun yegane meyvesi de asırlar süren milletleşme serüvenidir.

İnsanlar bugün de temelde bu 3 duygunun esiridir ve bu yüzden milletlerine ölümüne bağlıdırlar. Çünkü millet için ölmek her halükarda gelecek sonun yalnız gelmemesi anlamına gelir. Aynı zamanda ölümden sonraki yaşamda da hem dünyada hatırlanma hem de inancına göre nerde yeni bir yaşama başlayacağını düşünüyorsa orada da yalnız olmama kapısını açar millet için ölmek. İşte insanlar bu yüzden milletleri için ölür.

Peki, bu nereye kadar devam eder? İşte onun cevabı da yine modern toplumun serüvenine bağlıdır. Modern toplum son adımı atıp Küreselleşmeyi tamamlar ve dünya köyü ve sadece ve sadece insan kimliği insanlık için yeterli olursa millet devri de kapanır. Yok, bu yapılamazsa başa dönmek yani tabii hale dönmekte artık mümkün olmadığından yeni toplum yapısına kadar millet egemenliğini sürdürür ve uğruna daha çok gözyaşı akıp, çok fazla kan dökülür ve nice yiğitler de bu kutsal amaç uğruna ölür…

Bilal ERTUĞRUL

8 Nisan 2012

01:37

Reklamlar

Read Full Post »

KADININ ADI VAR…

80’li yılların sonunda Türkiye’de en çok satılanlar listesinde uzunca bir süre yer almış, daha sonra defalarca sinemaya uyarlanmış, Duygu Asena’nın kaleminden çıkan ve kadının yaşam serüveni, arzuları, seçimleri ve bu seçimlerin sonuçları üzerine kurgulanmış kitabın adını pek çoğunuz hatırlayacaktır: Kadının Adı Yok… Yazar her kadının yaşadığı serüvenin üzerinde, ortak bir “Kadın” kimliği altında adsız kadınların hikayesini anlatmayı amaçlarcasına bu ismi vermişti kitabına. Aradan yıllar geçti, bilginin erişilmez denilene erişme gücü verdiği insanoğlu o kitabın yazılışından tam 25 yıl sonra dün bir günlüğüne de olsa kadınlarını anlamaya, onları onlarla ya da onlarsız tartışmaya çalıştı dünya. İşte bu tartışmalardan sonra ben de ilgimi çeken birkaç rapor üzerinden dünyada ve Türkiye’de Kadının Yeri’ne yönelik verileri paylaşmayı, bu konudaki düşüncelerimi sunmayı amaçladım…

Öncelikle neden 8 Mart tarihinin Dünya Kadınlar Günü olarak kutlandığına değinelim. 1910 yılında Uluslar arası Sosyalist Kadınlar Konferansında bir araya gelen dünyanın dört bir yanından çalışan kadın, Emekçi Kadınlara ait bir gün belirlenmesini ve bugün de yapılacak olan çalışmalarla emekçi kadınların yaşadığı zorlukların, toplumda kadınlara karşı cinsiyet ayrımcılığının karşısında durulmasını kararlaştırdılar. Ancak hangi günü belirleyeceklerine karar vermemişlerdi. Sonunda 8 Mart 1857 tarihinde New York’taki bir eylem sonucu, polisten kaçarken çıkan bir fabrika sonucu ölen 129 işçi (çoğunluğu kadın tekstil işçileriydi) anısına 8 Mart gününün Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak belirlenmesine karar verildi. 1977 yılında ise Birleşmiş Milletler bu günü Dünya Kadınlar Günü olarak resmen ilan etti. BM 1975 yılından itibaren Kadınlara, onlara karşı reva görülen ayrımcılığa daha fazla odaklanmaya başladı ve o yıldan itibaren her 5 yılda bir Dünya Kadınları Raporu’na ek olarak, her yıl da o yıl dünyada kadın haklarına yönelik gelişmeleri derlediği Dünya Kadınlarının Gelişimi Raporlarını yayımladı. Son Dünya Kadınları Raporu 2010 yılında, son gelişim raporu ise geçtiğimiz günlerde yayınlandı. İşte benim de temel alacağım istatistiki veriler bu raporlardan derlenmiş olacak. Peki bu veriler ne diyor, kadınlar ne durumda ve kadın haklarının, kadına karşı ayrımcılığın yok edilmesi çabalarının gelişimleri nasıl bir aşamada bulunuyor. Şimdi biraz bunlara değinelim.

Birleşmiş Milletler en temel kadın haklarına ulaşmak için ülke anayasalarında mutlaka olması gereken yasalara yoğunlaştığı son raporunda 3 yasa üzerinde duruyor. Bu kanunlar cinsel tacize karşı koruma kanunu, evlilik kurumunda şiddet ve gönülsüz birlikteliğe karşı koruma kanunu ve kadına karşı şiddete karşı koruma ve kollama kanunları olarak sıralanıyor. Cinsel tacize karşı kanun 194 ülkeden 116 tanesinde mevcut. Evlilik kurumunda şiddet ve gönülsüz birlikteliğe karşı koruma kanunları 194 ülkeden sadece 51 tanesinde mevcut. Özellikle evliliğin kutsal görüldüğü toplumlarda kadının, yani evliliğin yarısının haklarının korunmasına karşı kanun konulmaması bu kutsallığı sorgulatır ölçüde. Kadına karşı şiddete karşı koruma ve kollama kanunları ise 194 ülkeden 125 tanesinde mevcut. Birleşmiş Milletler raporuna göre 100 yıl önce neredeyse hiçbir ülkede olmayan çoğu ülkede son 30 yılda anayasaya giren bu kanunların tüm ülke anayasalarının ortak maddeleri arasına girmesi Milenyum Hedefleri arasında yer alıyor ve bu gerçekleşmediği sürece kadın haklarında kat edilecek mesafe olduğuna inanılıyor.

Siyasi haklara gelince durum orada henüz pek iç acıcı olmasa da yine son 20 yılda çok önemli gelişmeler yaşanmış durumda. Kadınlar bundan 100 yıl önce sadece 2 ülkede seçilme hakkına sahiptiler. Bugün dünya üzerindeki her demokrasi de kadınlara seçme hakkı tanınmış durumda. Hal böyle olunca artık kadınların siyasi yaşamdaki yerlerini belirleyen seçilme hakları ve parlamentolardaki oranları. Bugün 28 ülkede kadınların parlamentolarda temsil oranı kritik eşik olarak adlandırılan %30’u geçmiş durumda. Kritik eşik Birleşmiş Milletler Dünya Kadınları Örgütü tarafından %30 olarak belirlendi. Çünkü bu orana kadar kadınlar haklarını bir şekilde erkeklerden alıyor ve erkekler sistem üzerindeki kontrolleriyle geriye dönme isteğine sahip olursa süreç geriye gidiyor. Ancak bu oran aşıldığında artık kadınların temsil oranı ya artıyor ya da sabit kalıyor ve bu eşiğin altına inmediği için de kazanılmış haklar kaybedilmiyor. Bugün aynı zamanda 19 ülkede yürütme organının başında bir kadın Başbakan ya da Başkan olarak yer alıyor. Dünyada sadece Ruanda’da kadınlar meclisin çoğunluğunu o da %51 ile ellerinde tutuyor. Hâlbuki Çin ve Hindistan dışında neredeyse dünyanın her ülkesinde kadınlar nüfus dağılımında erkeklerden daha fazla yer tutuyor. Dünyada 60 ülkede kadınların parlamentoda temsil oranı %10 ve altında kalmış durumda. Türkiye’de son seçim öncesi %9 olan oran bu seçimde %14’e çıktı ama halen kat edilmesi gereken çok yol var.

Yine benzer raporlarda dünyada kadınlarda işgücüne katılım oranı %52 iken erkeklerde %77 olduğu, halen dünyanın pek çok yerinde küçük kızların doğumdan hemen sonra ya da çocukluk dönemlerinde öldürülmesi, sünnet ya da benzeri ilkel metotlarla yaşamaya mecbur kalmaları, 1 milyara yakın kadının halen okuma yazma bilmeden yaşamını sürdürmeye çalışması gibi acı gerçeklerde paylaşılıyor. Ancak tüm bu raporlarda ortaya çıkan somut gerçeklik şu: Kadınlar 100 yıla yakındır kendi hakları için savaş verdi. Bundan yıllar önce dünyada gerçekten de kadının adı yoktu. Ancak bu yolda özgürlüğünden, canından, malından olan erkek ve kadınların ortak çabalarıyla dünya bugün iki ayrı cinsiyetten meydana geldiğini biliyor. Bundan sonra yapılması gereken dünyanın dört bir yanında tam eşitliğin sağlanması, insan hakları ve kadın haklarıyla her kadının tanışması ve özellikle gençlerin bu konularda ellerinde hakları olanların bilhassa, sürekli çalışması gerekmektedir. Halen atılacak adımlar gidilecek yollar var. Ancak artık ne kadar silik gözükse de emin olun Kadının Adı Var…

Bana göre pek çok kişinin isimlendirdiği şekilde dün kutlanan gün Dünya Kadınlarının Günü değildi. Dün; kadınlar için, onların hakları için gelecek nesillerin daha iyi yaşaması için emek vermiş, mücadele etmiş kadınların günüydü. Eğer düşüncelerinizle, hareketlerinizle u yönde en ufak katkı vermiş olanlardansanız gününüz kutlu olsun…

Bilal ERTUĞRUL

9 Mart 2012

00:23

Read Full Post »

POZANTI “UTANÇ” EVİ…

Geçtiğimiz hafta Türkiye bir 28 Şubat festivali yaşadı. Demokrasi kahramanları nasıl karşı durduklarını, nasıl o zihniyeti yok ettiklerini yazdı. Halbuki bir önceki yazımda belirttiğim gibi olay olduğunda ülkede herkes 3 maymunu oynamıştı. Bu 3 Maymun oyunu 12 Eylül’le bir milletin damarlarına aşılanmış olan ne kadar insanlık dışı olay olursa olsun, insan hakları, demokrasi ne kadar ayaklar altına alınırsa alınsın “Duyma, Görme, Söyleme” oyunuydu. Ve bir paşa çıkıp bu daha 1000 yıl sürer demişti. Paşanın neyi kast ettiğini bilmem ama kastı bu ülkenin insanlarına, o insanlarında vicdanlarına en büyük utanç karşısında dahi 3 maymunu oynamayı öğretme zihniyetiyse ne yazık ki çok geçmeden tarih bize henüz o paşayı yalanlayamadığımızı, tam da onun dediği gibi devam ettiğimizi gösterdi. Nasıl mı açıklayayım…

Türkiye tarihinin pek çok döneminde insan hakları ihlalleriyle anılan ve ne yazık ki bundan kurtulmaya çalışmayan bir ülke olarak kayıtlara geçti. Gün geldi içerde, dışarıda bu sorunlara yönelik filmler yapıldı ve içerdekiler vatan haini, dışarıdakiler Türk düşmanı olarak tanımlanıp konular kapatıldı. Ama açıkça bir iç hesaplaşma, kendi kendimizle bir vicdan muhakemesi yapmadan kapatılan konuların yerini hep başka konular aldı. 12 Eylül sonrası işkence, gözaltındaki kayıplar ve ölümler, tecavüzler, karakol ve hapishanelerdeki kötü koşullar bir kuşağın yok olmasına neden oldu. Gün geldi, birileri “Anne Kafamda Bit Var…” dedi, birileri bugünlerle savaşmak için “Bir Dakika Karanlık” eylemleri yaptı, acılı anneler in adı yüreklerinde kanla, gözlerinde yaşla kaybolmuş çocuklarının en azından bir mezar taşı olması için “Cumartesi Anneleri” oldu, vekiller, bakanlar, Başbakan çıkıp özürler diledi, 12 Eylül mağdurları için gözyaşı döktü. Umut edilen artık bu olayların bu ülkede yaşanmayacağı beklentisiydi. Ama gelin görün ki hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Tüm bu demokratik söylem altında son günlerde eski alışkanlıkların halen sistem içinde yaşadığını gösteren bir utanç manzarası ortaya çıktı: Adana Pozantı M Tipi Kapalı Çocuk ve Genç Islahevi ya da hak ettiği adıyla; POZANTI “UTANÇ” EVİ…

Evet, Pozantı’da yaşanan rezalet geçtiğimiz hafta ülke gündemine bomba gibi düştü. Kamuoyunda “Taş Atan Çocuklar” olarak bilinen birkaç çocuğun şikayetleri üzerine başlayan soruşturmalar anlaşıldığı üzere bugüne kadar pek bir sonuç vermemiş. Bunun üzerine medyaya yansıyan olay kısa sürede herkesin dikkatini çekecek kadar gündeme geldi. İktidar Partisi olan Ak Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik kendi seçim bölgesi olan Adana’da meydana gelen olayın üzerinde en çok duran isim olarak dikkat çekerken, Adalet Bakanı’nın hafta bitmeden ilgili Utanç Evi’nin kapatılacağını ve çocukların Ankara’da Sincan Islah Evi’ne alınacakları açıklamasıyla hafta tamamlandı. Muhalefet partilerinden de daha önce de aynı Utanç Evi’ne yönelik şikayetler olduğu, ama bunların dikkate alınmadığı, dahası suçlanan eski yöneticilerin Ankara’ya atanarak bir nevi yükseldiklerine dair eleştiriler geldi. Yine hafta sonunda olaylarda adı geçen 4 yöneticinin soruşturma süreci sonuna kadar tedbirli olarak görev yeri değişikliğiyle denetime alındıkları açıklandı. Buraya kadar her şey medeni bir ülkede böyle iğrenç bir olayla karşılaşıldığında olacak olanlara benziyor. Ama bundan sonra vahim olan başlıyor.

Öncelikle vahim olan, ülkeyle ilgili kaygıya sürükleyen şey basın, siyaset ve sivil toplum kuruluşlarının hassas bir biçimde değindiği bu önemli konuda halkın sessizliği. Evet, bir ülkenin gelecek kuşakları olarak görülen gençler Islah evi altında tecavüze, işkenceye, hakarete uğruyor ama halk en azından bence sessiz kalıyor. Kusura bakmayın ama 12 Eylül’den bahsedildiğinde aslan kesilen sol, sağ, merkez grupların acılarını paylaşan ya da bu acılar üzerinden propaganda yapan ama bu olayda kılını kıpırdatmayanlardansanız kusura bakmayın andıklarınızın adlarını da kirletmekten başka bir şey yapmamışsınızdır. Burada tecavüze uğrayan sizin çocuklarınız, kardeşleriniz, arkadaşlarınız da olabilirdi. Yani sistem yanlışsa bu yanlış da zarar gören olma ihtimali herkes için vardı. Ama gelgelelim depremde bile kararan vicdanların, yeni doğmuş çocukların ölümüne “OH” çekenlerin olduğu bir ülkede, henüz aklı ermeyen, reşit sayılmayan, yolda para bulsa devleti tarafından harcama ehliyetine bile erişmemiş kabul edilen bu çocuklar polis arabalarına taş attıkları için, birileri tarafından kullanıldıkları için her türlü muameleyi hak ediyorlar algısı yaratılması da çok zor değil.

Evet, gerçekle yüzleşelim. Tıpkı deprem Van’da olduğu için acımayan yürekler, konuşmayan diller, bu olayda da öne çıkan çocuklar hani o “Taş Atan Çocuklar” olduklarından yine acımıyor belki içten içe yine “”Oh Olsun” diyor. Bunu demiyorsanız bile bu tarz utanç dolu, yüz kızartıcı olaylarda susmak suçu onaylamaktan başka bir şey değildir. Daha birkaç gün önce herkes bu ülkede 28 Şubat’tan bahsedip kahramanlıklar anlatıyordu ya, o gün yazıp bugün bu çocuklar için yazmayan da, o gün konuşup bugün bu çocuklar için konuşmayan da 28 Şubat zihniyetinin yegane türevleri olmaktan öteye gidemez. Pek çok olayda olanın aksine bu sefer sağır, kör, dilsiz olan toplum, konuşanlar, görenler, acı duyanlar ise siyasetçiler. Bu bile bu olayda duyulan utanç da sorun yaşandığını açıkça göstermektedir.

Ha bir de bu olayda sorumlu olan, sorumlu olmayıp da ses çıkarmayanlar yarın bir gün Türkiye’de cezaevlerinde işkence var, tecavüz var, ölüm var diye rapor veren Avrupa Birliği’ne, filmler çeken yönetmenlere, kitap yazan yazarlara kaymaya sıra gelince ilk sıraya geçeceklerle aynı kişilerdir. Çünkü vicdan körelince başkasının vicdanının acı gerçeğiyle yüzleşemezler. Çünkü herkesin kendileri gibi kör, sağır ve dilsiz olmasını isterler. İşte bu olayda görüldüğü gibi birilerinin iddia ettiği gibi bu ülkenin cezaevlerinde de, karakollarında da halen bazı utançlar var. Ve bu ülkede her ne kadar halkın büyük bir kesimi kulaklarını tıkamış, gözlerini kapamış da olsa ne yazık ki halen utanılacak şeyleri yazacak olanlar, onlardan utanacak olanlar var. Bu bağlamda da kendilerini takdir ediyorum.

Türkiye isteyen görsün, isteyen görmezlikten gelsin modern çağa, temelde insanlığa yakışmayan bir muamelenin, bizzat devlet kontrolündeki bir alanda körpecik çocuklara yapıldığıyla yüzleşti. Bundan ders alırsa, denetimler, insan haklarına yönelik cezaların ağırlaştırılması (bugüne kadar benzer şeyler yapan yöneticilerin en fazla 2 yıl hapsi istenmiş), gerektiği gibi yapılırsa gerçekten ta 12 Eylül’den kalan, 28 Şubat’ta çağlayan düşünce ve duyu rahatsızlığından kurtulur. Aksi takdirde açıkça belirtelim, çocukların karakollarda dayak yediği, hapislerde tecavüze uğradığı bir ülkede ne insan haklarından, ne vicdandan, ne de insanlıktan söz edilebilir. Paşanın hani o 28 Şubat’ta “Bin yıl sürecek” dediği eğer böyle bir zihniyetse, evet halen sürüyor ve korkarım belirttiklerimi yapmazsak bu ülkede gerçekten de 1000 yıl sürecek bir Utanç asrı yaşanabilir.

Bilal ERTUĞRUL

05 Mart 2012

00:35

Read Full Post »

MALCOLM X: BİR DAVA ADAMINI ANARKEN – 2…

Yazımın ilk bölümünde Malcolm’un hayat hikayesini, gençlik ve hapishane yıllarını, İslam’la tanışmasını ve ölümünü ele aldım. Yazının ikinci kısmında ise onu anarken ondan bize kalan değerler üzerinde durmaya çalışacağım.

Öncelikle Malcolm’un öyküsünün en önemli tarafı bıkmadan, usanmadan devam ettiği “Gerçeğe ve Doğruya Ulaşma Arayışı”dır. Malcolm çok küçük yaşlarda babasız kaldıktan sonra yok olup giden dönemin siyahi gençlerinden birisi olabilirdi. Nitekim bu grubun içerisinde hapishaneye kadar düştü. Ama o farklı bir şey aramak gerektiğine de yine bu düşüşte inandı. Önceleri Hıristiyanlık ve genel toplum yapısı üzerine çok okuyan Malcolm başlarda karşı çıkmasına rağmen kardeşinin getirdiği Elijah Muhammed kitaplarına da sırf bu arayış sebebiyle yöneldi. Elijah Muhammed’in yanında en önemli kurmay olduğunda da gördüğü yanlışlıklar, içini tatmin etmeyen duruma karşı inandığı dinin en doğru halini bulacağına inandığı Suudi Arabistan’a, Mekke’ye Hac’a gitti. İşte Malcolm’un hayat hikayesi arayışın kutsallığı ve mutlu sonu er ya da geç getireceğine dair önemli bir kıssadır. Bazen olduğumuz yerde, bulunduğumuz durumda, yaptıklarımızda yabancılaşırız, farklı bir şey olması gerektiğine inanırız ama elimizdekileri riske edemeyiz ya işte Malcolm her şeyini riske edenlerden birisi. Ve tarih onun gibi riske edip, hayatlarının gayesini bulanları sıradan milyonlar arasından çekip almakta o kadar başarılı ki. Evet, büyük insanlar kim olduklarını, amaçlarının ne olduğunu er ya da geç öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan, bu yolda hiçbir dünyevi sahipliğe boyun eğmeyenlerdir ve şüphesiz Malcolm bunlardan birisidir.

Malcolm’un arayışını taçlandıran ve farklılaştıran ise bu arayış uğruna çekilen acılar ve bunlara katlanabilmedir. Evet, dedim ya insan aramaktan, gerçeğe ulaşmaktan korkar. Bu korkunun içten gelen kaybetme korkusu sebebi dışında bir de dışarıdan gelen zorlamalara, baskıya göğüs gerememe korkusu olduğunu hepimiz biliriz. Ancak inananlar için çekilen acı kutsaldır. Mekke’de Ashab’ın çektiği acılarla kıyaslanmasa da Malcolm da doğduğu günden ölümüne kadar çok acı çekmiş, toplumun kimilerine göre hep en alt katmanından olmuş, aşağılanmıştır. Ancak o bize her insanın eşit olduğunu, üstünlüğün ya da benim deyimimle ölümden yıllar sonra özlemle anılmanın yolunun ise sadece ve sadece inandıklarını başarma mücadelesinde olduğunu göstermiştir. Malcolm’un hapishanenin karanlık köşelerinden yöneldiği aydınlığında şüphesiz en ufak bir engelde Of çekmeye başlayan bizler için güzel bir örnek vardır. Acı çekmeden, mücadele etmeden başarıya, mutluluğa, iç huzura ulaşma amacındaki biz düşkünler için şüphesiz böyle bir hayattan alınacak en güzel ders acının nasıl bal eyleneceğidir.

Malcolm’un hikayesinde tüm İslam alemi için de çıkarılması gereken ama bir türlü çıkarılamayan dersler var. Bunların en önemlisi kanımca halen Müslüman’ın kuyusunu kazma işlemini bir başka Müslüman’ın yapmasıdır. İslam alemi Kerbela’dan bu yana ne yazık ki kardeş kavgasını engelleyemedi. Halen dünyanın pek çok yerinde Müslüman kardeşler arasındaki kavgalar gerek dinin en güzel şekilde yaşanmasını engellemesi gerekse de bu güzelliğe henüz ulaşmamış diğer dinlerden insanların bu güzel dine ulaşmasını engellemesi bakımından bugün de İslam’ın ne yazık ki kanayan yarasıdır. Bir Karıncanın canının hesabını soran, en ufak bir küfür de hak dileyen bir dinin inananları ne yazık ki uzunca bir süredir girdikleri bu kara delikten çıkamamakta ve bu çıkamayış, bir nevi dünyanın güneşsiz kalması gibi her geçen gün daha kötüye gidişin engellenemeyişine sebep olmaktadır. Kerbela’da, Malcolm’a sıkılan kurşunlarda yer alan kardeş elleri temizlenmeden dahası bu kavgaların sadece birilerinin kişisel çıkarlarına hizmet dışına taşmayacağı anlaşılmadan İslam alemi ne yazık ki bu dünyada huzuru bulmayacaktır.

Ve gelelim hayatın bize verdiği derslere. Malcolm’un 40 yıla sığdırdıklarını, serüvenini acılarını, arayışlarını, ölümle burun buruna gelişlerini ama yılmayışlarını, inandığımız değerleri ölüm pahasına sahiplenmemiz gerektiğini, çünkü bu dünyada iz bırakan adamların sadece ve sadece evrensel değerlere inanmakla kalmayıp, bu değerler için can verdiğini unutmadan daha güzel bir dünya için inanmalı, çalışmalı ve asla yılmamalıyız. Ancak bunu yaparsak Malcolm gibi bu evrensel değerler için canlarını verenler huzura erer ve dünya daha aydınlık bir yer olur.

Detroit’li Kızıla Saygılarımla…

Bilal ERTUĞRUL

22 Şubat 2012

19:08

Read Full Post »

KUŞLAR HENÜZ GİTMEDİ BE USTA…

Yeryüzünde pek çok yerin öyküsü ademoğluyla başlar. Ademoğlu anlam katar o yerlere ya da var olan anlamları ortaya çıkarır. Ve yine ademoğlu anlatır o yerleri tüm kâinata. Ama bazı yerlerde vardır ki onlar ademi, ademoğlunu şekillendirir. Bu yerlerden birisi ben de hep Anadolu olarak kalmıştır ve nerede yaşarsam yaşayayım, hangi toprağın verdiği gülü koklarsam koklayayım benim için öyle kalacaktır.  Belki doğduğum topraklar olduğundan hafiften kayırdığımdan belki de henüz pek çok yeri sadece uzaktan tattığımdan Anadolu’da da Toroslarla Çukurova’nın Akdeniz’le buluştuğu Doğu Akdeniz yani bugünün Adana, Hatay, Osmaniye illerini içeren bölgesi bende işte o ayrı yerlerden olmuştur. Çocukluğumun, ilk ağlamaların, gökyüzünden bardaktan boşalırcasına yağan ama o kadar kısa süre kalan ve sonra uzun bir yolculuğa çıkan o yağmurların saçlarımı ilk kez ıslattığı topraklardı oralar.

Toroslar bir yanda bütün heybetiyle insanoğluna doğanın ululuğunu ve yüceliğini, onda saklanmış ulu yaradanın akıl erdirilemeyecek büyüklüğünü anlatırdı oralarda. Ve bir ova belki de dünyada hiçbir yerde olmadığı kadar verimli gelirdi insanoğluna. Çukurova bir ana gibi verdikçe verirdi de asla küsmezdi. Ya Torosların heybetini tamamlayan zarafetin en ince halini bütün çıplaklığıyla ortaya koyan Akdeniz’e ne demeli. Hani o büyük seyyahların, fırtınalı ruhların denizi. Hani o her sabah güneşin mutlaka bir yerinde doğduğunu müjdelercesine masmavi parlayan, yaz kış yanan ve yandığı gibi yakan Akdeniz’de bu tabloyu mükemmelleştiriyordu. Akdeniz bir yanda medeniyetin, asırlar sürmüş uygarlıkların kültürünü taşıyordu Çukurova’nın kucağına, bir yanda da Toroslar o bembeyaz tepelerinde birikmiş karların soğukluğunda, yemyeşil ormanlarda, hani o birilerinin asla yaşayamayacağı ve yaşayamadığı için de asla anlayamayacağı dağ köylerinin adam gibi adamlığını bırakıyordu aynı ovaya. İşte bu karışımın ana yurdu Çukurova nasıl olurda bir anadan farklı olabilirdi. Ve nasıl olurdu da dünya döndükçe bu topraklar insana bir şey vermeden bir an bile geçirebilirdi. Bunu söyleyen, o dağ köylerinin ezgilerine aşık deniz kuşlarının gittiğine inanan ustaya, tüm Anadolu insanının, insanlığının kahramanı Yaşar Kemal’e adadığım bu yazının başında ona katılmadığımı belirterek ve halen onun en azından nefes almasını bile yeter sebep göstererek tekrarlıyorum: Kuşlar Henüz Gitmedi Be Usta… Zaten sen gibi Çukurova’nın bin bir doğum sancısıyla, gözyaşıyla can verdiği, büyüttüğü kuşlar ölmeden nasıl biter ki bu topraklarda kuşlar ah ustam. Ve ta ki cehaletin dalgasında boğulmuş ama boğulduğunu anlamayacak kadar hayattan kopmuş Moğol gibi deccallar senin kitaplarını yakmadan, seni gönüllerde soldurmadan nasıl ölebilirsin ki sen ustam!

Yaşar Kemal kimdi, neydi, ne söylerdi, neden ustamdı? Yaşar Kemal sadece benim değil bu ülkenin güneyinde Antalya’dan Hakkâri’ye uzanan Torosların herhangi bir köşesinde söz söyleyen her sazın, kalem tutan her elin ustasıdır. Çünkü onları, onlara ve bunun yanında tüm dünyaya ondan daha iyi anlatan birisi son yüzyılda gelmemiştir. Yaşar Kemal bir göçmendir. Van’dan kalkan bir ailenin Osmaniye’de biten acılı hikayesini genlerinde taşır. Yaşar Kemal’in kalemini öyle her adam anlayamaz. O kalemde isyan vardır. O kalemde her şeyi devletten beklemek yerine alın terine toprağın verdiği değerlere duyulan güven vardır. O kalem tıpkı Aşık Veysel’in kalemi gibi toprak vermeyince suçu kendinde bulan kalemdir. O kalemde yüz binlerce yıllık Anadolu’nun tüm acıları, sevinçleri, düğünleri, hüzünleri vardır. O kalemde hayat vardır. Benim, senin, sevdiğinin, yar diye koynuna aldığının hikayesi vardır. O kalemde evrensel insanlık değerleri vardır.

Aynı topraklar bundan yüzyıllar önce Karacaoğlan ve Dadaloğlu’nu da besleyen topraklardı. Karacaoğlan hakka aşkı bulma yolculuğunda her çeşme başında duran kıza bir söz söylemiş, acıyı bal eylemişti. Onun kaleminde sevinç ve sonunda ulaşılacak ana kucağında, toprakta bulunacak var olma amacının ölmeden bulunması vardı. O kalem ölmediği her gün yaradana, her şeyi başı olan ve sonunda yine dönülecek olan yaradana ayrı kalmanın acısını aşkla, eşer yüzlü Mevla aşkıyla yazmıştı. Sonra bu topraklar Dadaloğlu’na ses verdi. O Karacaoğlan gibi ruhunda akan nehirleri aşka dökmedi. Onun aşkı, davası, her şeyi özgürlüğüydü. Hür doğmanın hür ölmeye gerek ve yeter şart olduğuna inanmıştı. İkisinin sazında da antik yunan şairlerinin lirlerinden çıkan tınılar vardı. Biri aşkla yanmıştı biri haksızlığa karşı hakka, adaletsizliğe karşı isyana vurulmuştu. Ama ikisi de bize bizi anlatmıştı. İşte Yaşar Kemal’in kaleminde onlardan yüzyıllar sonra bu iki aşık buluşacaktı. Sırf bu sebepten dahi o söz söyleyen dilimizin, saza vuran elimizin ustası olacaktı.

Ancak usta son eserinde bu toprağın sesini iyi duyamamaktan şikayet ediyordu. Dünya dönüyor, değişiyordu. İsyan da aşk da artık adam gibi yaşanmıyordu. Sırf bu sebepten usta artık bu toprağın verdiğini alamayan kulların Adem Peygamberden bu yana en büyük yoldaşı kuşların gideceğinden bahsediyordu. Usta yaşlanmanın da etkisiyle umutsuzluğa düşüyordu. Ama ona can, kan, vatan veren toprak yerli yerinde duruyordu. Bu yüzden ustama haddim olmayarak sesleniyorum: “Kuşlar Henüz Gitmedi be Ustam…”

Sen gibi toprağın verdiği esmerlikten gurur duyanlar göçmedikçe, güneş ve suy en muhteşem eserlerinin yanında onların her türlü vefasızlığına rağmen durduğu müddetçe o kuşlar gitmez be usta. O kuşlar senin, Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun sesine kulak veren tek bir esmer kalana kadar gitmez be usta. Bana niye yazıyorsun, durduk yere neyin kafasını yaşayanlara inat bu can bu bedenden çıkmadıkça ben o esmer olurum usta. Ve sana sözüm olsun sesine ses veren bir esmer bulup huzur içinde ölüp yaradana kavuşunca, senin Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun yanına gelip sesinize ses katmaya geleceğim. Bu toprak çok vefasız gördü, bin kalleş çıktı bir yiğit durdu hepsini vurdu. İşte bu toprak her şeye rağmen, medeniyet denilen tek dişli kökünü kazımak için evlatlarını kullanmasına rağmen buradan ayrılmayacak. Ve emin ol bu kuşlar bu yurttan ayrılmayacak.

Giden her kuşun bir gün özüne dönüp bu topraklara, topraktan gelenlerin toprağın renginden utanmadığı bu topraklara son nefesi vermeden dönmesi dileğiyle…

Bilal ERTUĞRUL

24 Aralık 2011

23:08

Read Full Post »

Hayırlı Olsun Yunanistan’ın da Artık Bir Kemal Derviş’i Var…

Yunanistan’ın 2000’li yılların başında yaptığı ekonomik üçkağıtların, düzenbazlıkların, çalışmadan harcamanın sonuçlarıyla saplandığı kriz, bu krizle Euro üzerinden önce Avrupa Birliği’ne sonra tüm dünyaya yaşattığı ve yaklaşık 1 yıldır süren komedyada bugün itibariyle yeni bir sahne açılıyor. Batı düşündü taşındı, sonunda Yunanistan’da ezeli düşman ebedi dostu Türkiye’nin krizden çıkış yolunu uygulamaya karar verdi. Ve öncelikle onlara da tıpkı bizde olduğu gibi uluslar arası kuruluşlardan bir üst düzey yetkili tayin etti: Karşımızda eski Avrupa Merkez Bankası Başkan Yardımcısı ve yeni Yunanistan Başbakanı Lucas Papademos. Daha doğru ya da batının umduğu deyimiyle Yunanistan’ın Kemal Derviş’i. Evet rahmetli Ecevit’i anlattığım yazımda da belirttiğim gibi sanki 10 yıl önce bizde yaşananların bir kopyası Yunanistan’da yaşanıyor ya da öyle olması umuluyor. Ecevit’in bitkin halini Papandreu’da, Kemal Derviş’i de Papademos’da görüyor gibi oluyorum. Ama arada bazı temel farklar var ve bence u farklar bu operasyonu Türkiye’dekinin aksine başarısız kılacak. Belki biraz karamsarım ama eminim tarih beni haklı çıkartacak. İsterseniz bu benzerlikler ve farklılıklarla bu tespitimi açıklamaya çalışayım.

Öncelikle benzerliklerden başlayalım. Yunanistan’da kriz uzun bir zamandır geliyorum diyordu, Türkiye’de de 90’lıyıllarda yaşanan öncü sarsıntılar tehlikeyi işaret etmiş ama her iki ülke de önlem almamıştı. Her iki ülkede de krize yol açan hükümetler ve krizin maliyetine katlanmak zorunda olan hükümetler farklıydı. Yunanistan’da Karamanlis’in Yeni Demokrasi Partisi iktidarı döneminde kriz derinleşirken, Papandreu krizi kucağında buluyordu. Türkiye’de de 90’lı yılların hükümetleri ki en önde giden parti Doğru Yol Partisi Demirel – Çiller politikalarıyken krize katlanan Ecevit Başbakanlığındaki hükümet oldu. Her iki ülkede de krizlerin önemli sebeplerinin başında yolsuzluk ve usulsüzlükler geliyordu. Türkiye’de bankaların içi, Yunanistan’da devletin içi boşaltılırken yolsuzluklar hep bir şekilde örtülüyordu. Türkiye’de krizin ülkedeki yetkililerle çözülemeyeceğini düşünen batı dünyası ki bugünkü adıyla Troyka, Dünya Bankası’ndan Kemal Derviş’i getirirken, Yunanistan’da Avrupa Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Papademos başa geçiyordu. Her iki yöneticide aslında işverenleri olan Troyka’nın yapılmasını istediklerini yapacak, halkın gözünde kahraman statüsüne ulaştırılacak, çok ciddi medya ve uluslar arası kamuoyu desteği alacak isimlerdi. Zamanı gelince ülkede kalıcı iktidara yürütülmek istendikleri de benim düşüncem. Türkiye’de Kemal Derviş hep o yabancının içerdeki kolu, bizden çıkan ama bize benzemeyen önyargısını kıramayınca bu yoldan çıkıp, tekrar uluslararası kuruluşlara döndü, bakalım Yunanistan’da ne olacak.

Buraya kadar benzerliklerden bahsettik. Şimdi de farklılıklara bakalım. Öncelikle iki ülkenin temel farklılığı Para Politikalarında ki farklılıklardır. Türkiye Cumhuriyeti para birimi Türk Lirası olup sadece Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kontrolündeydi. Halbuki Yunanistan Euro Bölgesi’nde ve para politikasına 17 ülke beraber karar veriyor. Bu durumda Türkiye’de iki kez yapılan ve ertesi gün cebimizdeki paranın yarısının artık çöpe gittiğini anladığımız devalüasyonlar Yunanistan’da yapılamaz. Bu devalüasyonların krizden çıkışta çok önemli bir etken olduğunu da belirtmeliyim. Bir başka önemli fark da yurt dışından getirilen yöneticilerin aldıkları pozisyonlar. Türkiye’de Kemal Derviş süper yetkilerle Ekonomi Bakanlığı’na getirildi. Arkasında çok geniş bir siyasi yelpazeden 3 parti ve 45 yıllık Karaoğlan vardı. Hal böyle olunca o yapılmasını istediklerini belirtti faturayı Karaoğlan, Bahçeli ve Yılmaz ödedi. Ama halkın bunlara karşı isyan veya benzeri bir harekete girişmemesini bu 3’lü iktidar engelledi. Yoksa halk başka yerden transfer bir mucize yöneticiye bir yere kadar sabrederdi. Yunanistan’da ise Papandreu kendisine oranla çok daha yaşlı ve yıpranmış Ecevit’in metanetini gösteremedi. Siyasi riskleri 1 yıldır zaten doğru düzgün taşıyamıyordu ve milletine en ağır yaptırımları getirecek son paketi uygulamaya yeltenemedi. Bu durumda Papademos bir Milli Birlik Hükümeti için seçildi. Ama u hükümet 3 aylık olacak ve dahası bu 3 ayda onu hep yabancı görecek Papandreu ve Yeni Demokrasi Partisi lideri Samaras’ın onu nereye kadar destekleyecekleri de büyük bir muamma. Bu farklılıklara ek olarak Yunanistan’da Türkiye’ye oranla ekonomideki devlet büyüklüğü oranının daha yüksek olması, halkın uzun süredir çalışmadan ya da çalıştığından fazlasını tüketerek yaşamış olması ve sosyal patlama riskinin daha fazla olması da Yunanistan’da işi zorlaştıran farklılıklar olarak göze çarpıyor.

Peki bu Papademos kim ve neden Troyka tarafından başa geçirildi. Yazının girişinde de belirttiğim gibi Papademos 2002 – 2010 yılları arasında yaptığı Avrupa Merkez Bankası eski Başkan Yardımcısı kimliğiyle tanınıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse etkili bir unvan. Yunanistan’da ise Merkez Bankası’nın 1994-2002 arası yıllardaki Başkanı kimliğiyle öne çıkıyor. Ayrıca 2000’li yıllarda Yunanistan’ın Euro’ya alınması ve bugün bu krizin tüm dünyayı etkilemesinin de asıl sebebi olarak görülüyor. Zaten Papademos son 2 yıldır Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun baş ekonomik danışmanıydı ve yapılanların danışıldığı adamdı. Yani yaptıkları yapacaklarını gösterirse Yunanistan için durum vahim. Ancak bu durumun sebebi de tek kendisi değil Yunan halkının da halen kendileri değil de başka bir ülke krizdeymiş ve bu sıkıntılara yol açması karşısında kim gelse işi zor olacaktı. Uzunca bir süre eğitimini aldığı ABD’deki Columbia Üniversitesi’nde kalan Papademos daha sonra Atina Üniversitesi ve misafir hoca olarak da Harvard’da sağlam bir kariyere sahip. MIT’de önce Fizik Lisansı, ardından Elektrik Elektronik Master’ı ve son olarak İktisat Doktora’sıyla sağlam bir öğrencilik hayatı da özgeçmişinde bulunabileceklerden. Papademos’u tanıyanlar sayıların diline inanan, rasyonel bir adam olarak tanımlıyorlar. Tıpkı Kemal Derviş gibi… Ama Yunanlılarına sırlardır sürdürdükleri Komedi, Trajedi ağırlıklı tiyatral yeteneklerinin bu sayısal dehanın karşısında diz çökmesi oldukça garip bir deneyim olacak.

Sonuç olarak Papademos ve Derviş, Türkiye ve Yunanistan arasındaki benzerlikler Yunanlıları ve Avrupalıları Yunanistan’ın da 10 yıl sonra bugünkü Türkiye olabileceği konusunda umuda sürüklüyordur. Ancak ben gerek Yunanistan’ın Euro bölgesinde olması, gerek Papademos’un görev süresinin kısalığı ve Yunanistan’da yaşanan sosyal patlama karşısında duracak siyasi destekten yoksunluğu sebebiyle bu sefer başarısız olacaklarını düşünüyorum. Papademos en fazla 3 ay Troyka ve piyasaların istediğini yapar. Sonra belki de AB’nin yapması gereken ama bir türlü yapamadığı delikanlılığı yapacak, Yunanistan’ı önce Euro’dan çıkartıp Drahmi’ye döndürecek sonra da komşusu Türkiye örneğini izleyerek mutlu yarınlara götürecek güçlü bir lider çıkagelir. Böyle olmazsa biz bu Yunan tiyatrosunu da, AB’nin sonunu da ve en kötüsü günün birinde bu şov ve cesaretsizliklerin bizi de yaktığını görürüz. Umarım en yanılırım ve Papademos Derviş gibi işini yapıp gider ve ilerde güzel hatırlanır. Ama şimdilik sadece umuyorum. Bakalım zaman her şeyi gösterecek.

Bilal ERTUĞRUL

09.11.2011

03:48

Read Full Post »