Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘yAŞAR kEMAL hİKAYE’

KUŞLAR HENÜZ GİTMEDİ BE USTA…

Yeryüzünde pek çok yerin öyküsü ademoğluyla başlar. Ademoğlu anlam katar o yerlere ya da var olan anlamları ortaya çıkarır. Ve yine ademoğlu anlatır o yerleri tüm kâinata. Ama bazı yerlerde vardır ki onlar ademi, ademoğlunu şekillendirir. Bu yerlerden birisi ben de hep Anadolu olarak kalmıştır ve nerede yaşarsam yaşayayım, hangi toprağın verdiği gülü koklarsam koklayayım benim için öyle kalacaktır.  Belki doğduğum topraklar olduğundan hafiften kayırdığımdan belki de henüz pek çok yeri sadece uzaktan tattığımdan Anadolu’da da Toroslarla Çukurova’nın Akdeniz’le buluştuğu Doğu Akdeniz yani bugünün Adana, Hatay, Osmaniye illerini içeren bölgesi bende işte o ayrı yerlerden olmuştur. Çocukluğumun, ilk ağlamaların, gökyüzünden bardaktan boşalırcasına yağan ama o kadar kısa süre kalan ve sonra uzun bir yolculuğa çıkan o yağmurların saçlarımı ilk kez ıslattığı topraklardı oralar.

Toroslar bir yanda bütün heybetiyle insanoğluna doğanın ululuğunu ve yüceliğini, onda saklanmış ulu yaradanın akıl erdirilemeyecek büyüklüğünü anlatırdı oralarda. Ve bir ova belki de dünyada hiçbir yerde olmadığı kadar verimli gelirdi insanoğluna. Çukurova bir ana gibi verdikçe verirdi de asla küsmezdi. Ya Torosların heybetini tamamlayan zarafetin en ince halini bütün çıplaklığıyla ortaya koyan Akdeniz’e ne demeli. Hani o büyük seyyahların, fırtınalı ruhların denizi. Hani o her sabah güneşin mutlaka bir yerinde doğduğunu müjdelercesine masmavi parlayan, yaz kış yanan ve yandığı gibi yakan Akdeniz’de bu tabloyu mükemmelleştiriyordu. Akdeniz bir yanda medeniyetin, asırlar sürmüş uygarlıkların kültürünü taşıyordu Çukurova’nın kucağına, bir yanda da Toroslar o bembeyaz tepelerinde birikmiş karların soğukluğunda, yemyeşil ormanlarda, hani o birilerinin asla yaşayamayacağı ve yaşayamadığı için de asla anlayamayacağı dağ köylerinin adam gibi adamlığını bırakıyordu aynı ovaya. İşte bu karışımın ana yurdu Çukurova nasıl olurda bir anadan farklı olabilirdi. Ve nasıl olurdu da dünya döndükçe bu topraklar insana bir şey vermeden bir an bile geçirebilirdi. Bunu söyleyen, o dağ köylerinin ezgilerine aşık deniz kuşlarının gittiğine inanan ustaya, tüm Anadolu insanının, insanlığının kahramanı Yaşar Kemal’e adadığım bu yazının başında ona katılmadığımı belirterek ve halen onun en azından nefes almasını bile yeter sebep göstererek tekrarlıyorum: Kuşlar Henüz Gitmedi Be Usta… Zaten sen gibi Çukurova’nın bin bir doğum sancısıyla, gözyaşıyla can verdiği, büyüttüğü kuşlar ölmeden nasıl biter ki bu topraklarda kuşlar ah ustam. Ve ta ki cehaletin dalgasında boğulmuş ama boğulduğunu anlamayacak kadar hayattan kopmuş Moğol gibi deccallar senin kitaplarını yakmadan, seni gönüllerde soldurmadan nasıl ölebilirsin ki sen ustam!

Yaşar Kemal kimdi, neydi, ne söylerdi, neden ustamdı? Yaşar Kemal sadece benim değil bu ülkenin güneyinde Antalya’dan Hakkâri’ye uzanan Torosların herhangi bir köşesinde söz söyleyen her sazın, kalem tutan her elin ustasıdır. Çünkü onları, onlara ve bunun yanında tüm dünyaya ondan daha iyi anlatan birisi son yüzyılda gelmemiştir. Yaşar Kemal bir göçmendir. Van’dan kalkan bir ailenin Osmaniye’de biten acılı hikayesini genlerinde taşır. Yaşar Kemal’in kalemini öyle her adam anlayamaz. O kalemde isyan vardır. O kalemde her şeyi devletten beklemek yerine alın terine toprağın verdiği değerlere duyulan güven vardır. O kalem tıpkı Aşık Veysel’in kalemi gibi toprak vermeyince suçu kendinde bulan kalemdir. O kalemde yüz binlerce yıllık Anadolu’nun tüm acıları, sevinçleri, düğünleri, hüzünleri vardır. O kalemde hayat vardır. Benim, senin, sevdiğinin, yar diye koynuna aldığının hikayesi vardır. O kalemde evrensel insanlık değerleri vardır.

Aynı topraklar bundan yüzyıllar önce Karacaoğlan ve Dadaloğlu’nu da besleyen topraklardı. Karacaoğlan hakka aşkı bulma yolculuğunda her çeşme başında duran kıza bir söz söylemiş, acıyı bal eylemişti. Onun kaleminde sevinç ve sonunda ulaşılacak ana kucağında, toprakta bulunacak var olma amacının ölmeden bulunması vardı. O kalem ölmediği her gün yaradana, her şeyi başı olan ve sonunda yine dönülecek olan yaradana ayrı kalmanın acısını aşkla, eşer yüzlü Mevla aşkıyla yazmıştı. Sonra bu topraklar Dadaloğlu’na ses verdi. O Karacaoğlan gibi ruhunda akan nehirleri aşka dökmedi. Onun aşkı, davası, her şeyi özgürlüğüydü. Hür doğmanın hür ölmeye gerek ve yeter şart olduğuna inanmıştı. İkisinin sazında da antik yunan şairlerinin lirlerinden çıkan tınılar vardı. Biri aşkla yanmıştı biri haksızlığa karşı hakka, adaletsizliğe karşı isyana vurulmuştu. Ama ikisi de bize bizi anlatmıştı. İşte Yaşar Kemal’in kaleminde onlardan yüzyıllar sonra bu iki aşık buluşacaktı. Sırf bu sebepten dahi o söz söyleyen dilimizin, saza vuran elimizin ustası olacaktı.

Ancak usta son eserinde bu toprağın sesini iyi duyamamaktan şikayet ediyordu. Dünya dönüyor, değişiyordu. İsyan da aşk da artık adam gibi yaşanmıyordu. Sırf bu sebepten usta artık bu toprağın verdiğini alamayan kulların Adem Peygamberden bu yana en büyük yoldaşı kuşların gideceğinden bahsediyordu. Usta yaşlanmanın da etkisiyle umutsuzluğa düşüyordu. Ama ona can, kan, vatan veren toprak yerli yerinde duruyordu. Bu yüzden ustama haddim olmayarak sesleniyorum: “Kuşlar Henüz Gitmedi be Ustam…”

Sen gibi toprağın verdiği esmerlikten gurur duyanlar göçmedikçe, güneş ve suy en muhteşem eserlerinin yanında onların her türlü vefasızlığına rağmen durduğu müddetçe o kuşlar gitmez be usta. O kuşlar senin, Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun sesine kulak veren tek bir esmer kalana kadar gitmez be usta. Bana niye yazıyorsun, durduk yere neyin kafasını yaşayanlara inat bu can bu bedenden çıkmadıkça ben o esmer olurum usta. Ve sana sözüm olsun sesine ses veren bir esmer bulup huzur içinde ölüp yaradana kavuşunca, senin Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun yanına gelip sesinize ses katmaya geleceğim. Bu toprak çok vefasız gördü, bin kalleş çıktı bir yiğit durdu hepsini vurdu. İşte bu toprak her şeye rağmen, medeniyet denilen tek dişli kökünü kazımak için evlatlarını kullanmasına rağmen buradan ayrılmayacak. Ve emin ol bu kuşlar bu yurttan ayrılmayacak.

Giden her kuşun bir gün özüne dönüp bu topraklara, topraktan gelenlerin toprağın renginden utanmadığı bu topraklara son nefesi vermeden dönmesi dileğiyle…

Bilal ERTUĞRUL

24 Aralık 2011

23:08

Reklamlar

Read Full Post »