Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘yedigey’

GÜN OLUR ASRA BEDEL…

Küreselleşme karşıtlığı son 50 yılda özellikle genç kuşaklar arasında en yaygın akımlardan birisi oldu. Hayata hız katan, mesafeleri yok eden bu durdurulmaz süreç onlara göre değerleri, tarihi, coğrafyayı, zamanı kısacası insanı yok etmeye adanmış bir süreçti. Ancak aynı küreselleşme sürecinde eserleri, düşünceleri ve davranışlarıyla lokal değerlerin, efsanelerin, mitlerin kısacası bir köşede birkaç kişiye has kutsanmış güzelliklerin tüm dünyayla buluşmasını sağlayan, dünya insanlığı için çalışan büyük kahramanlar da çıktı. İşte bu kahramanlardan en önemlilerinden birisi kanımca Cengiz Aytmatov’dur.

İnsan gurbette yalnız olduğunda, yoğun temposunda kendisi için bir dinlenme fırsatı bulduğu anlarda kitaplarda arar özlemlerini. Memleketi, arkadaşları, eş dostu, dağını, çayını, yazını, kışını aklına ne gelirse kitaplar ona getirecektir. İşte bu yüzden ben de son dönemlerde Büyük Usta Cengiz Aytmatov’un bir kitabını okuma fırsatı buldum. Kitap üstadın filmini çekmek üzere Kazan’a gidip, orada rahatsızlanarak Almanya’da vefat etmesi sebebiyle ben de hep acı bir izlenim uyandırmıştı. Uzun süre okumadıktan sonra geçtiğimiz günlerde bir çırpıda okudum. Bugün bu kitap, üstat ve onun insanlığa katkıları hakkında birkaç satır karalamak istedim. Umarım layık oluruz…

Gün Olur Asra Bedel’de yazar Kazak bozkırlarında, kuş uçmaz kervan geçmez bir küçük demiryolu istasyonunda işçi olarak çalışan Yedigey’in gözünden bakıyor olaylara. Yedigey en yakın arkadaşı, yoldaşı Kazangap’ın ölümüyle başlayan, sonra onu kutsal Kazak mezarlığına gömme yolculuğuyla süren bir günde bozkırın dünkü masallarını, efsanelerini, acılarını ve insanlığın gelecek yıllara dair uzay medeniyetiyle tanışma hikâyesini inanılmaz akıcılıkla kaynaştırıyor. Yazar; 2. Dünya Savaşı’nı, Savaş sonrası çift kutuplu dünyanın en azından bir kutbundaki baskı, acı ve silinmeyen izleri, 80’li yıllar yaklaşırken dünyanın barış, huzur, iş birliği ve yüksek medeniyet düzeyinden ne kadar uzakta olduğunu anlatıyor. Bu anlatımda kullanılan Orman Göğsü Gezegeni, insan olmanın erdemiyle erişilecek yüksek medeniyetin dünyadan ne kadar uzak olduğunu aktarmak için ortaya konmuş başarılı bir Ütopya. Yazarın gözünde hırs, savaş, rekabet, her geçen gün kaybedilen değerler insanlığı öyle bir kara deliğe sürüklemişlerdir ki artık insanoğlunun özünde yatan ama dünyada hiçbir zaman ulaşamadığı medeniyet sadece rüyalarda kalmıştır. İşte bu yüzden yazar bu medeniyeti kuran başka bir insan ırkından ama başka bir gezegendeki insan ırkından söz ederek gerçekle yüzleştiriyor okuyucuyu.

Yazar romanın başında Yedigey’in gözünden 1950’li yıllarda, Stalin zulmü altında pek çok kişinin yaptığı sorgulamaları yapıyor. Sovyet sistemi ilk ortaya çıktığında eşitlik, özgürlük, herkesin kendi kendine yeteceği, dahası değerlerin kapitalizme yedirilmeyeceği bir sistem olarak bozkır gençleri gözünde bir pırlanta değerine ulaşmıştır. Ancak özellikle Stalin döneminde yapılan uygulamalar, sürgünler, baskı, hukuksuz toplum yapısı insanlara Almanlara karşı bunun için mi savaştık dedirtmiştir. Aynı insanlar Stalin sonrası dönüşümden her ne kadar memnun olsalar da zamanla eşitlik bazında değer eşitliğinin ortaya çıkmasını beklemişlerdir. Hâlbuki gerçekte ortaya çıkan değersizlik eşitliğidir.

Sovyet sisteminde tam eşitliğe ulaşma ütopyasıyla dini ve milli kimliğin yok edilmesine karşı açılan savaşın ortaya çıkardığı 70’lerin değersiz gençliği onların atalarının bu sisteme olan inançlarını tamamen yitirmelerine yol açmıştır. İşte bu inanç kaybıdır ki, Gorbaçov’un 80’lerin sonunda ülkeyi yok etmeye götüren politikalara geçmesi zorunlu hale gelmiştir. Romandan da anlaşılacağı gibi bu ruh haliyle büyütülen bir ülkede yaşlıların memnuniyetsizliği ve sisteme inançlarını kaybetmesi, gençlerin ise tamamen değersiz yetiştirilmesi 80’lerin sonunda sistemin çökmek zorunda kalmasına yol açmıştır. İşte burada ortaya çıkan; “Kanlı mı olacak, yoksa kansız mı?” sorusu belki de Gorbaçov sayesinde “Kansız ama Acılı Olacak” şeklinde cevaplanmıştır. Bu kitabı okumadan, dönemin Sovyet toplumunu tanımadan önce bende Gorbaçov’un başarısızlığıyla Sovyetleri yıkıma götürdüğünü düşünürdüm. Hâlbuki şimdi Gorbaçov’un pimi çekilip eline verilmiş bir bombayı en az tesirle imha ettiğini düşünmekteyim.

Romanda Yedigey’in devlet tarafından haksız olarak gözaltına alınıp orada ölen dostu Öğretmen Abutalip’in karısı Zarife’ye karşı önce hayranlık, sonra acımayla büyüttüğü yasak aşkı, bu aşkın karşısında karısının onun elbet kendisine döneceğini bildiği için susarak ama susma eylemiyle en büyük acıyı vererek gösterdiği erdem, Zarife’nin bu kadına gereken saygıyı gösterip yeni bir hayat için uzaklara göç etmesi en usta aşk öykülerinden kopup gelmiş bir bukle gibi insanın ruhuna saplanıyor. Üstat romanın içerisine kattığı Akademisyen Yelizarov’un sohbetleri üzerinden aktardığı binlerce yıllık bozkır efsaneleriyle insanın düne ne kadar özlem duyduğunu, onsuz hiçbir zaman tamamlanamayacağını göstermesi de tam anlamıyla şaheser.

Her zaman bozkırın sözcüsü olan ancak insanın özüne, değerlerine ulaşmasıyla mümkün olabileceğini düşündüğü yüksek medeniyet hayalini de bırakmayan Cengiz Aytmatov’un bu romanın da biraz hayal kırıklığı da sezinliyoruz. Özellikle Soğuk Savaş sırasında yaşanan acılara birebir şahit olduğunu düşündüğümüzde yazarın karamsarlığının sebepleri de kolayca açığa çıkıyor. Teknolojinin, kalkan sınırların, artan paylaşımın, iş birliğinin insanoğlunu tarihte hiçbir asırda ulaşamadığı bir seviyeye çıkaracağına inanan yazar, tüm bunlara rağmen hırs, üstünlük duygusu ve kişisel çıkarlar için toplumların köleleştirilmesi karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşamış, romandaki Orman Göğsü Gezegeni’nde bu medeniyete erişmiş bir başka insan ırkıyla iletişim kurulmasına rağmen, iki büyük devletin onlara dünya kapılarını kapatmasını metaforunu da bu amaçla kullanmıştır.

20. yüzyıl teknolojinin şaha kalktığı, zamanın hiç olmadığı kadar hızlı aktığı, savaş, gözyaşı ve acının hiç sonlanmadığı dahası her gelişmeyle değerlerin hedef alındığı, değersiz toplumların planlandığı bir yüzyıl oldu. Ancak böyle bir yüzyılda kendi çıktıkları toprağın sesine kulak veren, ondan beslenen ama evrensel düşünen, tarihle, insanlar, acıyla, gözyaşıyla, aşkla ama en özde insan olmanın her türlü güzelliğiyle eserler veren büyük insanlar da çıktı. İşte bu insanlardan birisi benim Çukurova’mdan çıkan Yaşar Kemal, bir diğeri Kırgız Bozkırının asi ruhu Cengiz Aytmatov. Dünyayı anlamak için insanı anlamalıyız, insanı anlamak için, onun özünü, beden bulduğu toprağı anlamalıyız. Yani her şeyi anlamak için yukarı bakmak yerine önce aşağıya, köke bakmalıyız. İşte bunu yapan üstatlara selam olsun. Bunu yapan Üstat’ın kabri huzurla dolsun… Günü geldiğinde Noyman Ana’yla, İnce Mehmet’le, Köroğlu’yla, Karac’oğlan’la, Heredot’la, Homeros’la buluşuncaya kadar hoşça yat usta. Ruhun şad olsun…

Bilal ERTUĞRUL

09 Mart 2012

19:16

Reklamlar

Read Full Post »