Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘yol haritası’

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

Dün Kabil, Bağdat, Gazze

Bugün yürekte yangın adı çok uzak Hula

Ölen de öldüren de benzemiyor burada

Çıkan kurşun hesapsız saplanmış çocuklara

Ölen her çocuk için açılsın okyanuslar

Yeryüzü denen cehennemi kaplasın azgın sular

Hula’nın çocukları yetim, hepsi bin yıl anılsın

Kararmış vicdanlar yana yana kan kussun

Görmeyen gözlerden yaş hiç durmadan aksın

Belki o zaman anlarız silahları

Belki o an yakarız başıboş cellatları

El ele yok ederken son kalan insanlığı

Damla damla kan çeker Hula’nın toprakları

El insaf demez gider diktanın korkakları

Anlamazlar ölen kendi çocukları

Ana ayrı, baba ayrı, kader ayrı olsa da

Hepsi aynı sevdaya akan aşk sunakları

O sunaklar gün gelir, taşar sel olurlar

Hem de öyle bir sel ki, Şam’ı yakıp yıkarlar

Ama orası yetmez yıksınlar tüm dünyayı

Öyle bir yıksınlar ki dünya tatsın acıyı

Her gördüğüm çocukta yaşarım bu anları

Anne deyip ölürken Hula’nın çocukları

Dur, düşün bir an olsun bırak boş mavraları

Vicdanına kulak ver, aç göz kapaklarını

Duymasan da uzaktan o acı çığlıkları

Sen uyurken ölüyor Hula’nın çocukları…

Bilal ERTUĞRUL

2 Mayıs 2012

21:08

Reklamlar

Read Full Post »

YAVAŞTAN ANLIYOR GİBİYİZ…

YAVAŞTAN ANLIYOR GİBİYİZ…

Bundan yaklaşık bir ay önce burada yeni anayasa konusuna değinmiş, yeni anayasanın yapılması konusunda umutsuz olduğumu dile getirmiştim. Yeni anayasayı yapmaya iktidarı, muhalefeti, tüm siyasi katmanlarıyla hazır olmadığımızı, dahası halkta da her türlü adaletsizliğe rağmen yeni anayasanın önemli bir konu olarak algılanmamasını bu umutsuzluğumu sebep olarak göstermiştim. Aynı yazımın devamında da ülke olarak anayasamızın temel bir ruhu olması gerektiğine, kimilerine göre İslam, kimilerine göre Türk milliyetçiliği ve kültürü, kimilerine göre batıcılık olan bu ruhu ifade edemememizin de anayasa yapımına başlayamamamızın sebebi olduğunu belirtmiştim. Yazıma son verirken de bana göre yeni anayasanın ruhunun ANADOLU olması gerektiğini, bu topraklarda yaşamış onlarca uygarlık, onlarca din ve dilin ortaklaştığı tek noktanın ANADOLU olduğunu dahası batıdan aldığımız mevcut yasal düzenlemelerimizin toplumla sürekli çakışmasının sebebinin de bu yerellikten evrenselliğe geçemeyişimiz olduğunu belirtmiştim.

Aradan geçen yaklaşık bir ayda yeni anayasayla ilgili haberler gelmeye devam etti. Hatta yazım çalışmalarının başladığı, benim de üniversitesinden mezun olduğum TOBB’un yaptığı Anayasa Buluşmalarından önemli sonuçlar alındığı gibi önemli haberler de aldık. Bunlara ilaveten iki hafta önce siyasi partilerin tutuklu vekillere yönelik bir anlaşma sağladığı haberleriyle gündem şekillendi. Ancak yine bir şey olmadı. Önce Başbakan’ın danışmanı benim de üniversiteden hocam Ak Parti Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan tutuklu vekillere yönelik halkta bir beklenti olmadığını ve partisinden bu yönde bir karar çıkmadığını belirtti. Sonra mecliste anayasa komisyonunun henüz temel maddeler üzerinde bile görüş alışverişi yapmadığı basına yansıdı ve umutlar yine rafa kalktı. Aslında hocamın söylediği çok doğru bir tespitti. Evet, halkta tutuklu vekillerin hapisten çıkması için yoğun bir baskı yok. Zaten bu ülke tarihinde son 40 yılda halkın kapsamlı bir tepki koyabildiği nadir tutuklamalar oldu. Örneğin Ahmet Şık ve Nedim Şener bu şanslı isimlerin başındaydı. Halk ucu kendisine değene kadar ne yazık ki özellikle yasal zeminde baskı oluşturmuyor ve bu belki de henüz tam demokratikleşememiş olmamızdan kaynaklanıyor. Ancak burada siyaset kurumuna yönelik bir görev tanımlaması problemi de kendiliğinden doğuyor: “Acaba siyaset özellikle de demokratik ortamdaki siyaset halkın beklentilerine ya da anlık tepkilerine göre mi davranmalı yoksa bazen geleceği düşünerek Halka Rağmen Halkçı Olabilir mi?”. Yine daha önce de belirttiğim üzere demokrasi halka rağmen halkçı olamayacağınız tek rejimdir ve ne yazık ki halkta her zaman halkçı olmaz.

Neyse olaylar 12 Haziran sonrası olduğu gibi aynı tas aynı hamam tasviri içerisinde geçerken bir anda yurt dışı seyahatinde olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 28 Şubat tutuklamalarının artık ülkeyi boğduğuna dair açıklama yaptığını öğrendim. Bu açıklama kanımca çok önemli bir açıklama ve bence ne basın ne de halk olarak bizler buna gereken önemi veremedik. Neden mi, şöyle açıklayayım. Undan bir ay önce yapılan ve benim de sonuçlarını sizlerle yorumladığım ankette halkın adalete olan inancı %25 gibi demokratik ve modern bir ülkeye hiç yakışmayacak boyutlarda çıkmıştı. Bu gerçeği uzun süredir dile getirenlerden olduğumdan ülkeyi yönetenlerin bu gerçek üzerine yoğunlaşmamaları tuhafıma gidiyordu. Bu açıklama bize göstermektedir ki artık Başbakan da bunun farkında ve bu sorunsal yargının tek çözümünün yeni anayasa olacağını da kısa zamanda dile getirecektir. İşte bu açıklama ortada tüm çıplaklığıyla duran bir sorunun yine aynı çıplaklıktaki çözümünün de yavaş yavaş anlaşılmaya başlandığını gösteriyor. Açıklamaya bir başka önem katan durum ise mevcut meclis aritmetiğinde Başbakan’ın iradesi tam oluşmadan yeni anayasa yapılmasının mümkün olmayışıdır. Peki, bir çiçekle bahar gelir mi? Gelir ama doğru yolda gidersek gelir. Peki, doğru yol nedir, onu da açıklayalım.

Öncelikle Ergenekon ve Balyoz davalarının halk nezdindeki desteği zaman içerisinde azalmış ve birde milyonları ilgilendiren futbolda şike davası büyük bir hüsrana yol açmışken bu ülkenin temel meselelerini bırakın ufak olaylarında bile hakim, savcı ve polise olan güven sıfırlanmıştır. Bu gerçeğin altında da mevcut yasal düzenlemeler ve bunlara dayanak oluşturan anayasanın yetersizliği yatmaktadır. Bu iki tespiti halk olarak yaptığımız zaman değişimi de yapabiliriz ve işte bu çiçek bu tespitin yapılması için önemlidir. Bundan sonra yapılması gereken hükümetin muhalefet ve sivil toplumun her kesiminin en azından fikrini alarak yeni anayasayı bir Ak Parti anayasası olarak değil de Türkiye Anayasası olarak tasarlamasıdır. Bunun olması da ancak %80 üstü bir onay almış anayasayla mümkündür. İşte hükümetin çok sesliliği duyması, sadece bir dönemi değil bir ülkenin gelecek birkaç kuşağını etkileyeceğini bilerek hareket etmesi bu sürecin en kritik noktasıdır. Bunun yanında toplumun her kesimi de yeni anayasa sürecinde doğrudan ya da dolaylı olarak katkısını sunmalı, eleştirisini yapmalı ve çözümün parçası olmalıdır. Eğer bunları yaparsak gelecek kuşaklara çok daha düzgün işleyen ve en önemlisi daha adil bir ülke bırakabiliriz. Yapmazsak daha çok yanarız.

Anayasa yapmak, bir ülkenin her damarına dokunmak demektir. Anayasa yapmak bir bütün olarak bir ülkenin katkı vermesiyle mümkündür. Anayasa yapmak herkesin herkes için yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu idrak etmesiyle başarılacak bir süreçtir. Bundan bir ay önce bu konuda çok umutsuzdum ama yavaştan da olsa ucu bize deyince anladığımızı ve yavaş yavaş çözüme yol aldığımız düşünüyorum. Umarım yanılmam ve daha güzel bir ülke hayaline yol almaktayken bir kez daha yolda kalmayız.

Bilal ERTUĞRUL

11 Mayıs 2012

20:53

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

TEK YOL BİRLİK…

Dünkü yazımda Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun bugünkü resmini tamamlayıp, mevcut durumda ortada duran sorunları, bu sorunların olası sonuçlarını yazmıştım. Peki, bu sorunların üstesinden nasıl geliriz? İşte onun için de açık bir öneri. Öncelikle bölgede akan kardeş kanının 1350 yıllık geçmişi düşünüldüğünde birkaç yılda durmayacağını bilmeliyiz. Ama bu kanı durduracak tek ülkenin de Türkiye olduğu bilinciyle kendimize güvenmeliyiz. Bunun yanı sıra Suriye’de Beşar Esad olduğu müddetçe hiçbir konuda bölgede yükselemeyeceğimizi de kabul etmeliyiz. Bu durumda ilk yapılması gereken barış ya da savaş hangisini seçerse kendi yöntemiyle Esad’ın kaçınılmaz gidişini hızlandırmalıyız. Bu noktada gerekirse belli tavizler ya da söz hakkıyla dünyaya açılan tek kapısı Türkiye olan İran’ı mutlaka yanımıza almalıyız. Bunu başardıktan sonra dar anlamda Türkiye, İran, Irak ve yeni Suriye arasında bir üst düzey işbirliği örgütü kurmalıyız. Eğer mevcut sınırlar devam ettirilemiyor ve yeniden de çizilemiyorsa bunu çözmenin tek yolu yıllar önce Fransa – Almanya arasında yapıldığı gibi o sınırları kökten ortadan kaldırmaktır. Bu yolla en azından etnik sorunların çözümünü sağlayabiliriz. Aksi takdirde Irak’tan başlamak üzere kurulacak bağımsız Kürdistan üzerinden bölgede yeni bir savaş serisi doğması kaçınılmaz olacaktır. Her ne kadar kurulacak devlet Araplara nazaran Türkiye ve İsrail’e daha yakın olacak olsa ve İsrail’in uzun vadeli planlarında yer almasa da bu devletle beraber doğacak sorunlardan en çok etkilenecek olan ülkede Türkiye’dir. Dahası bahsettiği birliğin oluşumunda Türkiye’yle ilişkilerinde bir aşiret liderinden disiplinli ve pratik bir devlet başkanı kimliğine dönüşen Barzani’nin de hoşlanacağı son dönemdeki tavırları dikkate alındığında çok açıktır. Etnik sorunların çözümünden sonra liderliği güçlenen Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde Arap Dünyasında artan popülaritemiz ve muhafazakârlaşmayı da kullanarak yine hızla artan Arap Milliyetçiliği’ni de bu potaya katmalıyız. Burada en önemli sorun Arap Milliyetçiliğinin mutlaka muhafazakar kanadının kullanılıp daha ılımlı bir çizgiye çekilmesidir. Bu noktada uygulanacak muhafazakar tonajda da bölgeden çıkmış El Kaide benzeri yapılanmaların unutulmaması, her hangi bir şekilde şiddete kayacak aşırılıkların engellenmesi şarttır. Bunu başarabilirsek Orta Doğu tekrar barışa, huzura ve medeniyete kavuşur. Yok başaramazsak bu kan durmaz ve emin olun gün gelir bize de bulaşır. İşimiz zor, yükümüz ağır ama şunu bilmeliyiz ki;

“Orta Doğu’da akan kardeş kanı durmalı ve güneş bir zamanlar ayrılığına dayanamayıp göz yaşları döktüğü bu topraklara dönemli… Bunu da ya biz yaparız ya da biz yaparız…”

Bilal ERTUĞRUL

26 Nisan 2012

00:13

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

SORUNLAR VE TESPİTLER…

Dün yazdığım dış politika analizimin ilk yazısında Türk Dış Politikasının tarihsel perspektifini 1923 sonrası dönemden itibaren ele almış, Ak Parti döneminde yaşanan gelişmeler ve bu bağlamda arabulucu ülke konumundan lider konumuna nasıl yükseldiğimizi açıklamaya çalışmıştım. Bugün bu statüyü biraz daha açacak yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, karşılaşacağımız zorluklara ve bunlara olası cevaplarımıza değineceğim. Bu analizi yaparken de temel bazı kavramsal gerçeklikler üzerinden bölümlendirmelere gideceğim.

1 – Komşularla “0” Sorun Politikası Miladını Doldurmuştur

Kanımca Türk Dış Politikasının bugün ilk olarak kabul etmesi gereken husus Komşularla “0” Sorun politikasının süresini doldurduğudur. 2002 sonrası ilk döneminde Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği konseptiyle bu politika Türk Dış Politikasının 60 yıllık TARAFSIZLIK ya da diğer adıyla ETKİNSİZLİK putundan sıyrılmasını sağlamıştır. İlk yıllarından İsrail ve Suriye üzerinden oldukça iyi yönetilen politika Ermenistan’la yapılan protokollerin iflasıyla ilk önemli başarısızlığını almıştır. Gerek Ermenistan ve Türkiye iç kamuoylarının bu adımlara hazır olmaması gerekse de Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ sorununun çözülmemiş olması bu protokollerin yürümemesinin asıl sebeplerini oluşturmuştur. Yüzyıllık Türk – Ermeni, en az 50 yıllık Kıbrıs sorunları masadayken bu politikanın kısa dönemde etkinlik sağlamak dışında başarısız olacağı herkesin kabulü olmalıdır. Bu politikanın geçerliliğini yitirmesi korkulduğu gibi ülke açısından olumsuz değildir. Aksine bu son bir sonraki maddede belirteceğim Bölgesel Liderlik konseptine de önemli bir katkıda bulunmuştur.

2 – Türkiye Artık Bölgesel Liderdir

Komşularla “0” sorun politikası süresince arabulucu rolüne soyunan Türkiye için bu politikanın sonlandırılmasının en önemli nedenlerinden bir diğeri de bölgesel liderliğin ülke istesin ya da istemesin artık kaçınılmaz olmasıdır. Geleneksel anlamda Kuzey Afrika’dan doğuda Afgan dağlarına batıda Viyana kapılarına kuzeyde Moskova steplerine kadar olan bölgenin en önemli aktörleri bugün Mısır, Suudi Arabistan, Sırbistan, Türkiye ve İran isimleri altında toplanmış olan devletlerdir. Sırbistan’ın Bosna ve Kosova savaşlarıyla kendi sonunu hazırlaması, Mısır’ın Mübarek yönetiminde iç meselelerde kaybolması, İran’ın devrim sonrası küresel dışlanmışlığı ve devrim ihracı korkusuyla bölgesel dışlanmışlığı, son olarak da Suudi Arabistan’ın bölgede artan demokratikleşme isteğinin önündeki en önemli engel olması zaten Türkiye’yi bu rol için tek ülke yapmaktaydı. Bunlara ek olarak Ak Parti döneminde yapılan başarılı kültürel yayılma, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da vuku bulan yegane Bölgesel Lider imajı ve ekonomik güçlenmeyle bu rolün taşınabileceği de gösterildi. Artık en azından Başbakan sağ oldukça bu görevin ve gücün red edilemeyeceği bundan sonraki dış politikamızın temeli olmalı ve adımlar da buna göre atılmalıdır.

3 – Bölgesel Liderlikte En Büyük Zorluk: Mevcut Sınırların Korunması Politikası

Bölgesel liderlik güç verir ancak güç sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Bugün karşılaşılan bölgesel sorunların bizi bu derece ilgilendirmesi de bu sebeptendir. Bölgesel sorunlarda ülkeden ülkeye farklı politikalar uygulasak da temel önceliğimizin mevcut sınırların korunması olduğu çok açık bir şekilde ön plana çıkmaktadır. Ancak daha önceki yazılarımda da ele aldığım gibi 1920’lerde cetvelle her hangi bir etnik ya da kültürel ayrım fark edilmeden kardeşleri farklı ülkelerde bırakan sınırların korunması mümkün değildir. Şüphesiz mevcut sınırların değişmesi bizi de uzun dönemde zor durumda bırakacak ve bu açıdan bakıldığında politikamızın doğru olduğu düşünülebilir ama az sonra sıralayacağım iki farklılık bu politikanın sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Ve kanımca sınırların korunması bir yere kadar sürdürülüp daha sonra ya bölgesel bir birlikle ülke sınırları önemsizleştirilmeli ya da sınırlar yeniden bir şekilde (savaş ya da barış) yeniden belirlenmelidir.

4- Bölgenin En Önemli Farklılıkları ve En Hassas Noktalar

Mevcut sınırların korunamayacağı düşüncesi bugün oluşmuş bir düşünce değildir. 1920’lerde bu sınırları çizenlerin çok iyi bildiği ama bilinçli bir şekilde bölgenin kucağına bıraktığı bir bombadır. Bölgede sınırlar belirlenirken dikkat edilmesi gereken önemli farklılıklar etnik ve dini farklılıklardır. Etnik anlamda bölgede Türkler ve Araplardan sonra en kalabalık grup olan Kürtlerin Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında 4 ayrı ülkeye dağılmış olma durumları en önemli sorundur. Irak’ta görüldüğü gibi Kürt gruplar ve olası Bağımsızlık istekleri bölgedeki ülkelerin dış müdahaleye en açık noktasıdır. Bu zayıflık dün Irak’ta başarılı olmuş, Türkiye ve İran’da ise devletlerin uzun süredir başını ağrıtan nokta olmuştur. Irak bölünsün ya da bölünmesin Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin varlığı artık realitedir. Bu durumda daha önce sadece hayal olarak algılanan bir durumun realiteye dönüşmesi ülkelerdeki ayrılıkçı hareketler için önemli bir destek noktası olacaktır. Zaten Türkiye’nin Irak’ın resmi olarak bölünmüşlüğünün resmiyete dökülmesini istememe sebebi de budur. Ancak fiiliyat her zaman er ya da geç resmiyete dönüşür. Bu durumda bölgede uzun süreli bir çözüm olması için yukarda bahsettiğim Bölgesel Birlik zorunlu bir yöntem olarak ortaya çıkabilir. Tabi bunun için özellikle Suriye’de yönetimin değişmesi ve Irak’taki İran etkisinin kırılması gerekir.

İşte bu noktada da bölgenin ikinci önemli farklılığı ortaya çıkar. Her ne kadar ülkemizde Alevi vatandaşlarımızın devlete bağlılığıyla ayrımcılığa yönelmese de mezhepsel farklılık olarak adlandırılabilecek Sünni – Şii ayrımı bölgenin üzerinde oturduğu ikinci bombanın adıdır. Suriye’de Sünni çoğunluk Şii yönetim, Irak ve İran’da hem çoğunluk hem de yönetim olarak Şiilik mevcuttur. Ancak özellikle Suriye ve Irak’ta İran etkisinin açıkça hissedilmesiyle ciddi bir ayrım ortaya çıkmıştır. Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde ise Şii çoğunluğun Suudi Arabistan destekli Sünni yönetim karşıtlığı artık açıkça ortada durmaktadır. Kardeşin kardeşi katliyle Kerbela’dan bu yana durmayan bu kan bölgesel liderlikte en önemli sorunlardan birisi olacaktır. Özellikle İran’dan dolaylı ağızlardan, Irak’tan da İran yönlendirmesiyle açıkça yükselen Türkiye’nin Sünni bloğa yaklaştığı eleştirileri dikkatle incelenmelidir. Bu noktada nasıl bir denge oluşturacağımız Bölgesel Liderliğimizin en önemli noktası olacaktır. Eğer başarılı olursak Bölgesel Lider oluruz. Ama başarısız olursak Sünni blokta Arabistan güdümüne girmekle karşı karşıya kalırız.

Not: Yazı dizimin son yazısında mevcut sorunların bana göre tek çözüm yolunu yazacağım.

Bilal ERTUĞRUL

25 Nisan 2012

22:19

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

Malumunuz son günlerde dış politikayla yatıp dış politikayla kalkmaya başladık. Arap Baharı’yla geçen 2011 yılından sonra Bahar’ın son ulaştığı yer olan Suriye’de hiç de beklemediği ölçüde sert bir karşılık bulması, dahası başta İran ve ondan dolaylı olarak Çin ve Rusya’nın Beşar Esad’a verdikleri desteği çekmemesiyle sınırlarımızda çiçeği burnunda bir sorun doğdu. Bunun yanında Irak’ta İran destekli Şii yönetimin artan baskısıyla kendilerini Türkiye’nin yanında gören Sünni ve Kürt yöneticilerin Türkiye’den yardım ve görüş almaları derken İran’la olası savaş ve Nükleer Müzakereler bile gündemde hızla gerilere kaydı. Ben de sizlere bugün bu dış politika denkleminde nerede olduğumuzu uzun vadede nereye gidebileceğimizi yazmak istedim.

Öncelikle Türk Dış Politikası’nın bugününü anlamak için devletin kuruluş dönemine gideceğim. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman yönetici kesimin pek çoğunda Osmanlı’nın temel yıkılma sebebi olarak Batı’da yaşanan gelişmeleri takip edememesi ya da doğulu köklerinden ayrılamaması inancı vardı. Bunun yanında çoğunluğu asker olan yeni yönetim Araplardan gerek 1. Dünya Savaşı’nda gerekse de sonrasında ciddi bir ihanet gördüğüne inanmakta, diplomasi bunu unutulmaması gereken bir gerçek olarak belleğine kazımaktaydı.

1923 – 1938 arası Atatürk dönemi dış politikasının bana göre en temel ilkesi; “Güçlü oluncaya kadar dayan ve güçlü olmak için Batı’ya yaslan” olarak ele alınabilir ki bu da dönemin koşulları düşünüldüğünde pek de yanlış bir politika olarak sayılmazdı. Bu bağlamda Milletler Cemiyeti üyeliği uğruna Sınırlarımızın, özellikle güney sınırlarımızın, her hangi bir kültürel unsur yani din, dil, mezhep unsurları göz önünde bulundurulmadan çizilmesine de Osmanlı’dan miras kalan topraklarda her hangi bir hak iddia etmeyi bırakın bu toprakların Türkiye için yasak bölgelere çevrilmesine de göz yumuldu. Bu sürecin sonunda batılılaşma da tam anlamıyla başarılamadan 2. Dünya Savaşı çıkageldi. 1938 – 1945 yılları arasında 50 yıllık müttefik Almanya ve yeni süper güç ABD – Sovyetler Birliği arasında seçim yapamayan Türk dış politikası için denge dönemi de başlıyordu. Denge en temel anlamıyla taraf olmamak ya da söz sahibi olamamak anlamına da geliyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası Stalin’in erken davranıp Kars ve Ardahan illeriyle Boğazlar üzerinde söz hakkı istemesiyle Türk dış politikası seçeneksiz bir şekilde batılıların kucağına atılıyordu. Menderes döneminde ekonomik anlamda desteklenen batılılaşmanın özellikle evrensel liberal değerler olarak atfedilen insan hakları ve demokratikleşme alanında desteklenememesiyle dış politikada uzunca bir süre sürecek bocalama dönemi de başlıyordu.

Pek çok konuda kararsızlığın ve güdümlenmenin ötesine geçemeyen politik anlayış Kıbrıs Müdahalesi’yle kucağında uzun yıllar sürecek bir sorunu da buluyordu. Nihayet Özal döneminde kendisini kuşatan kalıplarını yıkmaya çalışan politika bu sefer de çağın konjonktürünü karşısında buluyordu. Özal liberalleşmeye paralel olarak özellikle bölgesel anlamda aktif bir dış politikaya yönelmek istiyor, bu yönde adımlar atıyordu. Ancak uzun süre halen eski kalıplarda düşünen askeri vesayetin altında olması, Sovyetler Birliği’nin varlığıyla özellikle Orta Doğu ve Kafkaslar da gerekli adımların atılamaması sonucu bu ilk “KABUK KIRMA” operasyonu başarısız oluyordu.

Benim kayıp yıllar olarak nitelendirdiğim 1993 – 2002 yılları arasında içerdeki sorunlardan dünyanın dönüşümüne ayak uyduramayan Türk Dış Politikası nihayet 2002 sonrası kendisine yeni bir yol çizmeye başlıyordu. Ahmet Davutoğlu yönetmenliğinde oluşturulan yeni dış politikanın temeli “KOMŞULARLA “0” SORUN” ilkesine dayanıyordu. Dahası ekonomik ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesiyle Türkiye’nin ekonomik ve askeri gücünün çok ötesinde bir konum kazanması amaçlanıyordu. Bu bağlamda tüm adımları mahvedecek 1Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi ve Avrupa Birliği yolunda atılan demokratikleşme adımlarıyla ülke yavaş yavaş kabuğunu kırıyor, tekrar bir zamanlar tek merkezden yönettiği topraklarda adından söz edilir bir konuma yükseliyordu. Öncelikle “0” Sorun politikası kapsamında bölgenin tüm aktörleriyle iyi ilişkiler geliştirilmeye çalışılıyor, Türkiye herkesin güvendiği bir diplomasi ülkesi olmaya doğru yol alıyordu. Ancak bir anda gelişen bazı olaylarla ülke tamamen farklı bir yöne doğru yol aldı. Birkaç yıl önce tüm gücünü diplomasiden bulan dış politika bu sefer ekonomi, kültür gibi diğer güç parçalarını da arkasına alıyordu. Peki, bu dönüşüm nasıl yaşanıyordu. İsterseniz bu bağlamda bazı kritik dönüşümleri sizlerle paylaşayım.

Bence Türkiye’yi bölgede aracı ülke konumundan lider ülke konumuna yükselten bu sebeplerin başında bölge ülkelerinde yaşanan iç politik gelişmelerin etkisi yadsınamayacak kadar büyüktür. Bu değişimlerden bazıları “0” sorun politikasının sürdürülemeyeceğini gösterdiği için Türkiye’yi bir politika değişimine sürükledi. İsrail’de aşırı sağın güçlenip iktidarı almasıyla bölgedeki zulmün ve anlaşmazlığa olan inancın artması sonucu hem İsrail’le mevcut yöneticilerle var olan Müttefik ve dostluk ilişkisinin sürdürülemeyeceği görülmüş hem de Arap dünyasında artan tepki bir seçim zorunluluğu getirmişti. Aynı zamanda Arap Dünyasında artan tepkinin lidersiz olduğu ve bunun da bir fırsat olduğu ortaya çıkmıştı. İşte bu lidersizlik Başbakan’ın “One Minute” çıkışıyla çözülüyor, Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aranan lider olarak ortaya çıkıyordu. Yine Ermenistan’da Karabağ kökenli sağ yöneticilerin yönetime gelmesi ve olası çözüm hamlelerini boşa çıkartmalarının garantilenmesiyle “0” sorunun bir ayağının daha sürdürülemeyeceği anlaşılıyordu. Yine Suriye’de sertleşen yönetimle ilişkilerin sürmeyeceğinin ortaya çıkması da benzer değişimlere örnek olarak verilebilirdi.

Bu ülkelerin iç değişimleri dışında küresel konjonktürde meydana gelen bazı değişimlerde Türkiye’nin dış politikasında değişime destek oldu. ABD’de Orta Doğu’da aktör olma hevesiyle yanıp tutuşan Bush yönetimi yerine sorunlarda bölgesel destek arayan, sorunları bölgede çözmek isteyen Obama yönetiminin göreve gelmesi bence en önemli destek noktası oldu. Kanımca Bush yönetiminde Orta Doğu’da bu güçlü lider ülke profiline asla izin verilmezdi. Bundan sonra Avrupa Birliği’nde yaşanan ekonomik krizle beraber Türkiye’de birliğe yönelik yaklaşımın değişmesi ve dahası birliğin bu iç sorunlarına paralel olarak güçlenen Türkiye üzerinde uzun süredir sürdürdüğü güdümleme yetisini kaybetmesi de prangaların atılmasını kolaylaştırıyordu. Ve son olarak dünyada artan iletişimin bir sonucu olarak ortaya çıkan Arap Baharı’nda bir anda son 10 yılda sağladığı ekonomik başarı, 90 yılda eksikte olsa kısmi derecede başarılan demokratik ve modern ülke duruşuyla örnek ülke statüsü kazanması Türkiye’nin lider ülke olmaya doğru konumlanmasına önemli katkılarda bulundu.

Peki, şimdi nerdeyiz, ne yapıyoruz, ne yapmalıyız ve ne tür zorluklarla karşılaşacağız? Bu soruların cevabını da devam yazısında sizlerle paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

24 Nisan 2012

22:09

Read Full Post »

BENİM ANAYASAMIN RUHU…

BENİM ANAYASAMIN RUHU…

Dün “Yeni Anayasa Çıkmazı” başlığıyla yayınladığım ilkyazımda 12 Eylül Anayasasının aslında öyle herkesin söylediği gibi baskıyla gelmediğini dahası bugün bu anayasanın değişeceğine dair inancım olmadığını belirtmiştim. İnancımın sebeplerinden birisini sizlerle paylaşmak için Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Kanunu üzerine yıllardır yapılmamış değişiklerin sebeplerini, yine bu yasaların değiştiril(e)meyeceğini de belirtmiştim.

Tek bir alan üzerinden verdiğim bir örnekle bile ne kadar zor kalıplar ve olumsuz geleneklerle engellendiğini düşündüğüm Sivil Anayasa sürecinde beni umutsuzluğa götüren en önemli tespitte ne yazık ki halk olarak bizi geride tutan bu anayasaya karşı olmamamız. Herkes mevcut statükoyu bir şekilde savunuyor ve Sivil Anayasa bu ülkede gerçek bir “DEVRİM” olacağından kusura bakmayın ben etrafımda öyle bir devrimci halk göremiyorum. Canımız yanana kadar hiçbir şeyden şikayet etmiyoruz. Ekonomik olarak uçarken ayağımıza takılmış bu prangadan kurtulmayı düşünmüyoruz. Ve emin olun ilerde çok canımızı yakacak büyük bir hata yapıyoruz. Benim Türkiye hayalim bu anayasayla gerçekleşmeyecek, özgür, bağımsız, dünyaya örnek Türkiye’m ne yazık ki bugün bu cesaretten yoksun. Umarım uzun vadede olur ama size tavsiyem bu ülke statüko çıkmazından çıkmadan, yani biz gençler büyükleri zorlamadan, kendimiz için çocuklarımız için daha güzel bir ülke hayali kurmadan, o hayalin sadece ekonomik başarıyla gelmeyeceğini, özgürlük, eşitlik ve adaletsiz sadece para basan değersiz bir makineden farksız olacağını anlamadan siz de bu hayali rafa kaldırın. Yoksa bu sefer de “KARAVANA” demekten benim gibi sıkılırsınız.

Yeni Anayasa konusunda yazmaya başladığımda aklıma ilk gelen eser Montesquieu’nin kaleme aldığı Kanunların Ruhu isimli eseri olmuştu. Üniversiteye başladıktan sonra aldığım Siyasi Düşünceler Tarihi isimli derste tanıştığım bu kitap dünya görüşümü en çok etkileyen kitaplardandır. Bu kitaba neden şimdi değindiğimi sorarsanız ki sorarsınız bu kitabın yasa koyuculara temel öğüdünden yola çıkarak Yeni ve Sivil Anayasa’yı neden uzunca bir süredir yapamadığımızı ve yapmamız için gerekli olan temel değişimi açıklama isteğimi size sebep olarak gösteririm. Montesquieu bu eserinde Coğrafi Şartların, tarihin, dinin, dilin ve bunların bir bileşimi olarak gördüğü Kültürün etkisiyle her toplumun kendisine has bir dokusu olduğunu, bu dokunun da o toplumun Kanunlarının ana maddesi, ruhu olduğunu belirtir. Ona göre bu ruhun dışında yapılacak kanunlar geçerliliğini uzun bir süre koruyamaz ve tabii kanunlar zamanla onun yerini alır. Bu önermeden yaptığım çıkarımla kanunların anası olan Anayasa’nın da her ülkeye özgü olması gerektiği ve her ülkenin bu öze uygun bir Anayasaya sahip olması gerektiğini düşünürüm.

Peki, öyleyse sorayım sizlere; şu bizim Sivil Anayasa’nın Ruhu ne olacak? Türklük, Osmanlılık, İslamiyet ya da daha doğru ifadesiyle İslam Hukuku Şeriat, ya da Batılı ülkelerin yasalarının kopyalanmasıyla ulaşılacak bir Batılılık, evet sizce hangisi bizim anayasamızın ruhu olacak? Siz zorlamadan cevap vereyim: HİÇBİRİSİ… Evet, bence hiçbirisi olamaz. Bu kanıya nerden mi varıyorum, onu da açıklayayım. Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın tavsiyesiyle Fuat Keyman’ın Tuba Kancı’yla beraber yazdığı bir makalesini okudum. Türkiye’de vatandaşlık rejimi ve milliyetçilik üzerine yazılan bu makalede yazarlar Türkiye’de bu kavramları oluşturan temel argümanları 1923’ten günümüze Modernleşme, 1945’ten günümüze Demokratikleşme, 1980’den günümüze Küreselleşme ve 1999’dan günümüze de Avrupalılaşma olarak belirlemişler. Bu kavramları ilk gördüğüm an Türkiye’nin yolculuğunun da bir özetiyle yüzleştim sanki. Evet, 1923’te tüm geçmişi bir kenara koyup yeni bir devlet ve toplum yaratmak üzere yola çıktığımızdan bu yana bu kavramlarla yolculuğumuzu açıklayabiliriz. Aslında bunlardan sadece birisini tam olarak başarsak belki de yeni bir toplum amacına ulaşılmış da olurdu. Ama olmadı. Bu kavramlar belirtilen süreçlerden itibaren iç içe geçerek geldi. Dahası ABD’nin Yeşil Kuşak politikasının etkisiyle1960’lardan itibaren Muhafazakarlaşma da bu kavramlara eklendi.

Bugünkü Türkiye’nin resmini çizmek istesek bu 5 kavramın tonlarından oluşan bir karmaşık resimle karşı karşıya kalırız. Peki, o zaman yeni Anayasamızın ruhu bunlardan hangisi olacak? Cevap veriyorum; “HİÇBİRİSİ”… Neden mi; çünkü halen bu karmaşık resmin aslında bizim ruhumuz olduğunu, bu ülkenin bu resim gibi karmaşık ama karmaşayla dengede durduğunu, uçsa da koşsa da düşse de hep bu tonlarla açıklanacağını unutuyoruz. Dahası bu tonlardan birisinin biraz yoğunlaşmasıyla sırıtan bir ülke haline geldiğimizi göremiyoruz. Evet, bizim kanunlarımızın ruhu ya da kanunların anası Anayasa’mızın Ruhu ancak ve ancak bu 5 özelliğimizin birleşmesiyle elde edilecek, bize has, bize ait ve sadece bizim bahçemizde yetişmiş bir gül kadar nadide bu karışım olacaktı. Şimdi soruyorum siz bu karışımla Anayasa yapmaya hazır mısınız, ya da bu karışımı benim gibi algılıyor musunuz? Hepimiz hazır olana kadar Sivil Anayasa bana göre hayalden öteye geçmeyecektir. Yapılsa bile bu renklerin hepsini tam olarak içermeden hallaç pamuğuna dönüp değersizleşmekten öteye gidemeyecektir.

O zaman bize düşen bu karışımın doğurduğu zenginliğimizi, bize en çok uyanı bastırmadan bize en az uyanın da en az bizimki kadar bu ülkede var olduğunu kabul ederek bundan zevk almak ve bu ülkenin rotasını buna göre çizmektir. Aksi takdirde bu ülke hep bir ayağı çukurda olacaktır ve bu sadece ve sadece bizim suçumuz olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

11 Nisan 2012

01:50

Read Full Post »

YENİ ANAYASA ÇIKMAZI…

YENİ ANAYASA ÇIKMAZI…

Geçtiğimiz yıl bu aylarda ülke son sürat genel seçimlere gidiyordu. Meydanlarda konuşan liderler çeşitli sözler veriyor ancak tartışmalar geçmiş hesaplarının ötesine pek de geçmiyordu. Aslında bu durumun çok da basit bir sebebi vardı. Son dönemde neredeyse tek siyasi lidere – o da zaten tahmin edebileceğiniz gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan – indirgenebilecek Türk siyasetinde konumlanmış 4 hareket pozisyonlarını korumanın ötesinde bir şey düşünmüyorlardı. Bu bağlamda Çılgın Projeler gibi maddi değişimlerin dışında meydanlarda konuşulan tek konu Sivil Anayasa olmuştu.

12 Eylül 2010 referandumuyla beraber iyiden iyiye 12 Eylül Darbe Anayasası gündeme gelmiş, halktan referandumda “EVET” oyu kullanmasını isteyen iktidarın kampanyası bu anayasadan kurtulmak üzerine kurgulanmıştı. İşte bu ahval ve şerait içinde bulunulan durumdan da olsa gerek seçimin sonuçlanmasıyla beraber ülke olarak hepimizi yeni anayasa heyecanı sardı. İktidarın TBMM Başkanı olarak meclisin en kıdemli ve Ankara’da sözü her partide geçerli isimlerinden olan Cemil Çiçek’i belirlemesi, partilerin TBMM kurmaylarının tecrübeli ve sağduyulu isimlerden oluşturulması da ilk aylarda bu heyecanı arttıran faktörler olarak öne çıktı. Ancak aradan geçen 10 ayda ne yazık ki bu heyecanın yersizliği, mevcut düzen, siyasi iklim ve halkın Anayasal vurdumduymazlığıyla en azından benim de içinde bulunduğum bir kesim için anlaşıldı. Evet, bundan 3 –  4 ay önce yazdığım bir yazıda “Gençlik Gözünden Anayasa” başlığını kullanmış, yeni Anayasa’dan umutlu olduğumu ve bence yeni anayasanın neler içermesi gerektiğini belirtmiştim. Aradan geçen zamanda ne oldu, neler oldu da bu konuda umutsuzluğa kapıldım diye sorarsanız işte onu paylaşmak için bu yazıyı kaleme aldım.

Evet, sivil toplum örgütleri Sivil Anayasa çalışmaları yapıyor, partiler alanının önde gelen hukukçularını toplayıp fikir alıyor, dahası Meclis Başkanı Cemil Çiçek gerçekten yeni anayasaya inanmış ve bunun için çalışıyor. Bunların yanında iktidardan yeni anayasanın gündemden silindiğine yönelik bir açıklamayı bırakın mecliste yeni anayasa komisyonunun çalışması için ciddi bir istek göze çarpıyor. E muhalefet partileri de her gün neredeyse bu konuya değiniyorlarsa neden umutsuzluğa kapıldın diyebilirsiniz. Benim halen umudum varda diyebilirsiniz. Ama bunlarla beni ve ben gibi düşünenleri ikna edemezsiniz. Sizin sorunuza yanıtım “kapıldım işte” kadar basit ve anlamsız olmayacak ve bunu bence tüm bu çalışma ve çabaların tıkandığı ana gündem maddelerinden birisi olarak öne çıkan Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Sistemi üzerinden vereceğim örnekle açıklamaya çalışacağım.

12 Eylül darbe yönetimi ve onun uygulamalarına bugün herkes karşıymış gibi görünüyor. Siyasi partiler bu karşıtlık üzerinden adeta bir yarış içerisine girdiler. En çok ben acı çektim, en çok ben hırpalandım ama en çok da karşısında ben durdum diyenlere aldanmayın. Bu ülkede 12 Eylül’e de onun getirdiklerine de karşı çıkanlar bir elin parmaklarını geçmedi. Hatta öyle ki bu yönetimin en önemli icraatı olan ve ülkenin bugün içinde bulunduğu yapısal geriliğin kanımca en önemli sebebi olan Anti-özgürlükçü, insan haklarına aykırı, farklılıklara tahammülsüz, dikta anayasası 7 Kasım 1982 günü % 92 gibi bir oy oranıyla kabul edildi. Tamam, bu oylama baskı altında, anti demokratik koşullar da yapıldı da bugünün demokrasi kahramanları o gün neredeydi. Bu baskının sonuç vermesi sadece baskıyla açıklanabilir miydi? Kanımca “HAYIR”. Çünkü 1961 Anayasasıyla oluşturulan özgürlükçü Türkiye fikri aradan geçen yıllarda yanlış yönlendirmelerle o kadar yıpratıldı ki halkın büyük bir çoğunluğu darbe günü de anayasa referandumu günü de gönül rahatlığıyla birkaç kuşağın özgürlüğünü mahveden ve daha kaç kuşağınkini mahvedeceği bilinmeyen bu anayasaya “EVET” dedi. Baskı olmasa oy oranı ne olur bilinmezdi ama dönemin tarafsız analistlerine göre bile bu oran %80 gibi bir anayasa için gerek ve yeter olan meşru sınırların üzerinde olurdu. O halde öncelikle ucuz demokrasi nutuklarını halk olarak bir kenara bırakıp bu anayasayı bizim getirdiğimizi ve onayladığımızı kabul edelim. Zaten bu kabullenmeyiş ve yok canım biz istemedik tavrı benim bugün bu anayasayı değiştiremeyeceğimiz fikrimin temelini oluşturuyor. Dahası yaptığı hatayla yüzleşemeyen bir ülkede o hatadan dönecek bir cesaret de yoktur ve nitekim bizde de o cesaret yok.

Şimdi gelelim vereceğim örnek olan Siyasi Partiler ve Seçim Yasası üzerinden yapılmayan tartışmaya. 12 Eylül anayasası aradan geçen zamanda çoğu Avrupa Birliği ve uluslar arası baskı zorunluluğundan olsa da önemli değişimler geçirdi. Son referandumlarla beraber pek çok yasası değişti. Ama nedense Avrupa’dan gelen her baskıya direnen, referandumda da değiştirilmeyen kısımların başında anti-demokratik, özgürlük karşıtı bu yasalar yer aldı. Neden değiştirilmedi diye bakacak olursak insanın en temel özelliğiyle karşılaşıyoruz. Temel sebep insanın materyalist bir varlık olması. E onun oluşturduğu siyasi partiler de başta seçim barajı olmak üzere mevcut konumlarını sürdürmelerini sağlayan maddelere her zaman dört elle sarıldı. Bunlar üzerinde tartışmaya bile gitmedi. Peki, bu yasalar gerçekten önemli mi derseniz evet hem de çok önemli Çünkü bu yasalar değişse, baraj düşürülse hem mecliste temsil oranı, farklı grupların seslerinin duyurulma oranı artardı hem de lider sultasında yaşayan siyasette gerçekten işin ehli vekiller, bakanlar yer alırdı. Ama başta iktidarda yer alan liderler olmak üzere 30 yıl kimse bu yasalara dokunmadı. Çünkü her parti o günkü mevcut iktidarını ömür boyu sürdüreceğini düşünüyordu. E her liderde ilelebet başta kalacağını. Hal böyle olunca da bu yasalar değişmedi. Şimdi bir düşünün bakalım şu anki Türkiye’ye bakınca gerçekten bu yasayı değiştirecek, daha özgürlükçü, daha demokratik, daha katılımcı bir siyasi arenayla karşılaşıyor musunuz? Ya da daha da ileriye gideyim 90 yıldır bu ülkenin tarihinde böyle bir tabloyla karşılaştınız mı? Cevap çok basit “HAYIR”. Bu ülkede demokrasiyle gelen hiç kimse statükoyu, ona o imkanı veren demokratik ortamı geliştirmeyi bırakın denemeyi düşünmedi bile. E hal böyle olunca bende sivil siyasetten bir anayasa beklememekte haksız değilim kanımca.

Not: Sivil anayasa çıkmazına yönelik olumsuz beklentimi nedenlendirmeye devam yazımla devam edeceğim.

Bilal ERTUĞRUL

10 Nisan 2012

22:08

Read Full Post »

Older Posts »